Uzman olmak için Şimdi başvurun.
✕Değerli kardeşimiz
İbadet; kulun Allah Teâlâ’ya karşı tekbir hamd şükür gibi vazifelerini Onun emrettiği tarzda yerine getirmesidir.
İnsan; Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ihsan ikram ve nimetleriyle beslendiğini düşünerek Ona karşı hamd ve şükür görevini yerine getirmekle sorumludur. Bu ise ancak ibadetle olur. İbadet eden insan bu dünya misafirhanesinde Allah’ın emri dâiresinde oturup kalkar yiyip içer her türlü fiil ve hareketlerini Onun emirlerine göre tanzim eder. Allah’ın kulu olarak yaşar. Bu kulluk onu hakiki insaniyete gerçek şerefe kavuşturur. Zaten insanların yaratılış gayesi ibadet ile bu şerefe nâil olmaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak Zâriyât Sûresinde (Ayet 56); “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” buyurmaktadır. Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki takvâ mertebesine nail olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki Arz’ı size döşek semâyı binanıza dam yapmış ve semâdan suları indirmiş ki sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve diğer gıdaları çıkartsın. Öyle ise Allah’a misil ve ortak yapmayınız. (Bilirsiniz ki Allah’tan başka Ma’bûd ve hâlıkınız yoktur).”(Bakara 2/21-22)
Evet Cenâb-ı Hak semavatı güneş ve yıldızlarıyla zemini deniz ve karalarıyla en mükemmel bir sûrette yarattı. İnsanın ruhuna her biri kâinattan daha kıymetli lâtifeler yerleştirdi. Ona her tür güzellikleri seyredebilecek bir göz yiyeceklerin ayrı ayrı tatlarını zevk edebilecek bir dil verdiği gibi bu duygularla elde ettiği zevkleri ilim ve irfana çevirecek bir akıl ihsan etti. Ve insana gerek kâinattan süzülerek onun imdadına gönderilen nimetleri ve gerekse kendi vücuduna yerleştirilen maddî ve manevî ihsanları takdir edebilecek bir vicdan lütfetti.
İnsan kendisine hediye edilen o akıl ile sadece bu dünya için yaratılmadığını kendisinin vazifesiz ve gayesiz olamayacağını idrâk eder.
Vicdanıyla ona yapılan bu sonsuz ihsanlara karşı Rabbine hamd ve şükretmesi gerektiğini bilir. Ubudiyetini yalnız Allah’a hasreder. Ona ortak koşmaz.
Ve kalbiyle ancak Allah’a muhabbet eder; sevilmeye lâyık bütün yaratılmışları da yine Onun için sever.
Faraza insan dinen ibadetle sorumlu olmasa bile ondaki akıl kalp ve vicdan Allah’a ibadeti ve itaati emreder. Zira bunları ancak ibadet tatmin eder.
Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan O Ganiyy-i Mutlak’ın bizim ibadetimize ihtiyacı olmadığı açıktır. Bilâkis biz ibadete muhtacız.
İster istemez varacağımız o mahşer meydanında o dehşetli hesap gününde Cenâb-ı Hak biz insanlara:
“Ey kullarım! Ben sizleri yoktan var ettim. Sizin sonsuz ihtiyaçlarınızı yerine getirmek için bütün kâinatta olan nimetlerimi size yönelttim. Vakti vaktine ihtiyaçlarınızı yerine getirdim. Ben dünyada rahmet ve inâyetimle sizinle beraber idim. O zaman siz kiminle beraberdiniz? Şükür ve kulluk bana lâyık iken siz beni unutup şükür ve ubûdiyetinizi kimlere takdim ettiniz?”
derse ne cevap vereceğiz? O mukaddes huzurda utanma ve hayâdan ortaya çıkan manevî azap cehennem azabından daha dehşetli olmayacak mıdır? İşte kâfirlere; “Keşke toprak olsaydık.” dedirten de bu hâlden gelen şiddetli utanç duygusu olsa gerektir.
Evet insan ibadetsiz olmayacağı gibi İslâmîyet de ibadetsiz düşünülemez. Bu hakikati şöyle bir örnekle açıklayalım: Bir Müslüman köyü düşününüz. Bu köyde ezan okunmasın. Hiç kimse -ne bayram ne cuma ne de vakit- namazlarını kılmasın. Hiçbir fert oruç tutmasın zekât vermesin hacca gitmesin. O köyde yaşayanlar Kur’an okumasın haram-helâl tanımasın farz-vacip nedir bilmesinler. Kalplerinde Allah’ın sonsuz nimet ve ihsanlarına karşı hiç kimsenin hatırına hamd ve şükür etmek gelmesin...
Böyle bir köyün ahalisi Kur’an-ı Kerim’in emirlerine Peygamber Efendimiz (asm.)'in sahabelerin evliya ve asfiyanın müçtehitlerin müfessirlerin mücedditlerin hayat tarzına ters düşen bir yola girmiş olmaz mı?
Evet İslâm sadece teorik ve vicdanî bir sistem değildir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede imandan sonra hemen amel-i salih kavramı kullanılmakta ve salih amelin imanın bir sonucu olduğu ders verilmektedir. Evet peygamberlerin gönderiliş hikmeti imanın esaslarıyla İslâm’ın şartlarını insanlara öğretmektir. Yani onların kalplerine başta Allah’a iman olmak üzere bütün iman hakikatlerini yerleştirmek ve bu imanlarını kemâle erdirecek ibadet vazifelerini onlara hakkıyla öğretmektir. İnsanın imanı ancak bu ibadetlerle olgunlaşır.
Bir kulun Allah katındaki değeri Ona karşı kulluk vazifesinde göstereceği hassasiyet nispetindedir.
Selam ve dua ile...
İslami Destek Sitesi