Kader ve kazaya inanmak ne demektir
Allah’ın yaratıklarına ilişkin planını ve tabiatın işleyişini gerçekleştirmesi anlamında “kader” ve “kaza” kelimeleri kullanılmıştır.[376] “Kader”, Allah’ın sınırsız ilmi ve gücü ile kâinattaki tüm varlığı bir ahenk ve düzen içinde tutması, kulunun karşılaştığı olaylar açısından hangi yönde tercihte bulunacağını önceden bilmesi ve bu yönde takdir etmesidir. “Kaza” ise, kulun tercihini yaptığı anda Allah’ın kudreti ile yaratma eylemini gerçekleştirmesidir.
Kader ve kazaya iman etmek, aynı zamanda Allah’ın ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatlarına da inanmayı gerektirir. Yani kul kader ve kazaya iman etmekle, Allah’ın her şeyi bildiğine, yine her şeyin ancak O’nun bilgisi ve dilemesi ile gerçekleşebileceğine, O’nun gücünün her şeye yettiğine ve dilediğini dilediği şekilde yaratmada eşsiz olduğuna inanmış olur. Başka bir deyişle kader ve kazaya inanmak, sınırlı insan aklının gerek kavrayabildiği gerekse kavrayamadığı, şu ana kadar meydana gelmiş ve ileride meydana gelecek olan her şeyin Allah’ın bilgisinde olduğu ve ancak O’nun dilemesi ve sonsuz gücü-kudreti ile meydana gelebileceği anlamına gelir.
Kader ve kazaya inanmak imanın şartlarından mıdır
Kader ve kazaya inanmak, “Amentünün esasları” olarak ifade edilen, müminin iman etmesi gereken temel esaslardan biridir. “Amentü” kelimesi Arapça bir kelime olup kalbe ait bir eylem olan inancın temel unsurlarının, “ben inandım ve ilan ediyorum ki” anlamıyla dil ile de ifade edilmesidir. Peygamberimiz (s.a.s.), vahiy meleği Cebrail’in kendisine “İman nedir?” diye sorması üzerine, “İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmandır.”[377] diyerek kadere inanmayı iman esasları arasında zikretmiştir.
Kader bir yönüyle Rabbimizin gücü-kudreti ve ilminin sonsuzluğuyla âleme koyduğu düzen ve ölçüdür. Bilim adamlarının “cosmos” yani kâinattaki mükemmel uyum teorileri üzerine yaptıkları çalışmalar ile de sabittir ki, varlık âlemi belli bir ahenk ve uyum içerisinde devam etmektedir. Kâinattaki bu düzen, her şeyin birbiri ile ilişkili olduğu mükemmel bir sistemi açıklar. Rabbimiz her şeyin sahibi olduğu için dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafındaki hareketini bildiği gibi kendisi planladığı için dünyanın sonunu da bilir. “Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiri (düzenlemesi)dir.”[378] Atomun sahip olduğu güç ve enerjiyi bildiği gibi insanı yaratan olduğu için onun kapasitesini, yeteneklerini eylem ve hareketlerini de bilir. Geçmiş ve gelecekteki her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen tek varlık O’dur. “Allah görüleni de görülmeyeni de bilir, çok büyüktür, çok yücedir.”[379] “Yerin içine gireni ve ondan çıkanı; gökten ineni, oraya çıkanı bilir. O çok merhamet edici, bağışlayıcıdır.”[380]
Kur’an’da her şeyin Rabbimizin dilemesi ve takdirine bağlı bulunduğunu ifade eden ayetlerin yanı sıra Allah’ın ilminin olmuş ve olacak tüm varlık ve olayları kuşattığını belirten ayetlerde de kader ve kazaya imanın gerekliliğine dair işaretler vardır.[381]
Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu, kâinattaki her şeyin O’nun dilemesi ve ilmi ile meydana geldiğini ifade eden ayetler, kapsam açısından kader ve kazaya yetkili otoritenin yaratıcı tek varlık olan Allah olduğuna ve kâinattaki her şeyin belli bir kadere bağlı olduğuna işaret eder.[382]
Kaderimiz önceden belirlendiyse yaptıklarımızdan neden sorumlu tutuluyoruz
İnsanın hayatında kendi müdahalesinin mümkün olmadığı bazı durumlar vardır. Bir insan rengine, cinsiyetine, diline, ailesine, milliyetine karar veremez. Bunları kendi tercih ve iradesi ile belirlemesi mümkün değildir. Bu alanlar onun kaderi olarak Rabbimizin takdir ettiği şeylerdir ve onun için en hayırlı olandır. Bir başka açıdan kader, insan söz konusu olduğunda varlık bulduğu an ile ölümü arasında geçen hayat serüvenidir. İnsan için bir dakika sonrasında ne ile karşılaşacağı bile bilinmez bir konu iken, onun bütün ömrünü baştan sona bilmesi elbette ki mümkün değildir. Geçmiş ve gelecekteki her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen tek varlık Rabbimizdir. Allah’ın insanın başına ne geleceğini ve olaylar karşısında nasıl davranacağını biliyor olması yani bunların bilgisinin Allah’ın ilminde var olması, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?
Burada en önemli konu, insanın tercihlerini kendi iradesini kullanarak yapıp yapmadığıdır. İnsan tüm hayatı boyunca karşısına çıkan durumlarda hangi kararları vereceğini elbette önceden bilemez. Ancak şu anda ve zamanı geldiğinde o zamanın şu anı olacak olan gelecekte, vereceği kararları kendi hür iradesiyle, iyi ve kötü arasında bir değerlendirme yaparak alabiliyor ve bu kararlarını uygulayabiliyorsa -ki uygulayabiliyor- işte sorumluluk burada devreye girer. Sorumlu tutulma, kendisine irade yani tercih etme hakkı verilmiş bir varlık olarak insanın, inanç ve amellerinin sahibi olması ve bunlardan sorguya çekilmesidir.
Rabbimizin ilminin ve gücünün büyüklüğü ile kulun irade ve tercihini hangi yönde kullanacağını önceden biliyor olması kul için karar verme açısından bir zorunluluk oluşturmaz. Bu konuyu bir örnek ile izah edebiliriz. Mesela üniversiteyi bitirdikten sonra, nerede çalışacağı konusunda doğru kararı vermek durumundaki bir insanın, olası ihtimalleri gözden geçirme aşamalarında sürekli kararsız kalması, verdiği kararı uygulamaya koymadan başka bir karar alması, arkadaş ve ailesinin görüşlerine başvurması, bu mesleği yapanların fikirlerinden etkilenmesi çok doğaldır. İşte tüm bu yoğun karar alma sürecinin sonucunda kişi bu seçenekler arasından, hür iradesini kullanarak bir tercihte bulunur. Yaptığı tercihte birtakım dış etkiler bulunmasına rağmen son kararı kendisi vermiştir. Verdiği karar ve yaptığı tercihin sorumluluğu artık kendisine aittir. Karşılaştığı olası olumsuzluklarda “senin etkin altında kaldığım için bu yönde karar vermiştim başıma gelenlerden sen sorumlusun” şeklinde başkasını suçlayarak ondan hesap soramaz.
Daha önceden olmuş, şu anda olan ve gelecekte olacak her şeyi sınırsız ilmi ile bilen ve sonsuz kudreti ile her şeye gücü yeten Rabbimiz, bu insanın bu şekilde karar vereceğini sadece kendine mahsus olan özel ilmi ile bilmektedir. Zamanın yaratıcısı olan Allah için, bizim gibi öncelik sonralık sınırlandırması söz konusu olmadığına göre O’nun bu insanın kararını bilmesi ve önceden kayıt altına almış olması, Allah’ın zaman ve mekânla sınırlı olmaması, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten olması sebebiyledir. Kişi kararında kendi hür iradesini kullanmış; Allah sonsuz ilmi ile onun nasıl karar vereceğini bildiği için de kaderini o şekilde kayıt altına almıştır.
Hidayet kelimesi, sözlükte “yol göstermek, doğruya iletmek, gerçeğe ulaştırmak” anlamlarına gelir. Terim olarak ise “Allah’ın peygamberler ve kitaplar göndermek suretiyle insanlara doğru yolu göstermesi ve onları bu yola ulaştırması” demektir.[383] Allah’ın insanları hidayeti kabule yatkın bir tabiatta yaratması, hidayet kendilerine geldiğinde (peygamber ve vahiy) onu alabilecek ve anlayabilecek akıl ile donatması Allah’ın hidayet etmesinin bir başka çeşididir.[384] Hidayetin bu şekilleri tüm insanlar için ortaktır. Hidayet, herkesin kapısını çalar. Ancak kimileri ona kapıyı açar, kimileri ise açmaz. “Kim hidayeti kabul ederse ancak kendi faydası için hidayeti seçmiş olur. Kim de saparsa kendi zararına sapmış olur.”[385]
Dalalet ise sözlükte “yoldan sapmak, doğru yoldan ayrılmak, kaybolmak” anlamlarına gelir. Dini bir terim olarak dalalet, hidayet kavramının zıddıdır. Doğru yoldan bilerek veya bilmeyerek az ya da çok sapmak anlamına gelir.[386]
Hidayet çağrısı tüm insanlara yapılmış bir çağrıdır. Bu çağrıya olumlu cevap verenleri Allah hidayete ulaşmaya muvaffak kılar. Onlara istekleri doğrultusunda hidayet nasip eder. Kul istemeden Allah’ın kula hidayet etmesi yani onun için hidayeti yaratması söz konusu değildir.[387]
Allah kullarını inançlı ya da inançsız olarak yaratmaz. İman ya da küfürden yana tercihte bulunan, insanın kendisidir. İman yani hidayet kulun istemesi, iradesi sonucu onun için yaratılır. Aksi takdirde insanın sorumlu olmasının bir anlamı olmaz.[388]
İnsan hangi devirde ve hangi ülkede yaşarsa yaşasın, ırkı, inancı, düşüncesi ne olursa olsun, Allah’ın yarattığı bir kul olduğundan, Allah tarafından, bizim bildiğimiz, bilmediğimiz, bilemediğimiz, bilemeyeceğimiz, çok çeşitli imkânlar ve fırsatlarla denenir. Hakkı, hakikati, hidayeti bulması için sınanır. Peygamberler, kitaplar, kitap bilgisine sahip kişiler ile ona hidayet yolları gösterilir. Ya da insana kendi gücünü aşan zorluklar yaşatılır. Hem kendi aczini hem de diğer insanların aczini fark etmesi sağlanır. Kişi, bu zorluktan ancak Allah’ın onu kurtarabileceğini kalbinin derinliklerinde hisseder. Böylece Allah varlığını, doğrudan kulunun kalbine hissettirir. Bütün bunlar sonucunda kişi inanma niyetine yönelirse Allah tarafından hidayete erdirilmiş olur.[389] Bu niyete yönelmeyerek inançsız hayatına devam ederse hidayete eremez. Yani inançsız kişiler, kendini inanca götürecek, içindeki ve dışındaki her türlü belgeyi/bilgiyi ısrarla kendi reddetmektedir. Ellerine geçen inanma imkânı ve fırsatlarını değerlendirmezler. Onlara doğruyu gösterebilmek adeta imkânsız hâle gelir. Yani kendi yollarını kendileri seçmişlerdir. Seçimi doğrultusunda o kişide inançsızlık yaratılır. Burada Allah’a ait olan fiil dalaleti yaratmaksa da dalaleti kendi iradesiyle seçmek kula aittir. Dolayısıyla Allah’ın o kul için dalaleti dilemesi aslında mecazi bir anlatımdır. Allah’ın, kişiyi seçtiği dalalet yolu üzere bırakması anlamına gelir.[390]
Dolayısıyla Allah’ın dilediğini dalalete dilediğini hidayete iletmesi öncelikle kulun iyi ve kötü olan yolu seçmesinden sonradır. Eğer böyle olmasaydı da Allah dilediği kul hakkında bu hidayete ersin bu da dalalete ersin şeklinde hüküm vermiş olsa idi, o zaman Allah’ın peygamberler ve kitaplar göndermesinin bir anlamı olmazdı. Peygamberlerin insanları hidayete çağırmasının da bir manası kalmazdı. Aslında Allah’ın hidayete erdirmesi, gönüllü olarak iyilik yolunu seçen kuluna doğru yolu sevdirmesi, onun gönlünü İslam’a açmasıdır. Kendi isteği ile kötülük ve inançsızlık yolunu seçen birini Allah’ın dalalete erdirmesi adaletinin bir gereğidir. Elbette böyle biri için Allah zorla hidayeti yaratacak, onun kalbine imanı zorla koyacak değildir.[391]
Kader değişir mi? Ne yaparsak yapalım yine kaderimizde olanı mı yaşarız
Kader, Allah’ın olayları ezelde takdir etmesi, kaza ise bunun gerçekleşmesi olarak tarif edilir. Rabbimiz sonsuz ilmiyle olmuş ve olacak her şeyi bilir. O’nun her şeyi bilmesi ilah oluşunun bir gereğidir. Kaderin değişmesi demek, Allah’ın ilminin değişmesi demek olur ki, bu mümkün değildir.
Kaderin değişebileceğini düşünen bazı âlimler, sadakanın belayı def edeceğini, sıla-i rahimin yani akrabayı gözetmenin ömrü uzatacağını belirten hadisleri görüşlerine delil olarak kullanmışlardır. Ancak şarta bağlı bu tür meselelerde de, Rabbimiz ezeli ilmiyle kullarının nasıl davranacaklarını bilerek onların kaderlerini belirlemiştir. Yani bütün bu değişimler de Rabbimizin bilgisinde olan insanın kaderine dahildir. İnsan ise kaderinin ne olduğunu bilmemektedir. O hür iradesiyle Allah’ın emir ve yasaklarına uygun davranmak, kendine düşen görevleri en iyi şekilde yapmakla sorumludur.[392]
Dua, Allah’ın yüceliği karşısında kulun kendi aczini/yetersizliğini itiraf etmesi, Rabbinin yardımını dilemesidir. Esasen insan, dua ederek Allah’a olan kulluğunu gösterir ve duası sebebiyle Rabbi katında kulluk makamlarının en üstün derecesine çıkar.[393] Peygamberimizin, “Dua ibadetin özüdür.” hadisinden kişinin dua etmesinin önemli bir ibadet sayıldığı anlaşılır.[394]
İster ihtiyaçları ve hataları yüzünden olsun, ister verdiği nimetlere şükür sebebiyle olsun Allah’ı hatırlamak ve anmak insana psikolojik bir rahatlık ve huzur verir.[395] Bazı kişiler birtakım dua sözlerini okuyarak, tekrar ederek dünyaya ait isteklerinin, ihtiyaçlarının hemen gerçekleşeceğini düşünebilir. Oysa Peygamberimizin bildirdiğine göre, istediği şey ya bu dünyada verilerek veya âhirete ertelenerek yahut gelebilecek bir kötülük ondan uzaklaştırılarak insanın duası kabul edilebilir.[396]
İnsan hayatta karşılaşacağı zorluklar için gerekli tedbirleri alır. Ancak geleceği bilemediği için bazı durumlarda yetersizlik duygusuna kapılabilir ve dua ederek beklentiye girebilir. Oysa Allah’ın ezelde takdir ettiği şeyin gerçekleşmesini önlemek, takdir etmediği şeyin meydana gelmesini sağlamak maksadıyla dua etmek, ibadet kapsamındaki dua gibi değerlendirilemez.
Şunu unutmamak gerekir ki yaşanacak olaylar Allah tarafından sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlanmıştır. Allah, her şeyi kuşatan ilmiyle kulunun yaptıklarını ve yapacaklarını bildiği gibi edeceği duaları da bilir ve kaderini ona göre şekillendirir. Dolayısıyla insanın ettiği dua, Allah’ın takdirinin bir parçası olarak meydana gelir. Yani dua sonucunda bir değişikliğin olmasını Rabbimiz ezelde dilemişse bu değişiklik vakti geldiğinde ortaya çıkar, dilememişse çıkmaz.[397]
Tevekkül ile kader arasında nasıl bir ilişki vardır
Tevekkül, maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra, Allah’a dayanıp güvenmek, gerisini Allah’a havale etmektir.
Hayatımızda karşılaştığımız tüm olaylar sebep sonuç ilişkisi içinde devam eder. Üniversite sınavlarına çalışmadan istediğimiz sonucu alamayız. Tohum ekmeden ürün elde edemeyiz. İşe gitmeden rızkımızı kazanamayız. Aklımız ve irademizle üzerimize düşen sorumluluğu fark eder, çalışır, çabalar, sonucu ise Allah’tan bekleriz. Gerçek tevekkül budur. Tüm tedbirimizi aldıktan sonra karşılaştığımız sonuç ise kaderimizdir. Tevekkül, kader inancımızın tabii sonucudur.
“Kaderimizde ne varsa onu yaşarız.” düşüncesiyle tedbiri ve gayreti elden bırakmak, yapmamız gereken işleri Allah’a havale etmek tevekkül değil, tembellik ve miskinliktir. Dinimizin tevekkül anlayışı bu değildir. Doğru tevekkül inancı, bizi yanlış kader inancından korur.
İstediklerimizi elde etmek için sadece çalışmak yeterli midir
İnsanoğlunun hayatta istediklerini elde etmesi için hem çalışması hem de Allah’a teslim olması gerekir. Rabbimizin dünyada kurduğu sistem, insanın kazanmak için çalışmasını gerektirir. Ancak insan, bu çalışmasının karşılığında Allah’ın kendisine nasip ettiği kadarını elde edebilecektir. İnsanın nasibinden daha fazlasını kazanması söz konusu olmamakta ancak Allah, nasibini insanın çalışmasına da bağlamaktadır. Bu konuda verilebilecek en güzel örnek rızıktır. Rızkı yaratmak ve takdir etmek tamamen Allah’a aittir. Ancak rızkın helal yollara başvurularak kazanılması ise kulun sorumluluğundadır. Kul çalışırken, Allah’ın kendisine ne kadar rızık takdir ettiğini bilemez, sadece kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmiş olur. Evlenme, iş bulma, sınava hazırlanma vb. hayatın diğer alanlarında da bu böyledir. Bizler, Allah’ın bize verdiği imkânları kullanarak kazanmak üzere irademizi ortaya koyarız, Allah da bizim için takdir ettiği kadarını lütfeder. Tabi bu arada, sözlü olarak yapılacak duaları da ihmal etmemek gerekir.
İnsanın özgür iradesiyle yapmak istediği fiilleri Allah yaratır. Yaratanın Allah olması, yapılan kötü ve yanlış işlerin O’na havale edileceği anlamına gelmez. Bu, kader inancını istismar etmek olur. Ayrıca kadere güvenip çalışmayı bırakmak, gerekli tedbirleri almamak, ihmalkâr davranmak, İslam’ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. İnsan kaderi bahane ederek sorumluluktan kurtulamaz. Rabbimiz her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratır. Allah’ın sorumluluk yüklediği alanlarda kulun özgür iradesi vardır. Bundan dolayı insan yapıp ettiklerinden hesaba çekileceğini bilmelidir.[398]
Rabbimiz, “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır.”[399] buyuruyor. Geçmişte olan ve gelecekte olacak her şey Allah’ın ezelî ilminde vardır. İnsan kaderini bilmediği için her çeşit bela ve musibete karşı tedbirli olmalıdır. Çünkü o iradesine ve tercihine bırakılan davranışlarla sorumlu tutulacağını bilir. Başına bir musibet geldiğinde, kendisinin bundaki payını düşünür ve gelecekteki davranışlarını ona göre belirler. İsyan etmeden, kulluğunun gerektirdiği şekilde davranır ve Rabbine tam bir teslimiyet gösterir.
Bela ve musibetleri genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:
Birincisi, doğal afetler ve engelli doğmak gibi insan iradesinin söz konusu olmadığı bela ve musibetlerdir. Kulun bunlarla ilgili bir sorumluluğu yoktur. Kadere inandığı, Allah’ın imtihan ettiğini bildiği, başına gelenlere sabrettiği için büyük mükâfatlara ulaşacaktır.
İkincisi, yarı yarıya hatalı olunan trafik kazası gibi insan iradesinin kısmen bulunduğu fiillerdir. Kişi kusuru miktarınca bunlardan sorumludur.
Üçüncüsü, doğrudan insan iradesinin bulunduğu bela ve musibetlerdir. Kırmızı ışıkta geçmek, alkollü araç kullanmak, iş güvenliğini sağlamadan işçi çalıştırmak, depreme karşı dayanıksız bina yapmak, sağlığını tehlikeye atmak gibi hususlarda cana ve mala gelecek zararlardan sebep olan kişiler sorumlu tutulur.[400]
Cenab-ı Hakk her şeyi bildiği gibi insanın kiminle evleneceğini de bilir. Bu yönüyle evlilik, elbette kaderdir. Ancak Allah Teâlâ’nın bu bilgisinin insan üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur. Allah, insana eş seçimi konusunda sınırlı da olsa bir tercih imkânı verir. Bu açıdan evlilik, insanın iradesiyle bağlantılıdır ve iradesinin olduğu yerde insanın sorumluluğu da vardır. Dolayısıyla insanın evlilik konusunda da yanlış yaptığı tercihlerin sorumluluğunu “Bu benim kaderimmiş, ne yapayım.” diyerek Allah’a yükleme hakkı yoktur.
Genlerimizdeki bozukluk yüzünden hasta olmamız kader midir
Kader, terim olarak, Rabbimizin ezelden ebede kadar olmuş, olmakta ve olacak bütün şeylerin zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, ilmiyle bilmesi, belirlemesi, takdir etmesidir. Eğer bu soruyu Rabbimizin bu şekilde uygun görüp yaratması açısından soruyor isek, evet, insanın genetik bir rahatsızlıkla doğması kaderdir, yani Allah’ın takdir ve düzenidir.
Fakat soruda yer aldığı şekliyle genetik bozukluğun/hastalıkların kader olması, bizim sorumluluğumuzu ya da tedbir ve tedavi arayışımızı ortadan kaldırmaz. Birkaç örnek vermek gerekirse, genetik hastalıkların pek çoğunda akraba evliliği önemli bir etkendir. Diğer yandan kimi kalıtsal hastalıklarda gebelik sürecinde yapılan bazı testler erken tanı, teşhis ve kısmi tedavi için çok önemlidir. Bunlara ilave olarak sigara ve alkol gibi maddelerin tüketimi de genetik hastalıkların ortaya çıkmasında doğrudan etkilidir. Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda bize düşen, elimizden gelen tedbirleri almak, gerekli tedavi süreçlerini takip etmek ve en nihayet kaderimize, Rabbimizin takdirine teslim olmaktır. Aksi durumda sorumluluk bize ait olacaktır.
Engelli doğmak haksızlık mıdır
İslam inancına göre, dünya hayatı, ebedî hayatın kazanılacağı ya da kaybedileceği “kısa, geçici ve sınırlı” bir hayattır. Tüm vahiyler asıl ve gerçek hayatımızın dünyadaki imtihanlarımızın sonuçlarına göre ahirette belirleneceğini bize hatırlatır ve peygamberler de insanlara bu gerçeği tebliğ eder.
Dünyaya gönderiliş amacı imtihan olan insanın kendisi için belirlenmiş olan sınav alanını seçme hakkı yoktur. Tıpkı bir öğrencinin sınava girmeden önce sınav sorularını kendisinin belirleme hakkı olmadığı gibi. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, mallardan ve canlardan eksiltme ile sınayacağız, sabredenleri müjdele.” ayeti[401] ile bizler, bu dünyada imtihana tabi olduğumuz konuların birbirinden farklı olduğunu öğreniriz. Bu imtihan çeşitlerinden biri de engelliliktir. Yaşamı sadece bu dünya hayatından ibaret görmeyen, dünyayı ahiretin tarlası olarak kabul eden bir kişi, engelinden dolayı acı çekse, sıkıntı yaşasa da karşılığını gerçek, ebedî bir hayatta alacağını bildiği için bunun bir haksızlık olduğunu düşünmez, bir imtihan olduğunu kabul eder. Ayrıca haksızlık, “ödenmeyen bir hak” varsa söz konusu olur. Sağlıklı olarak dünyaya gelmemiz için ödediğimiz bir karşılık olsaydı, engelli doğmak o zaman haksızlık olabilirdi.
Allah’a inanıp güvenen biri için engelli doğmak, hem engelli, hem de engelli yakını için bir imtihan türüdür. Allah’a ve O’nun sonsuz merhametine inanan kişi, engelli olmanın bu dünyadaki imtihanı olduğunu fark eder, isyan etmez, doğru duygu ve davranışlar sergiler, engellilik durumuna odaklanmayıp sahip olduğu başka yeteneklerinin farkına varırsa haksızlık ya da şer olarak gördüğü bu durumu hayra ve fırsata dönüştürebilir. Ayrıca hayatımızda karşılaştığımız engeller, sabrettiğimiz takdirde sevap kazanmamıza, günahlarımızın bağışlanmasına, manevi derecelerimizin artmasına vesile olduğu için bir kazançtır.
Tıp bir gün ölümsüzlüğü bulabilir mi
Kur’an’da Rabbimiz “Her canlı ölümü tadacaktır.”[402] buyurmaktadır. Ölümsüzlük, ilk insan ile şeytanın arasında geçen diyalogda, şeytanın, Hz. Âdem’e vesvese olarak sunduğu bir tekliftir.[403] Tarihin başlangıcından bu yana, insanlık dünyada daha uzun süre var olabilmek/kalabilmek adına arayışlarını sürdürmüştür. Mısır medeniyeti ile haberdar olduğumuz mumyalama ve günümüzdeki bilimsel ve teknolojik gelişmeler bu arayışın yansımalarına verilebilecek en yaygın örneklerdir. Ancak bilindiği üzere şimdiye kadar bu hedefe ulaşılamamıştır. Bundan sonra da mümkün olmayacaktır. Çünkü dünyanın kendisi sonlu (fâni) iken bu sonlu düzende sınırlı bir zaman diliminde var olan insanın ölümsüzlüğü bulması ve bunu yaşaması aklen tutarsız ve imkânsızdır. Ancak dünyadan sonraki ahiret hayatımız sonsuz bir hayattır, işte orada ölümsüz olacağız.
Muska, büyü gibi şeylerin kadere etkisi var mıdır
Kader, “Cenab-ı Hakk’ın bütün nesne ve olayları ezelî ilmiyle bilip belirlemesi” demektir. Muska, büyü vb. şeylerin veya başka hiçbir şeyin Allah’ın ilmini değiştirebilmesi ya da etkileyebilmesi mümkün değildir. Dinimizde her ne sebeple olursa olsun bu tür şeylere başvurmak kesin olarak yasaklanmıştır.
İslam’da uğur, uğursuzluk veya şans var mıdır
İslam’ın ortaya çıktığı dönemde, cahiliye Arapları arasında uğursuzluk inancı önemli bir yer tutmaktaydı. Çeşitli varlıklar, eşyalar, hayvanlar, zaman dilimleri o dönem insanınca uğursuz kabul ediliyor ve bu inançlar toplumun hemen her kesimi tarafından benimseniyordu. Dolayısıyla uğursuz sayılan şey karşısında derin endişelere ve vesveseye kapılan bir toplum mevcuttu. İslam, geldiği toplumda yerleşik bulunan bu uğursuzluk inancını boş bir kuruntu, aslı olmayan bir hurafe olarak tasvir etmiş, insanları bu tür düşüncelerden uzaklaştırmaya çalışmıştır. Peygamberimiz (s.a.s.) hiçbir şeyde uğursuzluğun bulunmadığını,[404] uğursuzluğa inanmanın şirk olduğunu[405] ifade etmiştir. Cahiliye Araplarınca uğursuz sayılan nesneler hakkında “Eşyada uğursuzluk yoktur, safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde uğursuzluk yoktur.”[406] buyurarak bu tür inançların batıl olduğunu vurgulamıştır.
Şans ve şanssızlık kavramı İslam’ın kader inancı ile bağdaşmaz. Kişinin şans diye nitelediği şey Allah’ın onun hakkındaki takdirinden başka bir şey değildir. “De ki ‘Allah bize ne yazmışsa başımıza ancak o gelir. O bizim mevlamızdır.’ Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.”[407]
Kişi şans veya şanssızlık olarak gördüğü şeyde Allah’ın gücünü ve dilemesini göremez, işte o zaman o şeyleri şans zanneder. Yusuf peygamberin kardeşleri tarafından kuyuya atılması, kuyudan çıkarılıp Mısır’da köle diye satılması bir şanssızlık mıdır? Onu Mısır’ın önemli adamlarından birinin satın alıp büyütmesi, daha sonra Mısır’da önemli bir mevkiye gelmesi bir şans mıdır?
“Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir.”[408] Kardeşleri Hz. Yusuf’u kıskanmışlardı. Ancak yaptıkları şeyler, Allah’ın Yusuf peygamber hakkındaki takdirine engel olamadı. Yusuf peygamber de kardeşlerinin karşısına güçlü bir vezir olarak çıkınca “Doğrusu Allah bize lütufta bulundu.”[409] sözüyle Allah’a olan bağlılığını ve imanını, O’nun hükmüne rızasını dile getirdi. Yûsuf suresi dikkatlice okunduğunda olayların ardında şans veya şanssızlık olmadığı, bizzat yüce Rabbimizin gücü ve dilemesinin bulunduğu anlaşılır.
Ecel nedir? Ömür yaptıklarımızla uzayıp kısalır mı
Ecel, “Allah tarafından her canlı için önceden takdir edilen hayat süresi ve bu sürenin sonu olan ölüm vakti”anlamına gelmektedir.[410] İnsanları yaratan ve rızık veren Allah olduğu gibi, ölüm zamanını (ecelini) belirleyerek canlarını alan da O’dur. Her bir insanın ve toplumun bir eceli vardır ve bu ecel ne vaktinden önce gelir ne de geciktirilir. Allah- Teâlâ bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır.”[411] “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.”[412]
Yukarıda zikrettiğimiz ayetler, ecelin değişmeyeceğini açıkça ifade eder. O hâlde sadaka vermek ve akrabalık bağlarını gözetmek gibi bazı ibadet ve güzel davranışların ömrü uzatacağına dair hadis-i şerifler ne anlama gelir? Ömrün uzaması, bereketli ve kaliteli bir hayat yaşamak şeklinde anlaşılabilir. Diğer taraftan Allah, bu kullarının yapacağı davranışları önceden bildiği için, onların ömrünü fazla takdir edebilir. Neticede Allah’ın takdir ettiği ömrün süresini değiştirmek mümkün değildir.[413]
[376] Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi edinmek için bkz. Yusuf Şevki Yavuz, “Kader”, DİA, c. 24, s. 58-63.
[377] Müslim, Îmân, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 16.
[378] Yâsîn, 36/38.
[379] Ra’d, 13/9.
[380] Sebe’, 34/2. Benzer bir ayet için bkz. Hadîd, 57/4.
[381] Furkān, 25/2; Raʻd, 13/8.
[382] Tevbe, 9/51; Zümer, 39/62; Sâffât, 37/96; Aʻrâf, 7/178; Vâkıa, 56/60.
[383] Cihat Tunç, “İslam Dinine Göre Hidayet ve Dalalet”, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Kayseri, 1989, sayı: 6, s. 26.
[384] Recep Ardoğan, Sistematik Kelam Ve Güncel İnanç Sorunları, s. 144.
[385] Yûnus, 10/108.
[386] Mehmet Bulut, “Hidayet, Dalalet ve İnsanın Sorumluluğu”, DEÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, İzmir, 1995, sayı: IX, s. 231.
[387] Mehmet Bulut, “Hidayet, Dalalet ve İnsanın Sorumluluğu”, s. 238.
[388] Mehmet Bulut, “Hidayet, Dalalet ve İnsanın Sorumluluğu”, s. 238.
[389] Mehmet Bulut, “Hidayet, Dalalet ve İnsanın Sorumluluğu”, s. 239.
[390] Mehmet Bulut, “Hidayet, Dalalet ve İnsanın Sorumluluğu”, s. 240.
[391] Cihat Tunç, “İslam Dinine Göre Hidayet ve Delalet”, s. 39-40,
[392] Yusuf Şevki Yavuz, “Kader”, DİA, c. 24, s. 58-63; https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/26/kader-degisir-mi-.
[393] Furkān, 25/77.
[394] Tirmizî, Daavât, 1.
[395] Ra‘d, 13/28; A‘lâ, 87/15.
[396] İbn Hanbel, III, 17.
[397] Selahattin Parladır, “Dua”, DİA, c. 9, s. 530-535; https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/772/dua-kader-iliskisi-nedir--duanin-eceli-degistirdigi--belalari-uzaklastirdigi-sozu-ne-anlama-gelmektedir-
[398] https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/28/-allah-boyle-yazmis--ben-ne-yapayim---demek-dogru-mudur-.
[399] Hadîd, 57/22.
[400] https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/27/bela-ve-musibetler-kader-midir-
[401] Bakara, 2/155.
[402] Âl-i İmrân, 3/185.
[403] A‘râf, 7/20.
[404] Buhârî, Tıb, 19.
[405] Ebû Dâvûd, Tıb, 24.
[406] Müslim, Selâm, 102.
[407] Tevbe, 9/51.
[408] Yûsuf, 12/21.
[409] Yûsuf, 12/90.
[410] Cihat Tunç, “Ecel”, DİA, c. 10, s. 380-382.
[411] Münâfikūn, 63/11.
[412] A‘râf, 7/34. Ayrıca bkz. Yûnus, 10/49.
[413] Fatih Kurt, “Ehl-i Sünnete Göre Ecel”, Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2019, cilt: VIII, sayı: 15, s. 116-131.