Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

HZ. PEYGAMBER (S.A.S.), SAHABE, SÜNNET VE BİD’AT

Oluşturulma tarihi: 31.01.2025 10:19    Güncellendi: 31.01.2025 10:20    hz. peygamber (s.a.s.) sahabe sünnet ve bid’at

SAHABE, SÜNNET VE BİD’AT

16. Bazıları Ehl-i Beyt’ten olmayan sahabiye dil uzatıyor. Sahabiye bakışımız nasıl olmalıdır?

Dost ve arkadaş anlamına gelen sahabi sözcüğü, terim olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) ile uzun süre birlikte olan, onun sohbetlerine ve savaşlarına katılan kimselerdir. Kısaca Hz. Peygamber (s.a.s.)’in çevresindeki dostlarıdır.[154] Kur’an-ı Kerim’de ilk Müslümanlardan olan Hz. Ebû Bekir’den söz edilirken Hz. Muhammed’in arkadaşı tabirinin kullanılması anlamlıdır.[155]

Müslümanlar nezdinde sahabinin önemi ve değeri büyüktür. Çünkü onlar, İslam’ın ilk yıllarında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yakınında yer alıp sohbetinde bulunmuşlar, onu himaye edip sünnetini kendilerinden sonraki nesillere aktarmışlardır. İslam’ın yayılmasında büyük fedakârlıklardan kaçınmayan sahabe, Kur’an’ın nüzulüne de şahitlik etmişlerdir. Sahabi kuşağı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonra İslam’ın temsilcileri olarak yaşamış, gerek Hicaz bölgesinde gerekse fethedilen yeni bölgelerde İslam’ı güçleri nispetinde duyurmuş ve öğrenciler yetiştirmişlerdir. Bu sebeple sahabenin İslam ilim tarihinde olduğu kadar; iman, amel, edep, zühd, vera, takva gibi dinî-ahlaki alanlarda da müstesna bir konumu vardır. Bundan dolayı onlar Kur’an’da ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde övülmüşlerdir. İslam’ın yayılması ve kuvvetlenmesinde hiçbir özveriden kaçınmayan sahabe hakkında birçok ayet vardır. Onlardan bazıları şöyledir:



“İslam’ı ilk önce kabul eden Muhacirler ve Ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.”[156]







“Bu mallar özellikle, Allah’tan bir lütuf ve Allah’ın dinine ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir. Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.”[157]


“(Ey Muhammed!) Allah, ağaç altında sana biat ederlerken inananlardan hoşnut olmuştur...”[158]


“Muhammed Allah’ın Resulüdür; onunla beraber olanlar da, kâfirlere karşı sert, kendi aralarında ise merhametlidirler.”[159]

Bu ayetlerde; Muhacir, Ensar, Bedir ehli, Rıdvan Bey’atine katılanlar ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sohbetinde bulunan bütün sahabe övülmüştür. Yüce Allah yine bu ayetlerde, sahabeden sonra gelenleri de, kendilerinden önce gelmiş olan sahabeye mağfiret dileyen, Allah’a kalplerinde iman edenlere karşı bir kin bırakmaması için dua eden kimseler olarak nitelendirmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.) birçok hadiste onlardan övgüyle söz etmiştir:


“Ne mutlu beni görüp iman edene! Ne mutlu beni göreni görene!”[160]


“En hayırlı nesil benim asrımın neslidir.”[161]


“Ashabıma hakaret etmeyiniz. Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud Dağı kadar altını sadaka olarak dağıtsa (bunun sevabı), sahabelerden birinin bir avuçluk (hurma) sadakasına erişmez, (hatta) yarısına bile ulaşmaz.”[162]


“Kim ashabıma hakaret ederse Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun.”[163] Bir Müslümana hakaret etmek veya onu küfre nispet etmek çok büyük bir günah olunca, Yüce Allah’ın ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in övdüğü, sövülmemesini emrettiği ashaptan birine küfretmenin günahı elbette çok daha büyük olacaktır.

Görüldüğü gibi Kur’an ve hadislerde açıkça, Yüce Allah’ın Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yakın arkadaşları olan ashab-ı kiramdan razı olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu nasların her biri, sahabenin adalet ve güvenilirliğine delil teşkil eder. Ama bütün bu naslara rağmen İslam tarihinde Hâricîler ve Şia mezhebi mensupları, ilk Müslümanlar arasında meydana gelen Cemel ve Sıffîn vak’alarında Hz. Ali karşısında saf tutan sahabileri tekfir etmekle kalmamışlar, onların adalet ve güvenilirliklerini tartışmaya açmışlardır. Ehl-i Sünnet ise sahabilerinin her birini hayırla anmak gerektiğini ifade etmiş, ayrıca naslarla adaleti isbat edilmiş olan sahabeye tan etmekten şiddetle kaçınmanın gerekliliği üzerinde durmuşlardır.[164] Eğer birisinin sahabi olduğu, Kur’an-ı Kerim’de doğrudan ya da Hz. Ebû Bekir hakkında olduğu gibi, delalet yoluyla belirtilmişse[165] onu inkâr etmek dinden çıkma sebebidir. Çünkü bu, Kur’an’ın bir ayetini inkârdır. Kur’an-ı Kerim’de kendisi ile ilgili açık bir ifade bulunmayan bir sahabinin, sahabi olmadığını söylemek ise küfrü gerektirmese de, Müslümana yakışan bir davranış değildir. Çünkü onlar İslam için canlarını ve mallarını feda etmişler, Cenâb-ı Hakk’ın övgüsüne mazhar olmuşlardır.[166]

Elbette sahabenin Hz. Peygamber (s.a.s.)’e yakınlık derecesi farklı farklı olmuştur. Örneğin Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi sahâbiler onunla daha yakın ilişki içinde bulunmuşlardır. Ehl-i Sünnet âlimlerince sahabenin tümü güvenilir kabul edilmiş ve fıkıh ilminde onların görüşleri kaynak olarak değerlendirilmiştir. Bu sebeple biz Müslümanlara düşen görev, ehl-i beytten olan veya olmayan şeklinde bir ayırım yapmadan ashabın hepsini hayırla anmak, kendi aralarında ortaya çıkan hususları ise Allah’a bırakmaktır.

17. Ashab-ı kiramın, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in abdest suyu, saçları ve hırkası ile teberrük ettikleri doğru mudur?

Hiç şüphesiz ki, Hz. Muhammed (s.a.s.), kendisine iman etmiş her sahabinin gönlünde mümtaz bir konuma sahipti. Henüz müşrik iken Ebu Süfyan: “Muhammed kadar arkadaşları tarafından sevilen hiç kimse görmedim.” demiştir.[167] Ancak ashabına, Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu hatırlatan Rasulullah (s.a.s.) onlardan, kendisini Allah’ın verdiği bu mevkiin üstüne çıkarmamalarını istemiş[168], kendisine secde etmek isteyen bir kimseye şiddetli tepki göstererek izin vermemiştir.[169] Yine huzuruna gelen bir adamın korkudan titrediğini görünce,

 “Sakin ol, ben kral değilim, ben kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” uyarısında bulunmuştur.[170] Ayrıca o, Hristiyanların Hz. İsa’yı (a.s.) sevmede aşırılığa düştükleri gibi, ashabının da kendisine olan sevgi, saygı ve bağlılıklarını ifade ederken aşırıya kaçmamaları gerektiğini öğretmiştir.[171] Nitekim bir defasında kendisini gördüklerinde ayağa kalkan ashabına,

 “İranlıların birbirlerini tazim ederken ayağa kalktığı gibi (benim için) ayağa kalkmayın.” uyarısında bulunmuştur.[172]

Bu ve benzeri örnekler sahabinin Hz. Peygamber (s.a.s.)’e hürmet ederken itidal sınırlarını aşmadığını göstermektedir. Bununla birlikte asr-ı saadette sahabinin Allah Rasûlü (s.a.s.)’e olan teveccühlerinde zaman zaman aşırıya gittiklerini ifade eden örnekler bulmak da mümkündür. İlk bakışta bu durumun sahabinin saygıdaki itidal hassasiyetiyle çeliştiği düşünülebilir. Ancak aşırı gibi gözüken bu iltifatların hangi maksatla yapıldığını tespit ettiğimizde gerçekte bir çelişki olmadığını söyleyebiliriz. Örneğin, bazı sahabiler Hz. Peygamber (s.a.s.)’in abdest aldığı suya dokunmaktan ya da o suyu yüzlerine sürmekten manevi bir haz duyarken, bazıları da hırkası ve saçının bir teli gibi ona ait bir unsuru muhafaza ederek onun manevi hatırasını canlı tutmanın gayreti içerisine girmişlerdir. Rasulullah’ın kendisinden satın aldığı devesine karşılık olarak fazladan verdiği altınları Harre Vak’asında (h. 63) Şam’lılar tarafından malları yağmalanıncaya kadar yanından ayırmadığını söyleyen[173] Câbir b. Abdillâh da bu duyguyla hareket etmiş olmalıdır. Yine Enes b. Mâlik’in annesi Ümmü Süleym, Allah Rasulü’nün, evlerinde asılı duran tulumdan su içtiğini görünce onun mübarek ağzının dokunduğu yeri kesip saklamıştır.[174]Aynı şekilde Mescid-i Haram’ın ikinci müezzini Ebû Mahzûra, Allah’ın elçisi başını okşayıp kendisini Mekke’ye müezzin tayin ettikten sonra, ölünceye kadar perçemindeki saçları sırf Onun (s.a.s.) elleri değdi diye tıraş etmemiştir.[175]Benzer şekilde “Rasulullah (s.a.s.)’in eli dokunmuştur.” diye hocası Enes b. Mâlik’e “Ver de o elini öpeyim.” diyen[176] Basra’lı büyük muhaddis Sâbit b. Eslem el-Bünânî’nin de aynı manevi haz peşinde olduğunu tahmin etmek güç değildir.

Hadis, siyer ve megâzî kitaplarında bu sevgi ve saygının tezahürü olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in zatı ve eşyası ile teberrük etmeye dair birçok örnek olay anlatılır. Teberrük, maddi ve manevi bereket arzulama anlamına gelir. Kaynaklarımızda yer alan rivayetlerden öğrendiğimiz kadarıyla Hz. Peygamber (s.a.s.)’in abdest suyu, hırkası ve saçının teli ile teberrükte bulunma meselesi ashabın çoğunluğu ile alakalı olmayan, azınlıkta kalan bazı sahabilerin şahsi tavırları olarak telakki edilmelidir. Onların içinde bulundukları psiko-sosyal şartlar çerçevesinde sergiledikleri bu tür davranışların uyulması gereken sünnet kabilinden olmadığı bilinmektedir. Nitekim Taberânî’den gelen şu rivayet, bize bu konularda nasıl hareket etmemiz gerektiğiyle ilgili bir çerçeve sunmaktadır.





Bir defasında Rasulullah (s.a.s.) suya elini daldırıp abdest alır. Ardından oradaki sahabiler de aynısını yaparlar ve o sudan yudumlarlar. Bunun üzerine Rasulullah: “Sizi bunu yapmaya teşvik eden nedir?” diye sorunca, sahabiler: “Allah ve Resûlü’nün sevgisi” cevabını verirler. Onlara Allah Rasûlü (s.a.s.) de şöyle buyurur: “Eğer Allah ve Resûlü’nün sevgisini istiyorsanız size bir şey emanet edildiğinde ona riayet edin, konuştuğunuz zaman doğru söyleyin ve komşularınızla iyi geçinin.”[177] Bu rivayetten Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, sevginin ahlaki öğütlere uymakla gösterilebileceğini kabul ettiğini anlıyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in saç telleriyle teberrükte bulunmaya gelince bu konuda da birçok rivayet vardır. Örneğin Allah Rasulü, öz ya da süt teyzesi Ümmü Süleym’e, kardeşi Uhud’da kendisiyle beraberken şehid olduğundan acır ve onu sık sık ziyaret ederdi.[178] Ümmü Süleym de Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gündüz uykusuna yatması için deriden yapılmış bir döşek yayardı. Allah Rasûlü (s.a.s.) uyuduğu zaman Ümmü Süleym, onun yastığa dökülen saçlarını toplar, sonra da bunları râmekten (miskle karıştırılarak koku yapımında kullanılan madde) yapılan güzel bir kokunun bulunduğu bir şişede toplardı. Enes b. Mâlik vefat ettiğinde cesedinde ve kefeninde kullanılacak kokunun içine bu kokunun da karıştırılmasını vasiyet etmiştir. Enes’in torunu Sumâme dedesinin bu vasiyetini aynen yerine getirdiklerini bildirmektedir.[179] Bu rivayetlerden de sahabinin Hz. Peygamber (s.a.s.)’in saçından elde ettikleri miktarı bir yadigâr olarak sakladıklarını görüyoruz.

Peygambere ait bir eşyayı koruyup onu güzel bir anı olarak saklamaya çalışanların bu çabalarından söz ederken, onun hırkasına sahip olmak isteyenlerden söz etmeden geçemeyiz. Rasulullah’a henüz hediye edilmiş bir hırkayı ondan isteme cesaretini gösteren ve bu yüzden de sahabiden tepki alan bir bedevi, o kıyafeti giymek için değil, öldüğünde cesedine kefen olsun diye Rasulullah’tan istediğini söylemiştir. Nihayet bu şahıs öldüğünde o hırkanın kendisine kefen yapıldığı bildirilmektedir.[180]

Neticede ashab-ı kiram bütün bunları yaparken canlarından çok sevdikleri Rahmet Elçisi (s.a.s.)›nin ne şahsını ve eşyalarını kutsallaştırmışlar ne de sakladıkları bu hatıralardan medet ummuşlardır. Ashabının kendisini gördükleri zaman tazim ve hürmet için ayağa kalkmalarından dahi hoşlanmayan bir peygamberin kendi şahsiyeti üzerinden tevhid ilkesinin zedelenmesine göz yumması düşünülemez. Kaldı ki, Allah Rasûlü (s.a.s.)’in; abdest suyunun, saç ve hırkasının ya da kendisine ait herhangi bir unsurun bereket getirdiğini söylediğine dair bir rivayet de yoktur. Sadece ondan bize intikal eden eşyaları ile ilgili hatıraların sembolik bir değeri vardır. Bu emanetler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sevgisini canlı tutmak bakımından ve inananların o anda yaşadığı duygu ve heyecanlar açısından faydalı görülebilir.[181]

18. Şefaat ne demektir? Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şefaati nasıl olacaktır? Ölen küçük çocuklar anne ve babalarına şefaat edecekler mi?

Şefaat, sözlükte “bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddi veya manevi bir imkânı elde etmesi için yetkilisi nezdinde aracılık yapma” demektir. Dinî bir terim olarak şefaat ise; “ahirette günahkâr bir mü’minin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O’na dua etmesi, dilekte bulunması” anlamına gelir.[182]

Şefaatin en önemli şartı Müslüman olmaktır. Allah’ı ve ahireti inkâr eden kâfirlere ve münafıklara[183], Allah’a ortak koşan müşriklere[184] ve ehlikitaba[185] ne şefaat ve ne de şefaatçilerin şefaati fayda verecektir.[186] Kendisine şefaatte bulunulacak ve günahlarının affedilmesi istenecek kişinin ilahî lutfa layık olması gerekir. Günahkâr kimseler şefaate güvenerek salih amelleri terk etmemelidirler.[187] Çünkü ahirette aracılık, Allah’ın iznine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim’de; “…şefaatin olmadığı”[188] ifadesinden, bunu kayıtlayan ve açıklayan naslar olmasaydı “ahirette hiçbir aracılığın ve şefaatin olmayacağı” sonucu çıkarılırdı. Hâlbuki hemen bunu takip eden ayette, “Allah’ın izniyle şefaatin olabileceği”[189] vurgulanmıştır.

Ehl-i Sünnet bilginleri, ahirette şefaatin mümkün olduğunu, günahkâr kullara peygamberler ve Allah nezdinde itibarı yüksek olan diğer seçkin insanlar tarafından[190] şefaat edilebileceğini savunurlar.[191] Bu sebeple, birçok ayette Yüce Allah’ın izniyle kendisinin dışında şefaat edeceklere istisna getirdiğinden bahsedilir:


“Rahman’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olamayacaklardır.”[192]


“Onlar O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.”[193]


“Onlar (melekler), Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler.”[194]


“Allah katında O’nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz.”[195]


“O gün Rahmanın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.”[196] Görüldüğü gibi bu ayetlerde geçen izin tabiri, ruhsat anlamına gelmektedir. Her ne kadar bu ayetlerin üslubundan, ahirette şefaatin mümkün olduğu anlaşılmakta ise de, bunun son derece sınırlı tutulacağı ve insanların şefaate bel bağlamadan kendi kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlatılmaktadır. Çünkü şefaat; ahiret hayatı için kuralsız, şartsız, umumi bir uygulama olmaktan daha çok, Allah tarafından bazı şartlara bağlanmış istisnai bir durumdur. Dolayısıyla insana düşen görev, zaman kaybetmeden tevhid inancına sarılmak, Allah’a kulluk görevlerini yerine getirmek, ahlakını düzeltip günahlarından dolayı tevbe etmektir.

Rivayetlerde geçtiğine göre Yüce Allah’ın izniyle kendisine şefaat etme yetkisi verilecek kimselerin başında Hz. Peygamber (s.a.s.) gelmektedir. Mahşerde bütün insanlar heyecan ve ıstırap içinde bulundukları bir sırada hesaplarının bir an önce görülmesi için Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelerek ondan şefaat dileyeceklerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in genel ve kapsamlı bir şefaati olacaktır. Bir rivayetten öğrendiğimiz kadarıyla Hz. Peygamber (s.a.s.), her peygamberin kendine has ve kabul olunan bir duasının bulunduğunu ve onunla dua ettiğini, kendisinin ise bu duasını âhirette ümmetine şefaat etmek için yapacağını bildirmiştir.[197] Buna “şefaat-i uzmâ” (büyük şefaat) adı verilir. Bu şefaat etme yetkisi, Kur’an-ı Kerim’de “makâm-ı mahmûd” (övülen makam) adıyla anılır. Nitekim Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre: “Ey Muhammed! Geceleyin uyanıp yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Belki de Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir.”[198] ayetinde geçen makâm-ı mahmûd Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sorulunca, “bu şefaattir” cevabını vermiştir.[199] Rivayetlerde hem Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bizzat ümmetinin günahkârlarına[200] hem de diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine şefaat etme hakları bulunduğundan bahsedilir.[201] Peygamberlerden başka âlimler, şehitler[202], kendisini okuyanlara Kur’an-ı Kerim şefaat edecektir.[203] Ayrıca ergenlik çağına erişmeden vefat eden çocukların da anne ve babalarına şefaat edecekleri konusunda rivayetler vardır. Bu rivayetlerden bazıları şunlardır:


“Henüz ergenlik çağına ulaşmamış üç çocuğu ölen her Müslüman’ı Allah, çocuklara olan rahmet ve şefkati sebebiyle cennete koyar.”[204]


“Herhangi bir Müslümanın üç çocuğu ölürse, o kimseye cehennem ateşi ancak Allah’ın yemini yerine gelecek kadar kısa bir süre dokunur.”[205]

Yine bir başka rivayette Hz. Peygamber (s.a.s.):


“Sizden üç çocuğunu ahirete gönderen her kadın için, bu çocuklar cehenneme karşı mutlaka siper olur.” buyurdu. İçlerinden bir kadın: “Bu durum iki çocuk gönderenler için de geçerli midir?” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.): “Evet, iki çocuk gönderen için de durum aynıdır.” cevabını verdi.[206]

Bütün bu ayet ve hadislerden çıkan neticeye göre, Yüce Allah’ın kendilerine şefaat etme izni verdiği kimseler ahirette günahkâr kullara sınırlı da olsa şefaat edeceklerdir. Burada yapılması gereken, şefaate güvenerek dinî görevleri yerine getirmede gevşeklik ve ihmalkârlık göstermemektir. İnsanın asıl kurtuluşu, başta iman olmak üzere hayırlı işlere sarılmaya, ilahî emir ve yasaklara uymaya bağlıdır. Çünkü şefaate nail olabilmek için belli bir kulluk merhalesine ulaşmak gerekmektedir. “Nasıl olsa bir şefaat eden bulunur.” diyerek kulluk vazifelerimizi ihmal edemeyiz. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in son nefeslerini yaşadığı bir sırada: “Kızım Fâtıma ve halam Safiyye! Yarın Allah’ın huzuruna çıkmak için iyi işler yapmaya bakın. Şunu bilin ki, ben sizi Allah’ın azabından kurtaramam.”[207] uyarısı unutulmamalıdır.

19. Sünnet ve hadisin dindeki yeri nedir?

Müslümanlar açısından dinin en temel kaynağı şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir. Genel itibariyle Kur’an İslam’ın teorisini, Sünnet ve hadis ise pratiğini oluşturur. Allah Rasûlü (s.a.s.), Allah’tan gelen vahiyleri insanlara tebliğ ettiği gibi, onları açıklama ve uygulama görevini de yerine getirmiştir. Sözgelimi Kur’an’da çeşitli ibadetler emredilmiş, Hz. Peygamber (s.a.s.) ise onların detaylarını, şeklini ve miktarlarını uygulamalı olarak ortaya koymuştur. Bu açıdan Sünnet ve hadisler, Kur’an’dan sonra İslam’ın ikinci temel kaynağıdır. Hatta bazı durumlarda Sünnet’in belirleyiciliği ayetlerinkinden daha fazladır. Örneğin, orucu anlatan 3-4 ayette bu ibadetin bazı hikmetlerinden söz edilirken, birçok Sünnet ve hadis orucun fıkhını, adabını ve nasıl uygulanacağını öğretir.

Hadis ve Sünnet; ibadet, ahlak, muamelat, bilgi, kültür ve medeniyet için en önemli kaynağı oluşturmaktadır.

 “Ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de öyle kılın!”[208];  “Hac ibadetlerinizi benden alınız!”[209] gibi hadislerde emredildiği üzere namaz, zekât, oruç ve hac gibi ibadetlerin nasıl yapılacağını Hz. Peygamber (s.a.s.) öğretmiştir. Hz. Âişe’nin ifadesiyle  “O’nun ahlakı Kur’an idi.”[210] Kur’an’da yer alan ihsan, îsar, tevazu, takva vb. ahlaki öğretilerin en güzel uygulamalarını Allah Rasûlü (s.a.s.) bizzat gerçekleştirmiştir. Alış-veriş, nikâh-talak, miras vb. muamelelerde de Sünnet ve hadisler belirleyici olmuştur. Bu anlamda İslam fıkhının birçok konusunun temel dayanaklarını hadisler oluşturmuştur.

Allah Rasûlü (s.a.s.) bilge bir muallim olarak Cahiliye döneminden gelen ilk nesle pek çok şeyi öğretmişti. Helalleri, haramları, sünnetleri, edepleri kısaca gerekli olan nice bilgileri ashabı ondan öğrenmişti. Dahası hadis ve Sünnet Müslümanların kültür ve medeniyetlerine de kaynaklık etmişti. Her ne kadar zamandan mekâna, nesilden nesile farklılık arz etse de hadis ve Sünnet İslam kültürü ve medeniyetine şekil vermekteydi. Müslümanlar asırlardır Sünnet ortak paydasında ortak bir kültür ve medeniyete sahip olmuşlardı. Örfleri, âdetleri, gelenekleri, atasözleri, adab-ı muaşeretleri, yaşam tarzları, mimarideki tercihleri vb. birçok şey hadis ve sünnetlere dayanmaktaydı. Hatta denilebilir ki Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bir medeniyet projesiydi ve Medine toplumu bu projenin bir ürünü olarak ortaya çıktı.

İşte bütün bunlardan dolayıdır ki, Sünnet ve hadisler olmaksızın İslam’ın ve Kur’an’ın doğru anlaşılması ve uygulaması mümkün değildir. Bu durum, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Resûl” olması, gönderiliş amacı, görevleri dikkate alındığında daha kolay anlaşılacaktır.

20. Sünnet’e bağlılık sadece şekilden mi ibarettir?

Sünnet daha çok Hz. Peygamber (s.a.s.)’in örnek davranışlarını ifade eder ve Müslümanlar bu sünnetlere bağlanmak durumundadırlar. Ancak bu bağlılık onun yaptığı her şeyi taklit ederek şekli bir ittiba mı olacak, yoksa şeklin ötesindeki mana ve maksada mı bakılacaktır?

Aynı zamanda bir “beşer” olan Allah Rasûlü (s.a.s.)’in ibadet alanındaki sünnetlerinde elbette şekli unsurlar önem arz eder. Namazdaki ta’dil-i erkân, ellerin bağlanması, ayakta durma, rükû etme, secde etme ve oturma şekli hep ondan öğrenilmiştir ve belirleyicidir. Ancak ibadetlerin dışındaki davranışlarında ise, âdetler ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gözettiği maksatlar (mekâsıd) öne çıkar. Giyim-kuşam, ev içi ve dışı yaşam, yeme-içme vb. sosyal hayattaki birçok davranışta taklit değil, tahkik gerekir. Yani onu neden yaptığı bilinmeden aynen taklit etmektense sebebini ve amacını bilerek onun hedefini esas almak gerekecektir. Zira Müslümanlara düşen onu her konuda “taklit etmek” değil, ama “teessî” yani onu örnek almaktır.

Bu nedenledir ki, Sünnet ve hadislerin illetleriyle hikmetlerinin iyi bilinmesi, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gözettiği hedeflerin iyi tespit edilmesi gerekmektedir. Bir başka ifade ile Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gözettiği amaç ile kullandığı araç iyi fark edilmeli, araç ile amaç birbirine karıştırılmamalıdır.

21. Bid’at ne demektir, kaça ayrılır? Bid’atin iyisi, kötüsü olur mu?

Bid’at, asr-ı saadetten sonra ortaya çıkan, şer’î bîr delile dayanmayan inanç, ibadet, fikir ve davranışlar hakkında kullanılan bir terim olup, “daha önce benzeri bulunmayıp sonradan ortaya çıkan (muhdes) şey” anlamına gelir.

Bid’at biri geniş, diğeri dar kapsamlı olmak üzere iki şekilde tarif edilmiştir. Geniş kapsamlı tarife göre bid’at, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra ortaya çıkan her şeydir. Bid’atın sözlük anlamından hareketle yapılan bu tarife göre, dinî mahiyette görülen amel ve davranışlardan başka günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni fikirler, uygulama ve âdetler de bid’at sayılmıştır. Başta İmam Şafiî olmak üzere Nevevî, İzzeddin b. Abdüsselâm, Mâlikîler’den Şehâbeddin el-Karâfi, Zürkânî, Hanefîler’den İbn Âbidin, Hanbelîler’den Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Zâhirîler’den İbn Hazm bid’atı bu şekilde kabul edenlerdendir. Bu tarifi benimseyen âlimler, görüşlerini Hz. Peygamber (s.a.s.) ve sahabilerden nakledilen bazı rivayetlere dayandırmaktadırlar. Mesela bir rivayette Resûl-i Ekrem, İslam’da güzel bir çığır (sünnet-i hasene) açana, o çığıra uyanlar bulunduğu sürece sevap verileceğini, kötü bir çığır (sünnet-i seyyie) açana da aynı şekilde günah yazılacağını ifade etmiş[211], Hz. Ömer de teravih namazını topluca kılanları görünce, “Bu ne güzel bir bid’attır.” demiştir.[212] Bid’atı sonradan ortaya çıkan her şeyi içine alacak şekilde geniş kapsamlı olarak kabul eden âlimler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bid’ati reddeden hadisleriyle her devirde günlük hayata girmesi zorunlu bulunan yenilikleri bağdaştırmanın yegâne yolu olarak onu, yapılmasında mahzur bulunmayan “iyi bid’at” (bid’at-ı hasene, bid’at-ı mahmude, bid’at-ı hüdâ) ile yapılması yasaklanan “kötü bid’at” (bid’at-ı seyyie, bid’at-ı mezmûme, bid’at-ı dalâl) diye ikiye ayırmayı uygun bulmuşlardır. Kur’an’ı bir mushafta toplamak, teravih namazını cemaatle kılmak, minare ve medrese inşa etmek iyi bid’ata, kabirlerin üzerine türbe yapmak ve buralara mum dikmek de kötü bid’ata örnek olarak gösterilebilir. Bu anlayışa göre hadislerde reddedilen kötü bid’attır.

Bid’atı dar kapsamlı olarak anlayanlar ise onu, “Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şey” diye tarif etmişlerdir. Bu görüşü benimseyenlere göre dinle ilgisi ve dinî mahiyeti bulunmayan şeyler bid’at sayılmaz; bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid’at kavramının dışında kalır. Dar kapsamlı bid’at anlayışına sahip olanlar görüşlerine mesnet olarak, “İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir.”; “Sonradan ihdas edilen her şey bid’attır.” ve “Her bid’at dalalettir.”[213] mealindeki hadislerin genel ifadelerini esas almışlardır. Bunlar diğer grubun dayandığı hadisleri de kendi görüşleriyle bağdaşacak şekilde yoruma tâbi tutmuşlardır. Mesela yukarıda söz konusu edilen hadis, “Kim İslam’da güzel bir çığır (sünnet-i hasene) açarsa” anlamında değil, “Kim İslam’da güzel bir çığırı (sünneti) ihya ederse” anlamındadır. Hz. Ömer’in teravih namazının cemaatle kılınması için söylediği “ne güzel bir bid’at” sözündeki “bid’at” da terim anlamında değil sözlük anlamında kullanılmıştır.

Bid’at konusundaki görüşleri ve bu alana tahsis ettiği el-İ’tisâm adlı eseriyle dikkati çeken Şâtıbî, bid’atı “sonradan ortaya konan dinî görünümlü yol” olarak tarif etmiştir ki, ona göre kişiler bu yola Allah’a daha çok kulluk etmeyi istedikleri için girerler. Dinî görünümlü olmayan, dinî telakki edilmeyen hususlar bid’at sayılmaz. Mesela bir kimsenin helal olan bir şeyi kendisine yasaklaması bid’at değildir; ancak bu yasaklamayı dindarlık vesilesi sayması bid’attır. Bu bakımdan bid’atın iyi veya kötü diye nitelendirilmesi isabetli olmaz, daha doğrusu bid’atın iyi olması söz konusu değildir; çünkü iyi bid’at denilenler esasında bid’at olmayan şeylerdir. Diğer taraftan Sünnî kelamcılar “ehl-i bid’at” tabiriyle Rasûlullah ile ashap cemaatinin akaid alanında takip ettiği yolun (sünnet) dışında kalan Mu’tezile, Şîa, Hâricîler, Kaderiyye, Cebriyye gibi mezhep sahiplerini kastederler.

Bid’atla mücadele konusunda İslam âlimlerinin bir kısmı fitneye sebep olabileceği endişesiyle müsamahalı davranmayı uygun bulurken, genellikle ilk selef âlimleri, özellikle de Hanbelî gruplar ve İbn Teymiyye bid’atlara karşı sert bir tutum sergilemişlerdir. İbn Teymiyye, yaşadığı asrı Sünnet’ten uzaklaşan ve bid’atlara dalan bir çağ olarak nitelendirmekte ve bid’atlarla en sert şekilde mücadele etmenin gerektiğine inanmaktadır. Vehhâbilik hareketinin bid’atlarla mücadele konusunda İbn Teymiyye’nin katılığını daha da arttırdığını söylemek mümkündür. Ancak bu katı tutum bir taraftan bid’atla mücadele alanında başka bir aşırılığı gündeme getirmiş, diğer taraftan Müslümanları Sünnet çerçevesinde birleştirmek yerine bid’atçıların kendi mezheplerine olan taassuplarını körüklemiştir. İslam âlimlerinin çoğunluğu, bid’atla mutlaka mücadele edilmesinin lüzumuna inanmakla birlikte bu mücadelede katılığa başvurmayıp, çeşitli ikna yollarıyla bid’atların ortadan kaldırılmasını uygun bulmuşlardır.[214]


Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 172; Aydınlı, Abdullah, Hadis Istılahları Sözlüğü, İstanbul, 2006, s. 266-67.


Bkz. Tevbe, 9/40.


Tevbe, 9/100.


Haşr, 59/8-10.


Fetih, 48/18.


Fetih, 48/29.


El-Müntehab min Müsnedi Abd b. Humeyd, I, 308.


Buhârî, “Fedâilu’s-Sahabe”, 5.


Müslim, “Fedâilu’s-Sahabe”, 221; Ebû Dâvud, “Sünne”, 11; Tirmizi, “Menâkıb”, 59.


Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, XII, 142.


Bkz. İbn Hümâm, Kemâlüddîn, el-Müsâyere, İstanbul, 1979, s. 269-268.


Bkz. Tevbe,9/41.


Bkz. Tevbe, 9/100; Fetih, 48/18, 29.


İbn Hişâm, Sîre, III, 117-118.


İbn Hanbel, Müsned, III, 154, 248.


Ebû Dâvud, “Nikâh”, 40; Tirmizî, “Radâ”, 10.


İbn Mâce, “Et’ıme”, 30.


Buhârî, “Ehâdîsü’l-Enbiya”, 48.


Ebû Dâvud, “Edep, 151, 152; İbn Hanbel, Müsned, V, 255.


Buhârî, “Hibe”, 23; Müslim, “Müsâkât”, 111; Nesâi, “Buyu’ ”, 77.


Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 376. Bir başka rivayette bunu yapan Kebşe el-Ensâriyye’dir. (Bkz. İbn Mâce, “Eşribe”, 21.)


İbn Hanbel, Müsned, III, 408.


Dârimî, “Mukaddime”, 8; İbn Hanbel, Müsned, III, 112.


Taberânî, Mu’cemu’l-Evsât, VI, 320;Beyhakî, Şuabu’l-İman, II, 201.


Buharî, “Cihad”, 38.


Buhârî, “İsti’zan”, 41.


Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Büyû’ ”, 31; “Libâs”, 18.


Geniş bilgi için bakınız, Topaloğlu, Nuri, “Hz. Peygamber’in Zatı ve Eşyası ile Teberrük Mes’elesi”, Hadis Tetkikleri Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Yıl: 2003, ss. 71-95.


Bkz. Isfehânî, el-Müfredât, s. 386.


Rum, 30/12-13; Müddessir, 74/42-48.


Zuhruf, 43/86.


Bakara, 2/123.


Bkz. Müddessir, 74/48.


Bkz. Bakara, 2/254.


Bkz. Bakara, 2/254. Ayrıca krş. Bakara, 2/48.


Bkz. Bakara, 2/255.


Bkz. Buhârî “Tevhîd” 24; Müslim “Îman” 302; Ebû Dâvûd “Cihâd” 28; Dârimî “Fedâilü’l-Kur’an” 1.


Bkz. Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, III, 55-56.


Meryem, 19/87.


Enbiyâ, 21/28.


Necm, 53/26.


Sebe’, 34/23.


Tâhâ, 20/109.


Buhârî, “Da’avât,” 1; Müslim, “İman”, 86.


İsrâ, 17/79.


Tirmizî, “Tefsir”, 17.


Bkz. Tirmizî, “Kıyamet”, 11.


Buhârî, “Tefsir”, 18.


İbn Mâce, “Zühd”, 37; Ebû Dâvud, “Cihâd”, 28.


Müslim, “Müsâfirûn”, 252.


Buhârî, “Cenâiz”, 6, 91; Müslim, “Birr”, 153.


Buhârî, “Cenâiz”, 6; “Eymân”, 9; Müslim, “Birr”, 150.


Buhârî, “İlim”, 36; “Cenâiz”, 6, 91; “İ’tisâm”, 9; Müslim, “Birr”, 152.


Buhârî, “Vesâyâ”, 11, “Tefsîr”, 26/2; Dârimî, “Rikâk”, 23; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 206.


Buhârî, “Edeb”, 27.


Nesâi, “Menâsikü’l-Hac”, 220.


İbn Hanbel, el-Müsned, XXXXI, 148.


Müslim, “Zekât”, 69; Nesâi, “Zekât”, 64.


Buhârî, “Salâtu’t-terâvîh”, 1.


Ebû Dâvud, “Sünne”, 5.


Bkz. Yaran, Rahmi, “Bid’at”, DİA, VI. 129-131.