Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

Sosyal Hayat ve Kılık-Kıyafet

Oluşturulma tarihi: 31.01.2025 11:02    Güncellendi: 31.01.2025 11:02    kılık-kıyafet sosyal hayat sosyal hayat ve kılık-kıyafet
 

VII. SOSYAL HAYAT

51. Gayrimüslim ülkelerde devlet memuru olarak çalışmak, okul ve üniversitelerinde okumak caiz midir?

Devletin yönetim şekli ve buna bağlı olarak İslam’ın yapılmasını yasakladığı şeyleri yaptığı bilinen bazı kurum ve kuruluşlardan vergi alması nedeniyle toplanan paranın helal olmayacağı iddiası, devlet memuru olarak çalışmanın caiz olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. Ancak söz konusu devlet, karşıt veya mensup olmak şeklinde kendisini İslam’la ilişkilendirmemektedir. Bu durumda bir fabrikada çalışmakla devlette çalışmak arasından ciddi bir fark yoktur. Dolayısıyla hizmetlerinde ve istihdamında kimlikleri dikkate alarak Müslüman, gayrimüslim ayrımı yapmayan ve Müslümanlarla fiilen savaş halinde olmayan ülkelerde devlet memuru olarak çalışmakta hiçbir sakınca yoktur. Hatta kültürel kimliğini korumak ve İslam’ın gereklerini yerine getirmek kaydıyla bu teşvik edilmelidir. Müslümanların huzuru ve mevcut sosyal imkânlardan yararlanabilmesi için böyle yerlerde nitelikli eleman olarak çalışmak daha da önem kazanmaktadır.

Üniversitelerde okumayı da bu bağlamda değerlendirerek hangi şartlarda bulunulursa bulunulsun bütün kademelerinde eğitim özendirilmelidir. Müslümanların karma eğitime hayır taleplerinin elbette demokratik bir hak olarak görülerek ilgili devletler tarafından karşılanması beklenir. Çünkü İnsan Hakları Beyannamesi gibi uluslararası hukuk metinleri bile çocukların eğitim öğretiminin, anne ve babaların felsefî görüş ve inançlarına göre yapılmasını öngörmektedir. Buna rağmen bu demokratik hakkı elde edemeyen Müslümanların, karma eğitimi gerekçe göstererek kadınları cahilliğe teslim etmesi de İslam adına savunulamaz. Zira İslam’a göre cahillik, karma eğitimin doğurduğu düşünülen kötülüklerin çok ötesinde bütün kötülüklere kaynaklık edecek kadar tehlikelidir. Dolayısıyla bir şeyin bütünü elde edilemediyse cüz’ünden de vazgeçilmemelidir. Hangi ülkede olursa olsun, eğitim ve öğretim imkânlarından azami derecede yararlanma yoluna gidilmelidir.

52. Birbirine nâmahrem olan kadın ve erkeklerin bir ortamda bulunmasının ve aynı ortamda çalışmasının hükmü nedir?

Kentleşmenin ortaya çıkardığı yaşam biçimi, gerek sosyal hayatta ve gerekse iş hayatında kadın ve erkeklerin mahremi olmayanlarla birlikte bulunmalarını zaman zaman kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak gelişmeleri kendi haline bırakmayan İslam, cinsiyetine ve akrabalık derecesine bakarak kıyafet, ortak mekân kullanım şartları ile ilişki mesafesi ve biçimi açısından özel düzenlemeler yapmıştır. Burada insan onurunun ve kişilik haklarının korunması önemsenmiş; toplumsal huzurun, güvenin sağlanması ve fahşanın önüne geçilmesi de hedeflenmiştir. Bu amaç doğrultusunda erkek veya kadın ayırımı yapmaksızın sadece çalışanlar değil, otobüs, vapur, alış-veriş merkezleri, caddeler, park ve piknik alanları gibi ortak mekânları kullananlar, nâmahrem insanlarla aynı mekânı paylaşacağını düşünerek İslam’ın belirlediği ölçüler dâhilinde kıyafetini özenle seçmelidirler. Gözlerini hassasiyetle korumalı, farklı cinslerle kapalı kapıların ardında yalnız kalmamalı, farklı çağrışımları olan söz ve konuşma biçiminden uzak durmalı, mahremi olmayanlarla tensel temas sağlamamalıdır. İş hayatını da bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.

İslam, iman edip etmemelerini dikkate alarak insanları; mümin, kâfir ve münafık şeklinde üç farklı kategoriye ayırmıştır. Müminleri esas alarak hem kendi aralarındaki ve hem de diğer kategorilerdekilerin ilişkilerini düzenlemiştir. Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri bize kâfir ve münafıkların vasıflarını ortaya koyar ve o niteliklerden uzak durmamız gerektiğini anlatır. Bu arada dostluk ve arkadaşlıkları da önemser. Öyle ki, kişinin arkadaşının dini üzere olduğunu belirtmek suretiyle kendisini yanlış yerlere götürecek arkadaşlıklardan uzak durulmasını tavsiye eder.[330]

Bunun için de Hz. Peygamber (s.a.s.) şu örneği kullanır:




«İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali; misk taşıyanla körük üfüren kimsenin misali gibidir. Misk taşıyan ya sana (ondan) verir yahut sen satın alırsın yahut da o miskin kokusundan istifade edersin. Körük üfüren ise, ya senin elbiseni yakar yahut ondan üzerine pis bir koku siner!.»[331]

Kendi yaşam kalitesini ve dindarlığını etkileyeceği kaygısıyla mümin olanların arasında iyi ve kötü arkadaş ayırımına dikkat çeken bu hadisler, kötü arkadaştan uzak durulmasını tavsiye etmektedir. Din adına bir laubalilik söz konusuysa daha duyarlı davranılmalıdır. Kardeş olmanın gereği olarak iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma görevinin yerine getirilmesi gerekmektedir.

53. Gayrimüslimlerle birlikte yaşama ve onların geleneklerine saygı gösterme nasıl olmalıdır?

Globalleşen dünyada bazı bölgelerde bir taraf baskın olsa bile, Müslümanlarla gayrimüslimler iç içe yaşamaktadırlar. Bu durum toplumsal huzur ve barış için karşılıklı olarak haklara riayeti, değerlere saygıyı ve insana hürmeti kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak Müslüman açısından kendi kimliğini ve çocuklarının dinini koruyarak onlarla birlikte nasıl yaşanacağı zaman zaman sorun haline gelmektedir. Zira teknolojik ve psikolojik olarak üstün olduğu varsayılan Batı kültürü esas itibariyle gayrimüslimlere aittir. Bu durum Müslüman ailelerin çocuklarında zihinsel bazı sorunlara yol açabilmektedir. Dolayısıyla duyarsız kalındığında çocukların ve gençlerin başkalaşımı kaçınılmaz olmaktadır. Ayrıştırma ise kutuplaşma ve zıtlaşmaya yol açmaktadır. Müslüman açısından her iki durum da kabul edilebilir değildir. Oysaki Müslümanın, şahsında İslam’ın güzelliğini temsil etme, sözlü ve fiili olarak İslam’ı tebliğ etme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bunun en güzel örneğini ashabdan Abdullah İbn Amr ortaya koymuştur. Sahabiden Mücahit anlatıyor: “Abdullah İbn Amr’ın yanında idim, kölesi de bir koyun yüzüyordu.” Abdullah İbn Amr, ‘Ey genç! Elindeki işini bitirdiğin zaman, ikrama “Yahudi komşunla başla.’ dedi. Oradakilerden biri, Yahudi’ye mi? (vereceksin), Allah seni ıslah etsin.” dedi. Abdullah İbn Amr ise şöyle cevap verdi:


“Peygamberin komşuya iyiliği tavsiye ettiğini işittim; hatta zannettik ki, komşuyu komşuya mirasçı kılacak.”[332] Bir başka rivayette ise, mümin komşu ile kâfir komşu ayrı tutularak müminin iki hakkının, kâfirin ise bir hakkının bulunduğuna dikkatler çekilmiştir.[333]

Sonuç olarak Müslüman olmasa bile birlikte yaşanılan insanların haklarına riayet, değerlerine saygı göstererek Müslümana yakışır onurlu bir tavır ve ilişki biçimi geliştirmek gerekmektedir.


Bkz. Ebû Dâvûd, “Edeb”, 16.


Müslim, “Birr ve Sıla”, 146.


Buhârî, “Edebü’l-Müfred”, 58.


Beyhakî, Şuabü’l-Îman, VII, 83.


VI. KILIK-KIYAFET

47. İslam’ın kadın ve erkek giysisi konusundaki ölçüsü nedir?

İslamî terminolojide erkek olsun kadın olsun, Müslümanların vücutlarında örtmeleri gereken organlarına “avret” denilir. Kişinin avreti erkeğe ve kadına göre değişir.

Bir erkeğin, kadın olsun erkek olsun, eşleri dışındaki kimselere karşı avreti Hanefîlere göre göbeğinin altından diz kapağının altına kadardır. Diz avrete dâhildir, göbek dâhil değildir.[313] Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet edilen bir hadiste:

 “Göbekle diz arası avret yeridir.” buyrulmuştur.[314] Bu söylenenler, vücudun örtülmesi gereken asgari bölgesini belirlemektedir. Daha fazlasını örtmek ise dinimizde müstehaptır.

Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre de erkeğin avret mahalli, dizleriyle göbek arasıdır. Ancak bu mezheplerde göbek ve diz avrete dâhil değildir. Ayrıca Şâfiîler, bir gereklilik olmaması halinde kadınların yabancı erkeklerin yüz ile el ve ayaklarının dışındaki yerlerine bakmalarını caiz görmemişlerdir.[315]

Kadının avreti ise diğer kadınlara, aralarında ebedi olarak evlenme yasağı bulunan erkeklere ve aralarında evlenme yasağı bulunmayan yabancı erkeklere göre farklılık gösterir.

Aralarında evlenme yasağı bulunmayan yabancı erkeklere karşı avretleri elleri ile yüzleri dışındaki bütün bedenleridir. Bu konuda günümüzde müntesibi bulunan mezhepler arasında bir görüş ayrılığı yoktur. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz kadınların örtünmeleri ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:



“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zinet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar…..”[316] Bu ayet-i kerimedeki “görünen kısımlar”dan maksat, kadınların günlük hayatlarını sürdürebilmek için açmak zorunda oldukları elleri ve yüzleridir. Hz. Peygamber (s.a.s.), baldızı Esmâ üzerinde vücud hatlarını gösteren ince bir elbise ile yanına girdiğinde ondan yüzünü çevirmiş ve:


“Ey Esmâ! Bir kadın ergen olduktan sonra (elleri ve yüzünü işaret ederek) burası ve burası hariç vücudlarını gösteremezler.” buyurmuştur.[317]

Kadınların ayaklarının avret sayılıp sayılmayacağı konusu Hanefîler arasında ihtilaflıdır. Kuvvetli görüşe göre ayaklar, örtülmesi gereken yerlerin dışında tutulmuştur.[318] Zaruret ve ihtiyaç olmadan bu yerlerin dışındaki organlarını yabancılara (mahremi olmayan erkeklere) göstermeleri caiz değildir.

Kadının Müslüman olan kadına karşı avret mahalli, bütün mezheplere göre diz kapağı ile göbek arasıdır.[319]

Müslüman kadınların Müslüman olmayan kadınlara göre avreti, yabancı erkeklere karşı olan avreti gibidir.

Kadınların aralarında ebediyen evlenme yasağı bulunan; baba, kardeş, dayı, amca gibi yakın akrabalarına karşı avretleri göğüs ile diz kapakları arasıdır. Saç-baş, kulak, boyun, kol ve incikler gibi organlarının bu erkekler tarafından görülmesinde bir sakınca yoktur.[320]

Gerek erkek ve gerekse kadın olsun, yukarda belirtilen ölçüler çerçevesinde giyindikleri takdirde giyecekleri elbisenin cinsi, şekli, rengi konusunda bir sınırlama söz konusu değildir. Bu, insanların yaşadıkları coğrafyaya, iklim şartlarına ve örflerine göre değişebilir. İslam’da mutlaka giyilmesi gereken tek tip bir kıyafet söz konusu değildir. Ancak dikkat edilmesi gereken şey; vücudun sınırları belirtilen yerleri dışındaki kısımların başkalarına gösterilmemesi ve giyilen giysinin vücut hatlarını belli edecek şekilde dar ve şeffaf olmamasıdır.

48. Okulda veya işyerlerinde ya da zaruri durumlarda başörtüsü takılmayabilir mi?

İslam’ın emrettiği bir şeyin yerine getirilmemesi veya yasak ettiği bir şeyin yapılması ancak zaruret veya zaruret derecesindeki ihtiyaç durumlarında söz konusu olabilir. Zaruret ise yapılmaması halinde hayatı sürdürmenin imkânsız veya çok güç olduğu hallerdir. Buna göre bir kadının, zaruret olmadıkça ne maksatla olursa olsun başörtüsü takmaması caiz olmaz. Bir kadın, kendi nafakasını temin edecek eşi, babası, oğlu gibi bir yakını bulunmayıp çalışmak zorunda olur ve çalışabilmesi için de mutlaka başını açması gerekirse bu bir zaruret olarak değerlendirilebilir. Ancak bu hal zaruret sınırlarını aşmamalı, mesela sentetik bir maddeden yapılan bir peruk veya benzeri bir şeyle başını örtmesi mümkünse örtmeli, değilse iş yerinden çıkar çıkmaz başını örtmelidir.

49. Erkeklerin uzun ya da kısa sakal bırakmalarının yahut sakalı kesmelerinin hükmü nedir?

Kur’an-ı Kerim’de sakal bırakma veya kesmenin hükmü konusunda herhangi bir açık nas mevcut değildir. Ancak hem fiilî hem kavlî hem de takrirî sünnet, erkeklerin sakal bırakmasını teşvik etmekte, kesmelerini yasaklamaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sakalı vardı ve sakalının el kabzasından fazla kısmını keserdi.[321]

Rasûlüllah sakal uzatmayı fıtrattan (yaratılışa uygun davranışta /Peygamberlerin sünnetinden) saymış[322], Müslümanların sakallarını uzatarak Müşriklere ve Mecûsilere benzememelerini emretmiştir. Bu konuda Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:


“Müşriklere muhalefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın (kısaltın)”.[323] Öte yandan Rasûl-i Ekrem, saçına sakalına bakmayan bir sahabiyi sakalını düzeltmesi için uyarmıştır.[324]

Hz. Peygamber (s.a.s.) saç sakal bakımını ihmal etmez, el kabzasını taşan kısmını keser, göğsünün üstüne gelecek kadar uzatmazdı.[325]

Bu konuda varit olan hadislerden hareketle İslam âlimlerinin çoğunluğu, sakalın İslam’ın şiarlarından bir sünnet olduğu görüşündedirler. Sakalı kesmeyi kimi âlimler haram sayarken, kimileri de diğerlerine nispeten yumuşak bir hükmü benimsemiştir. Hanefîler sakal kesmenin tahrimen mekruh olduğunu söylerken; Gazzâlî, İbn Hacer el-Heytemî, Hatibî, Şirbinî gibi Şâfiî âlimler ise tenzihen mekruh olduğu görüşündedirler.

Çağdaş İslam bilginlerinden Muhammed Ebu Zehra ve Mahmûd Şeltut, sakalın, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dinî olan sünneti (sünnet-i hüdâ) olmayıp, bulunduğu dönem ve coğrafyadaki uygulamaya dayalı beşerî bir tasarrufu (sünnet-i zevâid) olduğu gerekçesiyle sakal uzatmanın bilinen anlamda sünnet olmadığını söylemektedirler.[326]

Görüldüğü gibi sakalın dinî hükmü konusunda âlimler arasında görüş birliği yoktur. Buna göre isteyenler sakal bırakır. Bu durum hiçbir kimse tarafından kınanamaz. Ancak sakal bırakanlar sakallarını rast gele uzatmamalı, el kabzasından fazlasını kesmelidirler. İsteyen de bırakmaz, bu da onun dinî yaşantısında eksiklik olarak değerlendirilemez.

Belirli tarikat mensuplarının sakal bırakmaları veya kesmeleri de yukarda verilen bilgiler çerçevesinde değerlendirilmelidir. Onlar için özel bir hüküm söz konusu değildir.

50. Erkeklerin elbiselerini topuk altına salmalarının ve başlarına sarık sarmalarının dinî hükmü nedir?

Dinimiz kılık kıyafet konusunda kişinin, vücudundaki örtünmesi gereken yerleri örtmesi, giydiği elbisenin altını gösterecek kadar şeffaf olmaması, vücut hatlarını başkalarının dikkatini çekecek kadar belli etmemesi, gayrimüslimlerin dinî şiarı kabilinden olmaması ve toplum içinde kibirlenmeye götürmemesi gibi kriterleri esas almıştır.

İslamî gelenekte etekleri yerde sürünecek şekilde uzun elbise giymek kibirlilik alameti sayıldığı için hoş karşılanmamaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet edilen birçok hadiste bu noktaya vurgu yapılarak eteklerin uzatılmaması tavsiye edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.):



“Allah, büyüklük taslayarak eteğini yerde sürüyen kişinin kıyamet gününde yüzüne bakmaz.” buyurdu. Hz. Ebubekir; “Ya Rasûlallah, dikkat etmediğimde benim eteğim de yerde sürünüyor.” dedi. Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.s.); “Sen bunu büyüklük taslayarak yapmıyorsun.” buyurdu.[327] Başka bir hadiste de kendisinden tavsiye isteyen birisine yaptığı üç tavsiyeden birisinde;


“…eteğini diz kapağınla topuğunun ortasına kadar kaldır, eğer böyle yapmak istemezsen topuğuna kadar kaldır. Eteği salıvermekten (uzatmaktan) kaçın. Çünkü bu kibirliliktir. Allah kibirlenmeyi sevmez.” buyurmuştur.[328]

Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre elbisenin eteğini uzatmanın yasak edilişi, kibirlilik alameti olarak algılandığı içindir. Nitekim Hz. Ebubekir’in eteğinin uzun olmasında büyüklük taslama gibi bir durum söz konusu olmadığı için Allah Rasûlü (s.a.s.) onun elbisesinin yerde sürünecek kadar uzun olmasında bir sakınca olmadığını ifade etmiştir. Zamanımızda da böyle bir algı varsa aynı sakınca söz konusu olur. Ama böyle bir algı yoksa elbisenin eteğini ya da paçasını uzatmakta sakınca olmaz. Yukarda da belirtildiği gibi, İslam’ın tesettür emrini yerine getiren ve başka din mensuplarının dinî kıyafetinden olmayan farklı giysilerin giyilmesi dine aykırı bir tutum olarak değerlendirilemez.

Öte yandan Hz. Peygamber (s.a.s.) sarık sarar ve sarığının bir ucunu kürek kemiklerinin arasına kadar indirirdi.[329]

Bu konuda birçok rivayet vardır. Anılan rivayetlerin bazılarında sarığının renginin siyah olduğuna da işaret edilmektedir. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sarık sarması dinî bir gereklilik olmayıp yöresel ve kültürel bir uygulamadır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sarık sarma uygulaması, peygamber olduktan sonra ortaya koyduğu bir uygulama değildi. O, peygamber olmadan önce de sarık sardığı gibi, peygamber olduktan sonra da sarık sarmaya devam etmiştir. İlk İslam toplumunda sadece Müslümanlar değil, Müslüman olmayanlar da sarık takarlardı. Buna göre, günümüzde sarık takmak, dinî bir gereklilik değildir. Hiç kimse sarık takmadığı için günah işlemiş sayılamaz.


Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik, I, 96.


Taberânî, el-Mu'cemu's-Sagîr, II, 205.


Bkz. Nevevî, el-Mecmû’, III, 168; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, III, 132.


Nur, 24/31.


Ebû Dâvûd “Libâs”, 29.


Merğinânî, el-Hidâye, I, 43


Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâi‘, V, 124; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletühü, I, 584-592.


Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâi‘, V, 121


Tirmizî, “Edeb”, 17.


Buhârî, “Libâs”, 63; Müslim, “Tahâret”, 56.


Buhârî, “Libâs”, 63; Müslim, “Tahâret”, 52, 55


Muvatta, “Şa’r”, 7.


Tirmizî, “Edeb”, 17.


M. Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkh, s. 115.


Buhârî, “Libâs”, 2; Müslim, “Libâs”, 43, 44; Muvatta, “el-Câmi”, 26.


Ebû Dâvûd, “Libas”, 28.


Müslim, “Hacc”, 84; Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 57; “Libâs”, 27.