Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

Müslüman’ın Günlük Hayatında Helaller Ve Haramlar

Oluşturulma tarihi: 31.01.2025 12:15    Güncellendi: 31.01.2025 12:15    müslüman’ın günlük hayatında helaller ve haramlar

MÜSLÜMAN’IN GÜNLÜK HAYATINDA
HELALLER VE HARAMLAR






Helal ve Haram:
Allah’ın Koyduğu Sınırlar

Helaller, dinen yapılması serbest olan şeylerdir. Haramlar ise dinde yasaklanmış olan, Allah tarafından kesinlikle yapılmaması istenen şeylerdir. Helal ve haram kelimeleri duyulduğunda akla genellikle gıda ve içecekler gelir. Hâlbuki kişinin her türlü hareketi, davranışı veya sözü mutlaka bu iki kavramdan birisinin kapsamına girer. Diğer bir ifadeyle, Müslüman’ın yaptığı ve söylediği her şey ya helal ya da haram kapsamındadır. (Helaller için mubah veya caiz kelimeleri de kullanılır.)

MubahDinen yapılmasında sakınca olmayan, yapılması günah veya sevap olmayan.

CaizDinen veya hukuken yapılmasına izin verilen veya serbest olan.

Helal ve Haram Niçin Vardır?

İnsanın yaratılış amacı Allah’a kulluktur. (Zâriyât, 51/56) Dünya hayatı, ahiretin kazanıldığı bir imtihan yeridir. Müslüman yaratılış gayesini unutmamalı, kulluk şuuru içinde helal çerçevede hareket etmelidir. İnsan, Allah’ın emrettiği şekilde helal dairede yaşayarak ve haramlardan uzak durarak dünya hayatındaki kulluk sınavını başarıyla tamamlamakla yükümlüdür. Bütün insanlar Allah’ın emir ve yasaklarından ahirette sorguya çekilecektir. Haramlar insanın imtihanı için konulmuş sınırlardır. Allah Teâlâ yeryüzünde insana sayısız nimet sunmuş (Câsiye, 45/13) buna karşılık sınırlı sayıdaki şeyleri ise yasaklamıştır.

Haramlar insanın imtihanı için konulmuş sınırlardır.

Haramlar dünyevi bir sebepten dolayı değil, sırf Yüce Allah emrettiği için terk edilirler (taabbudîlik). Helal ve harama dikkat eden bir Müslüman, öncelikle Allah’ın emirlerine itaat etmiş ve dinini korumuş olur. Domuz eti yemenin veya altın kap kacak kullanmanın haram olmasının sebebi Allah’ın emri olmasıdır. Elbette İslam dininin getirmiş olduğu düzenlemelerde çeşitli fayda ve hikmetler de vardır. Genel olarak bakıldığında insanlar için pis, kötü ve zararlı nitelikteki şeyler haram kılınmıştır. Temiz, iyi ve yararlı şeyler ise helal kabul edilmiştir. (Bakara, 2/168, 172) Allah Teâlâ koyduğu hükümlerle insanca yaşamayı sağlayan bazı temel değerleri korumayı da amaçlamıştır. Dolayısıyla haramlardan sakınan bir Müslüman hem Allah’ın emrine uymuş hem de canını, aklını, neslini, malını zarardan ve birçok kötülükten korumuş olur.

İnsanlar için kötü ve zararlı olan şeyler yasaklandığı gibi, bunlara götüren sebeplerin de ortadan kaldırılması gerekir. Diğer bir ifadeyle, genellikle harama götüren şeylerin de o haramlar gibi yasaklanması zorunludur. Mesela İslam’da evlilik dışı birliktelikler (zina) haram kılındığı gibi zinaya götürebilecek davranışlar da aynı şekilde yasaklanmıştır.

‘Helal’ veya ‘Haram’ Hükmü Nasıl Tespit Edilir?

İslam dininde helaller çok, haramlar ise daha az sayıdadır. Haramlar ya bizzat açıklanmış veya ilke olarak belirtilmiştir. Temel hususların hükmü (helal veya haram olduğu) Kur’an-ı Kerim veya Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından doğrudan açıklanmıştır. Mesela yemek-içmek, konuşmak, evlenmek gibi davranışlar helalken; zina etmek, yalan söylemek, içki içmek gibi davranışlar haram kılınmıştır. Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onaylarından oluşan sünneti de bir şeyin helal mi haram mı olduğuna ışık tutmaktadır. Hükmü bu şekilde açıkça belirtilmeyenler konusunda ise helal ve haramlarla ilgili genel ilkeler/ölçüler işletilmiştir.

Allah Teâlâ merhameti sebebiyle bazı konuların hükmünü kesin olarak beyan etmemiş, kullara hareket alanı tanımıştır. Açıkça yasaklanmayan veya haram olma ölçüleri kapsamına girmeyen şeyler için ‘helal olma’ esas alınır. “Eşyada asıl olan ibâhadır.” şeklinde ifade edilen bu kurala göre, bir şeyin haramlığına dair bir delil yoksa onun helal olduğu kabul edilir. Birçok ayet bu ilkeye işaret etmektedir: “Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O’dur.” (Bakara, 2/29) “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir.” (Câsiye, 45/13)

Haramlar yasaklanan şeyin niteliğine ve ne açıdan yasaklandığına göre ikiye ayrılır. Bazı haramlar bizzat kendi özündeki zarar ve kötülük sebebiyle en baştan haram kılınmıştır. Mesela hırsızlık, zina, insan öldürme, domuz eti ve kan böyledir. Bazı şeyler ise özü itibarıyla helal olmasına rağmen dıştaki bir sebepten dolayı haram kılınmıştır. Mesela cuma namazı vaktinde alışveriş yapmak veya bayram gününde oruç tutmak bu kapsamdadır. Aslında alışveriş yapmak veya oruç tutmak temelde helaldir. Ancak burada her iki fiil de Allah Teâlâ’nın zaman yönünden yasaklamasından dolayı haram olmuştur. Yine başkasına ait olan bir malı/yiyeceği o kişiden izinsiz tüketmek de bu dış unsur sebebiyle haramdır.

Kur’an ve sünnette helal-haram olduğu açıkça belli edilmeyen konularda, İslam âlimleri bu iki asıl kaynaktan hareketle çeşitli ilmî metotlar kullanarak hüküm vermişlerdir. Bu ilmî çabalar sonucunda da farklı görüşler belirtebilmişlerdir. Dil alışkanlığı hâline getirip rastgele “şu haram, bu helal” denmesini yasaklayan ayeti (Nahl, 16/116) dikkate alan Hanefiler terminoloji seçiminde daha titiz davranmışlardır. Hanefiler kesin bir delille sabit olan yasaklamalar için diğer mezhepler gibi ‘haram’ ifadesini kullanırken; deliller yeterli kesinlik içermiyorsa bu tür yasaklamalar için ‘tahrimen (harama yakın) mekruh’ ifadesini tercih etmişlerdir. Hanefilerin inanç açısından gözettiği bu ayrım, davranış açısından sonucu değiştirmemektedir. ‘Tahrimen mekruh’tan da aynı haram gibi uzak durulması zorunludur.

Helal-Haram Konularında Hassasiyet Göstermenin Önemi

İnsanoğlu dünya hayatında başıboş bırakılmamıştır. (Kıyâmet, 75/36) Kimin “iman ettik” sözünde samimi, kimin ise yalancı olduğunun ortaya çıkması için insan bir imtihan sürecinden geçirilmektedir ve kendisine hesap sorulacaktır. (Ankebût, 29/2-3) Bu çerçevede Allah’ın koyduğu helal-haram sınırına uymak iyi bir mümin olmanın temel şartlarındandır. Özellikle büyük günahlardan (haramlardan) sakınmak Kur’an-ı Kerim’de müminlerin temel özelliklerinden birisi olarak zikredilmektedir. (Şûrâ, 42/37; Necm, 53/32)

Helal dairesinde yaşanan onurlu bir hayatın
sonu cennettir. Allah’a ve elçisine karşı
çıkarak haramlarla sürdürülen bir hayatın
sonu ise cehennemdir.

Helal dairesinde yaşanan onurlu bir hayatın sonu cennettir. Allah’a ve elçisine karşı çıkarak haramlarla sürdürülen bir hayatın sonu ise cehennemdir. (Nisâ, 4/14; Beyyine, 98/6-8) Allah Teâlâ kendisinin belirlediği sınırlara uymamız için bizleri şöyle uyarmaktadır: “Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal nimetlerden faydalanın. Ama sakın (haramlara dalarak) şeytanın izinden gitmeyin. Zira şeytan sizin için amansız bir düşmandır.” (Bakara, 2/168)

Nimet İnsanın sahip olduğu ve kendisine dünya ve ahirette yararı dokunan maddi ve manevi imkânlar, ihsanlar.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ise işlenen haram ve günahların müminin kalbine etkisini şu örnekle anlatmıştır: “Mümin bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer o günahı terk edip Allah’tan bağışlanma dilerse, kalbi eski parlaklığına kavuşur. Günah işlemeye devam ederse, siyah noktalar gittikçe çoğalır ve kalbini büsbütün kaplar.” (İbn Mâce, Zühd, 29) Haramlardan sakınmayan kişinin kalbi zamanla kararır, manevi kirlerle kaplanır ve kötülükleri fark etme özelliğini kaybeder. Kararmamış bir vicdana sahip olan Müslüman ise doğruyu yanlıştan iyiyi kötüden kolayca ayırt edebilir.

Helal dairede yaşanan bir hayat aynı zamanda ibadet, hayır-hasenat ve duaların kabul edilmesine de bir vesiledir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Allah Teâlâ’nın temiz olduğunu ve temiz olmayan hiçbir şeyi kabul etmeyeceğini bizlere bildirmiştir. Buna göre, haram yoldan kazanılmış bir servetin tamamı Allah yolunda da harcansa bunun Allah katında bir değeri yoktur. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.) midesinde haram lokma bulunan ve haram (parayla alınmış) kıyafetler giyen bir kişinin de duasının Cenâb-ı Hak tarafından kabul edilmeyeceğini bizlere haber vermiştir. (Müslim, Zekât, 65)

Müslüman Duyarlılığı: Şüpheli Şeylerden Uzak Durmak

Helal-haram hassasiyetinin bir yansıması da şüpheli şeylerden kaçınmaktır. Bu konuda Allah Resûlü’nün (s.a.s.) şu açıklaması bizlere yol göstermektedir: “Helaller bellidir; haramlar da bellidir. Ancak bu ikisinin arasında bazı şüpheli şeyler vardır. İnsanların çoğu bunları(n hükmünü) bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve haysiyetini korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere dalarsa, harama dalmış olur.” (…) Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır. O sağlam olursa bütün beden sağlam olur; ama bozuk olursa bütün beden de bozulur. Dikkat edin! O et parçası, kalptir!” (Buhârî, Îmân, 39)

HayırDinin yapılmasını güzel gördüğü, yararlı ve iyi olan her şey.

HasenatYararlı, iyi ve güzel işler.

İhtiyatŞüpheli konularda hata ve günaha düşmemek için ölçülü davranma, sakınma.

Şüpheliyi terk etmenin birçok yönü söz konusudur. Konunun özellikle bilgi, vicdan ve ihtiyat boyutlarından bahsetmek mümkündür.

Konunun bilgi yönüyle ilgili iki ihtimal söz konusudur. İlk ihtimal, bir şeyin hükmünün dış sebeplerden kaynaklı olarak şüpheli duruma düşmesidir. Bununla ilgili olarak Peygamber Efendimizden gelen iki örnek aktarılabilir: Hz. Peygamber (s.a.s.) yolda yere düşmüş bir hurma buldu ve “Bu hurmanın sadaka olması ihtimalinden korkmasaydım, onu yerdim.” buyurdu. (Buhârî, Lukata, 6). Hz. Peygamber’e (s.a.s.) özel bir hüküm olarak zekât ve sadaka malları kendisine ve ailesine helal olmadığı için o şüpheliden kaçınmayı daha uygun gördü. Adî b. Hâtim isimli sahâbîye av hükümlerini anlatırken söylediği şu sözler de yine konunun bu yönüne işaret etmektedir: “Okunla bir avı vurup da bu avı bir iki gün sonra bulursan ve avın üzerinde de senin okundan başka bir yara yoksa onu yiyebilirsin. Ancak şayet av suya düştüyse ondan yeme. Çünkü sen, avı okunun mu öldürdüğünü yoksa avın suda mı boğulduğunu bilemezsin.” (Buhârî, Zebâih, 8; Müslim, Sayd, 7) Bu tür bilgi eksikliği durumlarında kapalılığı gidermek mümkünse ona göre hareket edilir. Ancak kapalılık giderilemiyorsa uzak durulması daha uygundur. Bilgiyle ilgili diğer ihtimal ise kişinin günümüzde ortaya çıkan yeni konuların ve uygulamaların dinî hükmünü ve helallik durumunu bilmemesidir. Böyle durumlarda yapılması gereken şey, dinî konularda bilgi sahibi güvenilir kişilere veya kurumlara müracaat etmektir.

Şüpheli konularda vicdan boyutu da son derece önemlidir. Kişiye sorduğu bir şeyin caiz/helal olduğu söylense de kişi son olarak kalbine danışmalıdır. Çünkü Müslüman’ın gönlü ve vicdanı ona iyi ve kötüyü gösterir: “İyilik, kalbin ve gönlün uygun gördüğü ve yapılmasını onayladığı şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları sana ‘yap’ diye nice fetvalar verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir.” (Dârimî, Büyû, 2) Mümin, gönlüne yatmayan ve içine sinmeyen bir şeyden veya uygulamadan uzak durmalıdır. Bu subjektif yani kişiden kişiye değişen bir ölçü olsa da kişi içinde bulunduğu durumu, sorduğu kişilerden daha iyi bilir ve vicdanı da bunun farkındadır.

Konunun diğer bir boyutu da ihtiyat ve takva boyutudur. Şüpheli konular kişiyle haramlar arasındaki –âdeta- tampon/geçiş bölgeleridir. Dinen şüpheli şeyleri işlemekte sakınca görmeyen bir kişi, hem zamanla hassasiyetini kaybedebilir hem de bilmeden harama düşebilir. Dinen şüpheli olan şeyleri yapmaya alışan kişiler zamanla kendilerini haramların içinde de bulabilirler. Hâlbuki insan açık olan helal ve haramları iyi bilip bunların dışında kalan şüpheli şeylerden uzak durursa, dinini tehlikeye sokmadan yaşamayı garanti altına almış olur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) torunu Hz. Hasan’a (r.a.) şu tavsiyede bulunmuştur: “Sana şüphe veren şeyleri bırak; şüphe vermeyenlere bak!” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 60) Zaten takva da kişinin Allah’ın emirlerine uyma ve yasakladıklarından kaçınma hususunda titiz olması, hassasiyet göstermesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bir kul günaha girerim korkusuyla, yapılması sakıncalı olmayan bazı şeylerden bile uzak durmadıkça, müttakîler (takva sahipleri) derecesine çıkamaz.” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 19) Dolayısıyla kişi helal-haram duyarlılığını korumak ve nefsini gevşekliğe alıştırmamak için bazen fetva verilen şeylerden de uzak durmayı tercih edebilir. Zaten kişinin dünya ve ahireti için faydalı olmayan ve kendisini ilgilendirmeyen söz ve işlerden uzak durması imanının olgunluğuna işarettir. (Tirmizî, Zühd, 11)

“Sana şüphe veren şeyleri bırak; şüphe vermeyenlere bak!”
(Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 60)

Öte yandan dinimiz, şüphelilerden kaçınalım derken her şeyi şüpheli görmeye başlamamızı, evham ve vesveseye düşmemizi istemez. Her konuda olduğu gibi bu konuda da dengeli olmak gerekir. Bazı sahâbîler “Ey Allah’ın Resûlü! Yeni Müslüman olan kimseler kesilmiş et getiriyorlar. Ancak bu hayvanlar kesilirken besmele çekilip çekilmediğini bilmiyoruz.” diye sorduklarında Hz. Peygamber “Siz ‘bismillah’ deyin ve yiyin.” buyurarak Müslüman’ın kestiğinin yenileceğini öğretmiş ve gereksiz yere endişe etmeye engel olmuştur. (İbn Mâce, Zebâih, 4)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)“Öyle zamanlar gelecek ki, kişi, malını helalden mi yoksa haramdan mı elde ettiğine bakmayacaktır.” buyurmuştur. (Buhârî, Büyû’, 23) Böylece asırlar geçtikçe ve nesiller değiştikçe kişilerin helalinden kazanmayı önemsememeye başlayacaklarına işaret etmiştir. Gerçekten de günümüzde materyalist (maddeci) anlayış Müslümanlar arasında da çok yaygındır. Bu anlayışta sadece zenginlik, gösteriş ve şöhret gibi geçici dünyevi konulara değer verilmektedir. Müslüman anne ve babaların kendi helal-haram hassasiyetlerini canlı tutarak, söz ve davranışlarıyla genç nesillere de bu konuda örnek olmaları önem arz etmektedir.

Helal ve Haramı Allah Belirler

Cahiliye Dönemi’nde Araplar –bir bilgiye dayanmaksızın- bazı şeyleri kendi kendilerine haram sayıyorlardı. Mesela belli nitelikteki develerin yenilmesini veya bunlara binilmesini haram sayıyorlar, bunları işaretlemek için kulaklarını yarıyorlar ve onları putlara adıyorlardı. Yine bazı ekinlerden sadece belli kişilerin yemesinin helal olduğunu iddia ediyorlardı. (En’âm, 6/138-139) Böylece helal ve haram sınırını kendi arzularına göre belirliyorlardı.

CahiliyeArap toplumunun İslam öncesi dönemine verilen ad.

TevhidAllah’ın bir ve tek olduğunu kabul etme.

Hâlbuki İslam insanların kendi keyiflerine göre helal veya haram belirlemeye kalkışmalarını kesin olarak yasaklamıştır: “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü, “Şu helaldir, şu da haramdır.” demeyin, sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” (Nahl, 16/116) Aslında bu konu doğrudan İslam’ın temeli olan tevhid inancıyla ilgilidir. Çünkü Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını ise helal saymak, Allah’ın hükümlerini inkâr etmek ve kendini Allah’ın yerine koymak (şirk koşmak) anlamına gelmektedir. Hâlbuki helal ve haramı belirleme yetkisi insanlara değil Allah’a aittir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Helal, Allah’ın kitabında helal kıldıklarıdır. Haram da Allah’ın kitabında haram kıldıklarıdır. Hakkında bir şey söylemedikleri ise müsamaha gösterdiği (mubah) şeylerdendir.” (Tirmizî, Libâs, 6)

“Helal, Allah’ın kitabında helal kıldıklarıdır. Haram da Allah’ın kitabında haram kıldıklarıdır. Hakkında bir şey söylemedikleri ise müsamaha gösterdiği (mubah) şeylerdendir.” (Tirmizî, Libâs, 6)

Sahabeden üç kişi Hz. Peygamber’in eşlerine gelerek onun ibadet hayatı hakkında bilgi almak istemiş ve daha iyi birer kul olmak amacıyla kendilerince çeşitli kararlar almışlardı. Biri gece boyu sürekli namaz kılmaya, diğeri sürekli oruç tutmaya, üçüncüsü de kadınlardan uzak kalarak evlenmemeye dair söz vermişti. Onların bu durumundan haberdar olan Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabını şu sözleriyle uyarmıştır: “Bazılarınız neden böyle sözler söylüyor? Hâlbuki ben, geceleri hem namaz kılarım hem uyurum. Bazı günler oruç tutar, bazen de tutmam. Evlilik hayatı da yaşarım. Kim benim sünnetimden ayrılırsa benden değildir!” (Müslim, Nikâh, 5) Benzer bir olay üzerine de şu ayetler nâzil olmuştur: “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın. Sınırı da aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.” (Mâide, 5/87)

Müslüman, Allah’ın koyduğu helal ve haram hükümlerini zaman ve mekândan bağımsız olarak yerine getirmekle sorumludur. Allah’ın koyduğu haramlar, bulunulan ülke ve zamana göre değişmez. Aynı şekilde, haramlar kişilerin niyetlerine göre de değişmez. İyi niyetle, güzel bir amaç için bile olsa, haram her zaman haramdır. İslam’da amaçlar kadar, onlara götüren ‘araçlar’ da helal ve meşru olmalıdır. Hangi amaç ve niyetle işlenirse işlensin, haram yine haramdır. Mesela gelirinin tamamıyla fakirlere yardımda bulunmak amacıyla da olsa kumar oynamak veya parayı faize yatırmak yine haramdır. Aynı şekilde alkollü içkilerin ısınmak, enerji elde etmek veya kederi dağıtmak gibi amaçlarla da olsa içilmesi kesin olarak haramdır.

Allah’ın koyduğu haramlara hem dış görünüşte hem de özü itibarıyla uymak gerekir. Çeşitli yorumlarla, farklı isimlendirmelerle veya şekilsel hilelerle haramların içini boşaltmak caiz değildir. Yahudilerin kendilerine imtihan olarak konulan cumartesi çalışma yasağını göstermelik yöntemlerle ihlal ederek balık avlamaları Kur’an-ı Kerim’de bu konuda örnek verilerek eleştirilmiştir. (A’râf, 7/163-166; Bakara, 2/65-66)

Zaruretler Haramları Mubah Kılar

Zaruretler kişinin normalde haram olan bir şeyi işlemediği takdirde hayatını yitireceği veya organlarını kaybedeceği durumlardır. İslam’da hayat hakkı ve vücut bütünlüğünün korunması diğer bütün değerlerin üstünde olduğundan zaruret hâllerinde kişinin haramı ölmeyecek kadar yemesi/ işlemesi helal kılınmıştır. Tehlikenin ortadan kalkmasıyla birlikte zaruret hükümleri de ortadan kalkar ve haramlık geri döner.

ZaruretDinin yasaklarını ihlâl etmeyi mubah kılacak ölçüde büyük tehlike ve zarar.

Örneğin kişi açlıktan ölme durumuyla karşı karşıya kaldığında normalde haram olan şeyleri ölmeyecek kadar yiyebilir hatta yemek zorundadır. Kur’an-ı Kerim’de çok sayıda ayette leş, kan ve domuz gibi haram yiyecekler sayıldıktan sonra zaruret hâlinde bunlardan ölçülü olarak yenmesinde günah olmadığı ifade edilmiştir. (Bakara, 2/173; Mâide, 5/3; En’âm, 6/145; Nahl, 16/115.) Şiddetli açlık ve susuzluk durumları dışında, tehdit edilerek bir şeye zorlanma veya ağır hastalık gibi hâllerde de insanlar ölümle (veya hayati bir organlarını kaybetmeyle) karşı karşıya gelebilir. Bu durumda da yine zaruret hükümleri işleyecektir.

Ayetlerde zaruret ölçüsünü aşmama, verilen izni istismar etmeme ve başkasına haksızlık etmeme şartı konulmuştur. Dolayısıyla zaruret hâlinde, dinen haram olan şeyler hayatta kalmayı sağlayacak miktarda yenilirken, tıka basa doyacak şekilde yenilemez. Yine zaruret hâli başkalarının malî haklarını ortadan kaldırmaz. Buna göre, zaruret hâlinde başkasına ait bir hayvanı yemek zorunda kalan kişinin daha sonra bu hayvanın değerini tazmin etmesi gerekir. Son olarak hiçbir zaruret durumu, hangi seviyede olursa olsun, başkasını öldürme veya zina etme günahlarını helal/meşru hâle getiremez.

Yiyecek ve İçecekler

Dinimiz beslenme konusunda çeşitli sınırlar belirlemiştir. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette yeryüzündeki helal ve temiz gıdalardan yenilmesi emredilmiştir. (Bakara, 2/168, 172; Mü’minûn, 23/51). Müslüman, tüketeceği bütün gıdaların hem kendilerinin helal olmasına hem de helal yoldan kazanılmış olmasına son derece özen göstermelidir.

RızıkAllah Teâlâ’nın canlılara yeme, içme ve başka hususlarda yararlanmak üzere verdiği her şey.

Gıdalar konusunda sınır ve ilkeler belirlenmesinin amacı, insanı imtihan etmek olduğu kadar, insanın temiz ve faydalı şeylerle (tayyibât) beslenmesini sağlamak ve kendisine zarar verebilecek pis ve iğrenç şeylerden (habâis) onu korumaktır. (A‘râf 7/157)

Hayvansal Gıdalar

Kur’an-ı Kerim’de kurban ibadeti vesilesiyle hayvansal gıdaların insanlara rızık olarak verildiği açıkça ifade edilmiştir: “Biz her ümmete kurban kesmeyi meşru kıldık ki kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar.” (Hac, 22/34) “Artık onlardan hem kendiniz yiyin hem sıkıntı içindeki yoksulları doyurun.” (Hac, 22/28) “Biz o büyükbaş hayvanları da Allah’ın size nişanelerinden kıldık; sizin için onlarda nice yararlar vardır. Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah’ın adını anın. Cansız hâlde yere serildiklerinde ise onlardan hem kendiniz yiyin hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun. İşte onları şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.” (Hac, 22/36) “Üzerine Allah’ın adı anılarak kesilen hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır.” (En’âm, 6/119)

Müslüman, tüketeceği bütün gıdaların hem kendilerinin helal olmasına hem de helal yoldan kazanılmış olmasına son derece özen göstermelidir.

Bütün bu ayetler ve Peygamber Efendimizin (s.a.s.) uygulamaları, helal hayvan etlerinin ve genel olarak hayvansal gıdaların insan için rızık olarak yaratıldığını açıkça göstermektedir. Dolayısıyla vejetaryenlik veya veganlık gibi Batı’da ortaya çıkmış anlayışların İslami hiçbir dayanağı yoktur. Beslenme konusundaki bu tür yaklaşımların olsa olsa kişisel bir tercih olarak görülmesi mümkündür.

Hayvanların Hükmü Neye Göre Belirlenmektedir?

Hayvan etleri ve hayvansal gıdalar -haram oldukları açıklananlar hariç- kural olarak helal kılınmıştır: “Size bildirilenler dışındaki hayvanlar sizin için helal kılınmıştır.” (Mâide, 5/1) Kur’an-ı Kerim’de yenilmesi haram olanların bir kısmı açıkça belirtilmiş; diğerleri için ise belli ilke ve ölçüler konulmuştur. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünneti ise Kur’an’daki bu bilgileri teyit etmenin yanı sıra, ‘pis ve iğrenç’ yiyeceklerin neler olduğuna dair daha detaylı açıklamalar getirmiştir. Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yırtıcı hayvanların ve yırtıcı kuşların etlerinin yenilmeyeceğini açıklamıştır. (Müslim, Sayd, 12-16) İslam âlimleri de Kur’an ve sünnette hükmü bildirilmeyen hayvanların helal mi haram mı olduğunu yine bu kaynaklarda ortaya konulan ölçüler ışığında ictihad ederek belirlemeye çalışmışlardır. Bu ise bazı hayvanların helalliği konusunda mezhepler arasında zaman zaman farklı değerlendirmelere ve görüş farklılıklarına yol açmıştır.

İctihadHükmü belirtilmeyen bir konuda, Kur’an ve hadis ile sabit olan delillerden hareketle hükme ulaşma çabası.

Eti Yenen ve Yenmeyen Kara Hayvanları

İnsanların yetiştirdiği veya doğada yaşayan hayvanlardan hangilerinin helal olduğu zaten Müslümanlarca bilinmektedir ve ilmihal türü eserlerde ayrıntılı şekilde listelenmiştir. Burada sadece bazı hayvanlara dair temel hükümlere yer verilecektir.

Domuzun haramlığı Kur’an’ın hükmüyle sabittir. (Mâide, 5/3). Yahudilikte de domuz haram kılınmış, bu konuda Tevrat’ta açık hükümler yer almıştır. (Levililer, 11/7-8; Tesniye, 14/8). Hristiyanlıkta ise domuza yönelik bir yasak yoktur. Eldeki dört İncil’de bu konuda bir hüküm yer almamaktadır. Aslında Hristiyanların da Tevrat’ın hükümlerine uyma yükümlülüğü vardır (Matta, 5/17-18). Ancak Tevrat’taki yasağa rağmen bu hüküm Hristiyanlıkta uygulanmamaktadır. Bu yasağın Pavlus (Saint Paul) tarafından Hristiyanlığın Avrupalı milletlerce kabulünü kolaylaştırmak amacıyla kaldırıldığı düşünülmektedir.

Kur’an’da domuzun ‘rics’ (pislik) olduğunun ifade edilmesi (En’âm, 6/145) ve Hz. Peygamber’in sünnetindeki açıklamalar, domuzun sadece etinin değil kemiği, yağı, sütü dâhil bütününün haram kılındığını göstermektedir. Ayetlerde genellikle etinin zikredilmesi ise en çok faydalanılan kısmının eti olmasıyla ilgilidir. Domuz kaynaklı besin veya katkıların tüketilmesinin kesinlikle haram olduğu konusunda İslam âlimleri arasında görüş birliği vardır.

Domuzun derisi veya kıllarının eşya olarak kullanımı konusunda ise bazı görüş farklılıkları söz konusudur. Âlimlerin büyük çoğunluğuna göre domuzun derisi veya kılları da necistir ve hiçbir şekilde kullanılamaz. Buna karşılık, bazı âlimlerin gerekli işlemden geçen (tabaklanan) domuz derisinin temiz olacağı görüşünde oldukları nakledilmiştir. Bu âlimler tabaklanan derinin temiz olacağını bildiren hadisin (Müslim, Hayz, 105) domuz derisini de kapsadığı kanaatindedir. Netice olarak, bir zorunluluk söz konusu değilse, çoğunluğun görüşünü esas alarak domuz derisi veya kılları kullanılmış eşya veya kıyafetlerden uzak durmak daha uygundur.

Genel ilke olarak etle beslenen (etobur) hayvanları yemek haramdır. Yırtıcı kara hayvanları (aslan, kaplan, kurt, sırtlan, ayı), yırtıcı/leş yiyen kuşlar (kartal, şahin, çaylak, kuzgun, akbaba vb.) ile kedi ve köpek bu kapsamda haram kılınmıştır.

İğrenç tabiatlı, insana pis gelen ve tiksinti veren hayvanları yemek haramdır. Mesela fare, yılan, akrep, sinek vb. böcekler bu kapsamdadır.

Ehlî (evcil) eşek eti ve katır eti haramdır. Hz. Peygamber’in bizzat yasaklaması sebebiyle bu konuda görüş birliği vardır. At eti konusunda ise Kur’an ve Sünnette açık bir delil bulunmamaktadır. Ebu Hanife gibi bazı âlimler “tenzihen mekruh” (helale yakın mekruh) görmüşse de İslam âlimlerinin çoğunluğuna göre at eti helaldir ve hayvanın usulüne uygun kesilmesi (tezkiye) hâlinde yenilebilir. Mekruh görenlerin bu görüşünde atların savaş ve taşımacılık gibi alanlarda çokça faydalanılan bir hayvan olması da etkili olmuştur. Günümüzde atın kullanım alanı daralsa da Anadolu kültürümüzde at etinin yenilmesi konusundaki mesafeli tutum devam etmektedir.

Hayvanların süt ve yumurtalarının hükmü etlerinin hükmüne bağlıdır. Yani eti yenen hayvanların süt ve yumurtaları da helaldir. Bu ilke bütün hayvanlar için geçerlidir. Buna göre mesela atın sütü helalken; eşeğin ve katırın sütü helal değildir, içilemez.

Deniz Ürünlerinin Hükmü

Kur’an-ı Kerim’de, denizden elde edilen yiyeceklerin helal olduğu ifade edilmiştir. (Mâide, 5/96; Fâtır, 35/12, Nahl, 16/14) Ancak bu hükmün bütün deniz canlılarını mı kapsadığı, yoksa yalnızca balıklar için mi geçerli olduğu açıklanmamıştır. Hanefi mezhebine göre, suda yaşayan hayvanlardan yalnızca balık türleri helal kılınmıştır. Balık sınıfına girmeyen midye, kalamar, yengeç, ıstakoz, karides gibi deniz canlıları ise helal değildir. Hanefiler dışındaki diğer üç mezhep ise, balıkların yanı sıra, sudan çıkarıldığında ölen bütün deniz canlılarını helal kabul etmişlerdir. Hem su altında hem de karada yaşayabilen bazı hayvanların yenilmeyeceği konusunda ise görüş birliği vardır. Kurbağa, timsah, su yılanı, yengeç, semender, kaplumbağa vb. hayvanlar bu kapsamdadır.

Balığı avlayan kişinin dinî inancı önemli değildir. Balıklar için boğazlama hükmü uygulanmaz, kendi kendilerine ölmeleri beklenir. Ölüp su yüzeyine çıkan balıkları yeme konusunda ise etinin bozulmuş olma veya sağlık açısından zararlı olma ihtimali ölçü olarak alınabilir. Su yüzeyine çıkmış ölü balığın kendiliğinden değil de çarpma, ağa takılma, suyun sıcaklığındaki ani değişme gibi dış etkenlerle öldüğü biliniyorsa bu balık yenilebilir.

Helal Kesim ve Avcılık

Karada yaşayan hayvanların etlerinin helal olabilmesi için hayatlarının İslam’ın geçerli saydığı bir müdahale ile sonlandırılması şarttır. Bu müdahale ya usulüne uygun boğazlama (tezkiye) veya avlanma şeklinde olur.

“Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve
Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.”

Bu ilkeye göre, kendi kendine ölmüş hayvanlar (leş, murdar veya meyte) haramdır. “Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.” (Bakara, 2/173) Boğulma, yüksek bir yerden düşme, başka bir hayvan tarafından parçalanma veya boynuzlanma gibi sebeplerle ölen hayvanlar bu kapsamdadır. (Mâide, 5/3) İnsanlarca kesim (tezkiye) veya avcılık dışındaki yollarla (sopayla vurma, boğma vb.) öldürülen hayvanlar da aynı şekilde haramdır. Ancak bir hayvan çeşitli sebeplerle yaralanır da ölmeden önce kesilecek olursa eti yenir.

Helal Kesim

Usulüne uygun olarak yapılacak kesim esnasında Allah’ın adı anılmalıdır. (Hac, 22/36) Besmelenin dalgınlıkla unutulması hâlinde hayvanın etinin helal olacağı konusunda İslam âlimleri arasında görüş birliği vardır. Ancak Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmesi hâlinde ise o hayvan kesinlikle yenilemez. (Bakara, 2/173) Bu hüküm, İslam’ın tevhid inancına verdiği önemin ve şirke karşı aldığı kesin tavrın bir göstergesidir.

Hayvanı kesen kişinin Müslüman veya ehl-i kitap (Yahudi veya Hristiyan) olması gerekir. (Mâide, 5/5) Bu iki grup dışında kalanların (putperest, ateşperest, ateist vb.) kestikleri hayvanların eti yenmez.

Günümüzde kesim işlemini kolaylaştırmak, hayvanın duyacağı acıyı ve göstereceği direnci azaltmak amacıyla çeşitli bayıltma yöntemleri (elektrik şoklama, uyuşturma vb.) kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin, hayvanın ölümüne yol açmayacak şekilde kullanılmasında dinen sakınca yoktur. Ancak belirtilen bu uygulamaların etkisi ile hayvanın kesilmeden ölmesi hâlinde bu hayvan murdar olur, etinin yenilmesi haramdır. Bu sebeple bayıltma yöntemlerinden ölüm riski taşıyanlarından uzak durulması uygun olacaktır.

Tavuk ve hindi gibi kanatlıların otomatik makineyle yapılan seri kesimlerinde, bu makineyi çalıştıran kişinin dini esastır. Görevlinin Allah’ın adını sistem harekete geçirilirken bir defa anması yeterlidir. Kesim sonrasında kanatlıların üzerine bulaşan pislikler temizlendikten sonra tüylerini yumuşatmak için kaynama derecesinin altındaki (genellikle 50 derece civarı) sıcak suda bir müddet bekletilerek tüylerinin otomatik makinelerle yolunması caizdir. Bu işlemin suya batırmak yerine sıcak su veya buhar püskürtülerek yapılması daha uygundur.

Helal kesim konusunda gereksiz vehme/şüpheye düşmemek gerekir. Nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerde -aksine bir bilgi bulunmadığı sürece- kesimin helal olduğu kabul edilir. Aynı ilke, çoğunluğu dindar ehl-i kitaptan oluşan gayrimüslim ülkelere yapılan gezi ve ziyaret durumlarında da esas alınabilir. Ancak gayrimüslim ülkelerde azınlık olarak yaşayan Müslümanların helal kesime yönelik kendi imkânlarını oluşturmaları daha uygundur. Deniz ürünlerinde helal kesim şartı bulunmadığından bunları avlayan kişilerin dinî kimliği zaten önemli değildir.

Henüz kesilmemiş olan canlı hayvandan kopan veya koparılan bir et parçası murdardır. Kesilen hayvandan akan kanın tüketilmesi haramdır. Ancak usulüne uygun olarak kesilen hayvanın damarlarında veya dalak ve ciğer gibi organlarında kendiliğinden kalan kanda bir sakınca yoktur.

Hayvanların kalp, böbrek, dalak, beyin, paça, işkembe ve bağırsak gibi sakatatı helaldir. Ancak normalde yenilmesi âdetten olmayan husyeler (yumurtalar), idrar kesesi, erkeklik ve dişilik organı, öd/safra kesesi, salgı bezleri vb. kısımlarını yemek Hanefi mezhebinde tahrimen (harama yakın) mekruh kabul edilmiştir. Malikî ve Şâfiî mezheplerinde ise eti yenen hayvanların yumurtalarını (husye) yemek caiz görülmüştür.

Avcılık

Avlanma, evcil olmayan bir hayvanın silahla vurulması veya av köpeği, şahin ve doğan gibi eğitilmiş hayvanlar vasıtasıyla yakalanmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de eğitilmiş avcı hayvanların yakaladığı (veya öldürdüğü) hayvanların helal olduğu ifade edilmiştir. (Mâide, 5/4) Hayvanlar genellikle etini yemek için avlanılır. Ancak eti yenmeyen vahşi hayvanların da post, kürk veya bazı organlarından faydalanmak için ya da zararlarından korunmak için avlanması caizdir. Bu iki amaç dışında zevk için avlanmak mekruhtur. Avcılık yapılırken ülkelerin yaban hayatını koruma amacıyla koydukları hukuki mevzuata ve talimatlara mutlaka uyulması gerekir.

Helal Gıda

Helal gıda, İslami kurallara uygun olarak hazırlanmış gıdayı ifade eder. Bir gıdanın helalliği, içeriğindeki maddelerin helal olmasına bağlıdır. Gıda için kullanılan hammaddeler kadar, gıdaya eklenen katkı maddeleri ve gıdanın işlenme yöntemi de helal olmalıdır. Bir gıdanın hammaddesi veya buna eklenen katkı maddelerinin kaynağı (menşei) helal değilse bu gıda helal olamaz. Başta yumuşak şekerlemeler olmak üzere birçok gıdada kullanılan jelatinin durumu örnek olarak zikredilebilir. Eti yenen hayvanlardan usulünce kesilmiş olanlarından elde edilmiş jelatin helaldir. Domuz kaynaklı olduğu bilinen jelatin içeren gıdalar haramdır. Hangi hayvandan üretildiği bilinmeyen veya kesim usulü bilinmeyen hayvanlardan üretilmiş jelatin içeren gıdaların tüketilmesi ise caiz değildir.

Gerek İslam ülkelerinde gerekse de gayrimüslim ülkelerde helal gıda konusundaki kaygıların bir yansıması olarak ‘helal gıda belgesi’ veren çeşitli kuruluşlar ortaya çıkmıştır. Çok sayıdaki bu kuruluşların yetkinlik ve yeterlilik durumları da ayrı bir sorun teşkil edebilmektedir. Bu amaçla ülkemizde Ticaret Bakanlığına bağlı ‘Helal Akreditasyon Kurumu’ (HAK) kurulmuştur. Bu kurum, helal belgesi veren kuruluşların ulusal ve uluslararası kabul görmüş standartlara göre değerlendirilmesi, yeterliliklerinin onaylanması, düzenli aralıklarla denetlenmesi ve izlenmesi işlemlerini yürütmektedir. Bir helal belgesinin güvenilirliğini teyit açısından bu belgenin HAK tarafından onaylanmış bir kuruluşça verildiğinin kontrol edilmesi uygun olacaktır.

Helal gıda konusunda gündeme gelen diğer bir konu ise GDO’lu ürünlerdir. Genetik mühendisliğinin gelişmesiyle birlikte günümüzde bitkiler ve hayvanlar üzerinde çeşitli genetik değişiklikler yapılmakta, bitki ve hayvanlara normalde kendilerinde bulunmayan bazı özellikler kazandırılmaktadır. Bunlara ‘genetiği değiştirilmiş organizmalar’ (GDO) denilmektedir. GDO’lu ürünlerin sağladıkları çeşitli faydaların yanı sıra taşıdıkları bazı riskler de gündeme gelmektedir. İlke olarak genetik yapısına domuz geni ilave edilmiş GDO’lu ürünlerin üretim ve tüketimi haramdır. Bunun dışındaki GDO’lu ürünlerin üretim ve tüketimi gıda güvenliği açısından değerlendirilmelidir. Zararları henüz ispatlanmadığından GDO’lu ürünleri tüketmenin haram olduğu söylenemez. Bununla birlikte insana, diğer canlılara veya ekolojik dengeye zarar verme ihtimalleri açısından tüketicilerin bu ürünlere ihtiyatla yaklaşmaları ve genetiğine müdahale edilmemiş doğal ürünleri tercih etmeleri tavsiye edilir.

Alkol, Uyuşturucular ve Sigara

Aklın korunması ilkesi dinimizin temel değerlerindendir. Bu sebeple insana sarhoşluk veren ve sağlıklı düşünme yeteneğini kaybettiren bütün alkollü içecekler ve uyuşturucular haram kılınmıştır. (Mâide, 5/90-91; Müslim, Eşribe, 74) Hz. Peygamber (s.a.s.) çok miktarda tüketildiğinde sarhoşluk veren içecek ve maddelerin az miktarının da haram kılındığını bizlere bildirmiştir. (Tirmizî, Eşribe, 3) Alkollü içkilerin ve uyuşturucuların sağlığa verdiği zararların yanı sıra içenin saygınlığını yok eden, aile hayatını ve toplum huzurunu sarsan pek çok zararı daha vardır. Alkol kişinin vicdani denetimini ortadan kaldırıp kişiye yapay bir cesaret hissi verdiğinden, normalde asla düşünülmeyen birçok suç veya günah sarhoşken işlenebilir. Bu sebeple hadis-i şerifte içki ‘bütün kötülüklerin anası’ olarak ifade edilmiştir. (Nesâî, Eşribe, 44)

İnsana sarhoşluk veren alkol çeşidi etil alkoldür (etanol). Birçok helal meyve ve gıdanın bünyesinde kendiliğinden eser (az) miktarda etil alkol oluşabilmektedir. Ancak bunlardaki etil alkol oranı, bu gıdalar çok tüketildiğinde sarhoşluk verecek miktarda olmadığı için bunların tüketilmesinde bir sakınca yoktur.

Üzüm veya hurmadan elde edilen alkollü içkiler dinen necistir. Ancak dezenfektan, temizlik ve kozmetik ürünlerin içinde kullanılan etil alkol, üzüm ve hurma dışındaki maddelerden üretiliyorsa dinen temizdir. Dolayısıyla kolonya, ispirto vb. ürünlerin sürüldüğü yerlerin namaz kılmadan önce yıkanması gerekmez.

İçilmesi haram olan maddelerin içecek amaçlı üretim veya ticaretini yapmak da aynı şekilde yasaklanmıştır. Başkalarına içki hazırlamak ve sunmak da bu kapsamdadır. Bir kişinin geçimini sağlamak için helal alternatifi bulunduğu sürece dinen yasaklanan şeylerin yapıldığı bir iş yerinde çalışması caiz olmaz. Ancak bütün çabasına rağmen başka bir iş bulamıyorsa zaruret durumuyla sınırlı olmak üzere bu tür iş yerlerinde çalışabilir. Geçimini sağlayacak helal başka bir iş bulduğunda bu işi ve iş yerini derhal bırakması gerekir.

Sigara, nargile ve benzeri tütün mamullerinin dinî hükmü konusunda geçmiş yüzyıllarda görüş ayrılıkları olmuştur. Bu görüş ayrılığının o dönemlerde tütünün insan sağlığına olumsuz etkilerinin yeterince bilinmemesinden kaynaklandığı söylenebilir. Günümüzde ise tütün ürünlerinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ve yol açtığı hastalıklar daha net olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple tütün ürünlerini içmenin caiz olmadığı ve hükmünün de haram olduğu yönündeki görüşler ağır basmaktadır.

Haram Maddeler İçeren İlaçlarla Tedavi

İslam dini sağlığın korunmasına büyük önem vermiş, hastalık durumunda şifa aranmasını ve helal maddelerle tedavi olunmasını istemiştir. (Ebû Dâvûd, Tıb, 11) Bir Müslüman’ın tedavi alanında da haramlardan kaçınması ve helal alternatifleri araştırması zorunludur. Günümüzde kullanılan bazı ilaçlar dinen haram ve necis sayılan bazı maddeler (örneğin domuzdan elde edilen katkılar veya etil alkol) içerebilmektedir. Helal alternatifi varken diğer ilacı kullanmak kesinlikle caiz olmaz. Ancak araştırılmasına rağmen helal içeriğe sahip bir ilacın bulunmaması, bu ilaca ulaşılamaması veya helal ilacın tedavide diğeri kadar etkili olmaması gibi bazı durumlarla karşılaşmak mümkündür. Tedavi ediciliği bilinen ancak helal alternatifi bulunamayan bir ilacın, mesleki ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen uzman bir doktor tarafından tavsiye edilmesi hâlinde, zaruret ilkesi kapsamında kullanılması caizdir.

Giyim ve Tesettür

Giyinme (örtünme) canlılar arasında insana özgü bir davranıştır. İnsanların giyim konusundaki sapmaları, insan onurunu zedeleyen ve cinsler arası ilişkileri bozan bir noktaya ulaşabilir. Dinimiz, erkek ve kadınların vücutlarının belirli yerlerini örtmelerini (tesettür) farz kılmış ve bu konudaki genel ölçüleri belirlemiştir. Müslüman’ın bedeninden örtmesi gereken kısımlara ‘avret’ denir. Avret yerlerinin şeffaf ve dar olmayan, vücut hatlarını belli etmeyen uygun bir kıyafetle örtülmesi gerekir. Tesettürle ilgili ilkelere uymak şartıyla İslam’da giyilmesi gereken tek tip bir kıyafet söz konusu değildir. Kıyafetler yaşanılan coğrafya, iklim şartları ve toplumsal örfe göre değişiklik gösterebilir.

Erkeğin avreti herkese karşı aynı olup dizleriyle göbeği arasıdır. Hanefi mezhebinde dizler avrete dâhildir. Karı koca arasında ise avret söz konusu değildir. Avret, örtülmesi gereken asgari bölge sınırını ifade ettiğinden erkeklerin toplumsal örf ve ortama göre daha fazlasını örtmesi müstehaptır.

Kadının avreti ise karşısındaki erkeğin durumuna göre farklılık gösterir.

a) Aralarında evlenme engeli (mahremiyet) bulunmayan yabancı erkeklere karşı kadının avreti el, yüz ve ayakları dışındaki bütün bedenidir. Namaz kılarken de tesettür bu şekilde olmalıdır.

b) Aralarında ebediyen evlenme yasağı bulunan yakın akrabalarına karşı avretleri, göğüs ile diz kapakları arasıdır. Dolayısıyla baba, kardeş, dayı, amca vb. yakın akraba yanında baş, boyun, kol gibi yerlerin açılmasında bir sakınca yoktur.

c) Kadının Müslüman kadınlara karşı avreti dizleriyle göbeği arasıdır. Gayrimüslim kadınlara karşı avreti konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Gayrimüslim kadınları yabancı erkek gibi kabul edenler olduğu gibi, Müslüman kadınlarla aynı hükümde kabul eden görüşler de vardır.

Tesettür konusunda diğer bir ölçü de, kişinin kendi cinsiyetine uygun şekilde giyinmesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) karşı cinse benzemeye çalışan kişilerin Allah’ın rahmetinden uzak olacaklarını ifade etmiştir. (Buhârî, Libâs, 61) Bu sebeple erkek ve kadının, diğer tesettür ölçülerine uydukları gibi, kültür ve örflerinde karşı cinse özgü olan kıyafet ve takılardan uzak durmaları gerekir.

MahremKendileriyle evlenilmesi dinen yasaklanmış olan yakın akrabalar.

Avret yerlerinin uygun şekilde örtülmesi (tesettür) farz kılındığı gibi, başkasının avret yerlerine bakmamak da farz kılınmıştır. Bir kişinin başkalarının avret yerlerine bakması haramdır. (Nûr, 24/30-31) Bu konu hastalıkların teşhis ve tedavisiyle yatalak kişilerin bakımı gibi durumlarda özel olarak gündeme gelmektedir. Bir hastanın teşhis ve tedavi amacıyla avret mahallini açması ve tedavi işlemini yapan kimselerin de buraya bakması/dokunması zaruret sebebiyle caizdir. Böyle bir durumda imkân varsa kişinin hemcinsi olan sağlık personelini tercih etmesi gerekir. Buna imkân yoksa cinsiyet farkı dikkate alınmaz. Yine bakıma muhtaç durumdaki kişilerin vücut bakım ve temizliği öncelikle eşi veya mahrem yakınları tarafından yapılmalıdır. Ancak bu mümkün olmadığında, zaruret sebebiyle başka bakıcılar tarafından da gerçekleştirilebilir.

Kişisel Bakım ve Süslenme

İnsanların belli ölçüler çerçevesinde kişisel bakımlarını yapmaları, temiz ve güzel giyinmeleri dinimizce tavsiye edilmiştir. Bu konudaki genel ilkeler şunlardır:

- Giyim, kuşam ve süslenmenin İslam’ın öngördüğü tesettür ilkelerine uygun olması gerekir.

- Bir Müslüman’ın diğer din mensuplarına ait sembol (şiar) hâline gelmiş kıyafetleri giymesi veya haç gibi dinî sembollerini taşıması caiz değildir.

- Müslüman giyiminde ve süslenmesinde gösteriş ve kibirden uzak durmalı; lüks ve israfa kaçmayan bir sadeliği tercih etmelidir.

- Eşlerin birbirleri için süslenmeleri müstehaptır. Evlilik hayatı dışında, karşı cinsin dikkatini çekmek amacıyla giyinmek, süslenmek veya koku sürünmek ise helal değildir.

- Genel ilke olarak ortalama insan yaratılışına (fıtrat) müdahale niteliğindeki müdahaleler haram veya mekruh; bozulan durumları düzeltme veya tedavi amacıyla yapılanlar ise caizdir.

Bu genel ilkelerden sonra, çeşitli bakım ve süslenme biçimleri hakkındaki özel hükümleri de şu şekilde listelemek mümkündür:

Giyim, kuşam ve süslenme
İslam’ın öngördüğü tesettür
ilkelerine uygun olmalıdır.

- Altın veya ipekle süslenmek erkeklere haram kılınmışken, kadınlara bu ikisi de helaldir (Ebû Dâvûd, Libâs, 11). Erkeklerin gümüş, demir veya platin yüzük kullanmaları ise caizdir. (Buhârî, Libâs, 45-48) Altın veya gümüşten üretilmiş kap kacak veya ev eşyasının kullanılması ise erkek-kadın fark etmeksizin bütün Müslümanlara haram kılınmıştır. Günümüzde diğer madenlerden yapıldığı hâlde altın veya gümüş suyuna batırılan (bunlarla kaplanan) ziynet veya eşyalar kullanılmaktadır. Bunlar gerçek altın veya gümüş hükmünde değilse de yanlış anlaşılmaya yol açmamak için bunlardan uzak durmak daha uygundur.

- Erkeklerin sakal bırakmasının sünnet olduğunda görüş birliği vardır. Sakal bırakan kişinin sakalının bakımını sünnete uygun bir şekilde yapması gerekir. Sakalı tıraş etmenin ise haram veya mekruh olduğu yönünde iki farklı görüş vardır. Kişinin farklı gerekçelerle sakal bırakmaması sünnete aykırı olmakla birlikte, bunun hükmünün mekruh olduğu yönündeki görüşü esas almak mümkündür.

Fıtrat İnsanın doğuştan sahip olduğu bütün özellikler, yaratılış.

- Dövme yaptırma, saçına başka bir kişinin saçını ekleme, inceltmek amacıyla kaşları yolmak, dişleri seyreltmek amacıyla törpüleme gibi müdahaleler fıtratı bozma niteliğinde olduğu için Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından yasaklanmıştır. (Buhârî, Libâs, 84-87) Ancak kadınların yüzünde ve vücudunda kadınsı görünüme aykırı olan fazla tüylerin ve kaşların arasındaki tüylerin alınması veya fazla uzayan kaşların ucunun kırpılması caizdir.

- Küpe için kız çocuklarının kulaklarının delinmesi caiz görülmüş, erkeklerin küpe takması ise karşı cinse benzeme sebebiyle hoş görülmemiştir.

- Deri üzerinde tabaka oluşturmayıp altına su geçiren kına vb. boyalarla el ve ayakların süslenmesi caiz görülmüştür. Tırnakların uzatılması ve oje vb. boyalarla süslenmesi genellikle temizliğe aykırı görülmüş, ayrıca altına su geçirmeyen boyalar kullanılması hâlinde namaz ve gusle engel olacağına dikkat çekilmiştir.

- Kadınların tesettür ilkelerine riayet etmeleri şartıyla saçlarını boyatmaları caizdir. Kullanılan boya bir tabaka oluşturup suyun saç ve deriye temasına engel olmadıkça gusül abdestine veya abdeste engel olmaz. Erkeklerin de başkalarını yanıltma amacı olmaksızın saç, sakal veya bıyıklarını boyamaları caizdir. Ancak henüz genç yaşta değillerse erkeklerin bunları siyah renge boyamaları mekruh görülmüştür.

- İnsan saçından imal edilmiş peruk, postiş (çıt çıt) veya protezlerin yetişkinler tarafından kullanılması caiz değildir. Günümüzdeki saç ekimi uygulaması, kişinin kendi saçının saç kaybına uğrayan bölgeye nakledilmesi mahiyetinde olduğundan bu yasak kapsamında değildir. İnsan saçı dışındaki maddelerden (örneğin ipek, yün, hayvan kılı veya sentetik maddeler) yapılmış peruk veya saçların kullanılması ise caizdir.

- Süslenmenin ve koku sürünmenin geçici olarak yasaklandığı iki dönem vardır. Erkek ve kadınlar hac ibadeti esnasında diğer ihram yasaklarının yanı sıra koku sürünemezler. Kocası vefat eden dul kadınlar ise iddet bekleme dönemlerinde süslenip koku sürünemezler.

İddetEvliliği sona eren kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken süre.

Spor, Sanat ve Eğlence

Sportif Faaliyetler

Kişinin bedenini güçlendirmek, dinç olmak veya muhtemel saldırılara karşı kendini koruyabilmek gibi amaçlarla çeşitli spor dallarıyla meşgul olması caizdir. Ancak rakibe acı verme esasına dayanan dövüş sporlarını (ör. Boks veya kick boks gibi) icra etmek caiz değildir. Sportif faaliyetlerde bulunan kişilerin elbette dinî veya dünyevi görevlerini aksatmamaları; tesettür ve mahremiyet ölçülerine uymaları gerekir.

İslami ilkelere dikkat etmek şartıyla spor müsabakalarını izlemek, belli bir takımı desteklemek caizdir. Ancak kişinin bütün vaktinin bu işlerle geçmesi veya fanatiklik boyutuna varan tutum ve davranışları söz konusuysa bu kişinin daha dengeli hâle gelmedikçe bu işlerle meşgul olması caiz olmaz.

Resim ve Heykel

İslam’ın en önemli ilkesi tevhid inancıdır. Bu inancı korumak için tedbirler alınmış, şirk ve putperestliğe götürebilecek yollar kapatılmıştır. Bu kapsamda tapınma veya tazim (yüceltme, medet umma) amacıyla resim ve heykellerin (sûret) yapılması yasaklanmıştır.

Cansız varlıklara ait resimlerde ve çocuk oyuncaklarında bir sakınca olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Canlı varlıkların resim ve heykelleri konusunda ise görüş farklılıkları vardır. Canlı varlıklara ait resimleri yapmak, fotoğraflarını çekmek ve bunları alıp satmak ise şu şartlara uymak kaydıyla caizdir: Tapınma ve tazim gibi bir amaçla yapılmaması, yapan sanatçının Allah’ın yaratma sıfatına benzeme gayesinin bulunmaması, müstehcenlik içermemesi, dinin genel hüküm ve ahlak ilkelerine aykırı olmaması.

Kişinin üzerinde canlı varlık resmi bulunan bir elbiseyle namaz kılması veya namaz kılarken kıble yönünde canlı varlık resimlerinin bulunması mekruhtur. Bu şekilde de olsa kılınan namaz geçerlidir. Kişinin hemen fark edemeyeceği ufak resim ve marka logoları ise mekruh kapsamında değildir.

Müzik

Müzik yapmak ve dinlemek genel olarak caizdir. Nitekim Resûlullah (s.a.s.), nikâhın duyurulması için def çalınmasını tavsiye etmiştir. (Tirmizî, Nikâh, 6) Yine bir bayram günü Hz. Âişe’nin yanında iki kız çocuğunun def çalıp türkü söylemesini yadırgayanlara bayram gününün sevinç günü olduğunu hatırlatmış ve müziğe engel olmamıştır (Müslim, Îdeyn, 16). Temel hüküm böyle olmakla birlikte, müziğin kendisi, müzisyenin durumu ve müzik çalınan ortama göre müziğin hükmü de değişmektedir. İslami ilkelere aykırı sözler içeren, haramları güzel gösteren, günaha sevk eden veya cinsel arzuları harekete geçiren müzikleri yapmak ve dinlemek günahtır. Dinimizin inanç ve ahlak esaslarına aykırı olmayan, haramların işlenmesine sebep olmayan müzik türlerini dinlemekte ise dinen bir sakınca yoktur.

Sinema, Tiyatro ve Dizi Filmler

Sinema, tiyatro ve televizyon gibi sektörler faydalı hizmetlerde kullanılabilecekleri gibi, dinî ve kültürel açıdan zararlı amaçlar için de kullanılabilirler. Bu sektörlerin hükmü, ortaya konulan yapımların niteliğine göre değişmektedir. Günümüzde bu sahalarda ortaya konacak faydalı çalışmalar, hem bireysel hem de toplumsal anlamda bilinçlenmeye katkı sağlayacaktır.

Mahremiyet ölçüleri ve tesettür gibi İslami ilkelere uymak kaydıyla bu alanlarda faaliyet göstermek veya oyuncu olarak rol almak caizdir. İslam’ın inanç ve değerler sistemine aykırı düşen, bu değerlere aykırı bir yaşam tarzını teşvik eden, haramları işlemeye sevk eden yapımlarda yer almak ise caiz değildir.

Eğlenceler

İnsanlar ve toplumlar belli dönemlerde neşelenmeye ve eğlenmeye ihtiyaç duyarlar. Fıtrat ve denge dini olan İslam bu ihtiyacı dikkate almış ve belli sınırlara uymak kaydıyla bu ihtiyacın karşılanmasına imkân vermiştir. İlke olarak eğlence nitelikli faaliyetler meşru ve mubahtır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) döneminde düğünlerde ve bayramlarda def çalıp şarkı söylenmesi, hurma gibi şekerlemelerin havaya atılarak kapışılması, kılıç-kalkan oyunları, at ve develerle yarış yapılması gibi çeşitli eğlenceler düzenlenmiştir. Hz. Peygamber bayram ve düğün gibi özel günlerde sevinç ve eğlenceyi teşvik etmiş, zaman zaman bu amaçla yapılan gösterileri seyretmiştir. İslam tarihi boyunca da Müslüman toplumlar kendi gelenek ve göreneklerine göre çeşitli eğlenceler düzenlemişlerdir.

Bir dinlenme ve rahatlama vesilesi olan eğlence, insanın hayatını boş ve verimsiz geçirmesine yol açmamalıdır.

Müslümanlar haram işlemeden ve haram sözler söylemeden, İslami adaba uygun şekilde eğlenebilirler. Müslüman her konuda dengeli olduğu gibi eğlence konusunda da bir denge ve ölçü içinde hareket etmelidir. Eğlence konusu, ölçünün çabuk kaçtığı bir alandır. Bir dinlenme ve rahatlama vesilesi olan eğlence, insanın hayatını boş ve verimsiz geçirmesine yol açmamalıdır. Eğlence esnasında içki, kumar ve uyuşturucu gibi haramlara bulaşılması, mahremiyetle ilgili ölçülerin göz ardı edilmesi, insanların kişilik haklarının ihlal edilmesi, İslami değerlerle dalga geçilmesi gibi hususlar ise elbette yasaklanmıştır. Bunlar İslam dininin eğlenceyle ilgili müsamaha sınırının dışında kalır.

Kutlamalar ve Yılbaşı Kutlaması

Günümüzde baskın olan Batı kültürünün de etkisiyle doğum günü, evlilik yıl dönümü gibi birçok özel gün çeşitli şekillerde kutlanmakta ve ilgili şahıslar tebrik edilmektedir. Bu uygulamalar zamanla belli bir kültür ve topluma özgü olmaktan da çıkmış ve neredeyse her ülkede yer etmiştir. Bu tür kutlamaların hükmü, gerek gayrimüslimlere benzeme açısından, gerekse de içerdikleri gayri meşru fiiller açısından değerlendirilmelidir.

İslam, gayrimüslimlere benzemeyi yasaklamış Müslüman’ın kendi kimlik ve şahsiyetiyle var olmasını talep etmiştir. (Ebû Dâvûd, Libâs, 4) Bir Müslüman başka din mensuplarının kendi dinlerinin gereği olarak giydikleri, yiyip içtikleri ve kutladıkları şeyler konusunda onlara benzeyemez. Mesela bir Müslüman’ın Hristiyanlığın sembolü olan haç işaretini üzerinde taşıması veya gayrimüslimlerin Noel vb. bayramlarını onlarla kutlaması caiz olmaz. Ancak dinlerinden kaynaklanmayan, İslam’ın inanç, amel veya ahlak kurallarına aykırı olmayan bazı uygulamaları benimsemekte ise bir sakınca yoktur. Mesela kaşık-çatal gibi aletler, ceket-pantolon gibi kıyafetler ve ev mobilyaları bu kapsamdadır. Bir Müslüman’ın başka bir kavme/millete benzememe hassasiyetini daima canlı tutması beklenir. Bu sebeple, doğrudan dinlerinden kaynaklanmasa da gayrimüslimlerin kültürünü aynen alıp taklit etme konularında hassas olmak gerekir.

İnsanların sevinmelerine vesile olan doğum, nişan, evlilik vb. olayların yıl dönümlerinde ilgili şahısları tebrik edip iyi dileklerde bulunmakta bir sakınca yoktur. Çağımızda amaçsız eğlencelerle kutlanan bu tür günler, aslında nimetlerin hatırlanıp şükredilmesi, geçirilen ömrün muhasebesinin yapılması ve sonraki günlerin Müslümanca yaşanma planının yapılması için bir fırsattır ve ideal olarak bu yönde değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, belli münasebetlerde davet verip insanlarla bir araya gelmek, pasta vb. ikramlarda bulunmak, hediye almak gibi uygulamalarda -helal çerçevede kalındığı sürece- sakınca yoktur. Ancak bu toplantılarda içki içmek, kadın-erkek karışık olarak eğlenmek ve dans etmek gibi İslami kurallara uymayan davranışlar ise haramdır.

Müslüman toplumlarda yaygınlaşan yılbaşı kutlamalarına burada özel olarak değinmek gerekmektedir. Tek başına ele alındığında yeni bir miladi yılın başlaması sebebiyle insanların tebrikleşip birbirlerine iyi dileklerini ifade etmelerinde herhangi bir sakınca yoktur. Ancak günümüzde yılbaşı gerekçesiyle gerçekleştirilen içki, kumar, israf vb. kötü alışkanlıkları yaygınlaştıran faaliyet ve kutlamalar dinimizce uygun değildir. Nitekim Hristiyan bayramı olan Noel ile yılbaşının arasında bir hafta süre olması sebebiyle birçok Hristiyan ülkede bu iki zaman dilimi birleştirilerek kutlanmaktadır. Bu kutlamalarda Hristiyanlığa ait unsurlar ile haramlar iç içe geçmiş vaziyettedir. Noel baba kıyafeti ve hediyeleri, Noel ağacı süslemesi ve hindi yenilmesi Hristiyan kültürüne ait uygulamalardır.

Dinimiz Müslümanlara diğer din mensuplarından farklı bir kimlik bilinci ve kültür kazandırmak için birçok hüküm koymuştur.

Dinimiz Müslümanlara diğer din mensuplarından farklı bir kimlik bilinci ve kültür kazandırmak için birçok hüküm koymuştur. Genç nesilleri kültürel yozlaşmaya uğratacak, onların Müslüman’a has kimliklerini ve haram hassasiyetlerini kaybetmesine yol açacak bu tür kutlama ve faaliyetlerin İslam kültür ve geleneğimizden onay alması mümkün değildir. Kültür ve hayat tarzı değişikliklerinin zamanla insanın inanç ve değerler sahasına da yansıyacağı göz ardı edilmemelidir. Yılbaşını kutlamak bütün bu sebeplerle Müslüman açısından uzak durulması gereken şüpheli bir konu hâline gelmiştir. Yeni yıl başlangıcını, anlamsızca eğlenmek yerine, kısacık ömrümüzden bir yılın daha eksildiğinin farkında olarak, geçmişin muhasebesinin ve geleceğin planlamasının yapıldığı bir milat olarak değerlendirmek gerekmektedir.

Şans Oyunları (Kumar), Yarışmalar ve Kura Çekimi

Dinimiz insanın kazancını emek harcayarak ve karşılıklı rızaya dayalı olarak elde etmesini istemiştir. Kumarı ise haksız kazanç sebebiyle kesin olarak yasaklamıştır. Kumarın insanların arasında düşmanlığa yol açacağı ve kişinin kulluk görevini yapmasına engel olacağına da işaret edilmiştir. (Mâide, 5/90-91)

İki veya daha fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen ve bir tarafın/grubun kazanması ve diğer tarafların maddi kaybıyla sonuçlanan bütün oyunlar kumar kapsamındadır. İster piyango vb. çekilişler; isterse de at yarışı ve futbol gibi alanlarda oynanan müşterek bahisler türünden olsun, para karşılığında katılım sağlanan şans oyunları Kur’an-ı Kerim’in yasakladığı kumar (meysir) kapsamındadır ve haramdır. Halı saha maçlarında kaybedenin saha ücretini ödemesi, lades neticesinde kaybeden tarafın bir şeyler ısmarlaması, kahvehanede oynanan oyun neticesinde kaybedenin adisyonu ödemesi gibi günümüzde basit görülen uygulamalar da kumar kapsamındadır ve kesinlikle caiz değildir.

Kumar kapsamına girmeyen, kaybedenin maddi bir kayba uğramadığı, ödül veya hediye (hibe) mahiyetindeki uygulamalar ise caizdir. Söz gelimi bir yarışmada katılımcılar ortaya para koymuyor, onun yerine bir üçüncü taraf verilecek ödüle sponsor oluyorsa bunda bir sakınca yoktur. Burada kaybeden yarışmacılar hiçbir ödeme yapmadıklarından yarışmayı kaybettiklerinde bir zarara da girmemektedir. Yine mesela ‘Yarışta sen beni geçebilirsen sana şu kadar para vereceğim. Ben seni geçersem bir şey istemem.” şeklindeki tek taraflı sözler ‘şartlı hibe’ niteliğindedir ve caizdir. Ticari işletmelerin belirli miktarda alışveriş yapan kişilere ödül çekilişine katılma hakkı vermesi de caizdir çünkü verilen para biletin değil yapılan alışverişin bedelidir. Kişiye bir ödül çıkmasa da kişi için maddi bir zarar söz konusu değildir.

Kura çekmek, bir konuda ilgililer arasında tercihte bulunmak ve böylece anlaşmazlığı gidermek için başvurulabilecek meşru yöntemlerden birisidir. Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinde çeşitli konularda kura çekildiğine dair örnekler mevcuttur. (Âl-i İmrân 3/44; Sâffât 37/141; Buhârî, Nikâh, 98; Müslim, Eymân, 56) Konut kooperatiflerinde tamamlanan dairelere hak sahibi olacakların belirlenmesinde; ortaklaşa kesilen kurbanlarda etler mümkün olduğunca eşit hisselere bölündükten sonra bunların sahiplerinin belirlenmesinde genellikle bu yöntem kullanılmaktadır. Mirasta malların paylaşımı gibi konularda da kura yöntemine müracaat etmek mümkündür. Bir tarafın kazanıp diğerlerinin kaybettiği kumar için kullanılmadıkça buna benzer örneklerde kura usulüne başvurmakta bir sakınca yoktur.

Eğlence Amaçlı Oyunlar

İnsanlar hoşça vakit geçirmek için çeşitli oyunlar oynamaktadır. Oyun ve eğlencelerin mubah olabilmesi için şu şartları ve ilkeleri sağlaması gerekir: Oyunun içinde kumar ve benzeri haramlar bulunmamalıdır. İslami inanç, amel ve ahlaka aykırı bir içerik taşımamalıdır. Kişinin Allah’a karşı kulluk görevini ve dünyevi görevlerini ihmal etmesine yol açacak şekilde bağımlılık oluşturup hayatında birinci planda yer almamalıdır. İslam kardeşliğini zedeleyen, kişiler arasında kötü söz, küfür, kavga ve düşmanlık oluşturan nitelikte bir oyun olmamalıdır.

Hüküm bu olmakla birlikte, ömür sermayesinin sınırlı olduğu ve boş geçen bir saniyenin bile telafisinin olmadığı da unutulmamalıdır. Bu sebeple her türlü oyun ve eğlenceye ayrılan zamanın ölçülü tutulması gerekir. Kişinin kendisine bir şey kazandırmayan oyunları oynamak yerine; ailesiyle sohbet edip zaman geçirmesi, fiziksel aktivitelerde bulunarak sağlığına yatırım yapması, tabiat gezilerine çıkması veya faydalı bilgiler öğrenerek kendisini geliştirmesi elbette daha isabetlidir. Oyun seçilirken şansa dayalı olanlar yerine zihin gücünü geliştiren öğretici oyunların tercih edilmesi daha uygundur. Öte yandan, genellikle kumar amaçlı kullanılan iskambil kâğıtları ve benzerleriyle oynamak kişinin kumara karşı hassasiyetini azaltacağından ve dışarıdan görenler açısından yanlış algılamaya (su-i zan) yol açabileceğinden bunlarla oynamaktan kesin olarak sakınılması gerekir.

Evde Hayvan Beslemek

Evlerde kedi, kuş, balık, tavşan gibi evcil hayvanların beslenmesi belli şartlarla caizdir. Bu şartlar şunlardır: Hayvanın ihtiyaçları karşılanmalı; açlık veya susuzluktan ölümüne sebep olunmamalıdır. Hayvanla meşguliyet kişinin dinî veya dünyevi görevlerini ihmal etmesine sebep olmamalıdır. Hayvana eziyet edilmemelidir. Bu kapsamda, hayvanların dövüştürülmesi kesinlikle caiz değildir. Evde bulundurulmasına izin verilen hayvanların alım-satımı da caizdir.

Av köpeği, çoban köpeği ve bekçi köpeği gibi belli amaçlar için kullanılan köpekleri edinmek caizdir. (Buhârî, Zebâih, 6) Günümüzde polis ve narkotik köpekleri de bu kapsamda değerlendirilebilir. Edinilmesine izin verilen bu köpeklerin ev içinde değil de bahçede beslenmesi gerekir.

Gayrimüslimlerle İlişkiler

Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan kimsedir. (Tirmizî, Îmân, 12) Şahsına veya dinî değerlerine karşı bir saldırı olmadıkça, Müslüman’ın, karşılaştığı bütün insanların haklarını gözetmesi ve onların değerlerine karşı saygılı davranması gerekir. (Mümtehine, 60/8-9) Kişinin gayrimüslim komşularıyla veya iş arkadaşlarıyla insani çerçevede iyi ilişkiler kurması ve yardımlaşması tavsiye edilmiştir. Elbette bu konuda dengeli olunmalı ve doğru bir ölçü tutturulmalıdır. Müminleri tamamen bırakıp da gayrimüslimlerle dostluk kurmak, sürekli onlarla oturup kalkmak, onlara karşı sevgi beslemek ve onları sırdaş edinmek haram kılınmıştır. (Nisâ, 4/144; Mâide, 5/51) Müslüman’ın kendi inancından taviz vermesiyle sonuçlanacak, Müslümanların zarar görmesine yol açacak veya gayrimüslimlere karşı özenti ve sevgi sebebiyle İslami kimliği ve hassasiyeti kaybetmeye yol açacak türden dostluklar caiz değildir. Özellikle de İslami değerlerle dalga geçen ve onları alaya alanlarla aynı ortamda oturmaya devam etmek ve dostluğu sürdürmek kesinlikle caiz değildir. (Nisâ, 4/140; Mâide, 5/57) Bu ölçüleri dikkatle korumak, karşı tarafın niyeti konusunda her zaman basiretli olmak şartıyla çevremizdeki gayrimüslimlerle insani ilişkileri sürdürmek ise tavsiye edilen bir davranıştır. Bu tür insani ilişkilerde Müslümanların ortaya koyacakları İslam ahlakı sayesinde gayrimüslimlerin İslam’ın güzelliğini ve çağrısını yakından tanıma imkânı bulacakları da unutulmamalıdır.

Gayrimüslimlerle ilişkiler çerçevesinde gündeme gelen bazı fıkhi konular şunlardır:

Şahsına veya dinî değerlerine karşı bir saldırı olmadıkça, Müslüman’ın, karşılaştığı bütün insanların haklarını gözetmesi ve onların değerlerine karşı saygılı davranması gerekir.

- Hasta olan gayrimüslimleri ziyaret edip onlara şifa temennisinde bulunmakta bir sakınca yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashabı da gayrimüslim hastaları ziyaret etmişlerdir. (Buhârî, Merdâ, 11) Hastaya kısa bir ziyarette bulunmanın yanı sıra, hastanede yardımcı olmak için ona refakat etmek de mümkündür.

- Gayrimüslimlerin cenaze merasimlerine katılma konusunda belli sınırlar vardır. Bir gayrimüslimin cenaze törenine yalnızca taziyede bulunmak ve teselli vermek gibi insani amaçla katılmak caizdir. Gayrimüslimlerin Müslümanların cenaze merasimine katılmalarında da dinen bir sakınca yoktur.

- Yılbaşı, doğum günü, evlilik yıl dönümü gibi özel günlerde gayrimüslim tanıdıkları kültürlerinde kullanılan belli kalıp ifadelerle tebrik etmekte bir sakınca yoktur. Ancak noel, paskalya, hamursuz bayramı ve hanukah gibi dinî bayramları söz konusu olduğunda, onaylama anlamı içermeyen yalnızca iyi dilek içeren ifadelerin tercih edilmesi uygun olur.

- Turistik amaçla veya genel kültür için gayrimüslimlerin kilise, havra ve benzeri dinî mekânlarını gezmekte bir sakınca yoktur. Buradaki ibadet ve ayinlerine bilfiil katılmak ise gayrimüslimlere benzemek ve dinlerini onaylamak anlamına geleceğinden kesinlikle helal değildir.

- Gayrimüslimlerle karşılıklı hediyeleşmek; ikram ettikleri helal yiyecekleri yemek ve onlara helal yiyecek ve içeceklerimizden ikramda bulunmak caizdir. (Mâide, 5/5) Gayrimüslimlere kurban etinden ikram edilmesinde de bir sakınca yoktur.

- Gayrimüslim akrabayla mirasçılık ilişkisi de bu kapsamda gündeme gelen konulardandır. Tercih edilen görüşe göre, gayrimüslim bir kişi Müslüman akrabasına mirasçı olamaz ancak bir Müslüman, gayrimüslim akrabasından (mesela anne-babasından) kalan mirası alabilir.

- Gayrimüslimler, ehl-i kitap (Yahudi ve Hristiyanlar) ve bunların dışında kalan müşrik, putperest ve dinsizler olarak ikiye ayrılır. Kur’an ve sünnette ehl-i kitap hakkında bazı özel hükümler de bulunmaktadır. Bu hükümler günümüzdeki Yahudi ve Hristiyanlardan dinî inancını kaybetmemiş olanlar için de aynen geçerlidir. Bu kapsamda olmak üzere, ehl-i kitap tarafından İslami kesim usullerine uygun olarak kesilmiş hayvanın eti helaldir. Ayrıca Müslüman erkeklerin Yahudi ve Hristiyan kadınlarla evlenmesine müsaade edilmiştir. (Mâide, 5/5) Müslüman kadınlar ise ehl-i kitap da olsa hiçbir gayrimüslim erkekle evlenemezler. (Mümtehine 60/10; Bakara 2/221)

- Müslüman’ın kendisine helal olmayan şeyleri gayrimüslimlere satması caiz değildir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.) şu ilkeyi koymuştur: “Allah Teâlâ bir topluma bir şeyin yenilmesini haram kılmışsa, ondan elde edilecek kazancı da haram kılmıştır.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 64) Dolayısıyla bir Müslüman, içki, domuz eti, akmış kan ve leş gibi haramlığı kesin hükümlerle sabit olan şeyleri -gayrimüslimler için de olsa- üretemez ve satamaz. Put ve haç gibi başka dinlerin sembollerinin üretim veya satışı da aynı kapsamdadır ve kesinlikle caiz değildir.

Gayrimüslim Ülkelerde Yaşamayla İlgili Hükümler

Bir Müslüman için ideal olan, dininin bütün gereklerini yerine getirebildiği ve neslini koruyup yetiştirebildiği Müslüman bir toplumda yaşamaktır. Ancak günümüzde yüz milyonlarca Müslüman gayrimüslim ülkelerde azınlıklar hâlinde yaşamaktadır. Elbette bu durum, dinî ve millî kimliklerini koruyarak yaşama konusunda kişinin kendisi ve aile fertleri için bazı sorunları da gündeme getirmektedir. Özellikle yeni nesiller iki farklı riskle karşı karşıya gelmektedir: Bu risklerden ilki, kendilerini içinde yaşadıkları gayrimüslim kültüre tamamen kaptırıp İslami kimliklerini kaybetmektir. Diğeri ise içinde yaşadıkları gayrimüslim toplumdan tamamen ayrışıp onlarla çatışma durumuna düşmektir. Elbette her ikisi de kabul edilebilir durumlar değildir.

Müslüman’ın can ve mal güvenliğine sahip olduğu, dinin emirlerini rahatça yerine getirebildiği ve inancını koruyabildiği her yerde ilkesel olarak yaşamaya hakkı vardır. Bu nitelikteki bir ülkenin vatandaşı olmakta da bir sakınca yoktur. Vatandaşlık sözleşmesinin gereği olarak -İslami kurallara aykırı olmadıkça- ülke kanunlarına uymak ve vatandaşlıktan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmek gerekir. Gayrimüslim ülkelerde yaşayan Müslümanların İslami kurallara aykırılık içeren hüküm ve düzenlemelere sivil toplum imkânlarıyla karşı çıkmaları; ‘din ve vicdan özgürlüğü’ kapsamında haklarını aramaları gerekir. Öte yandan, bir yerde dinî açıdan baskıya maruz kalan, can ve mal güvenliğini kaybeden Müslümanların ise -güçleri yetiyorsa- o yeri terk ederek İslam’ı yaşayabilecekleri güvenilir bir yere hicret etmeleri farzdır. (Nisâ, 4/97-100)

KAYNAKÇA

Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali, Ankara: Akçağ Yayınları, 2004.

Boran, Mustafa, Yiyecek ve İçeceklerimizde Helal-Haram Ölçüleri, İstanbul: Ravza Yayınları, 2019.

Çalış, Halit, “Zarûret”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 44, s. 141-144.

Din İşleri Yüksek Kurulu, Fetvalar, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2015, 3. Basım.

Din İşleri Yüksek Kurulu, Tıp ve Sağlıkla İlgili Fetvalar, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2020.

Duman, Soner, Günümüz Fıkıh Problemleri, İstanbul: Beka Yayıncılık, 2018.

Güman, Osman ve Duman, Soner (Ed.), Fıkıh Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, İstanbul: Beyan Yayınları, 2019.

Heyet, İlmihal II (İslam ve Toplum), Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2004.

Heyet, Hadislerle İslam, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 2014, 7 cilt.

Heyet, Kur’an Yolu: Türkçe Meal ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012, 5 cilt.

Kahraman, Abdullah, “Gıda Ürünlerinde Helâl ve Haramı Belirleme Yöntemi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 16 (1), 2012, s. 458-478.

Karadâvî, Yusuf, İslam’da Helal ve Haram, çev. Ramazan Nazlı, İstanbul: Hilal Yayınları, 2018.

Karaman, Hayrettin, Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar, İstanbul: İz Yayıncılık, 2000, 10. Baskı.

Koca, Ferhat, “Harâm”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 16, s. 97-104.

Koca, Ferhat, “Helâl”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 173-178.

Nevevi, Ebû Zekeriya, Riyâzü’s-sâlihîn: Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, çeviri ve şerh: M. Yaşar Kandemir ve dğr., İstanbul: Erkam Yayınları, 2000, 8 cilt.

Okur, Kaşif Hamdi, Güncel Konularla İlm-i Hal, Ankara: Anadolu Ay Yayınları, 2019.

Şentürk, Lütfi ve Yazıcı, Seyfettin, İslam İlmihali, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2019, 34. Baskı.

Telkenaroğlu, M. Rahmi, İslam İbadet Esasları: Muhtasar İlmihal, İstanbul: Beyan Yayınları, 2018.

Uludağ, Süleyman, İslam’da Emir ve Yasakların Hikmeti, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2007.

Yaran, Rahmi, “İhtiyaç”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 573-574.