Prof. Dr. Halis AYDEMİR
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Güneş takviminde dünya güneşin etrafında döner; çünkü güneş merkezli bir takvimdir. Ay takviminde ise ay dünyanın etrafında döner; çünkü dünya merkezli bir takvimdir. Odağında insanın bulunduğu ay takvimindeki 12 aydan biri ramazan ayıdır. Dört tanesi haram aylardır: recep, zilkade, zilhicce ve muharrem. Bahsettiğimiz bu husus evrensel boyutta göklerin ve yerin yaratılışıyla ilişkilidir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ayların sayısı Allah’ın katında göklerin ve yerin yaratıldığı gün on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu dosdoğru dindir; dolayısıyla o aylarda kendinize zulmetmeyin![1]Kamerî ayların Yaradan tarafından evrensel yaratılış ile ilişkilendirilmesi bu ayların güneş takvimindeki gibi mahalli/lokal aylar olmadığını gösterir.
Zaman kavramıyla ilgili benzer bir duruma Resulüllah (s.a.s.) da bir hadis-i şerifinde dikkat çekmiş ve şöyle demiştir: “Muhakkak ki zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığındaki şekliyle dairesel olmuştur. Bunlar on iki aydır; dört tanesi haram aylardır: recep, zilkade, zilhicce ve muharrem.”[2]Zamanın makro boyutta dairesel akışı, rivayette oldukça dikkat çekicidir. Kamerî ayların evrensel planda dinamik ve çevrimsel bir döngü içerisinde olduklarını işar ettirmektedir. Bu sebeple ramazan ayının yeri lokal takvimde (güneş takvimi) her sene değişiklik arz etmektedir; çünkü evrensel temellidir. Görüldüğü üzere içinde Kur’an ifadesiyle bin aydan daha değerli bir geceyi taşıyan ramazan ayı göklerin ve yerin yaratılışından gelen ve hâlâ işleyen bir sisteme ve öneme sahiptir. Bu mübarek vakit dilimlerinde zaman, henüz bilmediğimiz bir boyutta önemli ve istisnai bir süreçten geçmektedir. Böylesine önemli bir ayı oruçlu bir halde geçirmenin kişiyi yaratılış ile eşgüdümlü bir halde âlemlerin Rabb’ine kulluğa eriştireceği anlaşılmaktadır. Her şeyin Cenab-ı Hakk’ı tespih ettiği bu evrende, mübarek zaman dilimlerinin bulunması şaşırtıcı değildir. Zira Allah, her şeyi bir hikmet ile yaratmıştır ve bunlar zamanı geldikçe insanlar tarafından da keşfedilebilmektedir. Dolayısıyla ramazan, gökler ve yer ile adeta senkronize olup evrendeki bu tespihatın bir parçası haline gelmenin önemli bir fırsatıdır. Gökleri ve yeri yaratan kudret âlemdeki en istisnai zaman diliminde beşere hitap etmiş ve son peygambere kitabını indirmiştir. Yüce Yaradan’ın önemli bir zamanı önemli bir hadiseyle buluşturması hikmetinin bir sonucudur. Haram bir ay olan recep ayıyla birlikte başlayan manevi iklim, Resulüllah’ın çoğunu oruçlu geçirdiği şaban ayı ile devam etmekte ve ramazan ayı ile doruğa çıkmaktadır. Ramazan ayı içerisinde de bu tırmanış devam etmekte ve nihayet Kadir Gecesi ile bin aydan daha hayırlı mübarek bir gece ile doruğun doruğuna yani zirveye ulaşmaktadır.
Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Biz onu Kadir Gecesi’nde indirdik; Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen nereden bilirsin; Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır; O gecede Rab’lerinin izniyle melekler ve Ruh her iş için iner dururlar; o gece tâ fecrin doğuşuna kadar esenliktir.”[3] Dolayısıyla bu vakitler, bazılarının sandığı üzere sadece dini bir atıfla mübarek sayılan dönemler değil; aynı zamanda yaratılış ve evrendeki işleyiş ile de ilişkili istisnai zaman dilimleridir.
“Ey iman edenler, size hayat veren şeylere çağırdığında Allah’a ve Resulüne icabet edin”![4]Allah ve Resulü’nün bizi çağırdığı en önemli şeylerden biri de ramazan ayında oruç ibadetidir. Çağırdığı her şeyde bizler için hayat vadeden Rabb’imiz, yemekten içmekten uzak durduğumuz bu ibadette de bizim için nice hikmetler var etmiştir. Kulun Rabb’iyle irtibatta kalması için günlük periyotta namaz nasıl vakitli bir ibadet ise, oruç da yıllık planda kul ile Rabb’i arasındaki münasebetin önemli bir aracıdır.
Namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler Cenab-ı Hakk’ın, rızasına kavuşabilmek için biz kullarına lütfettiği vesilelerdir. Farkına varanlar açısından paha biçilmez değerde fırsatlardır. Şayet Rabb’imizin hoşnutluğunu nasıl elde edebileceğimize dair bu süreçleri bilmeseydik var eden kudrete karşı sevgimizi ve saygımızı yaşayabilmek hususunda tam bir çaresizlik içerisinde kalırdık. Hamdolsun âlemlerin Rabb’ine ki bizlere âlemlere rahmet olmak üzere bir peygamber gönderdi ve bize yolumuzu gösterdi.
Oruç ibadetinde kul, imsak vaktinden akşam namazına kadar en temel ihtiyacı olan yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten uzak durur. Bedensel arzuların yönetimi kulun iradesinin bir tezahürüdür. Bedende sıklıkla kendisini tekrarlayan açlık ve susuzluk ihtiyacını erteleme iradesi, kişinin kendi insani boyutunu keşfetmesine imkân sağlar. Bu iradenin Yaradan kudretin rızası uğrunda yaşanması, ilahi rahmetin kulun iliklerine kadar dolmasına yol açar. Sen yeme dediğin için yemiyorum ya Rabb’i, düşüncesi oruçlu müminin sabahtan akşama kadar lisanı hal ile her anında yaşanır. Allah’ın emrinin kişinin hayatının ve bedenin içine gün boyunca tesir etmiş olması muazzam bir sonuçtur. Gökleri ve yeri var eden kudrete gönüllü bir şekilde teslim oluşumuzun bedenimizde yankılanması, organlarımızdan hücrelerimize kadar uzanır.
Kulluk bilincinin bedenle eş güdüm hâlinde gün boyunca kesintisiz yaşandığı bu denli muazzam başka bir ibadet yoktur. Nitekim derilerimiz dahi hesap gününde dile geldiğinde her halimizden haberdar olduklarını Cenab-ı Hakk’a belli edeceklerdir. Nitekim ayeti kerimede şöyle geçer: “Derilerine dediler ki: Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz? Derileri dedi ki: Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu!”[5]Şu hâlde derilerimiz vesair azalarımız her yaptığımıza tanıktır. Bakınız Cenab-ı Hak ne buyuruyor: “Ne işitmenizin ne görmenizin ne de derilerinizin aleyhinizde şehadette bulunmasına karşı kendinizi sakınmıyordunuz!”[6]
Binaenaleyh beden ve azalar, kulun yaptığı kötü şeylerden ne denli olumsuz etkileniyorlarsa yaptığı iyi şeylerden de o denli olumlu etkilenirler. Dışa bakan yüzüyle açlık ve zorluk olarak gözüken durum, içe bakan yüzüyle ilahi bir rahmettir. Oruçlu kimsenin dilinin damağının kuruması dahi, Allah katında yakınlığa vesiledir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Oruçlunun ağız kokusu Allah’ın katında misk kokusundan daha hoştur.”[7]
Oruç her yanımızı saran bir sükûnetin adıdır. Bundan bedenimizdeki her organımız nasibini alır. Başta midemiz olmak üzere yıl boyunca sürekli doldur boşalt olmaktan yorgun düşmüş ve oruçla rahata ermiştir. Benzer şekilde yeme ve içmeye bağlı olarak vücutta gelişen tüm hareketliliğin yerini sakinlik alır; tüm organların kendilerini tamir ettikleri bir sessizlik hâkim olur.
Orucun yerli yabancı pek çok uzman tabibin önerileri arasında yer alması boşuna değildir. Ne var ki müminlerin tuttukları oruç kulluk bilincinin eşlik ettiği bir açlıktır. Temel gayesi sıhhat değil Allah’ın rızasıdır. Sağlık olsa olsa oruç tutması nedeniyle Cenab-ı Hakk’ın kuluna dünyada yaşattığı promosyon misali küçük bir hediyedir. Bu yüzden, vaktiyle Allah rızası için oruç tutmayanların gün gelip doktor tavsiyesiyle açlık diyetlerine girişmeleri ne kadar hazindir.
Orucun emredildiği ayetlerde Allah (c.c.) farz kılınmasının temel gerekçesini takva olarak belirtmiştir: “Ey imân edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç size de farz kılınmıştır; böylelikle sizler takvaya eresiniz.”[8]Kişinin takvalı olabilmesi sakınma refleksinin gelişmesine bağlıdır. Yüce Yaradan’ın emir ve yasakları hususunda belli bir hassasiyetin oluşabilmesi ve hayatın içerisinde bunların gözetilebilmesi birden bire başarılabilecek bir şey değildir. Bunun için bir iradeye ve gayrete ihtiyaç vardır.
Kişinin takvaya kavuşabilmek için bu gayretini sergileyeceği önemli bir alıştırmadır ramazan. Bir ay süren bu oruç sayesinde kişi bedenine söz geçirebilmeyi, arzularını tutabilmeyi ve bunları helal daireye öteleyebilmeyi öğrenir.
Kuşkusuz ramazanın en önemli fırsatı, kişinin tüm yıl boyunca ihtiyaç duyacağı takva duygusunu kazanabilme imkânıdır. Bir ay süren bu rahmet ikliminde müminler yaratılış ayarlarına adeta yeniden döner ve yenilenirler. Fiziksel anlamda bedenlerin sükûnete erip dinginleşmesi ve zararlı şeylerden kurtulması nasıl bir rahatlama getiriyorsa; Allah için tutulan bu orucun ruhsal planda da önemli bir karşılığı vardır. Nitekim rahmet peygamberi ramazandan ramazana günahların temizleneceğini şöyle müjdelemiştir: “Beş vakit namaz, bir cumadan diğerine cuma ve bir ramazandan diğerine ramazan; kişinin günahları için kefarettir, şayet büyük günahlardan uzak durursa!”[9]
Yıl boyunca kişide biriken kötü davranışlar tortu haline gelmeye başlamış ve artık rutinleşip kalıcı olmaya yüz tutmuş olabilir. Oruç ibadeti ramazan boyunca tüm rutinleri sıfırlamak suretiyle her şeyi yeniden gözden geçirmemize imkân sağlar. En çok bağımlı olduğumuz düzenli alışkanlığımız olan yeme ve içmeyi dahi ortadan kaldırarak hayatı adeta dondurur. Böylece duraklayan günlük akışımıza harici bir gözle bakmamızın ve analiz etmemizin fırsatı doğar. Bu yönüyle ramazan bir iç dış muhasebe ve gözden geçirme ayıdır; iç içeyken fark etmediğimiz pek çok davranışımızın iyiliğini yahut kötülüğünü gözler önüne serer.
İnsanların alışkanlıklarında iyi yönde değişime karşı kuşkusuz güçlü bir direnç söz konusudur. Ancak ramazan en temel alışkanlıkları bile yeniden düzene koyduğundan iyileşmeye engel olan karşı direnci de minimize eder. Ramazan dışında bir kötü davranışı hayatından çıkarmanın bedeli bir kimse için son derece ağırken ramazanda böylesi bir iyileşme daha kolay olur. Söz gelimi çoğu kimsenin tütün bağımlılığını ramazanda terk etmeye girişmesinin esprisi burada saklıdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyurdu ki “Bir kimse yalanı ve yalanla iş yapmayı terk etmezse, yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.”[10]Şu hâlde ramazanda yemekten içmekten uzak durmanın kişiye sağladığı dingin ortam, onun davranışlarını gözden geçirip kendisini ıslah etmesi için önemli bir fırsat sunar. Yalan konuşmak ve yalan temelli tüm eylemler kötü davranışların zeminini oluşturmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) içimizde kötülüğün filiz verdiği noktaya işaret etmiş ve yalan söylem ve eylem üzerinden ıslahatın yol haritasını bütüncül bir dille ifade etmiştir. Nitekim “Yalan azgınlığa, azgınlık da cehenneme sürükler.”[11] buyrulmuştur. Bu şekliyle yalan, cehenneme giden kötülük sürecinin muharrik gücüdür. Kişi yalandan kurtulabilirse iyiliğe kapı aralayabilir. Nitekim “Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür.”[12] buyrulmuştur.
Ramazan ayında Allah’ın kuldan beklediği bu temel değişim ve dönüşüm; “yalan”dan (kezib) doğruluğa (sıdk) uzanan kişinin karakterini doğrudan ve bütüncül bir biçimde etkileyen bir iyileşmedir. Ramazan ayında oruç tutmaya başlamışken yalan söylemeyi ve yalanla iş tutmayı bırakmayan bir kimsenin bu ibadetin temel manasından ve esprisinden yoksun kalacağı dolayısıyla oruçtan beklenen yararı göremeyeceği peygamberimiz tarafından açık bir dille ifade edilmiştir.[13]Bu ürkütücü gerçeği göz ardı etmenin oruç ibadetini anlamsızlaştıracağı ve tam bir mahrumiyete dönüştürebileceği unutulmamalıdır. Nitekim başka bir rivayette Resulüllah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu aktarılmıştır: “Nice oruç tutan vardır ki orucundan ona açlıktan gayrısı yoktur!”[14]
Bir süreliğine hayatın dışına çıkıp kendimizi gözlemleme fırsatı bulduğumuz bu mübarek ayda hangi ölçütlerle gidişatımızı gözden geçireceğimiz konusu önemlidir. Akleden kalbimizi en doğru besleyen ve Allah’ın zikriyle tatmin eden Rabb’imizin kelâmı Kur’an-ı Kerim’dir. Cenab-ı Hakk’ın, kitabını bu ayda indirmiş olmasının verdiği önemli mesajlardan birisi de müminlerin bu ilahi mesajı karşılamaya ve içselleştirmeye en hazır hale bu ayda gelmeleri olarak düşünülebilir. Yıl içerisinde okuduğumuz bir ayetten aldığımız feyiz ve mana ile ramazanda okuduğumuzda aldığımız farklı farklıdır. Yüce Yaradan’ın okudukça bize şifa indirdiği kitabının, oruçlu yüreklerde tesiri daha çoktur. Allah (c.c.) buyuruyor ki: “Biz Kur’an’dan müminler için şifa namına ve rahmet namına ne varsa indirmekteyiz.”[15]
Ayet ayet, sure sure Kur’an-ı Kerim’i okudukça kişinin hem manen hem bedenen şifaya kavuşması ve oradaki hidayeti görüp hayatını bununla uyumlu halde getirmeye çalışması beklenir. Kuran’daki ilahi ölçülerle kendi hayatını tartmaya ve buradan çıkardığı ibretli sonuçları, amellerini ıslah etmek üzere yaşam tarzına yansıtmaya, kişi ramazanda daha yatkın hale gelir. Böyle geçirilen bir ramazan kul açısından hem inancı hem de davranışlarını yeniden düzene koyan bütüncül bir bakım etkisini gösterir. Allahualem ramazan ayından ve oruç ibadetinden amaçlanan da böylesi esaslı bir değişim ve iyileşmedir.
Allah (c.c.) orucu farz kıldığında şöyle buyurmuştur: “Sayılı günler!”[16]Yani çok uzun bir zaman değil; sayılı günlerden ibaret bir oruçtan bahsediyoruz. Akabinde Yüce Mevla bu durumu da kolaylaştırmış ve hasta olanların yahut yolcu olanların başka günlerden sayısınca tutabileceklerinin önünü açmıştır. Sonra Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Allah sizin için kolaylığı diler; zorluğu dilemez!”[17]
Ramazan orucunun zor bir ibadet olduğuna dair şeytani söylemlerin yersiz olduğunu oruç tutan herkes bizatihi tecrübe etmiştir. Oruç ortamının işte güçte rahmete vesile olduğu ve hatta zamanın bereketlendiği herkes tarafından bilinen bir husustur. Bir de iftar vakti var ki o saatlerdeki neşe ve heyecanı gayrimüslimler dahi sezebilmektedirler. Batıda pek çok mühtedinin ramazan aşkıyla hidayete tutunduğuna dair örnekler mevcuttur. Resulüllah (s.a.s.) buyurdu ki “Oruçlunun iki sevinci vardır: biri iftar vaktinde diğeri ise Rabbiyle buluşacağı günde!”[18]Nitekim iftar vaktinde yaşanan feyz ve bereketin toplumsal boyutuna dikkat çeken Allah’ın elçisi bunu büyük bir hayır saymış ve insanlar iftar vaktinde acele ettiği sürece hayır üzere kalacaklarını müjdelemiştir.[19]
Oruçla ilgili ayetlerin sonunda Cenab-ı Hak zatından bahsederek “Kullarım sana beni sorduklarında Ben yakınım; dua edenin çağrısına icabet ederim; şu halde onlar bana icabet etsin ve iman etsinler ki rüşte ersinler!”[20] buyurmaktadır. Oruç ibadetinden gelen bağlamın böylesi müstesna bir ayete açılması oruç ibadetinin kul ile Rabb’inin yakınlaşmasına iyi bir zemin hazırladığına işarettir.
Nitekim haram bir ay olan recep ayı ile başlayan zulümden ve günahlardan arınma gayreti, şaban ayı ile oruç alıştırmasına dönüşmüş; ramazanla birlikte ise ilahi rahmet ve bereketin hem bedenen hem manen coşkun bir biçimde yaşanmasına vesile olmuştur. Kadir Gecesi’ne gelindiğinde ise bin aydan daha hayırlı o müstesna vakitlerde, kulun Rabb’i ile gece ibadetlerinde buluşup dualarını ve niyazlarını ilettiği ve hem dünyada hayır hem de ahirette iyilikler beklediği bir sonuç ile taçlanmış olur; kulun cehennemden azat edilip Reyyan kapısından cennete dâhil olması en önemli beklentidir.
“Rabb’imiz bize dünyada güzellik ver; Ahirette de güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru!”[21]Âmin!
[1] Tevbe, 9/36.
[2] Buhârî, Megâzî, 78.
[3] Kadr, 97/1-5.
[4] Enfâl, 8/24.
[5] Fussilet, 41/21.
[6] Fussilet, 41/22.
[7] Buhârî, Savm, 9.
[8] Bakara, 2/183.
[9] Müslim, Tahâret, 16.
[10] Buhârî, Savm, 8.
[11] Buhârî, Edeb, 69.
[12] Buhârî, Edeb, 69.
[13] bk. Buhârî, Savm, 8.
[14] İbn Mâce, Sıyâm, 21.
[15] İsrâ, 17/82.
[16] Bakara, 2/184.
[17] Bakara, 2/185.
[18] Müslim, Sıyâm, 164.
[19] bk. Buhârî, Savm, 45.
[20] Bakara, 2/186.
[21] Bakara, 2/201.
Oruç, İslam öncesi dinlerde de var olan kadim bir ibadettir. Birçok dinî gelenekte, orucun bedensel arzuları zayıflatarak kişiyi manevi yönden güçlendireceğine ve bu manada istenen hedeflere ulaştıracağına inanılır.