Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

PEYGAMBERLERE İMAN - Niçin İnanıyorum

Oluşturulma tarihi: 6.02.2025 15:55    Güncellendi: 6.02.2025 15:55    peygamberlere iman peygamberlere iman - niçin inanıyorum

Allah neden peygamberler göndermiştir

Peygamberler ve onların insanlık tarihindeki yerini göz önünde bulundurarak bu soruyu cevaplandırmaya çalıştığımızda iki temel sebeple Allah’ın peygamberler gönderdiğini kavrarız. Birinci sebep Allah’ın akıllı ve şuur sahibi olarak yarattığı âdemoğlunun sorumlu bir varlık olmasıdır. Âdemoğlu yani insan, yapıp ettiklerinden sorumlu olan bir varlıktır. Kime karşı sorumludur? Tabii ki kendini yaratan Rabbine ve tüm yaratılanlara karşı sorumludur. Mademki sorumludur, o hâlde sorumluluğunu bilmelidir. İşte peygamberlerin Allah tarafından gönderilmelerinin sebeplerinden biri bu esastır. Allah insanoğluna dünya hayatında ona doğru yolu gösterecek, sorumluluklarını hatırlatacak, ahirettte sorgu sualin olduğunu bildirecek peygamberler göndermiştir.

İnsan akıl ve duyuları vasıtasıyla pek çok bilgiye ulaşabilir. Ancak insan ömrü oldukça kısadır. Akıl gücü de kısıtlıdır. Kısa ömür ve aklın sınırları insanoğlunu geçmiş ve geleceği tamamen kavrayıp dünya hayatını kâmil manada dizayn etme imkânından yoksun bırakır. Toplumsal hayat ise temel ahlaki ilkelerin benimsenmesi ve hâkim kılınması ile kurulabilir. Peygamberlerin gönderilmesindeki diğer sebep de insanın dünya hayatını sağlıklı bir şekilde kurabilmesi ve devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyduğu temel ilkeleri ve bu ilkelerin bütün insanlar tarafından benimsenip yürürlüğe konulabilmesi için ihtiyaç duyacağı manevi yaptırım gücünü peygamberler ve onların ulaştırdığı ilahî bilgi aracılığıyla insanoğluna ulaştırmaktır. Peygamberlerin toplumlara en büyük armağanı ahlak ilkelerini toplumsal hayatta hâkim kılmak olmuştur.

İnsanoğlu peygamberler aracılığıyla aklı ile elde edemeyeceği bilgilere ulaşır. Allah’ın sıfatları, ölümden sonra yeniden diriliş, ahiret hayatı, melekler, Allah’a nasıl ibadet edileceği gibi hususlar akılla ulaşılamayacak hususlardır. Ayrıca insan peygamberler sayesinde akılla ancak çok uzun yıllarda ulaşacağı ahlaki prensiplere, toplumsal hayatın nasıl inşa edilmesi ve devam ettirilmesi gerektiği bilgisine de ulaşır. İşte bu iki temel sebeple Allah peygamberler göndermiştir.[215]

Peygamberlerin görevleri nelerdir

Peygamber, Allah’ın buyruklarını ve öğütlerini muhataplara bildirmek üzere seçtiği elçidir.[216] Tanımından da anlaşılacağı üzere, peygamberin temel görevi Rabbimizin emir ve buyruklarını insanlara iletmektir. Ancak bu iletim/aktarım, iki durumu da beraberinde getirir. Buna göre peygamberlerin görevlerini “üç t” ile özetleyebiliriz: “tebliğ”, “tebyin” ve “temsil”.

“Tebliğ” Allah’tan vahiy yoluyla gelen tüm bilgileri eksiksiz bir şekilde, olduğu gibi insanlara aktarmaktır. Yukarıda da ifade edildiği gibi, peygamberlerin seçilme gerekçesi tebliğdir. Rabbimiz, Kur’an’da bu temel görevi Peygamberimize hitaben şöyle ifade eder. “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun.”[217]

“Tebyin” insanlara tebliğ edilen ilahî buyrukların, gerektiği yerlerde, açıklanmasıdır. Peygamberler, hitap ettikleri insanların bilgi ve anlayış seviyelerinin farklı olmasından dolayı, pek çok konu ve detayı açıklamak durumunda kalmışlardır. Nitekim bu görev de Kur’an’da şöyle zikredilmiştir. “İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için ve (ola ki üzerinde) düşünürler diye sana da uyarıcı kitabı indirdik.”[218]

“Temsil”ise ilahî yönlendirmelerin tamamının bilfiil uygulanması, insanlara örneklik sunulmasıdır. Peygamberimiz ashabına “Namazı benden gördüğünüz gibi kılın.”,[219] “Hac ibadetlerinin gereklerini benden öğrenin.”[220] buyurarak kendisini örnek almalarını istemiştir.

Peygamberlik nasıl elde edilir? İnsan isterse peygamber olabilir mi

Rabbimiz asırlar boyunca peygamberler seçip göndermiştir. Peygamber olmayı istemek bu seçimde etkili değildir. Yine kişinin zengin, şöhretli ya da makam sahibi olması onun peygamber olarak seçilmesini sağlamaz. Çok çalışarak ve ibadet ederek de peygamberlik elde edilemez. Peygamberlik Allah vergisidir. Kur’an’da, “Bu Allah’ın lütfudur, onu dilediğine verir…”[221] buyurulmaktadır. Rabbimiz peygamberlik yükünü taşıyabilecekleri bilir ve insanlar arasında dilediğini peygamber olarak seçer.[222]

Dünya tarihinde etkili pek çok insan var, onlar neden peygamber değildir

Dünya tarihinde etkili olan insanlara baktığımızda esasında bunların önemli bir kısmının peygamberler olduğunu görürüz. Geçtiğimiz yüzyılda batılı bir araştırmacı tarafından kaleme alınan bir kitap, dünya tarihinde en etkili yüz insanı konu edindi. Kitabın yazarı özellikle milyonlarca insanın kaderini etkilemiş, medeniyetlerin yükseliş ve düşüşüne sebep olmuş, tarihin gidişine yön vermiş kişileri listesine eklemiştir. Kitapta iki büyük dinin peygamberine Hz. İsa ve Hz. Musa’ya da yer veren yazar, tarihi en çok etkileyen kişiler arasında birinciliği Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vermiştir.[223]

Tarih alanında araştırma yapan bilim adamları dünya tarihinin önemli olaylarının özellikle de medeniyetlerin kurulması ve yayılmasının peygamberler öncülüğü ile olduğunu itiraf etmişlerdir.[224] İnsanoğlunda akıl ne ise insanlık tarihinde peygamberlik odur. Peygamberler medeni teşkilatlanma usullerini bulup uygulamaya koyma konusunda da insanlığa öncülük etmişlerdir. Sanat ve teknikle ilgili olan her şeyin ilk bilgisine Allah’ın gönderdiği peygamberlerle ulaşılmıştır. Ziraat, ticaret, tıp, demiri eritme ve işleme, elbise dikme, gemicilik gibi konularda da peygamberler insanlara rehber olmuşlardır.[225] Allah’ın Hz. Davud’a demiri yumuşatıp erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıtmayı[226] ve zırh yapma sanatını[227] öğrettiğine dair Kur’an’da verilen bilgiler dikkate alınırsa ve bu çağa “demir çağı” adı verilmesi göz önünde bulundurulursa peygamberlerin tarih sahnesindeki etkin karakterler oluşu daha iyi anlaşılacaktır.[228]

Peygamberlerin hepsi insanların erdemli, nezih bir hayat sürebilmesi için çabalamışlardır. İyiliği tanıtıp, iyiliğin yollarını göstermiş ve yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için gayret sarf etmişlerdir. Bunun neticesinde adalet, hak ve hukuka riayet, doğruluk, emanet, insanlar arası ilişkilerde sevgi ve saygı, iyiliği gözetmek, zalime ve zulme karşı olmak gibi erdemlerin insanlarca benimsenmesini sağlamışlardır. Aynı zamanda kötülüğü tanıtıp kötülükten uzak durmayı tavsiye eden peygamberler yalan, haksızlık, zulüm, hırsızlık, alay, kibir gibi kötü olan şeylerin insanlarca benimsenmemesi için mücadele etmişlerdir. Peygamberlerin insanlığa sunup uygulamaya çalıştıkları bu bilgilerin insanlık tarihindeki değerinin ne kadar yüce olduğu aşikârdır.[229]

Peygamberler dışındaki insanlara vahiy gelebilir mi

Peygamberlerin dışındaki insanlara vahiy gelip gelmeyeceği konusunu açıklamadan önce vahyin kelime anlamı ve terim anlamını söylemek isteriz. Vahiy sözlükte, birine işarette bulunmak, göndermek, kalbe ilham etmek, hızlı bir şekilde ve gizlice söylemek[230] anlamlarına gelir. Terim anlamıyla vahiy ise, Allah ve peygamberleri arasında mahiyetini tam olarak sadece onların bildiği özel bir iletişim şeklidir. Bu anlamda vahiy, Allah’ın seçtiği bazı kullarına, insanlar için genel geçer olmayan özel bir yolla, bildirmek istediği mesajlarını iletmesidir.

Kur’an’da Allah’ın gökyüzüne,[231] yeryüzüne,[232] arıya,[233] Hz. Musa’nın annesine,[234] Hz. Meryem’e,[235] Hz. İsa’nın havarilerine[236] ve peygamberlere vahyettiğinden bahsedildiğini görürüz. Ancak ayetler gözden geçirildiğinde bu kelimenin, yalnızca “peygamberler” söz konusu olduğunda Allah’ın özel mesajının insanlara bildirilmesi amacını taşıdığı, diğer ayetlerde ise bir çeşit yaratılış olayından veya kalbe verilen ilhamdan bahsedildiği görülür. Peygamberler dışındaki insanların aldıkları vahiy, onlara peygamberlik sorumluluğu yüklememektedir. Allah’ın peygamberlere gönderdiği vahyin en ayırt edici özelliği ise, Allah’ın mesajının diğer insanlara tebliğ edilmesi amacını taşımasıdır. Peygamberler Allah ile insanlar arasında O’nun mesajını ulaştıran elçiler olarak görevlendirilmiştir.

Allah’a inanıp peygamberi kabul etmeyen kişi dinden çıkar mı

Allah, hikmetinin ve lütfunun sonucu olarak kullarına peygamberler göndermiştir. Allah’a iman eden Rabbinin peygamber gönderdiğine de inanır. Kur’an’da, “Allah’ın elçisi ve müminler, Rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. “O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız.” ve “İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş sanadır”dediler.”[237] buyuran Yüce Allah, peygamberler gönderdiğini ve insanların onlara iman ettiklerini açıklıyor bizlere.

İnsanlar bir elçinin yol göstericiliğine ihtiyaç duyarlar. Kişinin gücünü aşan, yeterli olmadığı konularda elinden tutan ve yolunu aydınlatan peygamberdir. Kişi, Allah’a nasıl ibadet edeceğini, ahiretle ilgili durumları, düşünce ve ahlak yönüyle nasıl yükseleceğini peygamberin öğrettikleriyle bilir. Eğer Allah peygamber göndermeseydi ideal şekilde doğru ve güzeli bulması, faydalı ve zararlıyı ayırt etmesi kolay olmazdı. Çünkü insanlar duygularının etkisi altında kaldıklarında gerçek doğru ile pratik yararı birbirine karıştırabilir ve isabetli karar veremeyebilir.

İnsanın sorumlu tutulabilmesi, yaptıkları karşılığında sevap ve ceza alabilmesi için bilgilendirilmesi gerekir. Böylelikle ahirette, bilmiyordum, peygamber gönderilmedi, diye Allah’a karşı mazeret ileri süremez.Rabbimiz, “Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra, Allah’a karşı tutunacak bir delilleri olmasın...”[238] ayetiyle bu durumu açıklamaktadır. Peygamberler ümmetlerine hem bu dünyada hem de âhirette mutlu olmaları için ihtiyaçları olan prensipleri öğretmiştir.

Allah’a, Peygamber’e ve peygamberin haber verdiği şeylere inanan kimseye mümin denir. İslam dininin temel prensiplerine inanmayan, Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiği esaslardan bir veya birkaçını yahut tamamını inkâr eden kimseye ise kâfir denir. Kişinin kâfir olduğunu gösteren en belirgin özellik, onun dinin temel esaslarından birini veya tamamını reddetmesi yahut onları beğenmemesi ve değersiz saymasıdır. Kur’an’da, “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip bir kısmına iman ederiz, ama bir kısmına inanmayız diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu? İşte gerçekten kâfirler bunlardır...”[239]buyrulmaktadır.

O hâlde mümin, Hz. Peygamber’in getirdiklerinin hepsini tasdik eden, kâfir ise hepsini veya bir kısmını inkâr edendir. İman esaslarından birini bile inkâr eden kimseye mümin denilemeyeceğinden, Allah’a inanan fakat peygamberi kabul etmeyen kişi dinden çıkar.[240]

Peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmasam olur mu? Peygamberler arasında ayrım yapmak doğru mudur

Peygamberlerin hepsine iman etmek, imanın şartlarından biridir. Peygamberlere iman; onların Allah tarafından gönderildiğine, getirdikleri bütün bilgilerin gerçek ve doğru olduğuna inanmak demektir. Rabbimiz, aralarında herhangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere inanmayı farz kılmıştır. Kur’an’da, “Allah’ın elçisi ve müminler, Rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. “O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız.” ve “İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş sanadır.” dediler.”[241] buyrulmaktadır. Bu sebeple peygamberlerin bir kısmına inanıp diğerlerine inanmamak kişiyi dinden çıkarır.[242]

Peygamberler arasında üstünlük farkı var mıdır

Peygamberler Allah’ın tebliğ vazifesi için gönderdiği seçkin ve üstün insanlardır. Onların hepsi peygamberliğin şartlarını taşıma noktasında ortak özelliklere sahiptir. Fakat Allah tarafından kendilerine verilen ilahî lütuf ve imkânları, karakter özellikleri, sabır, azim ve mücadele yöntemleri birbirinden farklıdır. Bu sebeple aralarında derece bakımından farklılıklar vardır. Bu hususa Kur’an’da yer verilmiş, peygamberlerin kendi aralarında farklı üstünlüklere sahip oldukları açıklanmıştır.[243] Ayrıca Allah, bazı peygamberleri imtihanlarının ağır, mücadelelerinin zor olması sebebi ile azim sahibi, zorluklara göğüs geren anlamında “ülü’l azm” diye isimlendirmiştir.[244]

Peygamberler arasındaki bu üstünlük, yeni bir ilahî kitap getirip getirmemeleri, ilim ve manevi mevkilerinin farklı derecelerde bulunmaları gibi durumlarla ilgilidir. Peygamber olmaları ve ortak niteliklere sahip olmaları açısından ise aralarında bir fark yoktur. Müslüman olarak bize düşen hepsinin Allah’ın elçileri olduğuna iman etmek, peygamberler arasında ayırım yapmamaktır.[245]

Peygamberler kendi topluluklarına mı yoksa bütün insanlığa mı gönderilmiştir

Allah Teâlâ’nın dünyanın farklı yerlerinde farklı dilleri konuşan toplumlara kendi içlerinden peygamberler göndermesi insanlara rahmetinin bir neticesidir. Rabbimiz, bu toplumlara kendi içlerinden peygamberler seçmiştir ki, onların diliyle konuşsun ve anlaşmaları kolay olsun. Bu konuda Rabbimiz İbrâhîm suresi 4. ayette şöyle buyurur: “İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.” Bu ayetler göstermektedir ki, Allah Teâlâ, ilahî hakikatleri anlamaları için insanlara onların diliyle konuşan peygamberlerini göndermiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, ilahî hakikatlerin değil sadece anlatıldıkları dilin değiştiğidir. Bir başka ifadeyle Rabbimiz evrensel mesajını farklı dillerde indirmiştir.

Hz. Salih, Hz. Hud, Hz. Yunus gibi bazı peygamberler belirli bir topluluğa gönderilmekle birlikte getirdikleri mesajlar evrenseldir. Hz. Muhammed (s.a.s.) ise son peygamber olduğundan bütün insanlığa gönderilmiştir.

Peygamberler Allah’ın elçisi olduklarını nasıl ispat etmişlerdir

Peygamberler, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu mucizelerle peygamberliklerini insanlara ispat etmişlerdir. Mucize, “benzeri insanlar tarafından meydana getirilemeyen, peygamberlikle görevlendirilen kişinin elinde Allah tarafından yaratılan ve tabiat kanunlarını aşan hârikulâde olaylar”demektir.[246] Mucize olan olaylar, insanlar tarafından meydana getirilebilmesi mümkün olmadığından, peygamberliği ispat eden en büyük delillerdir. Diğer taraftan peygamberler, kendi toplumlarında doğruluk ve güvenilirlikleri ile bilinen kişilerdir. Söz konusu mucizelerin, yalan söylemeyen bu güvenilir insanların elinde gerçekleşmesi de ayrıca ikna edicidir.

Ateşin Hz. İbrahim için serin ve zararsız olması, [247] Semûd kavmine gönderilen Hz. Salih’in o toplumda çok değerli bir hayvan olarak kabul edilen deve mucizesiyle desteklenmesi,[248] Hz. Musa’nın asası ile denizi yarması,[249] Hz. Süleyman’ın emrine rüzgârın verilmesi,[250] kendisine kuşların ve diğer canlıların dilinin öğretilmesi,[251] cinlerin ve şeytanların kendisine boyun eğdirilmesi[252] Kur’an’da zikredilen mucize örneklerindendir. Allah Teâlâ peygamberlerini, gönderildikleri toplumda en fazla gelişmenin olduğu alanlarda insanları aciz bırakacak mucizelerle desteklemiştir. Örneğin, Hz. Musa’nın yaşadığı Mısır toplumunda sihirbazlık geliştiğinden, Allah onu, sihirbazları aciz bırakan ejderha mucizesiyle güçlendirmiştir.[253] Hz. İsa’yı da yaşadığı toplumda tıp geliştiğinden, ölüleri diriltme, kör ve alacalıyı iyileştirmek, çamurdan kuş yapıp ona üflemekle gerçek bir kuş olması vb. mucizeleriyle desteklemiştir.[254] Hz. Muhammed’in en büyük ve kalıcı mucizesi ise, Kur’an-ı Kerim’dir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Onlar hâlâ, “Rabbinden ona bazı mûcizeler indirilmeli değil miydi?” diyorlar. De ki: “Mûcizeler yalnız Allah’ın katındadır; ben sadece bir uyarıcıyım.” Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu? Elbette inanan bir topluluk için onda rahmet ve ibret vardır.”[255] Söz sanatının gelişmiş olduğu bir toplumda Allah, Peygamber Efendimizi benzerinin getirilemediği Kur’an-ı Kerim ile desteklemiştir.

Peygamberler her şeyi bilir mi? Gayb hakkında bilgileri var mıdır

Peygamberler, insan olmaları sebebiyle, her şeyi bilmez, bilemezler. Allah’ın kendileriyle vahiy yoluyla iletişime geçmesi, peygamberleri, diğer insanların bilmedikleri konulara hâkim kılar. Ancak peygamberler vahiy alıyor olsa bile, özde her birisi insandır. Ve insan, yalnızca Allah’ın izin verdiği alanları bilgisi ile kuşatabilir. Dolayısıyla Rabbimizin bildirmediği hiçbir konuyu peygamberler de dâhil kimse bilemez. Fakat peygamberlerin her şeyi bilmiyor olması onlar için bir kusur, eksiklik değildir. Bu hususta Rabbimiz, Kur’an’da Peygamberimize hitaben şöyle buyurur: “De ki: “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim.’ de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum.”[256]

Gayb beş duyu ile kavrayamadığımız alan olarak tanımlanabilir. Allah’ın mahiyeti, ruhun ne olduğu, kıyamet ve ahiretle ilgili olaylar, biz insanlar için en temel gaybi konulardır. Gaybi konulara dair tek bilgi kaynağımız sadık (doğru) haberlerdir. Bu haberleri de bize, Rabbimizin aktardığı kadarıyla peygamberler ulaştırmaktadır.

Peygamberler günahsız mıdır

Peygamberlerin “sıdk”, “emanet”, “fetanet”, “ismet” ve “tebliğ” olmak üzere beş temel özelliği vardır. “Sıdk” peygamberlerin doğru olmaları; “emanet” güvenilir olmaları; “fetanet” akıllı, zeki ve uyanık olmaları; “ismet” günah işlememeleri ve günahtan korunmuş olmaları; “tebliğ” ise Allah’tan aldıkları buyrukları ve yasakları insanlara eksiksiz iletmeleri demektir.

Peygamberler hayatlarının hiçbir döneminde küfür, şirk veya inkâr içerisinde olmamışlar ve kasten günah işlememişlerdir. Fakat insan olmalarından dolayı Rabbimizin kullarına örnek olmaları için peygamberlerin küçük hataları (zelle) Kur’an’da insanlara bildirilmiştir. Hz. Âdem’in yasak ağaca yaklaşması,[257] Hz. Musa’nın kastı olmaksızın bir adamın ölümüne sebep olması,[258] Hz. Yunus’un tebliğ bölgesini terk etmesi[259] Kur’an’da zikredilen peygamber zelleleridir. Bunlar peygamberlerin derecesine zarar vermez. Çünkü hiçbir peygamber zellesinde, küçük hatalarda ısrar etmemiştir.

Kur’an’da Abese suresinin inmesine vesile olan olay da, Peygamberimizin zellesine bir örnektir. Bir gün Peygamberimiz putperest önderlerin ikna edilmesi hâlinde onları izleyen halkın İslam’ı daha kolay benimseyecekleri düşüncesiyle onlarla konuşmaktaydı. Putperest liderlerden birine İslam’ı anlatırken yanlarına âmâ sahabi Abdullah b. Ümmü Mektûm geldi. Efendimiz (s.a.s.) belli bir kıvama getirdiği sohbetini kesmek istemediği için Abdullah’ın (r.a.) gelişinden rahatsız olmuş, memnuniyetsizliği yüzüne yansımıştı. Aslında âmâ olan bu sahabinin söz konusu durumdan haberi olmamıştı. Fakat Allah Teâlâ, peygamberini sitemli bir ifadeyle uyaran Abese suresinin ilk ayetlerini indirdi. Bu ayetlerle Hz. Peygamber’in müminlere verilecek emeğin daha verimli olacağını, öğüdün kime fayda vereceğini kesin olarak bilemeyeceğini ve topluluğun ileri gelenlerinden sorumlu olmadığını bildirdi.[260] Bundan etkilenen Hz. Peygamber’in, daha sonra zaman zaman Abdullah’ı gördüğünde, “Kendisinden dolayı Rabbimin beni azarladığı şahsa merhaba!” diyerek ona iltifatta bulunduğu rivayet edilmektedir.[261] Bu olayda kasti ve ısrarcı olunan bir günah bulunmayıp, tekrar edilmeyen bir hata için uyarı yer almaktadır.

Resûl ile nebi arasındaki fark nedir  

Allah’ın kulları arasından seçtiği, emir ve yasaklarını insanlara ulaştırmak üzere görevlendirdiği elçilere “peygamber” denir. Farsçadan dilimize geçmiştir peygamber kelimesi. Arapçada peygamber kelimesinin karşılığı olarak “Resûl” kelimesi kullanılır. Resûl, yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla, yani yeni ameli hüküm ve uygulamalarla insanlara gönderilen peygamberdir. “Nebi” ise yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderilmeyip, önceki bir peygamberin kitap ve şeriatını ümmetine bildirmekle görevli olan peygamberdir.[262]

Hz. Muhammed son peygamber midir

Hz. Muhammed, Allah’ın insanlığa doğru yolu göstermek için gönderdiği rehberlerin sonuncusudur. Rabbimiz Kur’an’da bunu bize açık olarak ifade eder: “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”[263] Bu ayet Hz. Muhammed ile peygamberliğin sonlandırıldığını ifade eder. Bu ayette Hz. Muhammed’in peygamberlerin sonuncusu olduğunu ifade etmek için, Rabbimizin tercih ettiği “hâtem” kelimesi, aynı zamanda mühür anlamına gelir. Mühür bir işi, mektubu, fermanı vs. yazıp bitirdikten sonra kapatıp sonlandırmak için kullanılır. Bir şeyin mühürlenmesi ile o işlem tamamlanmış olur. Dolayısıyla Hz. Muhammed, hem peygamberlerin sonuncusu, hem de peygamberliği sona erdiren, aynı zamanda diğer bütün peygamberleri onaylayan ilahî bir mühürdür.

Allah’ın Peygamberimizi âlemlere rahmet olarak göndermesi ne demektir

Peygamber göndermek Allah için zorunlu değildir. Ancak buna rağmen peygamberler göndermiştir. Allah’ın peygamber göndermesi O’nun rahmetinin eserinden başka bir şey değildir. İnsan bilgi üretebilir ama bu özelliği sınırlıdır. Üstelik ömrü de oldukça kısadır. Bu sınırlı varlığın geniş varlık perspektifini tam anlamıyla idrak edip pratik ve teorik problemlerine yorum getirmesi oldukça zordur. Bu anlamda insana rehberlik eden peygamberlerin gönderilmesi kelimenin tam anlamıyla Allah’ın bir rahmeti ve lütfudur.[264]

Rahmetinin bir eseri olarak peygamberler gönderen Rabbimiz, son peygamber Hz. Muhammed’i (s.a.s.) “âlemlere rahmet olarak” göndermiştir.[265] Çünkü Peygamberimiz sadece belli bir topluluğa değil bütün insanlığa gönderilmiştir. Peygamberimiz vasıtasıyla bütün insanlık dünya ve ahiret saadetini sağlayacak ilahî vahye ulaşmıştır.[266]

Hz. Muhammed’e çok salavat getirmek tevhid inancına zarar verir mi

Salavat Allah’ın rahmet ve selamının Hz. Peygamber’in üzerine olması için yapılan duanın adıdır. Hz. Peygamber’e sevgi, bağlılık ve destek ifade eden salavatın tevhit inancına aykırı olması düşünülemez. Zira Kur’an-ı Kerim’de “Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selam okuyun.”[267] buyrulmaktadır. “Kıyamet günü insanların bana en yakını bana en çok salavat getirenidir.”[268] diyen Peygamber Efendimiz inananları salavat getirmeye teşvik etmiş, İslam âlimleri de Hz. Peygamber’e salavat getirmenin sünnet olduğunu belirtmişlerdir. Tarih boyunca Peygamber Efendimizden bahsederken daima saygılı olmak ve ona salavat getirmek üzerinde önemle durulmuş, onun şefaatini ümit eden müminler de her zaman salavatı çokça okumuştur.[269]

Hz. İbrahim’in Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için önemi nedir

Kur’an hem İslamiyet hem Hristiyanlık hem de Yahudilikte önemli bir yere sahip olan Hz. İbrahim’in “haniflerden” olduğunu söyler.[270] Hz. İbrahim her ne şartta olursa olsun hakkın ve doğrunun yanında olup, haksızlığa boyun eğmeden doğru yolu tercih etmesi sebebiyle bu şekilde isimlendirilmiştir. Özellikle tevhit inancını benimsemesi ve içinde yaşadığı toplumda putperestliğe karşı durması ile tanınmıştır. Yüce Allah Peygamberimizden hanif olan Hz. İbrahim’in dinine uymasını, onun yolunu devam ettirmesini istemiştir.[271] Samimi ve ihlaslı Müslümanlar için de sıfat olarak “hanif” kelimesi kullanılmıştır. Peygamberimiz bir hadisinde “Ben Yahudilik ve Hristiyanlıkla değil, hoşgörülü hanif dini ile gönderildim.” buyurmuştur.[272]

Hz. İbrahim’in eşi Sare’den olan oğlunun adı İshak, diğer eşi Hacer’den olan oğlunun adı ise İsmail’dir. Yahudilik ve Hristiyanlık, oğlu İshak’ın soyundan gelen ve kendilerine İsrailoğulları denen koldan devam etmiştir. Peygamberimizin soyu ise Hz. İsmail vasıtasıyla Hz. İbrahim’e uzanır. Yahudiler Hacer’i köle olması sebebiyle kabul etmez. Sare’nin ise Hz. İbrahim’in eşi olduğunu, dolayısıyla vadedilmiş toprakların Hz. İbrahim’in varisi olarak oğlu İshak vasıtasıyla kendilerine miras kaldığını iddia ederler.

Bu konuda vurgulanması gereken en önemli şey, Hz. İbrahim’in üç büyük semavi dinin mensupları tarafından otorite kabul edilen bir peygamber olduğudur. Dolayısıyla Yahudilik ve Hristiyanlık da bozulmadan önce tevhit esasına dayanmakta ve ilk vahiy dönemlerinde bu iki din de İslamiyet gibi tevhit ilkesini savunmaktaydı. Daha sonra insanlar dinlerindeki özü koruyamamış, Allah’a ortak koşarak tevhitten uzaklaştıkları için Rabbimiz son peygamber olarak Hz Muhammed’i (a.s) göndermiştir.

İlk insan peygamber ise hepimiz peygamber soyundan mı geliyoruz

Tüm insanlık ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’in soyundan gelir. Bununla beraber peygamber soyundan gelmek, insanın cenneti kazanması ya da cehennemden uzaklaşmasında bir avantaj sağlamaz. Hz. Âdem’in iki oğlundan birinin kardeşini öldürmesi, Hz. Nuh’un oğlunun inkâr ederek tufanda boğulması, bunun en açık örnekleridir. Kısacası, hepimiz peygamber soyundan geliyoruz ancak Allah bizleri, imanımızla ve bu imanımıza uygun davranışlarımızla değerlendirir.

Hz. Muhammed dışındaki diğer peygamberler de Müslüman mıydı

Allah’ın farklı zamanlarda gönderdiği dinlerin esası aynıdır. Bütün peygamberler, insanları öncelikle bir olan Allah’a iman etmeye yani tevhid inancına davet etmiştir. Hz. Âdem’den başlayarak gönderilen bütün hak dinlerin adı İslam’dır ve bu dine inananlara Müslüman denir. Rabbimiz Kur’an’da bunu şöyle ifade etmiştir: “Biz Allah’a ve bize indirilene, keza İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilenlere, yine Musa’ya ve İsa’ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rableri tarafından gönderilenlere iman ettik. Onlar arasında ayrım yapmayız, biz O’na teslim olanlarız.” deyin.[273]

Nitekim “İbrahim ne Yahudi ne Hristiyan idi; bilakis o, hanif bir Müslümandı; müşriklerden değildi.”[274] ayetinde, Hz. İbrahim için Müslüman ifadesini bizzat Rabbimiz kullanmıştır. “Kuşkusuz Allah katında din İslam’dır.”[275] İnsanlara din olarak İslam’ı seçen Allah’ın, gönderdiği bütün peygamberlerin öncelikle Müslüman olmasından daha tabii bir şey düşünülemez.[276]

Bütün peygamberler İslam dinini benimsiyorsa neden farklı adlarla farklı dinler getirdiler

Allah dünya tarihi boyunca, çeşitli milletlere kendi içlerinden peygamberler ve kitaplar göndererek, insanlardan O’na kulluk yapmalarını istemiştir. İnsan her devirde özü ve yaratılışı itibarıyla aynıdır. Dinin amacı, insanlara Allah’a kulluğun nasıl yapılacağını öğretmek ve böylece onları huzura kavuşturmaktır.

İslam kelimesinin anlamlarından biri, Allah’ın peygamberlerine gönderdiği dinin genel adı olmasıdır. Diğer peygamberler farklı adlar ile farklı dinler getirmediler. Kur’an’dan öğrendiğimiz üzere aslında her peygamberin getirdiği din İslam’dır. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar tüm peygamberler hak din olan İslam’ı tebliğ etmek için gönderilmiştir: “Şüphesiz Allah katında, din İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.”[277]

İslam aynı zamanda Peygamberimizin getirdiği dinin de özel ismidir. Allah tarafından gönderilen tüm dinler, inanç ve ibadete dayalı olması yönüyle ortaktır. Dinin temeli olan iman esasları hepsinde aynı kalmakla birlikte, dünyaya ait işler ve ibadetlerdeki uygulama şekilleri bakımından aralarında bazı farklılıklar vardır. Rabbimiz her millet için açık bir şeriat ve bir yol belirlediğini söyler.[278] Dolayısıyla her devirde o topluluğun ihtiyaçlarına göre, gönderilen hükümlerde de değişiklikler olmuştur. Mesela dinimizde namaz beş vakit ile sınırlı iken, Hz. Musa’nın şeriatında vakit sayısı çok daha fazladır. Ayrıca bazı gıdalar Hz. Musa’nın kavmine yasaklanmışken Peygamberimizin ümmetine serbest bırakılmıştır.

Mucizeler peygamberlere has mıdır? Normal insanlar da mucize yaşayabilir mi

“Mucize”, Allah’ın peygamber olarak seçtiği kulunu doğrulamak ve desteklemek için yarattığı, insanların benzerini getirmekten âciz kaldığı olağanüstü olaylara denir. Mucize peygamberler eliyle meydana gelir fakat onu yaratan Allah’tır. Bazı olağanüstü hâller mucizeye benzese de aralarında büyük fark bulunur. Öncelikle bu tür olağanüstü hâller, peygamber olmayan kişilerde görülür. Mucizeleri taklit etmek hiçbir şekilde mümkün değilken diğer olağanüstülükler taklit edilebilir. Peygamberine gönülden bağlı ve ona titizlikle uyan velî kulların gösterdiği olağanüstü hâllere “keramet” denir. “Meûnet” ise Rabbimizin, Müslüman olan kulunu, düştüğü darlık ve sıkıntıdan olağanüstü bir şekilde kurtarmasıdır.[279]

İslam anlayışındaki mucize ve keramet ayırımı diğer dinlerde bulunmaz. Bu yüzden onlar, ilahî bir kuvvet tarafından ortaya konan hârikulâde olayları da dinî veya karizmatik bir şahsiyet tarafından sergilenen fevkalâde hadiseleri de mûcize olarak tanımlarlar.[280]


[215] Yusuf Şevki Yavuz, “Nübüvvet”, DİA, c. 33, s. 279-285.

[216] Yusuf Şevki Yavuz, “Peygamber”, DİA, c. 34, s. 257.

[217] Mâide, 5/67.

[218] Nahl, 16/44.

[219] Buhârî, Ezân, 18.

[220] Müslim, Hac, 310.

[221] Cuma, 62/4.

[222] Yusuf Şevki Yavuz, “Peygamber”, c. 34, s. 257-262.

[223] Michael H. Hart, Dünyaya Yön Veren En Etkin 100, Ka Kitap, 2016.

[224] Yusuf Şevki Yavuz, “Nübüvvet”, DİA, c. 33, s. 282-283.

[225] Şerafeddin Gölcük, İslam Akaidi, Esra Yay., İstanbul, 1994, s. 115.

[226] Sebe’, 34/10-12.

[227] Enbiyâ, 21/80.

[228] Yusuf Şevki Yavuz, “Nübüvvet”, DİA, c. 33, s. 279-285.

[229] Bekir Topaloğlu, Yusuf Şevki Yavuz, İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, s. 160-162.

[230] Yusuf Şevki Yavuz, “Vahiy”, DİA, c. 42, s. 440.

[231] Fussilet, 41/12.

[232] Zilzâl, 99/1-5.

[233] Nahl, 16/68.

[234] Kasas, 28/7; Tâhâ, 20/38.

[235] Meryem, 19/19, 24-26.

[236] Mâide, 5/111. İslam âlimleri, Allah’ın Hz. İsa’nın havarilerine vahyetmesinin, Hz. İsa’nın söylemesi veya Allah’ın onların kalplerine ilham etmesiyle olduğunu belirtir.

[237] Bakara, 2/285.

[238] Nisâ, 4/165.

[239] Nisâ, 4/150-151.

[240] Mustafa Sinanoğlu, “İman”, DİA, c. 22, s. 212-214.

[241] Bakara, 2/285.

[242] A. Hamdi Akseki, İslam Dini, s. 50-53.

[243] Bakara, 2/253.

[244] Ahkāf, 46/35.

[245] Bakara, 2/136.

[246] Bekir Topaloğlu, Yusuf Şevki Yavuz, İlyas Çelebi, İslâm’da İman Esasları, s. 389. Ayrıca bkz. Halil İbrahim Bulut, “Mucize”, DİA, c. 30,
s. 350-352.

[247] Enbiyâ, 21/69.

[248] Aʻrâf, 7/73; Hûd, 11/64.

[249] Tâhâ, 20/77; ayrıca bkz. Şuarâ, 26/63.

[250] Enbiyâ, 21/81; Sâd, 38/36.

[251] Neml, 27/16.

[252] Sebe’, 34/12-13; Enbiyâ, 21/82.

[253] Tâhâ, 20/69-70.

[254] Âl-i İmrân, 3/49.

[255] Ankebût, 29/50-51.

[256] En’âm, 6/50.

[257] Bakara, 2/35-36; Aʻrâf, 7/19-20.

[258] Kasas, 28/15.

[259] Enbiyâ, 21/87-88; Sâffât, 37/139-148; Kalem, 68/48-49.

[260] Abese, 80/1-12.

[261] Ahmed b. Muhammed b. İbrahim es-Saʻlebî, el-Keşf ve’l-Beyân an Tefsîri’l-Kur’ân, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arâbî, Beyrut, 2002, X, 131.

[262] Yusuf Şevki Yavuz, “Peygamber”, DİA, c. 34, s. 257-262.

[263] Ahzâb, 33/40.

[264] Bekir Topaloğlu, Yusuf Şevki Yavuz, İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, s. 151.

[265] Enbiyâ, 21/107.

[266] Kuran Yolu, c. 3, s. 705.

[267] Ahzâb, 33/56.

[268] Tirmizî, Vitir, 21.

[269] Mehmet Suat Mertoğlu, “Salâtüselâm”, DİA, c. 36, s. 23-24.

[270]“İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hristiyan. Fakat o, Hanif (Allah’ın birliğini kabul eden, doğruya yönelen) bir Müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.” Âl-i İmrân, 3/67.

[271] Nahl, 16/120; Bakara, 2/135.

[272] İbn Hanbel, V, 266.

[273] Bakara, 2/136.

[274] Âl-i İmrân, 3/67.

[275] Âl-i İmrân, 3/19.

[276] Yusuf Şevki Yavuz, “Peygamber”, DİA, c. 34, s. 257-262.

[277] Âl-i İmrân, 3/19.

[278] Mâide, 5/48.

[279] İlmihal, c. 1, s. 113-115.

[280] Salime Leyla Gürkan, “Mûcize”, DİA, c. 30, s. 352.