Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

Oruca Başlarken Ve Bitirirken Hilâle Göre Hareket Edilmesi [1]

Oluşturulma tarihi: 5.02.2025 19:02    Güncellendi: 5.02.2025 19:02
7-) «Hilâli gördüğünüzde oruca başlayınız...» mealindeki hadis-i şerifi «sizden kim Ramazanın başladığını kesinlikle bilirse oruç tutsun.» anlamındaki ayet-i kerimede geçen «BÎLGλyi rü-yetle sınıflayıcı olarak görmek doğru değildir. Önemli olan bu bilgiye ermektir. Bu da rü-yetle olabileceği gibi hesapla da mümkündür. Hadis-i şerifteki emir vücub için değil irşat içindir. Ramazana başlamayı ve bayram yapmayı sağlayacak sınırı göstermektedir. Bu sınırın tesbiti hilâli gözleyerek rü-yetin sübutu ile olabileceği gibi hesaba başvurarak da mümkündür. Şari-in gayesi hilâli göstermek değil hilâlin sübutunu tayin yolu ile oruca başlatmak veya iftar ettirmektir. Bu itibarla mezkûr hadis-i şerifi bu ayet-i kerimede işaret edilen bilgi yolunu rüyetle sınırlayıcı olarak görmek isabetli olmasa gerektir. üzere Cenab-ı Hak bütün kâinatı belli bir düzen içinde yaratmıştır. Kâinatta mevcut değişmeyen bu nizam ve düzene Kur-an-ı Kerim diliyle «SÜNNETULLAH» Fatır süresi 35. denilmektedir. Güneş ay ve yıldızlar da bu değişmeyen nizam içinde Allah-ın emrine ram olmuşlardır. el-Araf sûresi 54 İnsan oğluna düşen gerekli es lışma ve araştırmayı yapıp kâinattaki değişmeyen düzenin sırrını kavramaktır. Nitekim Kur-an-ı Kerim-de: ışıklı ve ayı nurlu yapan yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya konak yerleri düzenleyen O-dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır... Bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor. Gece ile gündüzün birbiri ardına gelmesinde Allah-ın göklerde ve yerde yarattıklarında O-na karşı gelmekten sakınan kimseler için ayetler vardır.»  Yunus sûrsi 6-6 buyurulmaktadır. başka ayet-i celilede ise: «Güneş ve ay belli ve sabit bir hesaba göre hareket ederler.» er-Rahman süresi 5 buyurulmuştur. üzere bu ayetlerin ilkinde insanların ay ve yıllan hesaplayabilmeleri için kamere menzileler tayin edildiği açıklanmaktadır. Ayrıca ilahî kudret ve azametin anlaşılabilmesi için Güneş ve Ay-ın hareketlerinin öğrenilmesi gök bilime önem verilmesi teşvik edilmiştir. ayet-i celilede ise Güneş ve Ay-ın gelişi güzel değil sabit bir düzen ve hesap uyarınca hareket etmekte oldukları beyan buyurulmuştur. kerimelerdeki bu açıklık karşısında güneşin ve ayın hareketlerini sâlisesine kadar tesbit edebilen günümüz astronomisine karşı menfi tavır almak istiğna göstermek ve dini günlerin tayininde bu unsurdan yararlanmayarak yalnız RÜ-YET üzerinde ısrar etmek kanaatimizce Kur-an-ın ve sünnetin ruhuna aykırı davranmaktır. (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: «Biz ümmî bir milletiz. Ne yazı biliriz ne de hesap yapmayı. Bize gerekli olan ayın bazan 29 bazan da 30 gün olduğunu bilmekten ibarettir.» buyurulmustur. el-Buharî age. II 229; Müslim age. II 579; Miras Kâmil Tecriıl-i Sarih tercemesi VI 308 (Hadis no: 908) istanbul 1945 hadis-î şerifle yukarıda geçen «Ramazan hilâlini görünce oruca başlayın. Şevval hilâlini görünce iftar edin. Hava ve atmosfer şartlan dolayısiyle hilâl görülemediğinde ayı 30 güne tamamlayın.» anlamındaki hadis-i şerif birlikte incelenecek olursa Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)-in kamerî ayların başlangıçlarını tayinde RÜ-YET-i esas almasındaki sebebin o günkü toplumda yazının ve ayın hareketleri ile ilgili hesapların bilinmemesi olduğu görülür. günkü toplumun içinde bulunduğu şartlara ve imkânlara uygun olarak gösterilen bilgi yolu üzerinde bugün de ısrar göstermek ve îslâmın her vesile ile teşvik ettiği müsbet bilimin sonuçları karşısında müstağni davranmak doğru olmasa gerektir. Bu hadis-i şerif açıkça göstermektedir ki kamerî aybaşlarının tayininde hilâl gözleme yolunun gösterilmesi o günkü şartların ortaya koyduğu bir zarurettir. Görüldüğü üzere hadis-i şerif bir illete bağlıdır. Yani hilâlin görülmesi kaidesini bir sebebe bağlı olarak vazetmiştir. Çünkü; Şari-in gayesi oruçtur iftardır ve bunların vaktinde yapılmasıdır. Hilâlin görülmesi ile vaktin tayini O-nun gayesi değildir. Dinî hükümler Mekâsıd ve «Vesâil» olmak üzere iki kısımdır. Ramazan ayında oruç tutmak Şevvalin ilk günü Arafatta vakfe yapmak gibi hükümler mekâsıd; bu ibadetlerin ifa edileceği günlerin ve vakitlerin tesbiti için uygulanacak metodlar ise vesâildir. Dinin vesâil kısmına giren hükümleri zaman mekân ve şartların değişmesi ile değişebilir. Çünkü bunlar maksat değil maksada götüren vasıtalardır. Fukaha beyan etmiştir ki «Şer-i hükümler illet ve sebeplere bağlıdır. İllet sabit olduğu zaman hüküm de sabit olur. İllet ortadan kalkınca bu illete bağlı olan hüküm de ortadan kalkar.»  Bkz. Mustafa Ahmet Ez-Zerka el-Fıkhü’l-îslâmi ff sevbihil-Cedid İT 905 Dimask 1395/1965 îslâm hukukunda pek çok örnekleri vardır. Bir kaçma değinmeyi uygun buluyorum. Zeyd b. Halid el Cühenî-in Rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) den bir kimse lükata-nın (yani yitiğin) hükmünü sormuş Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de yanında bir yıl muhafaza ederek ilan etmesini bir yıl içinde sahibi çıkmazsa bu yitiğin bulana ait olacağım beyan etmiştir. Aynı kişi yitik koyunun hükmünü sormuş Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aynı mealde cevapta bulunmuştur. Daha sonra yitik deveyi de sorunca: «Ondan sana ne... O hayvanın su tulumu ve gezecek tabanı beraberindedir. Sahibi buluncaya kadar kendi kendine barınabilir.» el-Buhari age. III 93; Müslim age: III 1346; Malik el-Muvatta II 759 Kahire 1370/1951. buyurulmuştur. hadis-i şerife göre bulan tarafından alınıp muhafaza edilmediği takdirde yok olacak lukataların bulunduğu yerden alınarak muhafaza ve ilân edilmesi deve gibi kendini yırtıcılara karşı koruyabilecek ve sahibi tarafından bulununcaya kadar yaşayışını sürdürebilecek hayvanların ise kendi hallerine terkedilmeleri gerekmektedir. uygulamaya Hazret-i Osman-ın hilafetine kadar devam edilmiştir. Hazret-i Osman yitik develerin de bulan tarafından muhafaza edilmesini gerekirse satılmasını sahibi ortaya çıktığında satış bedelinin ödenmesini emretmiştir. Bkz. Malik age II 759 Hazret-i Osman halkın ve cemiyetin ahlâkında bozulma başladığını görmüş böyle bir tedbirle yitik develerin hırsız bir kimsenin eline geçmesini önlemek istemiştir. tedbir zahiren Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizin yukarıdaki emrine aykırı görünüyorsa da gerçekte Şari-in gaye ve maksadına uygundur. Çünkü bunda asi olan mal sahibinin malını yok olmaktan kurtarmak ve onun eline geçmesini sağlamaktır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetin ve kendi sözlerinin Kur-an-ı Kerim-le karıştırılması endişesiyle «Benden Kur-an-ı Kerim-den başka hiç bir şey yazmayınız. Kim böyle bir şey yapmışsa onu imha etsin.» Müslim age. IV 2298; ed-Darimî age. 1 119 buyurmuştur. yasak gereğince ashap ve tabîûn devirlerinde hadis-i şerifler yazı ile zapt olunmamış şifahen nakl ve hıfz edilegelmiştir. Kerim nüshaları her tarafa yayıldıktan ve hafızalara yerleştikten sonradır ki sünnet ve hadisin yazılmasını gerektiren sebepler ortadan kalkmış halife Ömer b. Abdülaziz sünnetin yazı ile tesbitini emretmiş İslâm âlimlerince de sünnetin yazı ile tesbiti vacib hükmünde görülmüştür. Çünkü onu zayi olmaktan kurtarmak ancak yazmakla mümkündür. Tevbe suresinin 60-ıncı ayetinde «masârıf-ı zekât» arasında zikredilen müellefe-i kulûba zekât verilmesi şeklindeki uygulama Hazret-i Ömer-in içtihadı ile durdurulmuş Hazret-i Ömer-in bu içtihadı ashaptan hiç kimse tarafından red ve inkâr edilmemiş müellefe-i kulûba zekât verilmemesi hususunda icma vaki olmuştur.  el-Mergînanî el-Hidayc maa Fethü-l-kadir II 14 Mısır (Bulak) 1315. ile ilgili hadis-i şeriflerde altın ile gümüşün cinsleri ele mübadelelerinin tartı ile buğday arpa hurma ve tuzun ise ölçek ile yapılması emredilmiştir.  Konu ile ilgili hadisleri topluca görmek için bkz. Ebû Cafer-it-Tahavi Şerhu Meânil-âsar IV 4 ve IV 65-68; eş-Şevkanî Neylü-l-evtar V. 202-208 Mısır 138ÖA961. sebeple başta Ebû Hanife Ebû Yusuf ve İmam Muhammed olmak üzere Hanefî müctehitleri «halk bu konudaki uygulamasını değiştirmiş de olsalar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)-ın -riba ve fazlalığı önlemek için- ölçek ile mübadelelerini tayin etmiş olduğu buğday arpa hurma ve tuzun ebediyyen ölçek ile mübadele edilebileceği altın ve gümüşün de ebediyen tartı ile mübadele edilmesi gerektiği hadis-i şerifte tasrih edilmeyen diğer eşyaların ise halkın örf ve âdetine göre ölçü tartı ve sayı ile mübadelelerinin caiz olduğu» içtihadında bulunmuşlardır. Ebû Yusuf Harun Reşit devrinin başkadısı olduktan sonra müslümanların yaşadıkları çeşitli bölgelerde birbirinden farklı örf ve âdetlerin bulunduğunu görerek söz konusu hadis-i şerifleri «bazı şeylerin ölçek bazı şeylerin de tartı ile mübadelesini tayin etmek için değil Asr-ı Saadette halkın cari olan örf ve âdeti üzere varit olduğu görüşüne varmıştır. Bu konudaki naslan da örf ile talil ederek ilk içtihadından rücu etmiştir. Onun ikinci içtihadına göre hadis-i şeriflerde zikredilmeyen diğer eşyada olduğu gibi eşyay-ı sittenin de (6 çeşit eşya) halkın örf ve âdetine göre ölçek tartı veya sayı ile mübadeleleri caizdir. Başta Kemal b. Hümam olmak üzere Ebû Yusuf’un bu ikinci içtihadını muhakkik fakihlerden bir çoğu halkın maslahatına daha uygun bularak Ebû Hanife ve İmam Muhammed-in içtihadına tercih etmişlerdir. Bkz. Kemâl b. Hümam Fethu’l-Kadîr V. 283; M. Ahmet ez-Zerka age. II 889-894. üzere özel bir durum veya sebebe bağlı olan hükümler bu özel durum ve sebeplerin zail olması ile ortadan kalkmakta her hüküm kendi sebep ve illeti ile devam etmektedir. Sebep ve illet zail olunca buna bağlı hüküm de son bulmaktadır. aybaşlarının tesbıtinde fakihlerin «Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın...» ve benzeri hadis-i şeriflere istinaden rü-yet-i esas almaları o devirlerde yapılabilen astronomik hesapların aybaşîarını tesbitte yeterli olmadığındandır. Bu illet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)-in -daha önce zikrettiğimiz- «Biz ümmî bir milletiz. Ne yazı biliriz ne de hesap yapmayı...» mealindeki hadis-i şerifinde açıkça görülmektedir. Aybaşlarının tayininde hilâl gözleme yolunun seçilmiş olması hesapla bunu yapmanın -o gün için- mümkün olmadığındandır özellikle günümüzde ise artık Ayın bütün hareketleri en ince teferruatına kadar hesaplanabilmekte gerek kavuşum (içtima) gerekse yeryüzünden hilâl halinde ilk defa görülebileceği yer ve zaman kesinlikle bilinebilmektedir. rü-yete bağlı kalmayı ve hesabı reddetmeyi gerektiren sebep ve illet ortadan kalktığına göre astronomik hesapların sağladığı imkân ve kolaylıklardan yararlanmamak için herhangi bir sebep mevcut değildir. -daha önce de işaret edildiği üzere- Tabiî ve müsbet ilimlerin îslâm dünyasında gelişmeğe başladığı Tabiûn devrinden itibaren her asırda -sayıca az da olsalar- bir kısım muhakkik fakihler Ramazan Şevval ve Zilhicce hilâllerinin tesbitlerinde hesapla amelin caiz olduğu içtihadında bulunmuşlardır. Nitekim Aynî-nin  el-Aynî umdetü’l-Kari X 271 Mısır ta naklettiğine göre tabiûn-un büyüklerinden bazı kimseler hesap yolu ile kamerin menzillerinin tesbitine itibar edilebileceğini kabul etmişlerdir. İbn Süreyc-in Rivâyetine göre Mutarrif b. Abdillah b. Şıhhir ile İbn Kuteybe bunlardandır. el-Kurtubî el-Cami li ahkâmil-Kur-an II 293 Kahire 1354/1935. Bu zatlar yukarıda çeşitli vesilelerle zikredilen hadis-i şerifteki «hava kapalı olursa takdir yoluna başvurun» cümlesini cumhurun anladığı «sayıyı 30 güne tamamlayarak takdir edin.» şeklinde değil «ayın menzillerini hesapla tayin ve takdir edin» diye tefsir ve izah etmişlerdir. b. Hambel ise bu sözü «hava kapalı olduğu zaman hilâli bulutların altında varmış gibi kabul edin» şeklinde anlamıştır; Onun içtihadına göre Şaban’ın 29-uncu günü havanın kapalılığı sebebiyle hilâl görülemezse ertesi günü Ramazan’ın 1. günü itibar edilerek oruca başlanması gerekir. Abdullah b. görüşü de budur şerifteki «onu takdir ediniz» tabirinin «hesapla tayin ve takdir ediniz» şeklinde anlaşılması özellikle yılın çoğu günlerinde havanın kapalı olduğu güneşin bile ayda ancak birkaç gün görülebildiği coğrafi bölgeler için de uygulamada kolaylık sağlayıcı niteliktedir. Aksi halde bu bölgelerde Ramazan hilâlini görmek çoğu zaman mümkün olmadığı gibi Şaban hilâli için de aynı durum söz konusu olduğundan önceki ayı 30 güne tamamlamak da genellikle mümkün olmayacaktır. Süreyc-in nakline göre İmam Şafii de ayın hilâl durumunun astronomik hesaplarla tayin edilebileceği kanaatini benimseyen kimselerin hesapla amel etmelerinin caiz olduğunu söylemiştir.  Muhammed b. Abdi-l Vehhab el-Endülûsî el-azbü-z-Zülâl I 244 Katar 1973; (el-Hidaye Dergisi 1398/1978 Sayı: 6 Sayfa: 82 Tunus) Hicri asrın içtihat derecesine ulaşılmış fakihlerinden Takıyyûddin b. Dakıki’l-îd ise şu görüşleri ileri sürmüştür: kavuşum zamanının hesapla tesbitine göre Ramazan orucuna başlanamaz. Çünkü ayın hilâl halinde yeryüzünden görülebilmesi kavuşum zamanından 1-2 gün daha sonra vaki olur. Şeriat Ayın kavuşum (içtima) anını değil hilâl halini aybaşına esas almıştır. Fakat bulut toz sis vs. gibi görüşe mani bir sebeple görülemeyen hilâlin ufuktaki varlığı hesapla tayin edilebilirse şer-î sebep meydana geldiği için yeni ayın başlaması gerçekleşmiş olur. Çünkü yeni ayın başlamasında şart olan hilâlin bizzat görülmesi değil Ayın hilâl halinde ufukta mevcut olmasıdır. Görülmüş olsa da olmasa da İlk hilâl hali ile dinen yeni ay başlamıştır Bu durum kesinlikle bilindiğinde bu bilgi ile amel vacip olur.»  el-Azbü-z-Züiâl I 249-250 Katar 1973. Bahît ise İbn Dakik-in yukardaki sözlerini teyit ederek: «Ben de hesap ile amel edilmesi görüşünde olanlara katılıyorum. Çünkü hangi bir meselede o konudaki bilgi ve tecrübesi olan kimselere baş vururlar. Meselâ: Kur-an-ı Kerîm ve hadisi şeriflerin lâfızları dilcilerin sözlerine göre açıklanmış; mütehassıs bir doktorun tavsiyesi halinde Ramazanda oruç tutmamak veya tutulan orucu bozmak caiz görülmüştür. O halde Ramazan Şevval ve diğer ayların hilâllerinin tayinlerinde bu konuda yetkili astronomi uzmanlarının bilgi tecrübe ve hesaplarından yararlanmaktan bizi alakoyan sebep ne olabilir? Kaldı ki «Güneş ve Ay sabit değişmeyen bir hesapla seyrederler.»  Er-Rahman sûresi 5. «Güneşi ışıklı ve ayı nurlu yapan yılların sayısını ve hesabı bilmemiz İçin Aya konak yerleri düzenleyen O-dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır. Bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde Allah-ın göklerde ve yerde yarattıklarında Ona karşı gelmekten sakınan kimseler için ayetler vardır.»  Yunus Sûresi 5-6. mealindeki ayet-i kerimeler Güneş ve Ayın değişmeyen sabit bir düzen için hesapla seyrettiğini beyan etmektedir. Astronomların verdikleri bilgilerin kesinliği ise ay ve güneş tutulmaları konusunda önceden verdikleri bilgilerin aynen gerçekleşmesi ile sabittir. engel çeşitli sebepler yüzünden hilâl görülememiş de olsa astronomların rüyete mani sebepler olmasaydı ayın ilk hilâl halinde görülebilecek durumda olduğunu ittifakla haber vermeleri hilâlin ufukta mevcudiyeti konusunda kesin ilim ifade eder. orucuna başlama konusunda Bakara sûresinde «sizden kim Ramazan ayına şahit olursa oruç tutsun.» buyurulmuştur. «Ramazana şahit olmak» demek ya «O ayda seferde olmayıp mukim olmak» veya «Ramazan ayında bulunduğu ve bu ayın başladığını kesin şekilde bilmek» demektir. Ayetten zahir olan ikinci manadır. Çünkü «Şuhût» «ilim» anlamındadır. İşte bu ilim yani Ramazan ayının başladığım (bu aya ait hilâlin ufukta görülebilecek hale geldiğini) kesinlikle bilmek oruç tutmanın vacip oluşunun sebebidir. Bu açıklamaya göre söz konusu ayet-i celilenin ifade ettiği mana «içinizden kim Ramazan aymın başladığını kesinlikle bilirse bu ayda oruç tutmakla yükümlü olur» demektir. aybaşlarının tayini prensibi kabul edildikten sonra akla gelen ilk mesele bu ayların başlangıç sınırı ne olacaktır? sorusudur. Başka bir deyimle ayın başı için sınır içtima (kavuşum) anı mı yoksa ayın hilâl halinde yeryüzünde ilk defa görülebilecek bir durumda olması hali mi olacaktır? ilk bölümünde de zikredildiği üzere Bakara sûresinin 185. ayetinde «sizden kim Ramazanın başladığını kesinlikle bilirse oruç tutsun» buyurulmuştur. (sallallahü aleyhi ve sellem) de hadis-i şeriflerinde: «Ramazan hilâlini görünce oruca başlayın. Şevval hilâlini görünce orucu bırakıp bayram edin...» buyurmuştur. celileden Ramazan ayının girmesi ile oruca başlamanın farz olduğunu hadis-i şeriften ise aybaşının hilâlin görülmesi ile sabit olduğunu anlamaktayız. Hadis-i şerife göre eski ayın çıkıp yeni ayın girmesi Ayın hilâl halinde yeryüzünde görülebilir durumda ufukta mevcut olmasına bağlanmıştır. Kerim-de: «Ey Muhammed sana hilâl halindeki aylan sorarlar. Söyle onlara: Onlar insanların ve hac vakitlerinin ölçüsüdür..» buyurulmuştur.  el-Bakara Sûresi 189 üzere hilâl Ayın ilk ve son günlerinde yeryüzünden ince bir kavs halindeki görüntüsüne denir. Kavuşum (içtima) zamanında Ay dünyanın hiç bir yerinden görülemediğinden kavuşum durumundaki Aya hilâl denilemeyecektir. Gerek Ayet-i Celilede gerekse hadis-i şerifte ayın başlangıcını tayin için hilâlden ve rü-yetten söz edildiğine göre ayın kavuşum (içtima) halinin aybaşlarına mebde- olarak alınması söz konusu olamayacaktır. Ayın kavuşum halinin aybaşlarına mebde- kabul edilmesi kanaatimizce ayet-i celile ve hadis-i şeriflerin sarahatine aykırı düşmektedir. zahirinden uzaklaşıp rü-yet ölçüsünü (hilâlin yeryüzünden görülebilme ölçüsünü) terkederek kavuşum kaidesine yönelmek için ortada hiç bir dini maslahat da bulunmamaktadır. Hesap görüşü prensip olarak kabul edildikten sonra verilecek talimata göre astronomi uzmanlarının bu iki ölçünün ikisine göre de aybaşlarını tesbiti mümkündür. aybaşlarının hesapla tesbitinde hilâlin yeryüzünden görülme ölçüsüne uyulması halinde gözlem yaparak hilâl arayanların elde edecekleri sonuçlarla hesabın ortaya koyduğu sonuçlar arasında tam bir uygunluk ta meydana gelecektir. Böylece "hesabı kabul etmeyenlerle hesap taraftarları arasındaki ayrılık ta uygulama açısından son bulmuş olacaktır. kavuşum anı ölçüsüne dayandırılması halinde ise dinî günlerin tayin ve ilânı genellikle bir gün önce olacak rü-yet üzerinde ısrar edenlerin «hilâl görülmeden oruca başlandı veya iftar edildi» şeklindeki iddiaları toplumları huzursuz etmeğe devam edecektir. O halde şer-an ayın başlaması Kamerin hilâl halinde yeryüzünden görülebilecek duruma gelmesi ile sabit olacaktır. Ancak bazı kardeş İslâm ülkelerinde Ayın kavuşun anı esas alınarak Ramazan ve Bayram ilânları yapıldığı da bir gerçektir. Nitekim 1398 H./1978 M. Yılının Ramazan Şevval ve Zilhicce aylarının ilânında durum böyle olmuştur. 3 Eylülü Ramazan Bayramı 10 Kasım ise Kurban Bayramı ilân eden ülkeler hilâlin yeryüzünden görülebilmesi ölçüsüne değil ayın içtima haline itibar etmişlerdir. aybaşlarının mebdei için ayın yeryüzünden hilâl halinde ilk defa görülebileceği zamanın esas alınması gerektiğinin prensip olarak kabul edilmesi konusundaki görüşümüzü de kısaca arzetmiş bulunuyoruz. üzerinde durulacak bir başka konu da hilâlin görülmesinde yeryüzünün hangi bölgesinin esas alınması gerektiği hususudur. Başka deyişle hilâlin görülebileceği noktanın mutlaka İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunması zorunlu mudur yoksa bu nokta yer yüzünün herhangi bir yeri de olabilecek midir? Bu sorunun vuzuha kavuşturulması da zorunludur. odur ki bu noktanın mutlaka İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunmasını gerekli kılacak şer-î bir sebep mevcut değildir. Gerçi «Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın...» ve benzeri hadis-i şeriflerdeki rüyet emrinin muhatapları müslümanlardır. Bu itibarla hilâlin tayininde hesabın yeterli olmadığı ilk devirler için bu noktanın İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunması zarureti söz konusu olabilir. Fakat rüyet anının hesapla kesin şekilde tayin edilebildiği günümüzde ise böyle bir zaruret yoktur. Üstelik bugün hemen dünyanın her bölgesinde az veya çok müslüman vardır. Yakın bir gelecekte bunların sayılarının artması da muhtemeldir. konusu noktanın mutlaka İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunması gerektiği prensip olarak kabul edildiği takdirde İslâm ülkeleri dışındaki bir bölgeden hilâli daha önce görecek olan bir müslüman «Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın...» enirine uyarak İslâm ülkelerinden önce oruca başlayacak veya daha önce bayram yapmak durumunda kalacaktır. Böylece müslümanlar arasında arzu edilen ibadet birliği de tam olarak sağlanmış olmayacaktır. sebepler dolayısiyle kamerî aybaşlarının tayini için bu aylara ait ilk hilâllerin görülebilecekleri bölgelerin İslâm ülkeleri sınırları içinde bulunması şartı aranmaksızın yeryüzünün herhangi bir yerinden görülmesi veya hesap sonucu görülebilecek durumda olduğunun tesbiti ile yetinilerek kamerî aybaşları ilân edilmelidir. dikkate alınması gereken husus dünyanın herhangi bir bölgesinde ayın ilk hilâli görüldüğünde yeryüzünün bütün bölgelerinde vakit ve saatin aynı olmadığıdır. Söz gelimi 1398 H. /1978 M. yılı Şevval hilâli ilk defa 3 Eylül günü (Pazan-Pazartesiye bağlayan gece) Avustralya-nın güneydoğu deniz bölgesinde Greemvich saati ile 7.17 de görülmüştür. Bu anda söz konusu bölgede Güneş batmış durumda iken meselâ daha batıda bulunan Mekke-de gündüz mahalli saat henüz 10.17-yi göstermektedir. Bu duruma göre 3 Eylül Pazar günü hilâlin görüldüğü bölgenin gecesine iştirak eden yerlerde bayram ilân edilmesi mümkün iken böyle olmayan yer ve ülkelerde (meselâ Türkiye Suudi Arabistan Suriye Mısır Cezayir Tunus Fas gibi hemen bütün İslâm ülkelerinde) bayram ilâm mümkün değildir. O halde meselenin çözümünde uygulanacak hal tarzı kanaatimizce şöyle olacaktır; Kavuşum anını takibeden guruptan sonra hilâlin görüldüğü ülkenin gecesine iştirak eden (yani hilâl sabit olduğunda henüz imsak vakti girmemiş olan) diğer bütün ülkelerdeki müslimanlar bu sübuta uyacak o geceyi takibeden günü yeni ayın ilk günü olarak kabul ve ilân edeceklerdir. kadar açıklamağa çalıştığımız düşünce ve görüşlerimizi şöylece özetlemek istiyorum:

Kaynak: İmam Malik Muvatta Oruç Kitabı
Konu: Oruca Başlarken Ve Bitirirken Hilâle Göre Hareket Edilmesi [1]