Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

ALLAH’A İMAN  - Niçin İnanıyorum

Oluşturulma tarihi: 6.02.2025 15:51    Güncellendi: 6.02.2025 16:02    allah’a iman allah’a iman - niçin inanıyorum niçin inanıyorum

İnanmak zorunda mıyım

Bütün insanlar temiz, günahsız, gelişme ve olgunlaşmaya açık olarak yaratılmıştır. İnsanın fıtratında/özünde Allah’ın varlığını ve birliğini tanıma eğilimi vardır. Bu eğilim içtenlikle ortaya konacak bir arayışla meydana çıkar. Uygun bir çevrede yaşıyor olmak bunu kolaylaştırır. İman eden kişi, başta Allah olmak üzere, kendi yaratılışı, hayat ve ölüm hakkındaki temel sorularına cevaplar bulur. Ayrıca insanın psikolojik olarak inanmaya ihtiyacı vardır.

Din, insanları kendi istek ve arzularıyla iyiye, doğruya ve güzele ulaştıran ilahî kanun olarak tanımlanır. Bu tarifte yer alan en önemli husus, insanların baskı altında kalmadan, özgür iradeleriyle seçtikleri dini kabul etmeleridir. Rabbimiz, “Dinde zorlama yoktur.”[2] ayetiyle İslam dinine yapılan çağrıya, uymak ya da uymamak konusunda herkesin hür iradeye sahip olduğunu bildirmiştir.

Tarihsel sürece baktığımızda din ve vicdan hürriyeti, insan hakları arasında kendine çok sonraları yer bulabilmiştir. İnanç hususunda kimseye baskı yapılamayacağı gibi, inananlara da inancını serbestçe yaşama fırsatı tanınmıştır. Aşırılığa kaçıp din konusunda insanlara baskı yapmak, Allah’ın uygun görmediği bir davranıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hâl böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın!”[3] buyrulmaktadır. Kaldı ki zorlama ile olan inanç kişiyi mümin değil münafık yapar.

Güçlü bir varlığa inanan, ona bağlanıp güvenen insan, kendisini yalnız hissetmez, karşılaştığı problemleri çözerken Rabbinin yardım ve desteğini yanında bulur. Bundan dolayı iman etmenin insan için önemli bir ihtiyaç olduğunu söylemek gerekir.[4]

İnanmak ve bilmek aynı mıdır

İman, bir şeyi gönül huzuru ile benimseme, ona içten ve yürekten inanmadır. İslam’a göre iman, Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiklerinin doğruluğunu kabul edip onlara gönülden inanmayı ifade eder. Bu inanca sahip olan kimseye “mümin”, inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de “Müslüman” denir. İnsanın neye, nasıl ve niçin inandığını bilmesi önemlidir. İslam âlimleri imanı; kalp ile tasdik, dil ile ikrar olarak tarif etmiştir. İman esasında bir kalp işidir, kalbin tasdikidir. Fakat insanın sosyal yaşantısında Müslüman muamelesi görebilmesi için inandığını diliyle de söylemesi gerekir.

Dinî esasları çok iyi bilmek, kalbin tasdiki olmadıkça kişiyi imanlı yapmaz. Buna en iyi örnek İslam üzerine çalışmalar yapan Batılı akademisyenler yani müsteşrikler/oryantalistlerdir. Din, dil, bilim, düşünce, sanat, tarih gibi alanlarda İslam dünyasını inceleyen ve bu sahada değer yargıları üreten bu kişilerin engin bilgileri onların iman etmelerini sağlamamıştır. Bilinen şeyin imana dönüşebilmesi için onun his ve kalp yoluyla benimsenmesi yani tasdik edilmesi gerekir.[5]

Allah’ın varlığı akıl ile ispat edilebilir mi

Varlıklar hakkındaki bilgilere büyük ölçüde duyu organlarımız ve akıl yoluyla ulaşırız. Akıl, Allah’ın insana verdiği en önemli nimetlerdendir. Ancak her türlü bilgiye akılla ulaşmak mümkün değildir. Müslüman’ın bilgi kaynaklarından biri de vahiydir. Rabbimiz göndermiş olduğu peygamberler ve kutsal kitaplarla kullarını bilgilendirmiştir.

Birisi duyularla algılanabilen ve diğeri ise duyular ötesi olmak üzere iki temel varlık alanı vardır. Duyularla algılanabilen varlıkları aklımız ve duyularımızla biliriz. Hakkında bilgi edinmek istediğimiz şeyleri gerekirse laboratuvarda deneye tabi tutarak doğru sonuçlara ulaşabiliriz. Ancak duyular ötesi varlık alanında bunu yapmak mümkün değildir. Rabbimiz duyular ötesi bir varlık olduğu için O’nun zatı duyularla kavranamaz. Bu sebepten Allah’ın varlığı gözle görülür, elle tutulur şekilde ispat edilemez. Bu konuda ortaya konulan deliller sadece insanı uyarmak ve düşünmesini sağlamak içindir.

İslam bilginleri, göze görme kabiliyeti verildiği gibi fıtrata da Allah’ı tanıma ve O’na kul olma yatkınlığı verildiğini söylerler. Ancak bir hastalık veya bir engel sebebiyle gözün görme yetisinden kısmen veya tamamen mahrum kalabildiği gibi insanın da özünde/fıtratında bozulmalar olduğunda bu özelliği zarar görebilir.

Rabbimiz, “Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü hâldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.[6] buyuruyor. İşte evrendeki bu şaşmaz ahenk ve düzen, Allah’ın varlığını gösteren en önemli delillerdendir.

Rabbimizin yarattıklarını, eserlerini düşünmek ve oradan Allah’ın varlığına ulaşmak doğru bir yaklaşım olur. Fıtratı/özü bozulmayan, aklı yanlış bilgilerle kirlenmeyen ve ön yargıları bulunmayan her insan, kâinata, Allah’ın eserlerine bakarak O’nun varlığını anlayabilecek özellikte yaratılmıştır.[7]

Allah’ın varlığını hayatımda nasıl hissederim

Allah insanı fizik ve metafizik boyutuyla bir bütün olarak yaratmıştır. İnsan varoluş itibariyle Rabbini bilme kapasitesine sahiptir. İslam âlimleri insanın doğuştan Allah’ın varlığını hissedecek şekilde yaratılmasını “fıtrat” kavramı ile açıklar. Peygamberimiz “Her çocuk fıtrat üzere doğar.”[8] sözüyle bu gerçeği dile getirmiştir.

İnsan vücudunu yakından incelediğimizde DNA yapısından sinir ağlarına, hücrelerinden kanındaki elementlere kadar mükemmel bir donanım ile yaratıldığını görürüz. Bu mükemmel varlığın kendi kendine meydana gelme özelliğine sahip olmadığını da biliyoruz. Allah’ın varlığını kabul etmeyen bilimsel yaklaşımların hiçbiri şimdiye kadar değil bir insanı, onun tek bir organını bile O’nun yarattığı mükemmellikte oluşturmayı başaramamıştır. Bunun asla mümkün olamayacağı Kur’an’da şöyle ifade edilmiştir: “Ey insanlar size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, hepsi bunun için toplansa bile bir sinek dahi yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de aciz, istenen de.”[9]

Rabbimiz Kur’an’da, “Göklerde ve yerde bulunanlar her şeyi O’ndan isterler. O her an yaratma hâlindedir.”[10] sözleriyle farkında olsun olmasın tüm varlıkların Allah ile sürekli bir ilişki içinde olduğunu ifade eder. Nefes alıp vermek için bile her an O’nun yaratmasına muhtaç olan insanın, Allah’ın varlığını hissetmemesi mümkün değildir. Kâinatın[11] ve insanın yaratılışına[12] bakarak O’nu her an hissedebileceğimiz Kur’an’da pek çok ayette dile getirilmiştir. Muhteşem sarayları, kaleleri, bağları ve bahçeleriyle ünlü İrem şehrinde müreffeh bir hayat yaşamasına rağmen inkârcılıkta ısrar eden Âd kavmini Hûd Peygamber’in, “Bildiğiniz şeyleri size veren, size sürüler, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden Allah’a karşı gelmekten sakının.” sözleriyle uyarması gibi.[13]

Sadece bir insanın meydana gelmesi, doğup büyümesi ve yetişkin olduktan sonra ölmesini gözlemleyerek bile Allah’ın mevcudiyetini kolayca hissedebiliriz. Kalbimizdeki sevgi, Allah’ın bize olan rahmetinin göstergesidir. Allah kullarına hastalandığında şifa veren, onları aç iken doyuran ve güven ihtiyacı içindeyken emniyete kavuşturandır. Kur’an’da bu gerçek en güzel şekilde Hz. İbrahim’in dilinden şöyle anlatılır: “İyi bilin ki âlemlerin Rabbi dışında taptıklarınız benim düşmanımdır. O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir.”[14]

Allah’a iman beni güçlendirir mi

İnsanın dengeli ve huzurlu bir yaşam sürmesi ve hayati ihtiyaçlarını karşılamak için belli bir motivasyona sahip olması psikolojik gücü ile yakından alakalıdır. Ruhsal açıdan dayanıklı insanlar karşılaştıkları zorluklarla mücadele konusunda çok daha başarılıdır. Günümüzde modern hayatın bireylere yüklediği stres, doktorlar tarafından pek çok hastalığın sebebi veya tetikleyicisi olarak kabul edilmektedir.

Allah inancı Müslümanlar için bir kalkan görevi görür. İnsan başına gelen zor durumlarda, elinden gelen gayreti gösterdikten sonra O’ndan yardım dileyerek durumu Allah’a havale ettiğinde (tevekkül), kendisini duyan ve her şeye gücü yeten bir yaratıcının varlığı ona güven ve emniyet duygusu verir. Rabbimiz kendisine dua edenlerin dualarına cevap vereceğini, kulları kendisine yaklaştığında O’nun kullarına daha fazla yaklaşacağını müjdeler: “Kullarım beni senden sorarlarsa (bilsinler ki) gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.”[15]

Allah’a iman insanlık yararına hak ve adalet mücadelesi verenler için bir güç kaynağıdır. Tarihte yaşanan zor dönemleri aşmada Allah’a inanmanın insanlara manevi bir güç verdiği ve sıkıntıların iman ile aşıldığına dair pek çok örnek vardır. Özellikle zor ve sıkıntılı zamanlarda Allah’a iman, toplumların en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Bedir Savaşı’nda sayıca az olmalarına rağmen müminler Allah’ın yardımı sayesinde kendilerinden sayıca fazla ve silahça üstün olan müşriklere galip gelmişlerdir. Hatta sabredip Allah’a itaatsizlikten sakınmaları hâlinde daha fazlasıyla desteklenecekleri de müjdelenmiştir.[16] Atalarımızın Rabbimizin yardımının kendileri ile beraber olduğuna ve yardımcı kuvvetlerle onları desteklediğine inanarak zorlukların üstesinden geldiği tarihî bir gerçekliktir.

Allah nerede, onu görüp duyabilir miyim

Bir yerde, bir mekânda bulunmak yaratılmışlara ait bir özelliktir. Rabbimiz ise yaratılmış bir varlık değildir. Yarattığı âlemde Allah’a bir yer, bir konum atfetmek doğru bir yaklaşım olmaz. Allah herkesin ve her şeyin yaratıcısıdır ve Rabbimizin zâtı, bütün düşündüklerimizin ötesindedir.

Dünyada göremediğimiz pek çok şey var. Bu, onların yok oluşundan değil, gözlerimizin onları görme yeteneğine sahip olamayışındandır. Yüce Allah’ı doğrudan doğruya duyularımızla idrak etmemiz mümkün değildir. Rabbimiz bunu Kur’an-ı Kerim’de “Gözler O’nu idrak edemez, hâlbuki O gözleri idrak eder. O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır.[17] ayetiyle açıklamıştır. Biz O’nu göremesek de Rabbimiz, -güneşin ısısı ve ışığıyla her yere nüfuz etmesi gibi- isim ve sıfatlarının tecellisiyle her yerdedir.[18]

Cennette Allah’ı görecek miyim

İslam âlimlerinin çoğuna göre müminler cennette Allah’ı görebileceklerdir. Cennetteki en büyük nimet bu olacaktır. Rabbimiz, “Oysa o gün bir kısım yüzler Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır.”[19] ayetiyle bizlere bunun müjdesini vermiştir. Peygamber Efendimizin hadislerinden anladığımıza göre müminler, bulutsuz bir günün öğle vaktinde güneşi ve bulutsuz bir gecede dolunayı gördükleri gibi ahirette Allah’ı görecektir.[20] Fakat bu görmenin nasıl olacağını bilmiyoruz. Bu dünyada göremiyorsak O’nu cennette nasıl göreceğiz sorusunun cevabını şöyle verebiliriz: Bu dünyada varlıkların görülebilmesi için gerekli olan şartlar cennet için geçerli değildir. Cennetin kendine göre başka yaratılış şartları vardır. Ayrıca insan bedeni de cennet için yeniden yaratılacak, yetenek ve özellikleri dünyaya göre farklı olacaktır. Sonsuz kuvvet ve kudret sahibi Rabbimize, gözlerimizi kendisini görebilecek bir yetkinlikte yaratması güç değildir.[21]

Allah bilinmek istediyse neden kendini bu kadar gizemli tutuyor

Allah’ın bu dünyada varlığını zatı ile göremememiz iman ile alakalı bir husustur. Yarattığı eserleri ile varlığı apaçık olan bir yaratıcıya inanmama gibi bir durumun söz konusu olamayacağı herkes tarafından bilinir ve kabul edilir. Bu yüzden Allah “zatını”, görebileceğimiz bir algılamanın dışında tutmuştur. Sadece Allah’ın zatı değil, iman esaslarında yer alan melekler, ahiret, cennet ve cehennem gibi konular da inananlar için gaybdır, gizlidir. Gayb, varlığı duyu organları ile idrak edilemeyen, gözlerden gizli kalan her şey anlamına gelir.[22] Gayba iman, Kur’an-ı Kerim’de Fâtiha’dan sonra Bakara suresinde müminlerin özelliklerinin anlatıldığı ilk ayetlerde yer alır. Allah öncelikle, görmediği hâlde gaybi meselelere inananları, namaz kılan ve infak eden müminleri takva sahibi olarak zikreder ve onların kurtuluşa ereceğini müjdeler.[23]

Bu genel çerçeve içinde baktığımızda Allah’ın dünyada kendisini gizlemesi imtihan gereğidir. Zatı ile birlikte varlığı görülebilen bir yaratıcıya inanmak, iman meselesi olmaktan çıkar ve doğal olarak bu durumda insanların inanmama gibi bir seçenekleri kalmaz. Allah Kur’an’da kendisini bulmak isteyenlere apaçık olduğunu ama aynı zamanda gizli olduğunu ifade etmiştir: “O ilktir, sondur. Zahirdir (apaçık), Batındır (gizlidir). O her şeyi hakkıyla bilendir.[24] Varlığını görmek isteyenlere ise, kendisini hem dış dünyada hem de bireysel yaşantılarında en derin şekilde hissettirir.[25]

Allah’ın her yerde olması ne anlama gelir

Allah’ın varlığını akılla anlayabilmemize rağmen nasıl bir varlık olduğunu kavrayamıyoruz. Rabbimiz bizlere kendisini birtakım sıfatlar ve benzetmelerle tanıtmaktadır. Bu sıfatlardan biri Allah’ın zaman ve mekân üstü olmasıdır; diğer bir ifadeyle her zaman ve her mekânda olmasının yanı sıra zaman ve mekân yokken, yaratılmamışken de var olmasıdır. Çünkü mekân Allah tarafından yaratılmıştır. Yaratmış olduğu bir varlığın, Allah’ı sınırlandırması mümkün değildir. Bir mekânda olmak, temelde sınırlı olmak demektir. Allah içinse böyle bir sınırdan söz edilemez.

Allah için bir mekân söz konusu değilse camilerin Allah’ın evi olması ne anlama gelir

Allah için bir mekânın olmaması ile camilerin ve Kâbe’nin Allah’ın evi olması birbiriyle çelişmez. Mekân Allah tarafından yaratılmıştır ve yaratılmışın Yaratıcısını kuşatması, ona hâkim olması, onu sınırlandırması mümkün değildir. Allah tüm mekânlara hâkimdir, bu nedenle her yerdedir. Fakat camiler ve Kâbe yalnızca Rabbimizi anacağımız, hatırlayacağımız, O’na ibadet edeceğimiz özel makamlardır. Bu makamlar Allah’ın o “mekânlarda” olduğu anlamına gelmez.

Allah yaratılmadıysa nasıl var

Allah her şeyi yaratandır. Yaratıcının var olmak için başka bir yaratıcıya ihtiyaç duyması düşünülemez. Kur’an-ı Kerim’de “De ki: O, Allah’tır, tektir. Allah sameddir. Doğurmamış ve doğmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”[26] buyurulmuştur. Surede geçen samed kelimesi, var oluş bakımından kimseye muhtaç olmayan, her şeyin varlık ve devamının kendisine bağlı olduğu varlık manasına gelir. O’nun varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Rabbimizin varlığı kendindendir. Maddi bir varlık olmadığı için Rabbimizin zâtı, duyularla idrak edilemez. Bunun için O’nun varlığını pozitif bilimlerin yöntemleriyle açıklamaya çalışmak bizi doğru sonuca götürmez.

Duyularımız, Rabbimizi tanımak için aklımıza ve kalbimize bilgi/malzeme temin eder. Bu malzeme yaratılmış olan her şeydir. Tüm yaratılmışların evrendeki müthiş ahenk ve düzeni, değişimi ve dönüşümü de bir yaratıcının var olduğunun delilidir. Yani gözlerimizle Allah’ı göremesek de aklımızla varlığını idrak eder, O’nu kalbimizde hissederiz.

Tevhid ilkesinin açıklaması nedir

İslam dininin temeli tevhid ilkesine yani Allah’ın birliği inancına dayanır. Bu ilke, Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet cümlelerinde özet bir şekilde ifade edilir. “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” olan Kelime-i Tevhid, “Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun elçisidir” anlamına gelir. Kelime-i Şehadet ise, “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh” cümlesidir ve “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.” anlamındadır.

Tevhid ilkesi, Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde tek ve eşsiz olmasıdır. Allah’ın zâtında bir olması, O’nun tek olması, eşi ve benzerinin ya da zıddının bulunmaması demektir. Allah’ın sıfatlarında bir olması, O’nun sahip olduğu özelliklerin başka hiç kimsede bulunmaması anlamına gelir. Örneğin; Allah’ın hayat sıfatına sahip olması ile canlı varlıkların hayata sahip olması birbiriyle aynı değildir. Allah’ın hayatı, başka biri tarafından verilmeyen, başlangıcı ve sonu olmayan, nefes alma vb. şartlara ihtiyaç duymayan bir sıfattır. Bazı sıfatlar da vardır ki sadece Allah’a aittir. Yoktan var etmek, başlangıcı ve sonu olmamak, başka hiçbir şeye ihtiyacı olmamak, herkesin O’na muhtaç olması gibi… Allah’ın fiillerinde bir olması ise, kâinatı yoktan var edenin ve idare edenin sadece Allah oluşudur.[27]

Allah’tan başka tanrılar kabul etmek, Allah’tan başkasına dua ve ibadet etmek, Allah’tan başkasının gelecekle ilgili haberleri bildiğine inanmak, sadece O’na gösterilebilecek saygı ve hürmeti başka varlıklara da göstermek tevhid ilkesine aykırıdır.

Kelime-i Tevhidin hayatımızdaki önemi nedir

Kelime-i Tevhid yani “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” sözü İslam dininin temel prensibi olan tevhid ilkesini özetleyen bir sözdür. Allah, bütün peygamberleri Kelime-i Tevhidin ifade ettiği anlamı insanlara ulaştırsınlar diye göndermiştir. Bu husus Kur’an’da şu ayetle ifade edilmektedir. “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere ‘Şüphesiz benden başka İlah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin.’ diye vahyetmişizdir.”[28]

Kelime-i Tevhidi inanarak ve manasını kabul ederek söyleyen kişi Müslüman olur. Zira bu söz temel iman esaslarını öz olarak içinde barındırır. Allah’a iman ve peygamberlere iman Kelime-i Tevhidin içinde söz olarak bulunurken, meleklere, kitaplara, ahirete ve kadere iman bahisleri de mana olarak bu sözün içerisine girmektedir. Zira Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberler gönderdiğini kabul eden kişi peygamberler aracılığı ile kendisine ulaşan diğer iman esaslarını da kabul eder.[29]

Bu durumda kelime-i tevhid Rabbimizin insanlar tarafından bilinmesini istediği en önemli bilgiyi içermektedir. Kâinatın yaratılmasındaki sebep “Lâ ilâhe illallah” sözünü ilan ve insanların bu söze icabet etmelerini sağlamaktır. Ancak kâmil manada iman sadece yaratan ve yöneten bir ilahın varlığını tasdik etmekle oluşmaz. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini tasdik etmekle iman tamamlanır.[30]

Kelime-i tevhidi yürekten inanarak söyleyen kişi bütün ilgi ve dikkatini Allah’a yöneltmiş olur, O’na teslim olur, O’nun gösterdiği yolda yürümeye gayret edeceğini ifade eder ve kulluğunu Rabbine en iyi şekilde sunmanın gayretinde olur.

Birden fazla ilah olabilir mi

Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyurmaktadır. “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu.”[31] Bu ayetin açıklamasına baktığımız zaman açık ve net bir şekilde âlemde birden fazla yaratan ve yöneten varlığın bulunmasının imkânsız olduğunu anlarız. Eğer âlemde Allah’tan başka bir ilah veya ilahlar olsaydı kâinatta gördüğümüz bu düzen var olamazdı. Zira her bir ilah yaratma, yönetme ve üstünlük konularında birbirleri ile muhakkak çelişirdi. Bu durumda da değil âlemdeki düzenin devam etmesi, âlemin varlık bulması dahi imkânsız olurdu. Bu âlem varsa ve var olan bu âlem düzen içinde varlığını devam ettiriyorsa bu tek bir ilahın varlığı sayesindedir.[32]

Yine de kâinatta iki veya daha fazla ilahın bulunduğunu farz edelim. Bu durumda ilahların her biri tam ve mükemmel olma vasfını kaybeder. Noksan olan bir varlık da ilah olamaz. Yani âlemde birden fazla ilahın varlığından bahsetmek, dört kenarlı üçgenden bahsetmek gibi kendisiyle çelişkili bir ifadedir. İlah tektir. Tek değilse ilah değildir. Eğer bu âlemi yaratan varlık mükemmel ve her şeye gücü yeten bir varlık ise tek olmak zorundadır. Aksi takdirde yani başka ilahın varlığı durumunda, zaafı sebebiyle başka bir ilahın varlığına ihtiyaç duyması gibi ilahta bulunması imkânsız bir durum ortaya çıkacaktır.[33]

Kısacası ister birbirinden bağımsız olsun ister birbiriyle ortak olacak şekilde olsun Allah’tan başka bir ilahın bulunması aklen mümkün değildir. Kitabımız Kur’an da zaten Allah’tan başka bir ilahın varlığını reddetmektedir.[34]

İslam dinindeki Allah inancı ile diğer dinlerdeki Allah inancı arasında ne gibi farklılıklar vardır

Allah inancı, insanın fıtratında bulunan bir inanç olduğundan ilk insandan itibaren bir Yüce Varlığa inanma ve sığınma ihtiyacı farklı şekillerde kendini göstermiştir. Allah Teâlâ bu konuda yardımını esirgememiş, insanoğluna vahiy ve peygamberler yoluyla nasıl iman etmesi gerektiğini öğretmiştir. İnsanlık tarihi boyunca hem doğru yolu göstermek hem de zaman içerisinde ortaya çıkan inanç hatalarını ve bunun toplum hayatına yansımalarını düzeltmek için peygamberler göndermiştir.

İslam dini, Allah Teâlâ’nın ilk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar göndermiş olduğu tek dindir. İslam dininde Allah, tek ve bir olan, eşi ve benzeri bulunmayan; çocuk sahibi olmak, yanılmak, unutmak gibi eksik hiçbir özelliğin kendisine yakışmayacağı; her şeyi bilmek, işitmek ve her şeye gücü yetmek gibi en üstün sıfatların kendisine ait olduğu tek Yaratıcıdır. Dolayısıyla her şeyi yaratan ve şekil veren Allah olduğuna göre, ibadete lâyık olan da sadece Allah’tır.

Yahudilik ve Hristiyanlık dinleri, temelde ilâhî vahye dayandıkları hâlde zaman içerisinde her iki dinde de bozulma ve sapmalar meydana gelmiştir. Allah Teâlâ Yahudi ve Hristiyanlardaki Allah inancının bozulmasıyla ilgili şöyle buyurmaktadır: “Yahudiler “Üzeyir Allah’ın oğludur” dediler, hıristiyanlar da “Mesîh (Îsâ) Allah’ın oğludur” dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar! Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa tek bir Tanrı’ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka tanrı yoktur; O yüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır.”[35] Bu ayetlerde Rabbimiz, Yahudi ve Hristiyanların kendisi hakkında uydurdukları iftiralara cevap vererek, bulanan zihinleri berrak hâle getirir. Diğer taraftan Allah’ın kulları olan Hz. İsa ve hahamlara gösterilen aşırı saygının, Allah’a ait olması gereken bir alana taşırıldığını ifade eder. Bu nedenle Rabbimiz, kendisinden başka ilah olmadığını vurgulayarak, kendisi ile ilgili yanlış inanışları düzeltir.

İslam’daki tek ve bir olan Allah inancı ile Hristiyanlıkta “teslis” olarak ifade edilen “üç kişilikte tek bir Tanrı”nın varlığı inancı, Allah tasavvurundaki en temel farklılıklardan birini oluşturur. Teslisin birinci unsuru olan Baba, kâinatı yaratandır. Oğul, insanlığın aslî günahtan kurtulması için bedenleşmiş ve kendini çarmıhta feda etmiştir. Kutsal Ruh ise, insanın kalbine ilahî sevgiyi aşılayandır.[36]

Hristiyanlıktaki teslis inancının yanlışlığı konusunda Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldu. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkâr edenlere elbette, elem dolu bir azap dokunacaktır.”[37] Âyetten anlaşıldığı üzere, teslis inancı Hz. İsa’nın öğrettiği bir şey değil, sonradan Hristiyanlarca uydurulmuş bir inançtır. İslam dinindeki Allah inancında, O çocuk edinmediği gibi, Hristiyanlıkta Kutsal Ruh olarak isimlendirilen Cebrail ise, melektir. Hz. İsa, kendisinde hiçbir ilahî özellik bulunmayan Allah’ın kulu ve peygamberidir. Gerek Hz. İsa ve gerekse Kutsal Ruh’un Allah Teâlâ ile hiçbir açıdan ortak bir tarafları bulunmaz.

Çok tanrılı dinler ile İslam dinindeki Allah inancı arasındaki temel fark ise, Allah’ın birliğine yapılan vurguda saklıdır. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ kendisini tanıtırken sıfatlarına, özellikle de kendisinden başka ilah bulunmadığına vurgu yapmakta ve insanları düşünmeye davet etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu konudaki ayetlerden biri şöyledir: “Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir. Allah görünmez âlemi de duyularla algılanan âlemi de bilmektedir. O, putperestlerin kendisine ortak saydığı şeylerden çok uzaktır.[38]Allah’ın birliğini reddeden ve O’na farklı görünümler altında ortaklar koşan tüm inanışları reddetmektedir.

Netice itibariyle İslam dini ile diğer dinlerdeki Allah inancı arasındaki temel fark, Allah’ın birliğidir.

Farklı din ve kültürde yetişmiş insanlar Allah’ın varlığına kanaat getirebilir mi

Allah inancı insanda yaratılıştan vardır, fıtrîdir. Fıtrat hakkında farklı tanımlar yapılmıştır.[39] Fakat Peygamberimizin “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hıristiyan veya Mecûsî yapar…”[40] ifadesi doğrultusunda fıtratın “ilk yaratılış sırasında Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratanını tanıma eğilimi, ruh temizliği vb. olumlu yetenek ve yatkınlıkları”[41] olduğunu belirtebiliriz. Kısaca fıtrat insanın “hakikati kabule meyilli yaratılması” demektir.

Allah inancının fıtrî olmasından hareketle kişi hangi din ve inanışın içerisinde bulunursa bulunsun “akl-ı selîm”le yani kendi özünü koruyan akılla, Allah’ın varlığına ulaşabilir. Bu konuda gerek kelâm/akâid gerekse İslam felsefesinde birtakım deliller gündeme getirilmiş ve Allah’ın varlığının aklî temellendirilmesi olarak kaynaklarda işlenmiştir. Örneğin nizâm delili olarak isimlendirilen mantık örgüsünde, muazzam bir yağlı boya tablosu gören her akıl sahibi kişi tabloyu meydana getiren usta bir ressamın olduğunu düşünür, onun varlığını kabul eder. İşte bunun gibi kainattaki (makro-alem) ve insandaki (mikro-alem) mükemmel düzen, kişiyi bu düzeni kuran ve koruyan bir yaratıcıya, Allah’a ulaştırır.

Yahudi ve Hıristiyan bir çevrede yani semavi kaynaklı dinlerden birine mensup olarak hayatını sürdürenler ise (ister geçmişte ister günümüzde yaşasın) Allah’ın varlığına ulaşabilir. Bu dinlerin hepsinde -aynı olmamakla birlikte- Allah inancı söz konusudur. Diğer inanç sistemleri ise Allah/yaratıcı düşüncesi konusunda farklı kabullere sahiptir. Dolayısıyla bu inanç sistemlerini benimseyen kimselerin Allah’ın varlığına ulaşma konusunda bireysel çaba sarf etmeleri gerekir.

İnkârcı akımların Allah’a imana yönelik eleştirileri nelerdir

Eski çağlardan günümüze kadar insanlar arasında putperest inançlar yaygınlık kazandığı gibi, buna nispeten daha az olmakla beraber Allah inancını tamamen reddeden düşünce akımları da ortaya çıkmıştır. Yaşadığımız çağdaki yaygın inkârcı akımlar içerisinde ateizm, deizm, agnostizm, pozitivizm, materyalizm, nihilizm, evrimcilik, Freudcu psikanaliz zikredilebilir.[42]

Ateizm, yaratan bir Tanrı’nın varlığı inancını tamamen reddederken; deizm, Tanrı inancını kabul etmekle birlikte, O’nun insan hayatına peygamberleri ve kitapları yoluyla müdahale etmesini kabul etmemektedir. Agnostizmde ise, Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun bilinemeyeceği iddia edilir. Pozitivizmde bilginin kaynağı olarak sadece deney ve tecrübe kabul edildiği için, Tanrı’nın varlığı da kabul edilmez. Çünkü Tanrı, deney ve gözlem alanına giren bir varlık değildir. Materyalizmi savunanlar maddeyi ezelî kabul edip onun dışında bir gerçeklik kabul etmediklerinden, düşüncenin merkezine de maddeyi yerleştirmişlerdir. Dolayısıyla materyalist düşüncede Tanrı fikrine yer verilmemektedir. Nihilizm yani hiççilik, mevcut düşünce ve değerlere, inançlara kuşkuyla ve eleştiriyle yaklaştığı için, Tanrı fikrine ve Tanrı’nın kurallarına karşı da tavır alır. Evrim düşüncesinde, her şeyin alt biçimlerden üst biçimlere doğru evrimle geliştiği ve bunun tesadüfen gerçekleştiği savunulmaktadır ki, semavi dinlerdeki yaratılış düşüncesi reddedildiği gibi; her şeyin tesadüfen meydana gelmesi Tanrı inancını da devre dışı bırakmaktadır. Sigmund Freud’un geliştirdiği psikanaliz yöntemine göre, insanın davranışlarına yön veren onun bilinçaltındaki cinsellik ve korku duygusudur. Bu iki duygunun baskısıyla ortaya çıkan Tanrı inancı, insanın bu iç çatışmalarıyla ortaya çıkan ve hakikatte var olmayan hastalıklı bir durumdur.

Zikrettiğimiz bu inkârcı akımların hepsine baktığımızda Allah’ın otoritesini tanımama konusunda ortak bir tavır sergilediklerini görürüz. Allah’a ihtiyaç duyma ve O’na karşı sorumlu olma düşüncesi, bu akımların hiçbirinde bulunmamaktadır. Dolayısıyla sadece bu dünyayı merkeze alarak insanın ufkunu sınırlandırdıkları gibi, hayatın anlamlandırılmasında hiçbir fonksiyon üstlenmemektedirler. Halbuki Allah, peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla insanoğluna gönderdiği hakikatlerle hem ona zihinsel olarak kendini güvende hissedeceği, sorularına ikna edici cevaplar bulabileceği bir ortam sağlar hem de ahiretin varlığıyla hayatını anlamlandırarak insanın ufkunu genişletir ve önüne daha büyük hedefler koyar. Söz konusu akımlar kendi bilgi kaynaklarıyla, Allah’ın yokluğunu ispat edemeyecekleri gibi, O’nun insana sunduğu anlam dünyasını ve değerler sistemini asla sunamazlar.

Deizm nedir

Deizm, “her türlü vahyi, ilhamı ve dolayısıyla vahyin bildirdiği Allah’ı, dini, takdiri inkâr ederek sadece akıl ile idrak edilen bir Allah’ın varlığını kabul eden ve teşbihi (insana benzetmeyi), teslisi (üçlü Tanrı anlayışını) reddeden felsefî okul” olarak tarif edilmektedir.[43]

Deizm, Avrupa’da Hristiyanlığın hâkim olduğu bir çevrede kiliseye karşı tepki olarak ortaya çıkmış felsefî bir düşüncedir. Bu nedenle peygamberlere ve kutsal kitaplara yönelttikleri eleştiriler de kilisenin tavrından bağımsız değildir. Buna ilave olarak tek tip bir deizmden bahsedebilmek de mümkün görünmemektedir. Kâinatı mükemmel şekilde yaratan ancak kâinatla bağlantısı olmayan bir Tanrı’yı kabul eden deistler olduğu gibi; Tanrı’nın evrenle ilgilendiğine inanmakla birlikte ahlâkî alanla Tanrı’nın ilgilenmediğine inananlar da bulunmaktadır. Tanrı’nın ahlâkî sıfatlarını da kabul eden ancak bunların Tanrı ile insan arasında bir işlevselliğinin bulunmadığına inanan deistler vardır. Bazı deistler ise dinî hakikatleri kabul etmekle birlikte, bunların “aklın süzgecinden geçirilmesi” gerektiği kanaatindedirler.[44]

Deizmde “tabiî din anlayışı” fikri savunulur.[45] Deizm, kurumsal dinleri insanları iman tartışmaları üzerinden parçaladıkları ve akıl gibi insanı insan yapan yetilerini âtıl hâle getirdikleri iddiasıyla eleştirmektedir. Deizmde akla daha çok vurgu yapılmakta, ödül ve ceza anlayışı eleştirilmektedir.[46]

Akıl ve vicdanın insan hayatındaki rolü elbette çok önemlidir. Ancak, Deizmde her ikisine de hak ettiğinden daha fazla değer verildiğini görmekteyiz. İnsanın bir de kişisel arzu ve isteklerinden oluşan yönü vardır. Dolayısıyla arzuların tatmin edilmesi için vicdanın bastırıldığını, aklın da bu durumu meşrulaştırıcı bir fonksiyon üstlenebildiğini sosyal hayatta çokça görmekteyiz.

Yaratan ama yarattıklarına müdahale etmeyen bir Tanrı düşüncesi, onun hikmet, adalet, merhamet gibi sıfatlarının da yok sayılması anlamına gelmektedir. Tanrı’nın peygamberler ve kitaplar yoluyla yaptığı rehberliğin reddedilmesi, insanları büyük bir nimetten mahrum etmektedir. İnsan aklı mükemmel değildir, hata yapabilir ve yanılabilir. Ancak her şeyi bilen ve gören Allah’ın hata yapması mümkün değildir. Bu nedenle, insanın aklından ziyade Allah’a teslim olması, kendisini güvende hissetmesini sağlar. Diğer taraftan Deizm, “İnsan hayatının anlamı ve amacı nedir?” sorusuna cevap vermekten ve insan için büyük idealler ortaya koymaktan acizdir. Deizm, ahiret inancını reddederek insan hayatını sadece dünya ile sınırlandırdığı için insanın ufkunu da daraltır.

Biz Müslümanlar, âlemleri mükemmel şekilde yaratan ve her an yaratmaya devam eden tek ve bir olan Allah’a iman ederiz. Hikmet sahibi olan Rabbimiz bizi dünyaya bir amaç için göndermiş ve bu amacı da peygamberleri ve kutsal kitapları yoluyla bize bildirmiştir. Peygamberlerini en güvenilir insanlar arasından seçmiş ve onlar vasıtasıyla bu dünyada nasıl yaşarsak hayatımızın amacını gerçekleştireceğimizi bizlere öğretmiştir. Peygamberlerin hayatları incelendiğinde onların Allah’ın birliğine inanmaya ve bu inancın gerektirdiği şekilde erdemli yaşamaya çağırdıklarını görürüz. Aynı zamanda peygamberlerin hepsi tebliğ ettikleri hakikatlerin de ilk uygulayıcısıdırlar. Bu nedenle biz Müslümanların peygamberlere güvenmek için pek çok gerekçemiz vardır. Deizm felsefesinin kabul ettiği bilgi kaynakları ise, peygamberlerin ve kutsal kitapların güvenilir olmadığını ispat etmek için yetersiz kalmaktadır.

Allah kâinatı ve insanları niçin yarattı

Bu sorunun biri Allah’a, diğeri insanlara dönük iki yönlü cevabı vardır. Rabbimiz açısından düşündüğümüzde şunları söyleyebiliriz. Allah hiçbir sıfatını sonradan kazanmış değildir. O’nun bütün sıfat ve özellikleri kendisiyle birlikte hep vardı ve var olmaya devam edecektir. Rabbimizin sıfatlarından biri “hâlık” yani “yaratıcı” olmasıdır. Allah yaratandır ve yaratıcı olduğu için kâinatı ve insanı yaratmıştır. Yoktan var eden bir varlığa “neden yarattın” denilemez. Bu güneşe neden ışığın var demek gibi bir şeydir. Güneş ışık saçan bir varlıktır, o nedenle ışığı vardır. Bir sanatçı, sanatçılık özelliği sebebiyle sanat eserleri meydana getirir ve sanatının görülüp bilinmesiyle sanatçı olarak anılır. Ona “sen neden sanatçısın, neden sanat eseri yapıyorsun” denilemez. İnsan akıl sahibi, düşünebilen bir varlık olarak herhangi bir gezegen hakkında düşünebilir. Düşündüğü zaman “gezegenler hakkında neden düşünüyorsun” denilemez. Düşünmek isterse düşünür. Düşünmediği zaman bu onun düşünen bir varlık olması özelliğini yok etmez. Allah da yaratıcı olmasının ayrılmaz parçası, yaratıcılık sıfatının bir sonucu olarak kâinatı ve insanları yaratmıştır. Yaratmayı dilemeseydi bile, bu O’nun yaratıcılık özelliğinden hiçbir şey kaybettirmezdi.

Rabbimizin bir diğer sıfatı “rahman” yani “yaratılmışlar hakkında hayır ve merhameti tercih eden” olmasıdır. Allah sonsuz merhamet sahibi olmasının sonucu olarak insanı var etmiştir. Var olmak bir nimettir. Dünyadaki insanlara sorulsa neredeyse tamamı yok olmak yerine var olmayı seçer. Rabbimiz insanı var olmakla şereflendirmiş ve ona değer vermiştir. Bu O’nun rahmetinin sonucudur.

İnsan açısından düşündüğümüzde, Kur’an’ın ifadesine göre o yeryüzünün halifesi olarak yaratılmıştır.[47] İnsanın yeryüzünde halife olmasını, Allah’ın mülkünde O’nun iradesi ve talimatına uygun bir şekilde yaşamak olarak anlayabiliriz. Rabbimiz hiç kimseye gücünün yetmediği bir sorumluluk yüklemeyeceğini ifade eder.[48] İnsan “emanet” yani akıl ve iradesi ile yeryüzünde Allah’ın düzenini korumak için sorumlu tutulmuştur.[49] Yeryüzünde Allah’ın iradesini gerçekleştirmek için görevlendirilmiş ve varlık kategorisinde diğer yaratılmışlara üstün kılınmıştır: “Andolsun ki biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”[50]

Rabbimiz irade sahibi olan insanı diğer varlıklardan ayrı tutmuştur. İnsan ve cinler dışındaki varlıklar, yaratılışı gereği sürekli olarak Allah’ı yüceltirken insan seçim yapma konusunda özgür bırakılmış ve ondan kendi hür iradesiyle Allah’ı bilmesi ve O’na kulluğu tercih etmesi istenmiştir. Bununla birlikte insan, Allah’ı bilmek, tanımak ve O’na kulluk etmek için yaratılmıştır. Allah Kur’an’da, insanları ve cinleri sadece kendisine kulluk etmeleri için yarattığını açıkça ifade eder.[51] Kulluk, bilmek ve tanımak için gösterilen çabayı da içine alır. Dolayısıyla insan bu çabayı gerçekleştirmediği, buna aykırı bir yaşam sürdüğünde yaratılışına ters davranmış olur. Bu yüzden de huzursuzluk duyar, diğer seçenekler onun tatmin olmasını sağlayamaz. Bir diğer ayette Rabbimiz insanlardan hangisinin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yarattığını söyler.[52] Yani insanlar imtihan edilmek için yaratılmıştır.

Sonuç olarak Kur’an’da yaratılış bir amaç ve anlamla ilişkilendirilmiş, Rabbimiz kâinatı ve insanı boşu boşuna ve anlamsız bir şekilde,[53] başıboş bırakılmak için değil, bir amaç uğruna ve bir anlam çerçevesinde yarattığını ifade etmiştir.[54]

Allah yaratırken bana sormadığı hâlde neden beni sorumlu tutuyor

Var olmak bir nimettir. Allah insana varlık vererek onu şereflendirmiştir. Ayrıca insana akıl ve irade vermiş, bunun sonucunda da tercih yapabildiği için onu sorumlu tutmuştur. Niçin sorumlu olduğunu soran kimsenin öncelikli olarak kâinat içindeki konumu, gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan diğer varlıklardan farklılaşan yapısı ve amacı üzerinde düşünmesi gerekir. İnsan iradesi olan/tercihte bulunan ve doğal olarak tercihlerinin sorumluluğunu alan bir varlık olması sebebiyle diğer varlıklardan farklıdır. Melekler Allah’ın emirlerini hiçbir karşılık göstermeden tereddütsüz yapma özelliğinde iken, şeytan Allah’ın emirlerine karşı gelip isyan etmiş, insan ise irade ve tercihi doğrultusunda Allah’ın emir ve yasaklarına uyma konusunda özgür bırakılmıştır. Kendi iradesiyle bir şeyi yapıp yapmamaya karar verip tercihte bulunan insan, bu tercihlerinin sonucuna da katlanmak durumundadır.

İnsanın hayatında tercih yapamadığı şeyler de vardır. Mesela nerede ve ne zaman doğacağı ve öleceği, hangi millete, hangi aileye mensup olacağı, cinsiyeti, saç ve göz rengi gibi birtakım fiziksel özelliklerini buna örnek olarak gösterebiliriz. Hiçbir insan bu konuda ayrıcalık sahibi değildir. Bu Allah’ın dilemesi ile gerçekleşmiştir. Rabbimiz dilediğini yaratır ve seçer. İnsanların ise bu konuda seçim şansı yoktur.[55]

Bu sınırlılık hâlinin Allah karşısındaki konumumuza göre olduğunu unutmamalıyız. Diğer canlılar açısından insanın konumu çok daha farklıdır. İnsan kendisine verilen akıl ve irade yeteneği ile yeri geliyor kuşlardan daha yükseğe çıkabiliyor, balıklardan daha derine dalabiliyor. Bilim, sanat ve fende çok üstün çalışmalar yapabiliyor. Gözle görülmemesine rağmen özel aletler icat ederek ışık hızı ve enerji dalgalarını kullanarak ileri düzey çalışmalar yapabiliyor. İnsan değiştirmesi mümkün olmayan şeylere takılıp kalmadığında ve diğer varlıklardan daha üstün yetenek ve kabiliyetlerle donatıldığını fark ettiğinde, hayatın anlamını da fark ediyor. Bütün bu nimetleri bize lütfeden Rabbimiz ayrıca biz kullarını başıboş bırakmamış, peygamberleri ve kitapları ile bizlere rehberlik ederek doğru tercihler yapmamıza yardımcı olmuştur. Bu nedenle irade ve akıl ile donatılan insan sorumlu tutulmuştur.

Dünyada zulüm, haksızlık ve kötülükler niçin var? Allah’ın merhameti ile bu olayları nasıl açıklayabiliriz

Dünya hayatı, insanların davranışlarının sınanacağı, iyi ve kötü her amelinin ahirette değerlendirilmeye tabi tutulacağı bir imtihan yeridir.[56] Allah kainatı yaratmış ve imtihanımızı kolaylaştıracak her türlü nimeti emrimize sunmuştur.[57] Buna karşılık bizden kulluk vazifesini en güzel şekilde yerine getirmemizi, yeryüzünü imar etmemizi, her türlü zulüm, bozgunculuk ve kötü davranıştan da uzak durmamızı istemiştir.[58]

Bu dünyaya imtihan için geldiğini bilen her kişi, imtihana tabi olmanın birtakım kuralları olduğunu bilir. Akli melekelere ve özgür iradeye sahip olmak imtihana tabi tutulacak kişilerin en temel hakkıdır. Eğer Allah bize irademizi kullanma yeteneği vermeseydi o zaman iyi ya da kötü her davranışımızın tek sorumlusunun yaratıcı olduğunu çok rahat söylerdik. Fakat elinden seçme yeteneği alınmamış her kişi çok iyi bilir ki dünyada var olan zulüm, haksızlık ve kötülükler insanların bizzat kendi elleri ile yapıp ettiklerinden kaynaklanmaktadır.[59] Sınav anında hiçbir öğretmen öğrencisinin cevaplarına müdahale etmez. Eğer Allah, kötülerin yaptıkları zulüm ve haksızlıkları engelleseydi insanların iradesi ortadan kalkar ve dünya imtihan yeri olma özelliğini kaybederdi. Bu durumda herkes iman eder, cennet ve cehennemin anlamı da kalmazdı.

Soruyu tersten düşünüp Allah’ın her türlü zulmü, haksızlık ve kötülüğü engellediğini varsaydığımızda, herkes zorunlu olarak iyi olur. Bu durumda iyiliğe programlanmış bir insanın akıl ve iradesi olmayacağı gibi iyilik ve kötülük gibi seçeneklerin yaratılmasına da gerek kalmaz. Oysaki Allah her şeyi zıddı ile yaratmıştır. Zıt olan her durum iyiliğin kıymetini bilmemizi ve ona yönelmemizi sağlar. Kötünün olduğu yerde iyinin, çirkinin olduğu yerde güzelin, cehennemin olduğu yerde cennetin değeri anlaşılır. Ayrıca dünyadaki zulüm, haksızlık ve kötülükleri ahiretten bağımsız düşünmek zihinsel açıdan bizi tatmin edemez. Her şeyi gören Allah’ın, zalimin zulmünden ve mazlumun acısından elbette ki haberi vardır. “Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.”[60] ayeti bu dünyada imtihana tabi tutulan insanların davranışlarının gerçek karşılığını alacakları bir günün mutlaka geleceğini açıkça ifade eder.

Allah’ın merhameti ile kötülüklerin varlığını nasıl açıklayabiliriz kısmına gelince öncelikle şunu bilmeliyiz ki Allah merhamet etmeyi kendine ilke edinmiştir:[61] “Allah varlığı yaratmaya hükmettiğinde, kendi katında bir ilke koydu ve dedi ki: Şüphe yok ki rahmetim gazabımı geçmiştir.”[62] Allah’ın rahmetinin gazabını geçmesi yarattığı, her şeyde rahmetin esas olduğunu gösterir. Bu durumda bizim şer gibi gördüğümüz olayların arka planında görebildiğimiz ve göremediğimiz faydalar vardır. Allah’ın merhameti bazen lütfu ile gelebileceği gibi bazen de şer gibi görünen olaylarla gelebilir. Olumsuz gibi görünen olaylarda Allah’ın merhametini anlayabilmek arka plandaki hikmeti görebilmekten geçer.

İman eden fakat ibadetlerini yerine getirmeyen kimsenin durumu nedir

Ameller imanın bir parçası değildir. İbadetlerin varlığını kabul etmekle birlikte bunları yerine getirmeyen insana kâfir denilemez.[63] Kur’an ve sünnette yer alan dinin temel ilkelerini, emir ve yasaklarını inkâr etmedikçe amel eksikliğinden dolayı kişi dinden çıkmaz. Ancak günahkâr ve Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen biri olur. Rabbimiz dilerse onu affeder, dilerse cezalandırır. İbadetler inancın bir parçası olmamakla birlikte inancın meyvesi, insana Allah’ın kulu olduğunu hatırlatan özel ritüellerdir. İnsan iman ettiği yaratıcısına bağlılığını ancak ibadetleri ile gösterebilir ve kişinin imanı, ibadetlere ısrarlı bir şekilde devam etmesi ile kuvvetlenir. İnsan ibadetleriyle Allah’a yakınlaşır ve inanmanın gücünü hisseder.

İman toprağa ekilen bir tohumsa onun suyu, güneşi ve havası ibadetlerdir. Nasıl ki ekilen tohum su verilmeden, toprağı havalandırılmadan, yeterli güneş almadan kurur, varlığı ve yokluğu anlaşılmadan toprağın altında öylece kalır ve belki de zamanla kaybolursa; kalpteki iman da ibadetler olmadan zayıflar ve zamanla insanı iman çizgisinden uzaklaştıracak sınıra getirebilir. İmanın yeşerip meyve vermesi için ibadetler gereklidir.

Kur’an’da pek çok yerde “iman eden ve salih amel işleyen”[64] ifadesi kullanılır. İman etmenin hemen ardından doğru davranış ve fiillerde bulunmanın vurgulanması, sadece kalben inanmanın Allah’a bağlı bir kul olmak için yeterli olmayacağına işaret eder. İnsan imanının gereği olarak ibadetleri ve ahlakı ile Allah’a layık bir kul olmak için çabalarsa, Allah bu çabalarından dolayı onun yaptığı kötülükleri örtecek ve hatta onu yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendirecektir.[65]

Şirk neden en büyük günahtır? Allah neden şirki affetmiyor

Sözlükte “ortak olmak” ve “ortaklık”; “ortak koşmak” anlamına gelen isim konumunda bir kelime olan şirk küfür demektir. Şirk koşana müşrik denilir. Terim olarak “Allah’ın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna inanma” demektir.[66]

Şirk Allah’a yapılan büyük bir haksızlık,[67] O’na atılan en büyük iftiradır. Dolayısıyla en büyük günahtır ve bu günahı Rabbimiz kesinlikle affetmez: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.”[68]

İnsanın âlemde her şeyi yöneten bir güç olduğu fikrine ulaştıktan sonra bu gücü hakkıyla bilememesi, yalnız Allah’a ait ilahlık özelliklerini başka varlıkta/varlıklarda araması ne acıdır. Her şeyi yaratan, yaşatan yöneten bir varlık neden kendisine ortak olacak bir varlık edinir veya kendisine müdahale etmesine izin verir? Böyle bir düşünce ilah kavramına da Kur’an’daki Allah inancına da aykırıdır.[69] Rabbimiz bu hakikati çok açık ayetlerle defalarca tekrar etmiştir: “Ona benzer hiçbir şey yoktur.”[70], “O’ndan başka ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır.”[71], “Onun hiçbir dengi yoktur.”[72]

Ayrıca insanın doğrudan aklına hitap ederek ilah olduğuna inandıkları varlıkların nasıl da aciz olduğunu anlamaya onları davet etmiştir. “Allah’tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarınız var ya hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar. Hatta sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahi ondan kurtaramazlar.”[73]

Allah insanı akıl sahibi olarak yaratmıştır. Âlemde tek bir yaratıcının olduğunu hem ilan etmiş hem de insanın bu hakikati gereği gibi anlayabilmesi için peygamberler ve kitaplar göndermiş âlemde neden yaratıcı başka bir varlık olamayacağını da bu kitaplarda izah etmiştir. Tüm bunlardan sonra eğer insan yine de şirk içinde kalmayı tercih ederse büyük bir günah olan şirke bulaşmış olur. Şirk bu anlamıyla küfür ile denktir. Zira şirk koşan Allah’ın zatını gereği gibi tanıyamamış ve inkâr içine düşmüş demektir. Bu bakımdan şirk küfür ile eşitlenir ve Allah’ın asla affetmeyeceği bir duruma dönüşür.[74]

Büyük günah işlediğimde Allah beni affeder mi

Hatasız ve kusursuz tek varlık Allah’tır. İnsan iyiliğe ve kötülüğe eğilimli yaratıldığı için[75] hayatı boyunca yanlışlar yapabilir. Rabbine karşı da hata edebilir, nankör davranabilir. Allah affedicidir, af ve mağfiretinin bol olduğunu, şirk dışında kalan bütün günahları bağışlayacağını Kur’an’da açıkça bildirir.[76]

“Ey kendileri aleyhine (günah işleyerek) aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları bağışlar, doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”[77] ayetinde Allah’ın, günah işleyerek aşırılığa gidenlere “kullarım” demesi ve rahmetinden ümit kesmemelerini tavsiye etmesi çok büyük bir müjdedir.

Büyük günah işlediğini düşünen kişi öncelikle şunu bilmelidir ki Rabbimizin affetmeyeceği bir günah yoktur. Günahı ne kadar büyük olursa olsun kimsenin yüzüne tövbe kapısı kapanmayacaktır. İnsan onurunu yok edici suçlar olarak bilinen zina, içki, hırsızlık gibi büyük günahları işleyenler için de tövbe kapısı açıktır. Önemli olan hata ve günahlardan pişman olmak, samimi bir tövbe ve istiğfar ile Allah’tan bağışlanma dileyebilmektir.[78]

İşlenen hatalar karşısında ümitsizliğe düşen insanı rahatlatan “samimi bir tövbe”, geçmiş yaşantıların izlerini sildiği gibi ibadet yerine de geçer. Bu yüzden İslam âlimleri günahların affına vesile olacak tövbenin kabulü için birtakım hususları ön plana çıkarmışlardır. Allah katında tövbenin kabul edilebilmesi için ilk şart, hatalı davranışları fark ederek bunlardan pişmanlık duymaktır. İşlenen günahı terk etmek ve bir daha işlememe konusunda kararlı olmak kişinin tövbe konusundaki samimiyetini gösterir. Ayrıca geçmişteki hataları telafi edebilmek adına iyi amellerde bulunulması tavsiye edilir.

Günahların affedilmesinde işlenen günahın niteliğine göre yapılması gerekenler vardır. Günah, farz ibadetlerin terki gibi, Allah’a karşı görevlerin ihlal edildiği bir durum ise affedilmesi için, terk edilen ibadetlerin kaza edilmesine gayret edilmelidir. Affedilmesi istenen günahlar, insanlara veya topluma yönelik ise mutlaka hak ihlalinde bulunulan şahıslardan helallik alınması ve verilen zararın giderilmesi gerekir.[79]

Bazen Allah’ın olmadığı vesvesesi aklıma geliyor. Dinden çıkar mıyım  

İnsan aklına istemsizce gelen, kişiyi son derece rahatsız eden bu tip düşüncelere “vesvese” denir. Bu düşünceler, insan nefsinin veya şeytanın telkinleridir. Kişiyi son derece rahatsız eder, zira dinî inanç ve anlayışlara zıttır. İnsan zihnine istemsizce gelen bu kötü düşünceler yani vesveseler, kişi bunları aklıyla onaylamadıkça, imanına zarar vermez.[80]

Vesvese konusu sahabeyi de huzursuz eden bir konu olmuştu. İçlerinden bazıları Peygamber Efendimize gelerek içlerinden, söylemeye dahi cesaret edemeyecekleri vesveseler geçtiğinden yakınmışlardı. Peygamberimiz de endişe etmemeleri gerektiğini, bu durumun onlardaki halis imana işaret ettiğini bildirmiştir.[81] Başka bir hadisinde ifade ettiği üzere insan, pratiğe yansıtmadıkça içinden geçen kötü düşünce ve vesveselerden sorumlu değildir.[82]


[2] Bakara, 2/256.

[3] Yûnus, 10/99.

[4] Bekir Topaloğlu, “Din”, DİA, c. 9, s. 322-325.

[5] Mustafa Sinanoğlu, “İman”, DİA, c. 22, s. 212-214.

[6] Bakara, 2/164.

[7] Bekir Topaloğlu, ”Allah”, DİA, c. 2, s. 473-477.

[8] Buhârî, Tefsîr, (Rûm) 2.

[9] Hac, 22/73.

[10] Rahmân, 55/29.

[11] Nahl, 16/11, 12; Rûm, 30/22; Fâtır, 35/41; Yâsîn, 36/38-40; Kāf, 50/6.

[12] Mü’minûn, 23/14; Yâsîn, 36/77; Câsiye, 45/4.

[13] Şuarâ, 26/132-134.

[14] Şuarâ, 26/77-80. Ayrıca bkz. Kureyş suresi.

[15] Bakara, 2/186.

[16] Âl-i İmrân, 3/123-125.

[17] Enʻâm, 6/103.

[18]https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/7/allah-nerededir? Geniş bilgi için bkz. Bekir Topaloğlu, “Allah”, DİA, c. 2, s. 471-498.

[19] Kıyâmet, 75/22-23.

[20] Buhârî, Tevḥîd, 24; Müslim, Îmân, 299, Zühd, 16.

[21] Temel Yeşilyurt, “Rü’yetullah”, DİA, c. 35, s. 312-314.

[22] İlyas Çelebi, “Gayb”, DİA, c. 13, s. 404.

[23] Bakara, 2/3-5.

[24] Hadîd, 57/3.

[25] Fussilet, 41/53.

[26] İhlâs, 112/1-4.

[27] Kur’an-ı Kerim’deki tevhid ilkesi ile ilgili olarak bkz. Şaban Ali Düzgün, “Kur’ân’ın Tevhid Felsefesi”, Kelam Araştırmaları, 3:1 (2005), s. 3-21.

[28] Enbiyâ, 21/25.

[29] Komisyon, İlmihal, TDV Yay., Ankara, 2006, c. 1, s. 70.

[30] Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, İhyâ, Cümle Yay., İstanbul, 1989, c. 1, s. 229.

[31] Enbiyâ, 21/22.

[32] Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, 2017, c. 3, s. 672.

[33] Recep Ardoğan, Sistematik Kelam ve Güncel İnanç Sorunları, Klm Yay., İstanbul, 2018, s. 53.

[34] Âl-i İmrân, 3/2; Enbiyâ, 21/22.

[35] Tevbe, 9/30-31.

[36] Yaşayan Dünya Dinleri, ed: Şinasi Gündüz, DİB Yay., Ankara, 2016, s. 95.

[37] Mâide, 5/73. Ayrıca Bkz. Nisâ, 4/171.

[38] Mü’minûn, 23/91-92.

[39] Hayati Hökelekli, “Fıtrat”, DİA, c. 13, s. 47-48.

[40] Buhârî, Tefsîr, (Rûm) 2; Müslim, Kader, 22.

[41] Hayati Hökelekli, “Fıtrat”, DİA, c. 13, s. 47.

[42] Bu konuda daha fazla bilgi almak için bkz. Temel Yeşilyurt, Çağdaş İnanç Problemleri, DİB Yay., Ankara, 2018.

[43] Süleyman Hayri Bolay, Felsefe Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğü, Ankara, 2004, s. 204.

[44] Şaban Ali Düzgün, “Deizm: Öncü İsimler ve Temel Doktrin”, Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm, Van, 2017, s. 3-13.

[45] Süleyman Hayri Bolay, Felsefe Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğü, s. 204.

[46] Şaban Ali Düzgün, “Deizm: Öncü İsimler ve Temel Doktrin”, s. 3-13.

[47] Bakara, 2/30.

[48] Bakara, 2/286.

[49] Ahzâb, 33/72.

[50] İsrâ, 17/70.

[51] Zâriyât, 51/56.

[52] Mülk, 67/2.

[53] Duhân, 44/38-39; Benzer ifadeler için bkz. Enbiyâ, 21/16.

[54] Yûnus, 10/5; Mü’minûn, 23/115; Kıyâmet, 75/36.

[55] Kasas, 28/68.

[56] Mülk, 67/2.

[57] Bakara, 2/29; Câsiye, 45/13.

[58] Nahl, 16/90.

[59] Şûrâ, 42/30.

[60] İbrâhîm, 14/42.

[61] Enʻâm, 6/12.

[62] Buhârî, Bed’ü’l-halk, 1.

[63] İlmihal, c.1, s. 72.

[64] “İman edip salih amel işleyenler” ifadesinin açıkça yer aldığı ayetlerden bazıları için bkz. Bakara, 2/25, 62, 82, 277; Âl-i İmrân, 3/57; Nisâ, 4/57, 122, 173; Mâide, 5/9, 69, 93; Aʻrâf, 7/42; Ankebût, 29/58; Talâk, 65/11 vd.

[65] Ankebût, 29/7.

[66] Mustafa Sinanoğlu, “Şirk”, DİA, c. 39, s. 193.

[67] Lokmân, 31/13.

[68] Nisâ, 4/48.

[69] Bekir Topaloğlu, Yusuf Şevki Yavuz, İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, Çamlıca Yay., İstanbul, 2016, s. 83-86.

[70] Şûrâ, 42/11.

[71] Enʻâm, 6/102.

[72] İhlâs, 112/4.

[73] Hac, 22/73.

[74] Mustafa Sinanoğlu, “Şirk”, DİA, c. 39, s. 193-198.

[75] Şems, 91/8.

[76] Nisâ, 4/116; Şûrâ, 42/25, 30; Hicr, 15/49-50.

[77] Zümer, 39/53.

[78] Komisyon, Hadislerle İslam, Ankara, 2013, c. 2, s. 100.

[79] Adil Bebek, “Günah”, DİA, c. 14, s. 283.

[80] Mustafa Çağrıcı, “Vesvese”, DİA, c. 43, s. 70-72.

[81] Müslim, Îmân, 209.

[82] Buhârî, Talâk, 11.