İslam inancına göre insan hayatının geçirdiği aşamalar ve ileride onu bekleyen hâller dört evrede ifade edilir. Bunların ilki, ruhun yaratıldığı andan bedene üfleninceye kadar geçen “ruh aşaması”dır. İkincisi doğum ile başlayıp, ölümle biten “dünya hayatı”, üçüncüsü ölümle başlayan ve tekrar dirilişe kadar devam edecek olan “kabir hayatı”dır. Son evrede ise, yeniden diriliş ile başlayıp sonsuza kadar devam edecek olan “ahiret hayatı” vardır.[281]
Ahiret Arapça bir kelimedir. “Son, sonraki” anlamına gelen âhir kelimesinin müennesidir. Var olan her şeyin bir sonu olduğu gibi dünya hayatının da bir sonu olduğunu hatırlatan bu kelime, dünya hayatından sonra başlayıp ebediyen devam edecek olan hayatımızı ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin tebliğ ettiği ahiret inancı, iman esasları içerisinde net ve açık bir şekilde yer alır, ahireti inkâr edenler de uyarılır: “Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır.”[282]
Kur’an-ı Kerim ahiretin varlığına inanmanın gerekliliği kadar, ahiret hayatında karşılaşacağımız ve aklımızla bilmemiz mümkün olmayan kıyamet, haşr, mahşer, mizan, cennet, cehennem hakkında da bilgiler verir. Kur’an-ı Kerim’den öğrendiğimize göre yaşadığımız dünya ve içindeki her şey geçici bir süre için yaratılmıştır.[283] Zamanı geldiğinde kâinatın düzeni bozulacak, canlı, cansız tüm varlıklar yok olacaktır. Kur’an bu olayı kıyamet olarak açıklar. Dünyanın sonu İsrafil isimli meleğin sura üflemesiyle gelecek[284] ve kıyamet tüm dehşetiyle kopacaktır. “Güneş dürülüp karardığında, yıldızlar dökülüp söndüğünde, dağlar sökülüp yürütüldüğünde...”[285] ifadeleri kıyametin nasıl kopacağını, kâinatın düzeninin nasıl bozulacağını açık bir şekilde ifade eder. Sura ikinci defa üflendiğinde tüm canlılar tekrar dirilir.[286] Yeniden dirilmenin ardından “mahşer” denilen çok geniş bir alanda toplanmanın gerçekleşeceğini[287], amel defterlerinin dağıtılmasından sonra, hesapların en ince ayrıntısına kadar görüleceğini[288] ve sonuca göre cehennemliklerin ve cennetliklerin ortaya çıkacağını[289] Kur’an bize çok net bildirir. İşte bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren ebedi olarak devam edecek olan asıl ve kalıcı hayat, ahiret hayatımızdır.
Kur’an-ı Kerim’de ve sahih hadislerde çok açık bir şekilde yer alan ve ayrıntıları ile anlatılan ahiret inancı, aynı zamanda insanlık tarihinin başlangıcından itibaren Tanrı’nın varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de yer almaktadır.[290]
Ahiretin varlığı nasıl anlaşılır
Ahirete iman, İslam’ın temel inanç esaslarından biridir. Kur’an’da pek çok ayette Allah’a iman, ahirete iman ile beraber yer alır ve ahireti inkâr edenlerin Allah’ı da inkâra düştükleri açıklanır.[291] Ahiret, Allah’ın ve tüm peygamberlerin tartışmasız bir şekilde bize açıkladığı imani bir konudur. Semavi dinlerin tamamında bu inanç vardır. Ne var ki ahiret hayatı, şu an gözümüzle görebileceğimiz, duyularımızla idrak edebileceğimiz bir hayat değildir. Ahiretin varlığı pozitif bilimlerin yöntemleriyle ispatlanamaz. Kıyametin nasıl kopacağını, ahiret hayatına dair haberleri sadece ayetlerden ve sahih hadislerden öğrenebiliriz.
Kur’an’da ahiret gününden bahsetmeyen hemen hiçbir sure yoktur. Ölümden sonra yeniden dirilişin nasıl mümkün olduğu, kış mevsiminden ilkbahara geçerken meydana gelen tabiat olayları ile açıklanır.[292] Bazı ayetlerde insanın yaratılışının, düzenli ve sistemli olan bu kainatın yaratılmasından daha zor olmadığı, yeniden yaratmanın ilk yaratmaya göre çok daha basit ve kolay olduğu, örnekler verilerek zihnimize yerleştirilir.[293] Ahirete inanmayanların zan ile hareket ettikleri, kibirli, merhametsiz ve inkârcı oldukları da ayetlerde belirtilir.[294]
Kur’an ayetlerinin dışında bizi ahiretin varlığına götürecek pek çok akli delilimiz de vardır. Rabbimiz bizi en güzel şekilde yaratmış ve kâinatı hizmetimize sunmuştur. Bu yaşantının ölüm ile son bulması, bir terzinin güzel bir elbise dikip çöpe atmasına benzer. Hayatımız ancak ahiretin varlığı ile anlam kazanır. Yaşarken açıklayamadığımız her türlü olay, zulüm, haksızlık ve acının karşılığının alınacağı bir zaman diliminin olması içimizdeki adalet duygusunu tatmin eder. Bu dünyada herkes işlediği suçun cezasını tam anlamıyla çekmemektedir. Mutlak adaletin gerçekleşeceği, kötülerin cezalandırılacağı, iyilerin mükâfatını alacağı bir hayat olmazsa, yaşanılan haksızlık, zulüm ve acıları anlamlandırmak imkânsız olur.
Hayatımızdaki “uzun yaşama arzusu” da ahiretin varlığını hissettiren delillerdendir. Hepimizde sonsuzluk duygusu vardır. Bu duygunun tatmin olacağı yer ahirettir. Ölüm ile birlikte her şeyin son bulduğu bir yok oluş, bizi ümitsizliğe ve strese iter. Ahiretin varlığı psikolojik ve sosyal açıdan hayatımızı daha anlamlı kılar.
Ahirete inanmanın günlük yaşantıma nasıl bir katkısı var[295]
Ahirete inanmak, tüm insanların ölümü ile tamamlanan kıyametten sonra, sonsuz bir hayatın varlığına inanmaktır. İnsan, yaratılışı gereği sonsuzluğu ister, yokluktan hoşlanmaz ve ebedi olarak yaşamayı arzular. Düşünce tarihi insandaki birtakım manevi duyguların bu dünyanın geçici zevkleriyle tatmin edilmeyeceğini göstermektedir. Bu açıdan ahiret inancı insanın yaratılışına uyumlu bir şekilde hareket etmesini sağlar. Rabbimiz insanları çeşitli şeylere ihtiyaç hissedecek şekilde yaratmış, beraberinde bu ihtiyaçlarını karşılayan nimetleri var etmiştir. Mesela yeme içme ihtiyacı içinde yarattığı kullarının bu ihtiyaçlarını gidermek için çeşit çeşit yiyecek ve içecekler var etmiştir. Sevebilme özelliğini kalplerine koyarken, sevgilerini yöneltecekleri anne-baba, evlat ve eşler yaratmıştır. Kulunu hem belli bir his ve ihtiyaç içinde yaratıp hem de o ihtiyaca cevap vermeden kendi başına, çaresiz bırakmamıştır. İnsana ebediyet ve sonsuzluk özlemi veren Allah, onun bu özlem ve ihtiyacını karşılamak için de ahiret hayatını var etmiştir. İnsanlık tarihinin bilim, sanat ve kültür mirasları, insandaki bu ölümsüzlük arayışının sonucudur.
Ahiret inancı insana yaşama ümidi verir ve hayatı kolaylaştırır. İnsanın karşısına çıkan pek çok sıkıntı ve acı karşısında direnç göstermesi kolay değildir. Ahirete inanmak teselli ve acıdan korunma konusunda insana yardımcı olur. Ümidi ve yaşama sevincinin yenilenmesini sağlar. Bu dünyada başına gelen olaylar karşısında gösterdiği tahammül ve sabır karşılığında ahirette kendisine kat kat karşılık verileceğine inanmak insanı hayatın zorluklarına karşı dirençli kılar. Ahirete inanmayan insan zorluklar karşısındaki direncini çabuk kaybederek ümitsizliğe kapılabilir.
Ahiret inancına sahip olan insan, yaptığı güzel fiillerin neticesinde mükâfata ereceği bilinciyle bu dünyada hayatını başıboş ve anlamsız şeylerle geçirmek yerine hem kendisine, hem de insanlığa faydası olan şeylerle meşgul olur. Yani ahiret inancı insandaki kötülükleri önler ve yaratılıştan kendisinde var olan vicdan ve adalet duygusunu tatmin eder. Tam ve gerçek anlamda adaletin bu dünyada değil ahirette gerçekleşeceğine inanan insan adaletsizlikler karşısında ümitsizliğe kapılmaz. Dünyada iken elinden geleni yaparak Rabbine sığınır.
Ahiret inancı insanın sorumluluk bilincini geliştirir ve hayatına anlam katar. Eğer bu dünyadaki tercihlerimizden sorumlu olmasaydık ve bu sorumluluğun hesaba çekileceği ahiret hayatı olmasaydı, dünyanın kurulduğu andan kıyamete kadar, güçlü olan tarafın haksız olarak yaptığı her şey yanına kâr kalacaktı. Ahiret inancı ve yaptıklarından sorumlu tutulacağı fikri insanı kendine ve başkalarına haksız davranmaktan alıkoyar, ona davranışları için bir yön ve hedef belirler.
Son olarak ahiret inancı ölüm ve ötesindeki bilinmezlik konusunda insanın kaygısını azaltır. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanmayan kimse, geçen her günün kendisini karanlık bir son ve yok oluşa sürükleyeceğini düşünerek ızdırap çeker. Kendisini boşlukta hissederek sonunu düşünmekten uzaklaştıran her türlü olumsuz davranışı yapmaya başlayabilir. Ahirete inanan insan ise, tam tersine ölümün bir yok oluş değil sonsuz hayatın başlangıcı olduğunu düşünerek hazırlık yapmaya, iyi iş ve davranışlarla kendisine ve insanlığa faydalı olmaya çabalar.
Şimdi hep beraber dünyadaki tüm insanların ahirete inandığını, küçük-büyük yaptıkları her şeyin hesabını verecekleri ve bundan asla kaçamayacakları bir mahkemenin varlığını düşünerek hareket ettiklerini hayal edelim. Sizce dünya nasıl bir yer olurdu?
İslam inancına göre, âlemin bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Kur’an’ın pek çok ayetinde dünya hayatının geçici olduğu vurgulanır. Rabbimiz “… Bu dünya hayatı bir sürelik yararlanmadan ibarettir; ahirete gelince, ebedîlik yurdu işte orasıdır.”[296] buyurmaktadır. Dünyanın bir sonu olduğu inancı Yahudilik ve Hristiyanlıkta da mevcuttur.
Evreni yaratan ve tabiatı düzenleyen kanunları koyan Rabbimizdir. Zamanı geldiğinde, yani İsrafil adlı meleğe sûra üfürmesini emrettiğinde, bu kanunları alt üst etmek ve kıyameti koparmak Allah’ın iradesindedir. İnsanın ömrü gibi âlemin ömrünü de Yüce Allah belirler. Müslüman, dünyanın bir sonu olduğuna ve kıyametin kopacağına inanır.[297]
Kıyametin yaklaştığını nasıl anlayabiliriz
Kıyamet, meydana geleceği (kopacağı) zaman itibarıyla, Rabbimiz dışında hiçbir varlık tarafından bilinemez. Fakat bu bilgiyi bizlerden gizleyen Rabbimiz, kıyametin işaretlerini/alâmetlerini tüm insanlara, hem Kur’an ile hem de Peygamberimizin (s.a.s.) sözleri ile bildirmiştir.
Kıyametin bazı alâmetleri, ortaya çıkmaları açısından uzun bir zaman dilimine yayılmıştır ve dinî emirlerin ihmal edilmesi ve ahlakın bozulması gibi insan iradesine bağlı olarak meydana gelmektedir. Peygamberimizin gönderilmesi ve onunla peygamberliğin sona ermesi, ilmin ortadan kalkıp bilgisizliğin artması, şarap içme ve zinanın açıkça yapılır olması, ehliyetsiz insanların söz sahibi olması, adam öldürme olaylarının artması, dünya malının bollaşması, zekât verecek fakirin bulunmaması gibi olaylar kıyametin alâmetleri arasında zikredilir.[298]
Bu alâmetlerin yanı sıra Peygamberimiz (s.a.s.) “Kıyametten önce on alâmet görmediğiniz sürece dünyanın sonu gelmez.”[299] buyurmuş ve kıyametin kopmasının hemen öncesinde, birbirlerinin peşi sıra meydana gelebilecek birtakım hadiselerden bahsetmiştir. Bu hadiseler tabiat kanunlarını aşan ve insan iradesi/müdahalesi olmaksızın gerçekleşeceği bildirilen duman, deccal, dâbbetü’l-arz, güneşin batıdan doğması, Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkması, Hz. İsa’nın gökten inmesi, yer çöküntüsü ve ateşin çıkmasıdır.[300]
Tarih boyunca insanlar bunu merak etmiş, her devirde bu konuyla ilgili çeşitli tahminler, kehanetler ileri sürenler çıkmıştır. Ancak kıyametin gerçekten ne zaman kopacağını sadece Rabbimiz bilir. Kur’an’da, “Ne zaman gelip çatacak?” diye sana kıyamet saatini sorarlar. De ki: “Onun hakkındaki bilgi sadece Rabbimin katındadır. Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allah’tır. O (kıyamet), göklere de yere de ağır gelecektir! Sizi ansızın yakalayacaktır!” Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”[301]
İnsan, ölümü hoş karşılamaz fakat herkesin kıyameti kendi ölümüyle başlar. Peygamber Efendimiz, “Ey Allah’ın Resûlü, kıyamet ne zaman kopacak?” diye soran kişiye, “Onun için ne hazırladın?” diye cevap vermiştir.[302] Müslüman, kıyametin ne zaman kopacağıyla değil, ona yapacağı hazırlıkla ilgili olmalıdır. Rabbimizi ve Peygamberimizi gönülden sever Allah ve Resûlü’nün istediği doğrultuda yaşamaya çalışırsak en güzel şekilde kıyamete hazırlanmış oluruz.[303]
Kıyamet koptuktan sonra nelerle karşılaşacağız
Kur’an’ın anlatımına göre kıyamet, İsrafil adlı meleğin sûr olarak isimlendirilen bir boruya üflemesiyle kopacaktır.[304] Kesin olarak bilmediğimiz bir süre sonra sûra ikinci kez üflenecek ve yeniden diriliş (ba’s) meydana gelecektir.[305] Bu yeniden dirilişte beden ve ruh birlikte olacaktır. Yeniden dirilen insanlar mahşer (arasât) adı verilen bir yerde bir arada toplanacak[306] ve herkese dünyadaki hayatının bir nevi dökümü mahiyetindeki amel defteri verilecektir.[307] Kirâmen Kâtibîn isimli meleklerin kaydettiği bu defterler cennetlik olan kişilere sağ tarafından, cehennemlik olan kişilere de sol ya da arka taraflarından sunulacaktır.[308] Bu noktada Allah’ın insanları teker teker hesaba çekmesi başlayacaktır.[309] Hesap sırasında insanlara ömrünü nerede ve nasıl tükettiği, gençliğini nasıl geçirdiği, malını nerede kazandığı ve nereye harcadığı, bildiklerini uygulayıp uygulamadığı sorulacaktır.[310] Hesaptan sonra ilahî adalet ölçüsü olarak kabul edilen mizanda[311] dünyada yapılan iş ve eylemler tartılacak, kimsenin hakkı kimsede bırakılmayacak, tartısı ağır gelenler kurtuluşa erecekken hafif gelenler cehennem yolcusu olacaktır. Mîzandan sonra cehennemin üzerinde bulunduğu bildirilen sırattan geçilecek; cennet ehli hızlı ve kolay bir şekilde bu yolu tamamlarken cehennem ehli geçemeyecektir.[312] Bu noktadan sonra da sonsuz (ebedî) hayat başlayacaktır.
Yeniden dirilme yani “ba’s”, kıyamet gününde Allah’ın, sonsuz hayatın başlaması için kullarını kabirlerinden çıkararak tekrar canlandırması anlamına gelir. Yeniden diriliş İslam dinindeki inanç esaslarından biridir ve bunu inkâr eden dinden çıkar.[313] Rabbimiz yeniden diriliş hakkında, “Siz cansız iken (henüz yokken) sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O’na döndürüleceksiniz.”[314] diyor. Anne karnında hiç yokken yaratılmasına hayret etmeyen insanın tekrar nasıl yaratılacağına şaşırması gariptir. Meryem suresinde insanın bu çelişkisi Rabbimiz tarafından şöyle ifade edilir: “İnsan, ‘öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkacak mıyım?’ der. Daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?”[315]
Rabbimizin ifadesine göre bir şeyi hiç yokken var edenin onu ikinci defa yaratması daha kolaydır. “O ilk olarak varlıkları yaratıp sonra tekrar diriltecek olandır ki, bu ona göre (birinciden) pek daha kolaydır.”[316] Zor bir şeyi yaratan daha kolayını elbette yaratabilir. Ahkâf suresi 33. ayette, gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratırken yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye gücünün yeteceği ifade edilir. Ölü durumdaki tabiatı tekrar tekrar canlandıran Allah insanı da diriltebilir.[317] Bir şeyi zıddına çeviren onun benzerini tekrar yaratabilir. Mesela suyun bol olarak bulunduğu yeşil ağaçtan ateşin çıkması adeta imkânsız iken, ateşi yeşil ağaçtan çıkaran Allah,[318] insanı da tekrar yaratabilir.
Sûr’a birinci üfleme ile bütün canlılar yok olduktan sonra ikinci üflemede ölmüş yaratıkların canlanmış bir şekilde yerlerinden kalkarak[319] ve koşarcasına hareket ederek[320] Rablerinin huzuruna çıkacakları[321] Rabbimiz tarafından bize bildirilmiştir. Diriliş, gerçeği öğrenmek ve dünyadaki davranışların karşılığını görmek için gerçekleşecektir.[322] Ehl-i sünnet inancına göre tekrar diriliş hem beden hem de ruh ile olacaktır. Kur’an’da ve hadislerde cennet ve cehennem halkına verilecek nimetler ve uygulanacak cezalara bakıldığında, ahiret hayatının cismani olacağı, yani ruh ile bedenin birleşmesiyle kurulup devam edeceği açıkça görülmektedir.[323] Buna göre insan öldükten ve çürüdükten sonra, Allah onun bedenine ait asli parçaları bir araya getirecek veya benzerini yaratacak ve ruhunu bu bedene tekrar koyacaktır. Peygamberimizin ifade ettiğine göre, insanın ölümünden sonra kuyruk sokumu kemiği (acbü’z-zeneb) dışındaki her şey çürüyüp yok olacaktır. Kıyamet gününde insan çürümeyen bu parçadan tekrar diriltilecek, dirilme esnasında kabrinden veya çürümeyen bu parçasının bulunduğu yerden bir bitkinin topraktan çıkışı gibi hızlıca canlanarak ayağa kalkacaktır.[324] Allah kabirlerinden yeniden diriltip, beden vererek ruhlarını iade ettiği tüm insanları mahşer yerinde bir araya getirecek, hesaba çekilerek amelleri tartılan insanlar, amellerinin karşılığında cennet veya cehenneme gönderilecektir.[325]
Cennet ve cehennem ebedi midir
İslam âlimleri cennet hayatının ebedi olacağı hususunda ittifak etmişlerdir.[326] Kur’an-ı Kerim, cennet hayatının nasıl olacağını ifade ederken pek çok ayette ebedîlik vurgusu yapmıştır. Bu ayetlerin birinde bu durum şöyle ifade edilmektedir: “Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır ve siz orada sonsuza kadar kalıcısınız.”[327]
Nitekim çeşitli ayetlerde cennetliklerin oradan çıkarılmayacağı, ölümü tatmayacakları, cennet nimetlerinin tükenmeyip sürekli olacağı ifade edilmiştir.[328] Cehennem ebedi midir sorusuna gelince cehennem kendisi ebedi olmakla birlikte[329] bazı kişilerin cehennem hayatı ebedi olmayacaktır. Küfür ve şirk cehennemde ebedi kalma sebebidir. Kâfir ve müşrik olan kişiler iman etmemeleri sebebiyle cehennemde ebedi kalacaklardır. İmanın mevcut olması şartıyla, “günahkâr olmak” cehennemde ebedi kalma sebebi değildir. Dolayısıyla günah işlemiş fakat iman sahibi olan kişiler, günahına karşılık olarak bir müddet cehennem ile cezalandırılsa da imanlı bir şekilde ahirete göç etmiş ise cehennemden muhakkak bir gün çıkacaktır.[330]
Cennete girmek için nasıl bir hayat yaşamalıyız
Cennet, bu dünyada iken görmediği hâlde kendisine inanan ve inandığı gibi yaşamak için elinden gelen çabayı sarf eden kullarına, Allah’ın ölümden sonra vadettiği, sorumluluğun olmadığı, sonsuz ve mükemmel hayatın adıdır. İnsan aklı cennetin ne kadar mükemmel olduğunu tam olarak kavrayamasa da kendi algısına göre bazı açılardan onu hayal edebilir. Cennetteki en büyük ödül Allah’a kavuşmak olmakla birlikte, bu dünyada sorumlu olduğu için canının her istediğini yapamayan insanın, orada istediklerini istediği şekilde gerçekleştirebileceği düşüncesi her zaman cazip olmuştur.
Allah’ın cenneti kazanması için kulundan istediği şey aslında çok açıktır. İnsandan bu dünyadaki yerini ve sorumluluğunu düşünerek Rabbini bilmesini, O’nun sonsuz güç ve kudretini tanımasını istemiştir. Nasıl ki sınavlara hazırlanırken sınırlı bir vakitte elden gelen tüm gayretin gösterilmesi lazımsa, sınırlı olan bu hayatta da kulun Allah’ın gönderdiği emir ve yasakları önce doğru kaynaklar olan Kur’an ve Peygamberimizin sünnetinden öğrenmesi, sonra da uygulamak için çaba sarf etmesi gerekir. Eğer bu süreçte hata yaparsa, hatası için af dileyerek tekrar gayret etmesi yeterlidir.
İnsanın cenneti kazanmak için yapması gerekenleri şu şekilde sıralayabiliriz: Kul olduğunu bilerek sağlam bir inanç ile Allah’a yönelmek, ibadetlerini yerine getirmek için gayret göstermek, her an Allah tarafından gözetlendiği ve yaptıklarından hesaba çekileceği bilinciyle hem kendine hem ailesine hem de diğer insanlara karşı dürüst ve ahlaklı olmak, bu dünyanın bizlere emanet olarak verildiğini düşünerek hareket etmek, faydalı ve güzel işlerle meşgul olmak, yapılan hatalar ve işlenen günahlar için Allah’tan af dileyerek bunları telafi etmek. Son olarak bütün bunları yaparken şeytanın, nefsimizin, çevremizdeki olumsuz şartların ve insanların bize zarar vermeye, doğru davranışlardan vazgeçirmeye çalışacağının farkında olarak dua ile Allah’tan yardım istemek.
Cennette sevdiklerimizi görecek miyiz
Cennete giren biri kendi ailesinden veya sevdiklerinden cennete giren diğer kişileri görüp onlarla beraber güzel bir hayat yaşayacaktır. Bu husus Kur’an’da şöyle ifade edilir. “O güzel son (cennet), babalarından, eşlerinden ve çocuklarından layık olanlarla birlikte girecekleri Adn cennetleridir...”[331] Demek ki cennete girmeyi hak eden kişi ailesinin cennete giren diğer fertleri ile bir arada olacaktır.
Peki ya ailesinin diğer fertleri veya dostları cennete gidenlerden değilse o zaman ne olacak? Onları da görebilecek mi? Kur’an’da bu sorunun da cevabını buluyoruz. Cennete giren müminler bir arada oturup sohbet ederlerken, içlerinden birinin aklına dünyada iken ahirete inanmayan arkadaşı gelince cennetteki arkadaşlarına sorarak şöyle der: “Benim bir arkadaşım vardı. Derdi ki: Sen de onaylıyor musun gerçekten? Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını hâline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz öyle mi?” Bu soruyu sorana, arkadaşının, inkârı sebebiyle cehennemde olduğu bilgisi verilir ve cehennemdeki hâli gösterilir. O da cehennemde olan arkadaşına “Allah’a yemin ederim ki” der, “Neredeyse beni de mahvedecektin! Rabbimin lutfu olmasaydı ben de şimdi cehenneme getirilenler arasında olacaktım.”[332]Ayetin ifadesinden anlayacağımız üzere cennete giden biri cennette olmayan tanıdıkları ile de görüşebilecektir.
Kur’an’da geçen bu ayetlerin ifadesinden anlıyoruz ki cennete giren kişi, ailesinin cennete girmeye layık olan diğer fertleriyle birlikte güzel bir hayat yaşayacaktır. Hatta cehenneme giden tanıdıklarının hâllerinden de haberdar olabilecektir.
Kur’an’da cennetlikler ve cehennemlikler nasıl anlatılır
Kur’an-ı Kerim’de Allah, müminlerin kurtuluşa erdiklerini müjdeleyerek, onların özelliklerini de şöyle zikretmektedir: Müminler, namazlarında huşû (derin bir saygı) içerisinde olanlar, anlamsız ve yararsız şeylerden uzak duranlar, zekâtı verenler, iffetlerini koruyanlar, emanete ve verdikleri sözlere sadakat gösterenler, namazlarında devamlı olanlardır. Bu sayılan özelliklere sahip müminlerin ahiretteki yeri de Firdevs cennetleri olarak ifade edilir ve müminler burada ebedî olarak kalacaklardır.[333] Allah’ın cennete girecek müminleri sadece Allah’a ve O’nun vahiyle bildirdiklerine iman eden kişiler olarak değil de inançlarıyla tutarlı bir şekilde yaşayan inananlar olarak zikretmesi çok dikkat çekicidir.
Cennet hayatı Kur’an-ı Kerim’in farklı yerlerinde tasvir edilir. Cennete girmeye hak kazananlar, nimetlerle dolu cennetlerde Allah’a en yakın olanlardır. Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerine kurulup karşılıklı olarak otururlar. Cennetliklerin etrafında onlara hizmet sunan gençler dolaşır. Cennet kaynağından kendilerine sunulan içecekten ne başları ağrır ne de sarhoş olurlar. Cennetliklere beğendikleri meyveler ve kuş etleri ikram edilir. Cennette ne bir boş söz işitilir ne de günaha sokacak bir şey vardır. Allah, cennetliklere tertemiz eşler lutfeder.[334]Cennetliklere maddî mükâfatlarla birlikte manevî mükâfatlar da verilir ki, en büyük mükâfât Allah’ın görülmesidir.
Kur’an-ı Kerim’de inkârcı ve münafıkların dünyada yaptıklarına karşılık olarak ahiretteki yurtlarının cehennem olacağı haber verilmektedir. Cehennemdeki hayat ise Kur’an-ı Kerim’de şöyle tasvir edilir: Cehennemlikler içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde, serin ve rahatlatıcı olmayan kapkara bir duman gölgesindedirler. Cehennemde zakkum ağacından yiyerek susamış develerin içişiyle kaynar sudan içeceklerdir.[335] Allah inkârcılara rahmet etmeyecek[336] ve onları kendinden uzak tutacaktır.[337]
Cehennem hayatı kâfir ve münafıklar için ebedi iken, günahkâr müminler için geçicidir. Cennet ise sadece müminler için hazırlanmıştır ve oradaki hayat ebedidir. Duyularımızla algılamamız mümkün olmadığı için, cennet ve cehennem hayatı, insanların en sevdiği ve en çok ızdırap hissettikleri şeylerle tasvir edilir. Ancak unutulmamalıdır ki, ahiret hayatı dünya hayatı ile aynı değildir.
Müslüman olmadığı hâlde erdemli bir hayat yaşayan insanların durumu ahirette ne olacaktır
Dünya biz insanlar için imtihan yeridir. İmtihan konumuz ise ilk olarak iman etmek ardından da imanımızın gereğini yerine getirmektir. İmanımızın gereği de dünyada Rabbimizin razı olduğu iyi ve erdemli bir hayat yaşamaktır. İman etmediği hâlde iyi ve erdemli bir hayat yaşayan kişi ilk vazifesi olan iman sorumluluğunu yerine getirmemiştir. Böyle olunca da hareketleri ya iyi bir dünya hayatı yaşamak ya da iyi bir insan olmak gibi isteklerinden kaynaklanmaktadır. Hâlbuki Allah bizden O’nun rızasını hedeflememizi ister. İnanmayan kişi bu bilinçten yoksun ve iman sahibi olmayan biri olması sebebi ile ahirette cennet gibi bir karşılık alamayacaktır. Ayette bu husus şöyle ifade edilir. “De ki size iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları hâlde çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa gitmiş olanlardır. Bu sebeple biz kıyamet gününde onların (dünyadaki) amellerine değer vermeyiz.”[338]
Bununla birlikte Allah âdildir. Erdemli bir hayat yaşayan ancak mümin olmayan kişilerin, ahirette her ne kadar cennete giremeyeceklerse de azaplarının hafif olacağı umulur.[339]
Allah’ın varlığını kabul ettiği hâlde ahiretin varlığını kabul etmeyen kişi dinden çıkar mı
Ahirete iman, iman esaslarından biridir. Ahiret hayatı duyular ötesi ve gayba ait bir konu olduğu için bu konudaki bilgimiz Kur’an ve sahih hadislere dayanmaktadır. Esasen insandaki adalet duygusu, ahirete inanmayı zorunlu kılar. Bu dünyada herkes işlediği suçun cezasını tam anlamıyla çekmemekte, birtakım haksızlıklar meydana gelmektedir. Ahirette ise hiçbir şey gizli kalmayacak, hak yerini bulacaktır. İnsandaki sorumluluk duygusu da ahirete inanmayı kolaylaştırır. Rabbimiz insanı, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hayır ile şerri ayırt eden ve seçen bir varlık olarak yaratmış, bu seçiminden dolayı da sorumlu tutmuştur. İnsanın belli davranışlarından sorumlu olması bu sorumluluğunun karşılığını göreceği bir hayatı ve yurdu gerekli kılmaktadır. Zira insan başıboş ve amaçsız yaratılmamıştır.
Kur’an’da Rabbimiz “Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır.”[340] buyurmaktadır. Ahiretin varlığını kabul etmeyen kişi, Kur’an ayetlerini inkâr ettiği için dinden çıkar.[341]
Kabir azabı var mıdır? Kabir hayatı nasıldır
Kabir hayatı, kişinin ölümüyle başlar ve kıyametin kopmasından sonra mahşerde yeniden dirilişle (ba’s) sona erer. Kabir hayatı için “berzah” kelimesi de kullanılır. Kişi ölüm şekli ve öldüğü yer itibariyle bir kabre konul(a)mamış dahi olsa (örneğin yanarak ölen kişi), herkes kabir/berzah dönemini yaşar. Berzah, insanın bedensel olarak değil ruhsal olarak yaşayacağı bir dönemdir.[342] Peygamberimizin (s.a.s.) ifadesine göre berzah “âhiret duraklarının ilki”dir.[343]
Peygamberimizin (s.a.s.) hadislerine göre, kişi kabre konulduktan sonra Münker ve Nekir isimli sorgu melekleri gelerek kişiye imanî ve amelî konularla ilgili birtakım sorular yöneltir. Bu soruların cevaplarına göre kâfirler ve münâfıklar kabirde azap görmeye, müminler cennet nimetlerini tatmaya başlayacaktır.
İlgili ayetlerin işaretine ve hadislerin ifadesine bakıldığında kabirde azabın olmadığını söyleyemeyiz. Firavun ve taraftarlarının sabah akşam ateşe arz edildiğini, kıyamet gününde de en şiddetli azaba maruz bırakılacaklarını,[344] Nûh kavminin suda boğulmasının ardından ateşe atıldığını[345] bildiren ayetler kabir azabına işaret etmektedir. Bunların dışında, iyilerle kötülere dünyada ve ahirette yapılacak muamelenin aynı olmayacağını,[346] münafıkların iki defa azap gördükten sonra büyük bir azaba maruz bırakılacağını,[347] kâfir ve münafık olanlara cehennemdeki büyük azaptan önce yakın bir azabın tattırılacağını[348] belirten ayetler de kabir azabının delili kabul edilmektedir.
Hadislerde belirtildiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) kabirde azap gören bazı kimselerin sesini işitmiş,[349] kabir azabından Allah’a sığınmış ve ashaba da Allah’a sığınmalarını söylemiş,[350] cenaze namazını kıldırdığı ölüyü kabir azabından koruması için Allah’a dua etmiş,[351] ayrıca azap görenlerin sesini hayvanların işittiğini[352] haber vermiştir.
Gıybet ve koğuculuk yapmak,[353] borçlu olarak ölmek,[354] yalan söylemek, zina etmek, faiz yemek, içki içmek[355] gibi fiillerin kabir azabına sebep olduğu yine hadislerde bildirilmektedir.
Kabir azabının kâfirler ve günahı çok olan müminler için kıyamete kadar devam edeceği, günahı az olan müminler içinse geçici olacağı kabul edilir.
Yukarıda aktarılan ayet ve hadislerden hareketle kabirde, dünyada yapıp ettiklerimizin karşılığı olan (olumlu-olumsuz) bir muamelenin olmayacağı söylenemez. Ancak bu muamelenin nasıl olacağı, hangi hâllerin yaşanacağı hakkında kesin bilgiye sahip değiliz.
Ölen insan ziyaretçilerini hisseder mi
Ölüm ile insanın dünya hayatı sona erer ve insan bedeninin işleyişi biter. Belirli bir zaman sonra da toprağa defnedilen insan bedeni ona karışarak toprak olur. Öldükten sonra insanın, kabirde/mezarda yaşayacağı süreç berzah olarak isimlendirilir. Berzah, insanın bedensel olarak değil ruhsal olarak yaşayacağı bir dönemdir. Bu nedenle, kabirde/mezarda, dünya hayatından farklı olarak, dış uyarıcılar algılanamaz ya da bu uyarıcılara karşılık/tepki verilemez. Ancak Peygamberimizin kabristana giderek oradakilere selam vermesi ve dua etmesi,[356] yeşil bir hurma dalını kabrin üzerine koyarak kabirde yatanın azabının hafifletileceğini[357] bildirmesi ölen ile ölenin ziyaretçileri arasında bir iletişime, etkileşime işaret sayılabilir.
Sonuç olarak Peygamberimizin ölümün ve ahiretin hatırlanması[358] için, bir ibret ve öğüt nazarıyla kabirleri ziyaret etmemizi tavsiye etmesini bu bağlamda değerlendirmeli ve bu tavsiyeyi hayatımıza yansıtmalıyız.
Ölmüş insanların yaşayanlar üzerinde etkisi var mıdır
Ölümden sonraki hayat bizim duyu organlarıyla algılayamadığımız bir alan olduğu için, bu konuda müracaat edeceğimiz kaynaklar Kur’an ve sünnettir. Allah Teâlâ, ölmüş insanların dirileri duyamayacağını açık ve net bir şekilde şu ayetlerinde ifade eder: “Dirilerle ölüler de bir değildir. Allah dilediğine elbette işittirir; ama sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin!”[359] “Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.”[360] Her ne kadar bu ayetlerde kastedilen ölülerden kasıt “kâfirler” olsa da, ilahî çağrıyı duymadıkları gerekçesiyle ölülere benzetilmişlerdir. Demek ki ölülerin dirileri duyabilmesi mümkün değildir ki, kâfirler de ilâhî hitabı duyma konusunda ölülere benzerler.
Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de “Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.”[361]“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Allah’ın, lutuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir hâlde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.”[362] buyurur. Ancak şehitlerin hayatlarına bizim anlayamadığımız bir şekilde devam etmeleri, dünyadaki insanların hayatlarını etkileyebileceklerini göstermez.
Ölümden sonraki hayatla ilgili Kur’an ve sünnette bize verilen bilgiler sınırlıdır. Ölmüş insanların bedenleri çürürken, ruhları berzâh âleminde bizim bilemediğimiz bir hayat yaşarlar. Ancak berzâh âlemi ile bizim yaşadığımız âlem birbirinden çok farklıdır. Dolayısıyla ölü insanların diriler üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?
Türbe ziyaretleri esnasında, kabirdeki salih kişilerden ev, araba, kısmet, başarı ya da sıkıntılarından kurtulmak için yardım vb. şeyler istemek şirktir. Çünkü dua etmek bir ibadettir ve ibadet, sadece Allah’a yapılır. Ayrıca, insanın ihtiyaç duyduğu şeyleri vermek sadece Allah’ın elindedir. Ölüler, insanların sıkıntılarını giderip ihtiyaçlarını karşılayamazlar.
İslam’da reenkarnasyon inancı var mıdır
Tenasüh (ruh göçü) ve reenkarnasyon (yeniden bedenlenme) temelde birbirinden farklıdır. Ancak ölen kişinin ruhunun yeniden bir başka bedende dünyaya gelmesi inancının her iki düşüncede de bulunması bakımından benzeşirler. Tenasüh inancına göre ruh, hayvan ya da bitki bedeninde de dünyaya yeniden gelebilir. Reenkarnasyon düşüncesinde ise ruhta bir gerileme olmaz. Ölen insan ruhu tekrar tekrar farklı insan bedenleri içinde dünyaya gelir. Ancak her iki inanışa göre de ruh, dünyaya kemale ulaşması için (ruhi tekâmül sağlamak için) yeniden gönderilir. Kemale ulaşınca artık bir daha dünyaya gelmez. Tabii ruh her yeni gelişinde önceki bedenindeki hayatında yaptığı hatalara karşılık bazı acılar çeker ve o hatalarının bedelini öder.[363]
Bu inanışların kökeni eski Mısır medeniyetine kadar uzanmaktadır. Hinduizm, Budizm gibi doğu dinlerinde de aynı inanış mevcuttur. Hatta günümüzde çeşitli dinlere mensup kişiler reenkarnasyon düşüncesine inanmaktadırlar.[364]
Kur’an’da insanın bu dünyadaki hayatının bir imtihandan ibaret olduğu,[365] herkesin bu dünya hayatının neticesinde öleceği,[366] öldükten sonra tekrar dünyaya dönüp iyi bir insan olmak istese de buna izin verilmeyeceği ifade edilmektedir. Ayette bu husus şöyle anlatılmıştır. “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim beni geri gönder de geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım” der. Hayır! O söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde yeniden diriltilecekleri güne kadar (dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.”[367]
Nitekim benzer bir ayette pişmanlığını dile getiren ve tekrar geri dünya hayatına dönmek isteyen inkârcıya şöyle cevap verilmiştir: “Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı da gelmişti.”[368]
Dünya hayatı kıyamet ile tamamen son bulduktan sonra ahiret hayatının başlaması için her ölen yeniden diriltilecektir. “Kıyamet vakti şüphe yok ki gelip çatacaktır ve Allah kabirde yatanları diriltecektir.”[369] Sonrasında amel defterleri ortaya serilecek, ameller tartıldıktan sonra iyiler cennette, kötüler ise cehennemde ebedi yaşayacaklardır. İslam’ın getirdiği ahiret hayatı anlayışı bu şekilde özetlenebilir. Ve bu tasvir Kur’an’ın pek çok ayetinde tekrar tekrar anlatılır.[370]
Kur’an’ın (öldükten sonra veya kıyamette) yeniden dünyaya gelip iyi bir insan olmak isteyenlere Allah’ın izin vermeyeceğini açıkça ifade etmesi,[371] İslam’da ahiret hayatının kıyametten sonra başlayacağının ifade edilmiş olması, cennet ve cehennem hayatının ancak o zaman başlayacağının belirtilmesi reenkarnasyon anlayışına tamamen zıttır. Eğer reenkarnasyon mümkünse ahirette kişi hangi bedeninin amellerinden sorumlu tutulacaktır?[372] Reenkarnasyon düşüncesi cennet ve cehennemi bu dünyada düşünür. Hâlbuki Kur’an açıkça cennet ya da cehennem hayatının ahirette olduğundan bahsetmektedir.[373]
Kısaca ifade edecek olursak başta ahiret olmak üzere cennet-cehennem, mizan gibi temel inanç esaslarıyla reenkarnasyon inancının çeliştiği ve bu sebeple de İslam’da reenkarnasyon anlayışının olamayacağı anlaşılacaktır.
Ruh çağırma diye bir şey var mıdır
Ruh çağırma (spiritizma), ölülerin ruhlarının yaşadığı ve onlarla konuşulup görüşülebileceği inancıdır.[374] Bu inanca göre ölen kişilerin ruhlarıyla iletişime geçerek bazı bilgiler edinilmektedir. Gelecekten ya da gaibden haber alma isteği ve bununla ilgili eğilimler hemen hemen her kültürde mevcuttur. Fakat Kur’an’da ve hadislerde insanların, ruhlarla iletişime geçtiklerine dair herhangi bir bilgi mevcut değildir. Bu nedenle çeşitli şekillerde gündeme getirilen ruh çağırma seanslarının hiçbir dinî temeli yoktur.
Diğer yandan insanlar arasında şöhret bulan ruh çağırma seanslarına mantık çerçevesinden bakıldığında, bu uygulamaların iç tutarlılığının bulunmadığı da aşikârdır. Ruh çağırma seanslarında, genel olarak, organizasyonu yürüten bir falcı/medyum, masa ve masa üzerinde birtakım objeler yer almaktadır. Şimdi bu seansları, birkaç soruyla kısaca değerlendirmeye çalışalım.
Eğer ruh, insandan/bizden daha yüce bir varlık ise ve insanın bilmediği konulardan haberdar ise neden kendilerinden daha aşağıda olan insanla iletişime geçmek ve ona bilgi aktarmak ister? Bizi bilgilendirmek istediğini kabul etsek bile neden yalnızca bizim çağırdığımız zaman gelmeyi kabul ediyor? Ve en önemlisi neden geldiklerinde birtakım komik, büyüsel törenlere ihtiyaç duyuyor? Geldiğinde doğrudan bilgi aktarmak yerine, neden biz insanların komutlarıyla ve objeler üzerinden bizimle diyalog kuruyor? Neden bu seanslarda iletişim bir kişiyle (falcı, medyum) sınırlı oluyor da diğer insanlar bu iletişimin doğrudan muhatabı olamıyor?
Bu soruları arttırmak, elbette mümkündür. Ancak konuyu özetlemek adına şu cümleler yeterli olacaktır. Ruhları çağırıp getirme iddiaları yalan, uydurma ve anlatılan kurguların çoğu ciddiyetten uzaktır. Ayrıca ruh çağırma esnasında başvurulan sihir, fal, büyü, kehanet gibi uygulamaların hepsi dinimizde yasaklanmıştır, bâtıldır.[375]
[281] Bekir Topaloğlu, Yusuf Şevki Yavuz, İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, s. 265.
[282] Nisâ, 4/136.
[283] Ankebût, 29/64; Mü’min, 40/39; Hadîd, 57/20.
[284] Lütfullah Cebeci, “İsrâfil”, DİA, c. 23, s. 180-181.
[285] Tekvîr, 81/1-3.
[286] Nebe’, 78/18.
[287] Hûd, 11/103.
[288] Enbiyâ, 21/47.
[289] Kâria, 101/6-9; Aʻrâf, 7/8-9.
[290] Bekir Topaloğlu, “Âhiret”, DİA, c. 1, s. 543.
[291] Bakara, 2/4, 62, 177; Nisâ, 4/38; Raʻd, 13/5.
[292] Zuhruf, 43/11; Yâsîn, 36/33.
[293] Rûm, 30/27; Yâsîn, 36/79; Sâffât, 37/11; Mü’min, 40/57.
[294] Nahl, 16/22; Câsiye, 45/24; Mutaffifîn, 83/10-14.
[295] Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Temel Yeşilyurt, Mehmet Taşdelen, “Ahiret İnancının Pratik Yansımaları”, Kelam Araştırmaları Dergisi,2012, 10/2, s. 55-68.
[296] Mü’min, 40/39.
[297] Mustafa Çağrıcı, “Yer”, DİA, c. 43, s. 476-478.
[298] Buhârî, Tefsîr, (Nâziât) 1, Hudûd, 20, Fiten, 25; Tirmizî, Fiten, 34; İbn Mâce, Fiten, 25;.
[299] Müslim, Fiten, 39; Ebû Dâvûd, Melâhim, 11; İbn Mâce, Fiten, 28.
[300] Müslim, Fiten, 39; Ebû Dâvûd, Melâhim, 11; İbn Mâce, Fiten, 28.
[301] Aʻrâf, 7/187.
[302] Buhârî, Edeb, 96.
[303] Bekir Topaloğlu, “Kıyamet”, DİA, c. 25, s. 516-522.
[304] Yâsîn, 36/49.
[305] Yâsîn, 36/51. Sûra iki kez üflenmesine dair hadisler için bkz. Buhârî, Enbiyâ, 35; Müslim, Fiten, 116, 141, Fezâil, 159.
[306] Âl-i İmrân, 3/158; En‘âm, 6/51, 72, 128; Sebe’, 34/40; Ahkāf, 46/6.
[307] En‘âm, 6/60; Enbiyâ, 21/94; Kāf, 50/18; Zuhruf, 43/80.
[308] Hâkka, 69/18-26; İnşikāk, 84/6-12.
[309] Buhârî, Tefsîr, (Benî İsrâîl) 5; Müslim, Îmân, 322-328.
[310] Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 1.
[311] Enbiyâ, 21/47.
[312] Buhârî, Ezân, 129; Tevhîd, 24; Müslim, Îmân, 302, 329.
[313] Yusuf Şevki Yavuz, “Ba’s”, DİA, c. 5, s. 98-99.
[314] Bakara, 2/28.
[315] Meryem, 19/66-67.
[316] Rûm, 30/27.
[317] Hac, 22/5-7.
[318] Yâsîn, 36/80-81.
[319] Zümer, 39/68.
[320] Meâric, 70/43.
[321] Yâsîn, 36/51.
[322] Nahl, 16/38-39; Tegâbün, 64/7.
[323] Yusuf Şevki Yavuz, “Ba’s”, DİA, c. 5, s. 99.
[324] Buhârî, Tefsîr, (Nebe) 1; Müslim, Fiten, 141-142.
[325] Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Yusuf Şevki Yavuz, “Ba’s”, DİA, c. 5, s. 98-100; Süleyman Toprak, “Haşr”, DİA, c. 16, s. 416-417.
[326] Bekir Topaloğlu, “Cennet”, DİA, c. 7, s. 385-386.
[327] Zuhruf, 43/71.
[328] Hûd, 11/106-108; Ra‘d 13/35; Hicr, 15/48; Sâd, 38/54; Duhân, 44/56.
[329] Ancak bazı Kur’an ayetlerinin ifadelerinde bulunan kayıtlar ve bazı sahabilerin görüşüne dayanarak cehennemin ebedi olmadığını, herkesin cezasını çekmesinin ardından yok olacağını savunanlar da olmuştur. Bkz. Bekir Topaloğlu, “Cehennem”, DİA, c. 7, s. 232.
[330] Bekir Topaloğlu, “Cehennem”, DİA, c. 7, s. 231.
[331] Raʻd, 13/23.
[332] Sâffât, 37/50-60.
[333] Mü’minûn, 23/1-11.
[334] Vâkıa, 56/10-38. Kur’an-ı Kerim’deki cennet tasvirleri için Rahmân, Vâkıa, İnsan ve Ğâşiye sûreleri okunabilir.
[335] Vâkıa, 56/41-56.
[336] Nisâ, 4/168.
[337] Mutaffifîn, 83/15.
[338] Kehf, 18/103-105.
[339] Bekir Topaloğlu, Yusuf Şevki Yavuz, İlyas Çelebi, İslam’da İman Esasları, s. 483-484.
[340] Nisâ, 4/136.
[341] Mustafa Sinanoğlu, “İman”, DİA, c. 22, s. 212-214.
[342] Cüneyt Gökçe, “Berzah”, DİA, c. 5, s. 525; Süleyman Toprak, “Kabir”, DİA, c. 24, s. 37.
[343] İbn Hanbel, I, 64.
[344] Mü’min 40/46.
[345] Nûh, 71/25.
[346] Câsiye, 45/21-22.
[347] Tevbe, 9/101.
[348] Secde, 32/21; Tûr, 52/47.
[349] Müslim, Cennet, 67-69.
[350] Müslim, Cennet, 67.
[351] Müslim, Cenâiz, 86.
[352] Nesâî, Cenâiz, 115.
[353] Buhârî, Vudû’, 56, Cenâiz, 81, 88.
[354] İbn Mâce, Sadakāt, 12.
[355] Buhârî, Cenâiz, 93, Ta’bîrü’r-rü’yâ, 48.
[356] “Selam size ey bu diyarın mümin ve Müslüman olan sakinleri! Bizler de inşallah size katılacağız. Allah’tan bize ve size afiyet dilerim.” (Müslim, Cenâiz, 104)
[357] Buhârî, Vudû’, 55.
[358] Tirmizî, Cenâiz, 60; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 75, 77.
[359] Fâtır, 35/22.
[360] Neml, 27/80. Ayrıca bkz. Rûm, 30/52.
[361] Bakara, 2/154.
[362] Âl-i İmrân, 3/169-170.
[363] Kenan Has, “Dinler Tarihi Perspektifinden Tartışmalı Bir Kavram: Reenkarnasyon”, İslâmî Araştırmalar, 2004, cilt: XVII, sayı: 4, s. 390-400.
[364] Uluslararası bir araştırma şirketi olan Gallup’un araştırmalarının sunduğu verilere bakılırsa Batı Avrupa ülkelerindeki insanların %18’i reenkarnasyona inanmaktadır. A.g.m.’den naklen, lan Stevenson, Reenkarnasyon: Alan Araştırmaları ve Teorik Konular. Evrensel Yasa: Tekrar Doğuş, der. Ergün Arıkdal, İstanbul, 1997, s. 55.
[365] Mülk, 67/2.
[366] Ankebût, 29/57.
[367] Mü’minûn, 23/99-100.
[368] Fâtır, 35/37.
[369] Hac, 22/7.
[370] Bekir Topaloğlu, “Âhiret”, DİA, c. 1, s. 543-547.
[371] Mü’minûn, 23/99-100; İbrâhîm, 14/44; Münâfikūn, 63/10-11 vd.
[372]“Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez.” Fâtır, 35/18.
[373] Kenan Has, “Dinler Tarihi Perspektifinden Tartışmalı Bir Kavram: Reenkarnasyon”, s. 390-400.
[374] Orhan Hançerlioğlu, “İspiritizma”, Dünya İnançları Sözlüğü, İstanbul, 2010, s. 224.
[375] Temel Yeşilyurt, Çağdaş İnanç Problemleri, s. 115-120.