(Oruçla Fıtrata Dönüş: İnsanın Kendilik Arayışı)
Prof. Dr. Bayram Ali ÇETİNKAYA
İstanbul Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi
Doğu’da da Batı’da da farklı uygarlıklarda, çeşitli zaman çizelgeleri ortaya çıkmıştır. Hz. Ömer’in, hicretin olduğu yılı “takvim başlangıcı” kabul etmesiyle İslam medeniyetinin zaman çizelgesi de başlamıştır.
Kültür ve medeniyetimizde, bir yılı oluşturan aylar içerisinde, bazı ayların diğerlerinden farkı bulunmaktadır. Bu farkı Kur’an’da geçen “haram aylar” ifadesiyle görmek mümkündür:
“Doğrusu Allah’a göre ayların sayısı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına uygun olarak on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır. İşte doğru olan hesap budur. O aylarda kendinize zulmetmeyin, müşrikler sizinle topyekûn savaştıkları gibi siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah buyruklarına karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.”[118]
Kan dökülmesi ve savaş yapılmasının yasak olduğu aylar, zilhicce, zilkade, muharrem ve recep ayları, Allah’ın kesin bir hükmü olarak Kur’an’da geçmektedir. Bu hükmün/ilkenin kaldırıldığını düşünenler de var ise de çoğu İslam hukukçusuna göre “haram aylar” bugün için de geçerlidir.
Kur’an’da doğrudan ismen zikredilmeyen “üç aylar” ise, ayların üç güzelidir. Kur’an, bu aylardan ikisinin kutsiyetini, on birin ayın sultanı ramazan ve “haram aylar” içerisinde bulunan sulh ve salahın ayı recep olarak belirtmektedir. Şaban ayı ise -bazıları sıhhat ve senedi tartışmalı olsa da- hadislerde zikri geçmektedir.
Üç güzel ay, içinde onları aydınlatacak dört kandilin şavkıyla daha güzel bir hâle gelmektedir. Ramazanın müjdecisi recep ayında, üç ayların kapısı Regaip Kandili bulunmaktadır. Recep ayının kandil(ler)i tek geceyi aydınlatmaz. İkinci mübarek bir kandili daha vardır. O da üç ayların kilidi, aşkın makam ve ikramlara yükselişin gerçekleştiği Miraç Kandili’dir.
Üç güzel ayın anahtarı ise Berat Kandili’dir. Berat Kandili, üç ayların tam ortasında bir terazi gibidir. Üç ayların ikincisi şaban ayının Berat Kandili, maddi ve manevi her şeyin tartıldığı bir denge gecesidir. Berat Kandili’nin anahtarı, her kurtuluş ve felah kapısını sonuna kadar açar.
Maddi ve manevi kirlerden arınan ve ruh dinginliğine ulaşan mümin, temiz beden ve ruhuyla Kur’an’ın indiği güne, ramazan ayının “meçhulü” Kadir Gecesi’nde ulaşır ve o gecede Kur’an’la buluşur. “Meçhulde bereket vardır.” diyen arifler, ramazanın ruhaniyetine dikkat çekmektedirler.
İbadetler, zikirler, kıraatler, dualar, yakarışlar ve tesbihatlar, ayların üç güzelinde daha bir samimidir. Riya, kibir ve dalalet, bu aylarla bir araya gelmez. Nitekim ayların üç güzeli, muhasebe ve murakabenin yapıldığı doyumsuz zamanları bizlere yaşatır. Öz eleştiri, tövbe, istiğfar, “kendimizi denetleme ve değerlendirme” ayları ve geceleri, ruh ve bedeni tartan iman terazileridir. İnanç, üç ayları dinginleştiren bir mihenktir. Hak ve batıl, zahir ve gaip bu ayların pusulasıyla bulunur. Tevhid pusulası, üç ayların ayarını bize gösterir.
Tövbe, istiğfar, pişmanlık, özüne dönme zamanları, seneyi oluşturan on iki ayın üçünde daha bir bereketlidir. Tilavet, sevgi ve tazim, tefekkürle bu aylarda buluşur.
Hülasa, hakların sahipleriyle helalleşilen bu aylar; vefa, rahmet, şefkat, merhamet, ibadet, tefekkür ve yenilenme aylarıdır.
Ayların şahı ramazan, bir anlamda pişme ve yanma ayıdır. Güneşin harareti, o kadar kızgındır ki ramazan da bunu temsil eder. Bu ay ki Hakk’ın narında ve nurunda yanarak, hamlıktan pişme ve kemale erme sürecini bize yaşatır. Tıpkı “kızgın yerde yalın ayak yürümek”le yanan abid, bu ateşle kalbe ruh taşır. Ramazan, narıyla günahları yakar, nuruyla gönüllere aşk doldurur.
Ramazan bir açıdan da “yağmur” demektir. Rahmet suyuyla yeryüzü nasıl ki kirinden ve pasından paklanır, işte ramazanla birlikte de yürekteki siyah noktalar, temizlenir, aklanır.
Ramazan varoluş ayıdır. Varoluş ve diriliş ayı ramazan, tezekkür zamanıdır. Arınma, temizlenme ve pişme şehr-i ramazanda gerçekleşir. Kulluk ve ibadet, ramazanın muhafızlarıdır. Kelam-ı Kadim’in indiği şehr-i ramazan, içinde “bin aydan daha hayırlı” Kadir Gecesi’ne ev sahipliği yapar.
Ramazanın tacı, oruçtur. Kalbin ve gönlün doyması, beden ve cismin hazdan mahrum kalmasıdır. Nefsi terbiye eden oruç, aynı zamanda ruhu da bedenden tahliye eder.
Nefsi terbiye eden ve ahlakı güzelleştirerek bedeni arıtan oruç; infakı ve karşılıksız vermekle malı ve serveti temizleyen fitre ve zekât, ramazanın gülleridir. İlahi âlemin kokusu ve Hakk’ın nefesi, bu kokuyu ruhlara üfler. Böylece beden/cisim temizlenir, zihin arınır, kalp dinginleşir, yakaza hâlindeki ruh, bi’setini (dirilişini) gerçekleştirir.
Ramazanın sembolü ve işareti hilaldir. Hilalin bir ucunda erdem, diğer ucunda haz vardır. Hilal mükemmelliğin ifadesi olan tamlığa ve daire şekline kavuştuğunda erdem ve takvayla, hazları yok ederek ruhu yetkinliğe kavuşturur.
Şehr-i ramazanın iki güzeli, teravih ve itikaftır. Koruyucu zırh olan teravih, bedeni terbiye eder, gurur ve kibri başlardan alır, ayakların dibine Hüda’ya kulluğa ve secdeye yöneltir. Azgınlık ve ucup, toprakla buluşur, alın hakiki mabuduna kavuşur.
Ruh ve beden hakikat âlemine yolculuğa çıkar. Bu ilahi seyahat, itikafla gıdasını elde eder, güç kazanır, muhkem ve güvenli olur. İtikaf; kelam (söz), taam (yemek) ve menamın (uyku) denge kazanıp, hazzı ve nefsin azgın güçlerini yenmesidir.
Hasılı, şehr-i ramazan, tefekkür, teemmül ve tezekkür ayıdır. Beden ve ruh hakiki kurtuluşunu, inşa ve ihyasını bu ayda gerçekleştirir. Hakikat kapılarında melekler, delalet kapılarında şeytanlar beklemektedir. Meleklerin rehberliğinde ruhu seyahate çıkarmak, hakikat âlemine ulaşmanın en sağlam yoludur.
Can ile tenin enfes bir terkibi olan insan, aynı zamanda varlık kafesinde ruh yolculuğuna seyrüsefer yapan bir seyyahtır. Bu yolculuğun mesafesi ve zamanı, sefer adaylarının gönül enerjilerine ve kudretlerine bağlıdır. Beşeriyet kafilesinin temsilcilerinin ortak ibadetlerinden biridir, oruç. Güzellikleri ve zenginlikleri kendisine bir vakte kadar da olsa yasaklayan başka bir kulluk ifadesi var mıdır? Gerçek güzele vasıl olmak için vuslatın tayyaresidir, oruç. Görünen ve halk edilenlerin dünyasından görünmeyen âlemlere seyahattir, oruç.
Susuzluktan yarılan, parçalanan ve dağılan toprağın aksine oruç, kalbi ve gönlü besleyen ve bezeyen bir “kudret helvası”dır. Onun sahurunda “bıldırcın eti” yenilir. Gündüzünde ruhlar ve gönüller varlık alanına geçerek, nefsin ve şehvetin azdırdığı ve kışkırttığı kulu, kendine, ruhuna ve nihayetinde terbiye edenine taşır. Habibini terbiye eden Rabb’i, gündüzün kudreti zayıflayan ama iradesi kavileşen sakini gibi onu gönül bahçesinde misafir eder. Bu misafirden çıkan zahirde kem, hakikatte misk nefesler, ötelerin ötesinde mükâfatını ebedîleştirecek hediyeleri kazanacaklar. Çorak ve nebattan azade sahraların rengini ve çehresini alan dil, bitmeyen sözleri söyleyen lisana dönüşecektir.
Rutubetten cilt değiştirmiş benizler, başka görünmeyen âlemlerin temsilcilerinin çehrelerini hatırlatır. Hâkimler hâkimine itaat edip de secde edenlerin yüz hatları, orucu hayat iksiri kabul edenlerde harmoni içindedir. Susuz ve nemsiz damaklara dayanan dil, zikri layık olan biri tezekkür etmekten müstağnidir. Zira, kalp ve yürek, dile bu tarif edilemeyen ve fehmedilemeyen ruhi haz ve zevki bırakmaz, terk etmez.
Zekâ ve beynin merkezi olan baş ve dünya gözleri, orucun hayâ ve edebiyle perdelenir. Artık kir, pis, kem ve kerahet bu gözlere zayiat veremez. Gönül ve ruh gözleri hakikatler âlemine nazarlarını dikerler. Onların seyahatleri, yön ve menzil değiştirir. Artık madde denizinin sahte, sanal, aldatı ve ayartıcı ışıkları, kalp ve gönül gözlerine ayna olamaz, buhulanır ve sırlanır. Zahirî dünyaya perdelenen gözlerle aynı mekânların sakini olduğu farz edilen akıl, zihin ve beyin; maddenin ve hazzın tahriş, tahrik ve taciz kelepçelerinden halas olmanın (kurtulmanın) mutluluğuna uyanmış ve irkilmiş bir keskinliğe kavuşarak yaşarlar/ tecrübe ederler.
İnsan ömrünün en verimli, bereketli ve uğurlu savm ayları, diğer ayları âdeta kendisine kıskandırır. Ezelî ve ebedî kelamın yer katına nüzul ettiği bu ay, sultanların sultanı gibi ayların da sultanıdır. Oruçlu ağızların seslendirdiği kadim kelam, var olan bütün mahlukatın “hayat ağacı” gibidir. Olmanın ve var olmanın hazzını insana hatırlatan Kur’an, oruçlunun lisanında ve nefesinde, uyanışın ve dirilişin işaretleri ve simgeleri hâline kalp olur. Oruçlu gözler, oruçlu diller gibi kurumaz. Her türlü bed, çirkin ve tahammül edilemeyen sesin muhatabı kulaklar; orucun nefaset ve nezaketiyle tatlı ve güzel sadaların işitildiği mekânlar ve merkezler olur.
Oruçlu günlerin salatları bir başkadır. Namaz, kulluğu anlatan en nadide bir yalvarış ve yakarıştır. Salat, savm ile zamandaş olduğunda kulluğun zirvesine ulaşılır. Gönül ve ruh; açlığın, susuzluğun etkisiyle iradenin hâkimiyetine girer. Bu noktada ihtiras ve şehvetin kudretinden artık söz edilemez. Mutlak iradeye teslim olmuş kalp ve beyin, her türlü ayartmaların oyunundan kurtulur; keskin ve derin bir murakabe düzeyine vasıl olur.
Bedeni taşıyan ve sırtlayan diğer organlar, oruçlunun vücudunun beslenmeyen bedenine takatsiz bir şekilde ilave olurken, hâkimler hâkimine itaatin onurunu yaşarlar. Ayaklar, Yaradan’a eğilmekten daha fazla bir haz alır; kollar ise secdenin Hakk’a en yakın olmanın gururunu tadarlar. Ramazanın insanı ve toplumu ağırlaştıran atmosferi/havası, cemiyetin bütün fertlerini tımar eder. Böylece rezaletlere yol açan kapılar kapanır, erdemlerin neşvünema bulması için fırsatlar hasıl olur. Şah damarından yakın olan Rahîm’in varlığı, tüm beden ve ruhu sarar, sarmalar. Nihayetinde hakikatler dünyasının misafiri olunur. Saadet ve imanın lezzeti, en nefis şekilde oruç zamanlarında tadılır. Oruçlu, ramazanın kendisine bahşettiği yetenek ve kabiliyetlerin farkına varıp ruh bilincine eriştiği zaman erdemli hayatın sabır dervişliğine nail olur. Asri zamanların, insanı mekanikleştiren aceleci ve nezaketsiz hâli, orucun verdiği ruh disipliniyle hayra dönüşür. Artık kınayan, buğzeden, hakaret eden mecalsiz kalır; buna muhatap olan kınanan, buğzedilen ve hakarete maruz kalan ve bunlara karşılık vermeyen ise, zafer kazanan pehlivanın tecrübe ettiklerini yaşar. Zulme ve tazyike karşı saim olduğunu ilan eden ve karşılık vermeyen oruçlu, âdeta görünmeyen bir dokunulmazlık zırhıyla koruma altına girer, özgürlüğüne kavuşur.
Sabrın anahtarı olan orucun, en doyumsuz anları; sahur ve iftar anlarıdır. Sahur, nefis ve şeytanla mücadelede güç almanın ve donanımlı olmanın vaktidir. O an, duaların ve isteklerin hiçbir zaman reddedilmediği zamanlarla bir olunca, ruh yolculuğunun harikulade hâlleri yaşanır. Sahurun hitamında kadim kelamdan okunan Hak Teala’nın vahyi, yeni bir dirilişin habercisi olur. Güneşin insanın bedenini ısıtan ve ışıtan şavkıyla birlikte oruca başlamanın birinci merhalesi tamamlanır. Gün boyunca yapılan her iş, orucun inşa ve ihya ettiği/dirilttiği ruhla ziyadeleşir ve bereketlenir. Orucun ikinci önemli merasimi, iftardır. Şer merkezleri, güneşin şavkıyla aydınlanan gün boyunca oruçluya zarar ve ziyan veremez. İlahi kudretin emriyle bedeni beslenme kaynaklarından mahrum eden saim, ilk mükâfatını iftarla kazanır. Ebedî tatların ve hazların mekânı olan cennetler, oruçlunun öteler ötesi hayatında ulaşacağı nimet ve lütuflara nail olunacağı merkezlere dönüşecektir.
Orucun ve oruçlunun şerefesi, teravihtir. Cemiyetle ve cemaatle zenginleşen kulluk ruhu, tek oturumda eda edilen çok rekâtlı namazla arınmanın zirvesini tecrübe eder. Artık oruç, onun için on bir ayda yaşananların bir murakabesi ve “check up”ıdır. Ruh ve gönlün terbiye, tezkiye ve kontrolü, ramazandaki orucun kudretli desteğiyle kemalat seviyesine vasıl olur. O makam ve mertebede, insanın kendisi, varlığı ve çevresindekiler varlık âleminde yok olur; ancak var edenin varlığında dirilmenin ve dirilişin dayanılmaz hazzını ve hafifliğini yaşar/tecrübe eder.
Oruç, bedenin ruhu düşünmesidir. Düşünme derin ve etraflıca olduğunda tefekküre dönüşür. Oruçla, tefekkür eden beden ve ruh, anlık olaylar karşısında etkilenmez, teenni ile hareket eder ve dinginlik hâlini korur.
İnsanlığın ortak ibadeti olan oruç, nice kavimler için terbiye edici bir işlev görmüştür. Ancak sürekli tutulan oruç, beden ve ruhu yaralar. Onun için oruç zamanla sayılıdır. Oruç hâlini daimî olarak yaşamak, ruhu aşırı yücelterek kontrol edilemeyen hâllerin yaşanmasına sebep olabilir.
Nefis, haz, dil ve kulak, oruçla terbiye edilir. Böylece kul, Yaradan’a yaklaşır. Halik, onun gören gözü, duyan kulağı, yürüyen ayağı olur. Kul, Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanır. Kısacası hakimlerin dediği gibi, Hüda’ya benzemeye başlar.
Oruç, yakarıştır, yalvarmaktır, yakınlaşmaktır. Hasılı, insan için bir kefarettir. Oruçla ruh temizlenirken beden geçici olarak kurban edilir. Böylece ruhun yeniden dirilişi gerçekleşir.
Oruç, bir anlamda kölelikten kurtulmak, ruhu özgürleştirmek, yani azat etmektir. Dünyevi putlar, oruçla berhava olur, her şey hakikat âlemi için uğraş verir. Beden ve onun organları, Rahman için aç kalır, hüzünlenir; ruh ise, beslenir, canlanır ve aşk hâlini yaşar.
Vücut, oruçla diyet öder. Bu diyet en iyinin ve hayrın varlık kazanması için ilahi bir lütuftur. Hak için fedakârlıkta bulunmak, vermek; meşru olmayanı reddetmek oruçla varlık bulur.
Kötülükler ve şerler, oruçla hayırlara kalp olur. Oruç, kendini Rabb’ine adamaktır, kurban etmektir. Vahid’e adanmak, şirk ve tağutu reddetmektir.
Sağlık ve sıhhat, oruçla bedeni dengeli bir kimyaya kavuşturur. Mümin öldüğünde ise oruç başucunda; namaz ve zekât, yanında onu koruyan muhafızları olur. İlahi hitapta namaz ve zekât ikiz gibi yan yana durur. Bedenin zekâtı oruçtur.
Ramazan ayının süsü, oruçtur. Erdem ve takva zuhuratını oruçla gösterir. Haramlar oruçla izale olur. Faziletin ve helalin hoşluğu orucun dinginliğiyle aşka dönüşür. Bu muhabetullahtır. Allah’a âşık olmak, onun sevdiğini sevmek ve buğzettiğini sevmemekle gerçekleşir.
Yaradan ile kul arasındaki sırlı ibadettir oruç. İbadet şehrinin kapısı cennetin Reyyan kapısıdır ki oruçla açılır. Çünkü oruçta riya yoktur, gösteriş imkân bulamaz. Hakk’ın rızası vardır. O rıza ki, Allah’ın rahmetini getirir.
Dua, oruçla hayat bulur, gerçekleşir, makbuller âlemine ulaşır, kabule şayan olur. Şu hâlde oruçla yapılan dualar, arz edilen istekler, edilen temenniler, hayırla tamama ulaşır.
İffet oruçla bedeni gayrımeşruluktan korur. Vefa ve saflık, oruçla şeref kazanır. Sabır, oruçla tamama erer. Rıza ve rızık oruçla kemale ulaşır, bereketlenir.
Rahmet, mağfiret ve cehennem ateşinden korunmak ve kurtulmak, orucun bedende ve ruhta bıraktığı manevi lezzetle vaki olur.
Ramazan, bolluk ve bereketin arttığı ruhani aydır. Paylaşmak, bölüşmek ve üleşmek, şehr-i ramazanın ziyadelerindendir. İnfakın zirveye çıktığı ramazanın giriş kapısı sahurdur. Ruhun uyanışı sahurla başlar. Beden, kapılarını sahurdan sonra kapatır. Mana âlemi, sahur ve evveli teheccütle zuhur eder.
Sahur, oruca besmeledir. Söz ve vaat, sahurun vaktiyle sübut bulur. Hayâ ve vefa, ruhlar âleminde verdiği sözleri sahurda hatırlar. Bu emsalsiz vakitler, ruhaniyetin tecelli ettiği zamanlardır.
Dinginliğin ve sessizliğin hüküm sürdüğü sahurlarda, dünya ve ahiret birlikte yaşanır. Hayat, varlık ve var oluş bu bereketli zamanlarda anlam kazanır. Dua ve yakarışın reddedilmediği bu anları yaşamak, “bir vadi dolusu altın”dan daha değerlidir.
Beden gıdasını, sahurla alır. Ancak bedenin aldığı gıda ruhu da besler. Beden, cisim olmaktan çıkar. Saf ruha dönüşmeye başlar. Artık ruhun gıdası zikirdir, fikirdir, tefekkürdür.
Kelamın yerini sessizliğe bıraktığı sahur anları, Kelam-ı Kadim’in lezzetiyle uyanan ruhları kavileştirir. Zikirler, tesbihler, tövbeler, dualar, bu aşk ve muhabbet anlarını süsler, onlara yarenlik yapar. Dil çözülür, kalp açılır, ruh uyanır, akıl sınırlarına döner, zihin batıldan azade olur. Kuruluş ve kurtuluş, sahurla tecessüm etmeye başlar.
Sahurun iki salatı vardır. Gece namazı teheccüt ve meleklerin şahit olduğu sabah namazı, bu mübarek vakitlerin miraçlardır. Kul bu salatla, seherden sabaha çıkar, salaha ulaşır.
Sahur, bedeni terbiye etmenin başlangıcıdır. Sahur bir mürebbidir; vakti hesaplı ve iktisatlı kullanmayı öğretir.
Heva ve hevesten, nefsani arzulardan kurtuluştur sahur. Sahur; benlik, gurur ve kibirden azade olmanın ahdidir.
Makam-ı mahmuda ulaşmanın yolu, gecenin ve sahurun miracı olan teheccütten geçer. Gece namazı, geçmişten geleceğe bütün salihlerin ve ariflerin ibadetidir. Günah, suç, ayıp ve kusur, bu namazla âbidi arındırır, hayata bağlar. Cebrail’in ifadesiyle “müminin şerefi/değeri teheccütle” sübut bulur.
Ruhun, kalbin ve aklın uyanışı, sahurla gerçekleşir. Sehere sahurla girilir.
Sahura kalkmak, rahmete talip olmaktır. Merhametin ilahi gölgesi, sahurda zuhur eder. Bu gölge ki, bütün iki cihanın kötülüklerinden ve zararlarından insanı korur, muhafaza eder. Seher ve sahur vakitleri tövbe ve duanın zamanlarıdır. Az uyku, az yemek ve az konuşmak sahurla başlar.
Hasılı, sahur; rıza, sabır, hayır ve huzuru arayanların istikametidir. Sahur, gecenin en derin tatlı uykusuna karşılık, “Allah’ın sevdiği üç güzel sesi”, yani tövbe, zikir ve Kur’an’ı tercih etmektir.
Sahurla başlayan ramazan orucu, iftarla bayrama erişir. Bu iftar ki, kendisine ulaşıldığı zaman sevinç yaşanır. Bedenin zikri olan orucun ikinci sevinci, Rabb’ine kavuştuğu zaman ilahi mükâfat olarak gerçekleşecektir.
Günün sıkıntı ve yoğunluğunu beden ve zihin paylaşırlar. Ramazan günlerinde yaşanan zorluklar, iftarın ferahlatıcı bereketiyle kolaylaşır. Ferahlık ve mutluluk, hanelerin üzerine iftarla şemsiyesini açar. Bu öyle bir açılıştır ki, adeta cennet kapılarından üfürülen nefesin gücüyle bereketin zirvesine çıkar.
İftar, oruç tutan ve tutmayan herkes için refah getirici bir andır. Fakir fukara, garip guraba, zengin, zalim ve mazlum, güçlü ve zayıfa, hasılı herkese ruh taşır iftar. Bu sadece ağzın açılması ve bedenin gıdalanması değildir. Nefe(i)sler, bedenler, ruhlar, zihinler ve akıllar, iftarla var oluşu yaşarlar. İnananın da inanmayanın da, dindar olanın da dindar olmayanın da iftarla yüzü güler, kalbi genişler, yüreği rahatlar.
Kalplerin yufka gibi inceldiği iftar anları, kulu dünyadan uzaklaştırır, adeta öte dünyanın sakinine dönüştürür. Açlık, susuzluk ve diğer bütün ihtiyaçlar/zevkler, iftara kadar iradenin yörüngesindedir. Bu kutlu irade ki insanı, meleki ruh sahibi yapar. Hayvani lezzetler, oruç ve iftarın manevi zevki karşısında yok olur. Tevhid, iftarla bedeni Yaradan’ın kulluğuna davet eder. Bu ilahi çağrı, helalin ve meşrunun davetidir.
Paylaştıkça çoğalan iftar sofraları, Hz. İbrahim’in (a.s.) gönül sofralarına dönüşür. Musa’yla Tih Çölü’nde yer sofralarını hatırlatır iftar. Nuh’un gemisindeki aşure lezzeti, iftarla tadılır. Yusuf’un hapishanesindeki sofralardır iftar. Aynı zamanda onun sarayında yenilen helal tevhid lokmalarıdır.
İftar, Hira Mağarası’nda Hz. Peygamber’le tefekkür etmektir. Sevr’de iki aziz kişiden üçüncüsü olup onlarla ilahi sofradan lezzetlenmektir.
Firavun, Nemrud ve Karun’un zengin dünyevi sofralarının doyuramadığı nefisler, iftarla lezzetlerin en büyük zevkine ulaşır. Zalimlerin sofraları karşısında, Hz. Nebi’nin (s.a.s.) mütevazı hanelerindeki basit, sade sofraların tadı, iftarların ideal ziyafet görüntüleridir.
İftar eden de iftarı veren de kârlıdır. Oruçluya iftar ettiren ecrin ve sevabın bereketiyle nurlanır. Hazreti Rezzak’ın lütfuyla şeref kazanır. Servet ve kesesi ziyadeleşir. Malı ve mülkü öyle artar ki kendisi de bunun hikmetini fehmedemez. Huzur ve mutluluk hanesinde ve ev halkında tecessüm eder.
Acele etmek gerekir orucu açmak için. Sevgili Resulün emri, iftarı geciktirmemek üzere mukayyettir. Vaktinin girmesiyle yapılan iftar, acele edildiğinde hayrın sübut bulması için bir vesiledir.
İftar, kardeşliktir, vermektir. Üstün olanların verdiği gibi, iftar meclislerinin sahipleri de fazilet ehlindendir. Vermek, almaktan daima üstündür. Karşılık beklemeden, riya ve gösterişten uzak olarak infak etmek, iftarlarda daha bir güzeldir. İftar, aşların huşuyla yenilmesine imkân verir. Huşu, hayâ ve tefekkürle iftarların süsü hâline gelir.
İftar öncesi, kalp, gönül ve zihin toktur; tüm özelliklerini son sınırlarına kadar tebarüz ettirirler. Gönül kapıları, bedenlerini Allah için ruhlarına teslim edenlere açılır. Ruhu hapseden beden, iftara kadar zincirlidir. İftar, hükümdar olan ruhun, kölesi hâline getirdiği bedene itaat ettirmesidir. Beden bir başka iftara kadar, isyan edemez, taşkınlık yapamaz. Ruh, onu öyle bir terbiye etmiştir ki, âlemlerin Rabb’inden aldığı feyz ve nurla nurlar nurunun aşkını iftara taşır.
Hurma ve su, iftarın güzelleridir. İftar onlarla, nebevi seslenişe muhatap olur. Hurmanın tadı, Hz. Peygamber’i ve hikmetli sohbetlerini hatırlatır. Dolayısıyla iftar sofraları, peygamberle yapılan ziyafetlerdir. Tevhidin Resulü, iftar sofralarının başköşesinde tezekkür ve tesbihlerin işaretini verir. İftar tekbir ve tesbihtir. Şükürdür, aftır, mağfirettir.
Hasılı, birinci bayram iftar, ikinci ve büyük bayrama/iftara hazırlıktır, başlangıçtır.
[118] Tevbe, 9/36.