Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

AİLEMİZDE RAMAZAN

Oluşturulma tarihi: 8.02.2025 13:24    Güncellendi: 8.02.2025 13:24    ailemizde ramazan

AİLEMİZDE RAMAZAN

Dr. Öğr. Üyesi Gülsüm PEHLİVAN AĞIRAKÇA
İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi

Giriş

Eğitim, doğumdan ölüme kadar bireyin hayat içerisinde elde ettiği bütün öğrenmeleri kapsamaktadır. Bilinçli veya bilinçsiz gerçekleşen bu öğrenmeler, bir tecrübenin sonucu olup bireyi farklı yönlerden geliştirmekte veya dönüştürmektedir. Zihinsel, duygusal, sosyal ve daha birçok alanda öğrenme sağlayabilmek için bireysel yaşantılar/deneyimler ve içinde bulunulan sosyal çevrenin özellikleri büyük önem arz etmektedir. Bu anlamda eğitimin felsefi temelleri dikkate alındığında ister planlı, programlı ister kendiliğinden elde edilsin eğitimde yaşantı ve tecrübenin üzerinde çokça durulduğu görülecektir. Bir birey için ilk deneyimler, bilgi ve beceri noktasında temel kazanımlar ailenin sosyal ortamında gerçekleşmektedir.

Hangi kültürde olursa olsun ailenin, bireyin gelişimindeki önemi ve rolü konusunda ortak bir kabul bulunmaktadır. Fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı gelişim ancak aile ortamında mümkün olabilmektedir. Bu sebeple çocukların eğitimi demek, anne babanın kişisel özellikleri, sahip oldukları değerler, tutumlar, sergiledikleri davranışlar ve birlikte oluşturdukları manevi atmosfer demektir. Evin, çocuklar için bir yuvaya dönüşmesi anne-babanın yaşantısı ile birlikte, kendi aralarındaki iletişim ve ilişki biçimi ile mümkün olmaktadır. Çocukların bireysel ve toplumsal gelişiminin niteliği evdeki iklime bağlıdır. Bu anlamda evde nasıl bir yaşantı benimsendiği, kullanılan dil, birlikte geçirilen sürenin kalitesi, ortak paylaşımlar hatta evin fiziksel düzeni çocukların madden ve manen sağlıklı gelişebilmesi için önemlidir.

Ailede Din Eğitimi

İnsan, maddi ve manevi olarak beslenmeye, gelişmeye ihtiyaç duyan bir varlıktır. Gelişim potansiyeli, fıtrat ile sınırlı olup var olanın ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi de eğitim ile gerçekleşmektedir. Bu anlamda insana fiziksel, zihinsel, duygusal, sosyal, ahlaki ve dinî gelişim açısından yatırım yapmak gerekmektedir. Birbirlerinden bağımsız olmayan bu gelişim alanlarından birinin ihmali diğerlerini de etkilemektedir. Dolayısıyla gelişimin bir bütün olduğu gerçeğinden hareketle eğitimin hepsine yönelik bir mahiyeti olmalıdır. Çocuğun yetiştiği aile ortamı, sadece beslenip büyütüldüğü yer olmayıp aynı zamanda şahsiyet kazandığı, ahlaki değerleri öğrendiği, manen olgunlaştığı bir eğitim ocağıdır.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Her doğan fıtrat üzere doğar. Fakat çocuğun annesi ve babası onu kendi dinlerine döndürürler. Yahudi iseler; Yahudi, Hristiyan iseler; Hristiyan veya Mecusi iseler; Mecusi yaparlar.”[227] şeklindeki hadis-i şerifi ile ailenin, çocuğun dinî ve ahlaki gelişiminde de büyük bir rol oynadığı ifade edilmektedir. Bir başlangıç olarak görülebilecek fıtratın, korunması, şekillenmesi ve tekâmül göstermesi anne ve babanın sorumluluğundadır.

Kur’an-ı Kerim perspektifinden bakıldığında “dünyanın süsü”[228], “göz aydınlığı”[229] olarak değerlendirilen çocuğun aynı zamanda emanet ve sorumluluk olduğu Tahrim suresi 6. ayette, “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” şeklinde ifade edilmektedir. Fıtri olan çocuk sevgisinin, dünyevi ve uhrevi boyutu bütünlüklü olarak ele alınmakta ve ebeveyn için “imtihan sebebi”[230] olabileceği de hatırlatılmaktadır. Dolayısıyla çocuk sahibi olmak anne karnından itibaren (hatta eş seçimi ile) birtakım sorumlulukları üstlenmek demektir. Terbiyenin doğumdan önce başladığı bilimsel olarak da kanıtlanmış olup bu dönem “tedbir dönemi” olarak görülebilir. Doğumla birlikte çocukluk dönemi (özellikle temyiz öncesi), taklidin ve sosyal öğrenmenin yoğun olduğu gelişim evresi ise “temsil dönemi”dir. Anne babanın yaptıklarının dikkate alındığı, davranışlarının modellendiği bu zaman diliminde bilgi ve nasihatten daha çok örneklik öne çıkmaktadır. Temyiz başlangıcı kabul edilen okul çağı (temel eğitim dönemi) ile birlikte çocuğa temel dini bilgilerin de öğretilmesi gerekmektedir. Bu manada son çocukluk ve özellikle ergenlik (büluğ) için “tebliğ dönemi” ifadesini kullanmak mümkündür. Ancak tedbir, temsil ve tebliğ sorumluluğunu birbirlerinden ayrı düşünmemek, sadece çocukların yaşlarına göre önem derecelerinin farklılaştığını bilmek daha doğru olacaktır.

Anne babanın ayak izlerini takip eden çocuklar, ahlaki ve manevi gelişimlerinde de onları model almaktadır. Özellikle çocukluk döneminde “aileden öğrenme” daha fazla olduğu için anne ve babanın inancı, ibadetleri ve ahlaki referansları çocuğun dini gelişimi açısından büyük önem arz etmektedir. Çocuğun din eğitimi, ailenin dini tecrübesine dâhil olması, anne ve babanın inanç ve ibadetlerini önce duygu sonra bilgi olarak kazanması anlamına gelmektedir. Çocuğun, yetişkinlerin dini yaşantısına şahitliği önemli olup yaşı sebebiyle sürekli bu tecrübe alanının dışında bırakılmamalı, olumlu duygular edinmesi ihmal edilmemelidir.

İbadet Eğitimi ve Ramazan Ayı

Din eğitiminin bir boyutu olan ibadet eğitimi, bir davranış eğitimi olması hasebiyle tedrici olarak yerine getirilmelidir. İbn-i Sina’nın, “alışkanlık haline gelinceye kadar uzun süre ve kısa aralıklarla tekrarlamak” şeklinde ifade ettiği eğitimi, ibadet özelinde de düşünebiliriz. Nitekim bir ibadetin istikrarlı bir şekilde yerine getirilmesi kısa sürede gerçekleşecek bir kazanım değildir. Bu sebeple çocuklar, mükellef olmadan evvel adım adım alıştırılmalı, antrenman yapmadan koşmaları beklenmemelidir. İslam geleneğinde genel olarak eğitim, “bir şeyi derece derece geliştirerek kemaline ulaştırmak, adım adım inşa etmek” şeklinde ele alınmaktadır. Dolayısıyla konusu ne olursa olsun, kolaydan zora aşamalı bir öğretim insan fıtratına daha uygun olacaktır.

Çocukluk döneminde anne babadan gördüğü ibadetleri adeta bir oyun gibi telakki edip taklit eden çocuk, zamanla ibadet için gerekli bilgileri de öğrenmelidir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) namaz öğretimine başlangıç olarak belirttiği 7 yaş, genel manada ibadet eğitimi için ölçü alınabilir. Okul öncesinde duygu hafızası aktif olan çocuk, ibadetlere şahit olarak, zaman zaman da tecrübe edip güzel hatıralar biriktirerek büyümüş ise temel eğitim döneminde ibadetlerin bilgi boyutuna geçmeye hazır demektir. Ergenliğe kadar olan zaman dilimi, çocukların ibadetleri erkânı ile öğrenmeleri ve bu konuda istikrar kazanmaları için kritik bir süreçtir.

Yapılan küçük ölçekli araştırmalar, ailelerin en çok çocuklarına ibadet alışkanlığı kazandırmakta zorlandıklarını, özellikle de namaz öğretiminde problemler yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Burada her bir ibadeti ayrı ayrı ele almak mümkün olmadığından genel olarak ramazan ayının ibadet eğitimi bağlamında nasıl değerlendirilebileceği üzerinde durulacaktır.

Ramazan; ibadetlerin toplumsal boyutunun öne çıktığı, cemaat şuurunun hissedildiği, aidiyet duygusunun kazanıldığı, aynı zamanda namaz, oruç, zekât ve Kur’an tilaveti ile ibadetlerin yoğun olarak yaşandığı bir aydır. Hakkıyla ifa edildiğinde Müslüman için yenilenme, kendine gelme, ihya olma süreci olan bu mübarek günlerin dünyevi ve uhrevi birçok hikmeti bulunmakla birlikte çocuklar için anlamı nedir, din eğitimi bağlamında bu fırsat ayı nasıl değerlendirilmelidir?

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki ramazan, çocuk için, yetişkinlerin ona sunduğu manevi atmosferdir, hissettirdikleri duygulardır. Çocuklar, önce çevrelerinde olup biteni duygu olarak hissederler ve nasıl tepki vermeleri gerektiğine yetişkinlerin duyguları üzerinden karar verirler. Dolayısıyla ebeveynin ramazan ayındaki ruh hâli ve tavırları, davranışlarındaki değişimler çocukların, içinde bulunduğu atmosferi olumlu veya olumsuz tanımlamasını sağlar. Bu da yetişkinlere, çocukta “ramazan ve oruç” ile ilgili doğru şemaların oluşumu için ayrı bir sorumluluk yüklemektedir. Ramazan, “din eğitimi için fırsat ayı” olarak görülerek çocuklar, gelişim özelliklerine göre ibadete alıştırılmalıdır.

İslam geleneğinde çocukluk, ergenliğe kadar olan süreci ifade etmektedir. Çocuklara, dinen mükellef oluncaya kadar aşamalı olarak din eğitimi verilmelidir. Daha önce ifade edildiği gibi din eğitimi doğumdan önce başlamakla birlikte anne babanın aktif sorumluluğu daha çok doğumdan sonra kendini göstermektedir. Bebekliği din eğitiminin olmadığı bir dönem olarak kabul edenler olmakla birlikte insanın, hangi gelişim evresinde olursa olsun manevi yaşamdan bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir. Dünyanın duyularla ve duygularla algılandığı bir yaşta insanın, içinde doğup büyüdüğü ortamdan ve orada olup bitenlerden etkilenmesi kaçınılmazdır.

Ailedeki ramazan ve oruç iklimi en çok ilk çocukluk dönemindeki 3-7 yaş arası çocukları etkilemekte, onlarda merak uyandırmaktadır, diyebiliriz. Hayatı “oyun” olarak gören ve oyunla deneyimleyen çocuklar, yetişkinlerin dünyasında olup bitenleri de bu şekilde görebilir. Dolayısıyla ibadet de oyun için bir fırsat olup ramazanda yaşanılanlar çocuğun dünyasında eğlenceden ibaret olabilir. Sahura kalkmalar, iftar sofraları, teravih namazları ve ramazana mahsus uygulanan âdetler çocuklar için âdeta bir şölene dönüşür. Çocuk, ramazanın nasıl bir ay olduğunu yetişkinlerin heyecanlarından, bekleyişlerinden, sükûnetlerinden ve yüzlerinden anlayabilir. Bu yaşlarda çocuklarımız, istekli olduklarında “çocukça” oruç tutabilmelerine müsaade edilmelidir. Bir iki saatlik tecrübeden ibaret bile olsa çocuğun, “Ben de oruç tutuyorum.” diye düşünmesi ve oruç tuttuğuna inanması ibadet eğitiminde önemli bir adımdır. “Sen daha küçüksün, tutamazsın.” diyerek çocukların manevi atmosferden istifade etmesine ve yetişkinlerin tecrübesine ortak olarak kendini değerli hissetmesine engel olunmamalıdır. En önemli noktanın, ramazana dair güzel hatıralar biriktirmek, olumlu izlenimler edinmek olduğu unutulmamalıdır.

İlkokul çağlarındaki çocuklar için ramazan tecrübesi biraz daha farklı olmalıdır. Oruç tutmanın manevi atmosferinden istifade etmekle birlikte 7, 8 yaşlarından itibaren çocuklar yarım günlük oruç tecrübelerinden tam gün oruç tutma denemelerine geçiş yapabilirler. Sağlık durumlarına ve istekli olmalarına dikkat edilerek istedikleri kadar oruç tutmalarına da imkân verilebilir. Burada önemli olan, oruç tutmaya yeni başlayan çocukların vaktinin doğru bir şekilde organize edilebilmesidir. Oyunla, sevdiği bir işle meşgul olan çocukların zamanın nasıl geçtiğini fark etmedikleri ve açlıklarını unuttukları bilinmektedir. Hanım sahabilerden Rubeyyi’ binti Muavviz’in, “Pamuktan yahut boyalı yünlerden oyuncak bebekler yapıyor, oruçlu olan çocuklarımızdan biri yemek için ağladığında iftara kadar oyalanması için bu oyuncakları ellerine veriyorduk.”[231] şeklindeki ifadesi çocukların bıkkınlık yaşamadan oruç tutabilmeleri için sevdikleri şeylerle meşgul edilmesinin önemini göstermektedir. 10 yaş ve sonrasında çocukların, oruç tuttukları günlerin sayısını arttırarak ibadet disiplini kazanmaları sağlanabilir.

Ramazan ayı, sadece oruç eğitimi için değil aynı zamanda çocukların namazı sevmesi ve öğrenmesi için de bir fırsattır. Teravih namazları, çocukların yetişkinlerle aynı atmosferi yaşamaları, cami ile ünsiyet kurmaları ve toplumsal aidiyet hissetmeleri için bir vesiledir. Namazın bireysel bir ibadet olmaktan çıktığı ve cemaat olma şuurunun daha fazla hissedildiği bir aydır ramazan. Bu anlamda çocuklar için namaza başlama dönemi olabileceği gibi namazda istikrar kazanma için de önemli bir zaman dilimidir. Aynı zamanda paylaşma, yardımlaşma ve dayanışma ayı olması hasebiyle ramazanın çocuklar için farklı eğitimsel bir değeri daha bulunmaktadır. İnfak edebilmek, kendinde olanı vermeyi öğrenmekle ve sevmekle mümkündür. İyilik, yaşanılarak sevilir, tekrarlar ile davranışa dönüşür ve zamanla meleke haline gelebilir. İhtiyaç sahiplerinin halinin en fazla hissedildiği oruçlu günlerde çocuklar, yardım faaliyetlerine şahitlik ederek anne ve babadan paylaşmayı öğrenebilir. Bu bağlamda ailenin bir ferdi olarak hangi yaşta olursa olsun çocukların da dâhil olduğu paylaşımlarda bulunmak, hatta onların eliyle vermek çok önemlidir.

Ramazan, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim ile bağ kurma ve tilavet ayıdır diyebiliriz. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnekliğinde “Kur’an ahlakı” ile donanması gereken her Müslüman, ayetleri anlama ve yaşama gayretinde olmalıdır. Ramazan ayı, mukabele okuma yoluyla diğer günlerden çok daha fazla Kur’an-ı Kerim ile meşgul olmaya vesiledir. Burada sadece bir tilavet gerçekleşmemekte, aynı zamanda sosyal bir hareketlilik yaşanmaktadır. Çocukların, Kur’an-ı Kerim’i tanımaları, sevmeleri ve öğrenmeye başlamaları bu manevi canlılığa tanık olmaları ile mümkündür. Bu sebeple ramazanda çocukları, Kur’an’ın manevi ikliminden mahrum etmemek çok önemlidir.

Aile İçi İletişim ve Ramazan

Bir terbiye ocağı olarak ailenin önemi bilinen bir gerçek olmakla birlikte aile olabilmek değişen toplumsal şartlar ve hayat standartları sebebiyle her geçen gün daha fazla zorlaşmaktadır. Aile içerisindeki rollerin değişime uğraması ve sorumluluk paylaşımında yaşanan denge kaybı, teknolojik gelişmeler ve değerlerin değişime uğraması gibi birçok faktör aile ocağına olumsuz yansımıştır. Paylaşımların giderek azaldığı, yüzeysel hale geldiği görülmekte, komşuluk ve akrabalık ilişkilerinin de azalması ile aile fertleri giderek daha fazla yalnızlaşmaktadır. Bu durum çocukların, ihtiyacı olan elverişli aile ikliminden mahrum kalmalarına sebep olmaktadır. Dolayısıyla “birlikte” yapılan işlerin, ortak zaman dilimlerinin artırılması ailenin sıhhati için hayati önem taşımaktadır.

Ramazan, aile bireylerinin diğer günlerden daha fazla “birlikte” zaman geçirmelerine imkân veren bir aydır. İftar ve sahur sofraları ile ramazan, aile bireylerini birleştirici bir role sahiptir. Sükûnetle açılan oruçlar, teslimiyetle edilen dualar ve muhabbet içeren sohbetler, bir araya gelen insanlara aile olduklarını hissettirmektedir. Konuşmaya vakit bulamayan, birbirini işiten ama dinlemeyen, aynı mekânı paylaşan ama ayrı dili konuşan anne, baba ve çocukların yeniden tanışması için bir fırsattır. Bu anlamda cemaatle kılınan vakit ve teravih namazları da birleştirici bir özellik taşımaktadır.

İnsanın kendisiyle, ailesi ve çevresi ile en önemlisi Rabb’i ile iletişimini, ilişki biçimini yeniden gözden geçirmesi için bir imkândır ramazan günleri. Aynı zamanda öz benliğine yabancılaşma içinde olan insanın yavaşlamaya, durmaya olan ihtiyacı için bir vesiledir oruç ibadeti. Eksiklerini, hatalarını, ihmallerini fark etmesi ve netice itibariyle kayıplarını telafi edebilmesi için âdeta ihya günleridir. Aile içerisinde insanın, eşiyle ve çocukları ile ilişkisini gözden geçirmesi, tekrar yapılandırması, onların haklarını teslim edebilmesi için sorumluluk alma fırsatıdır.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Sizden biriniz oruçlu olduğu gün kötü söz söylemesin ve başkaları ile tartışmasın. Eğer birisi oruçlu bir kimseye söver ve sataşırsa ‘Ben oruçluyum’ desin.”[232]hadis-i şerifi düsturunca ramazan, aile fertlerinin birbirlerine çokça sabır gösterdiği, kötü söz ve fiillerden uzak durduğu bir ay olmalıdır. Hız ve haz ruhundan uzaklaşıp sabırlı olmaya, nefisle mücadele etmeye vesile olmalıdır. Oruç tutmak, bedensel bir terbiye olmanın ötesinde ahlaki ve ruhsal olgunlaşmaya bir vesiledir. Oruç ile ilgili ayet ve hadislere dikkat edildiğinde bu ibadetin yemeden, içmeden uzak durma boyutundan daha ziyade riyazet yönüyle ele alındığı görülecektir. Bu anlamda orucun, bireyden aileye ve daha sonra topluma yansıyan bir diriliş, kalkınma olması beklenmektedir.

Sonuç

Yaşam meşgalesi içerisinde kaybolmaya, kendini, yakınlarını ve ait olduğu toplumu unutmaya meyyal olan insanoğlu, sorumluluklarından da uzaklaşabilmektedir. Hiç bitmeyeceği yanılgısına kapılarak sürekli bir koşuşturma içerisinde, hayatın anlamını kaybetmekte, odak noktasını kaçırmaktadır. Mutlu olabilmek için kendi kurduğu dünyada yalnızlaşmakta ve manevi boşluk ve huzursuzluk yaşamaktadır. Bu durum bir yönüyle kaçınılmaz olmakla birlikte çoğunlukla insanın kendi eliyle yapıp ettikleri ile alakalıdır. Tevekkül ve teslimiyetin yanlış anlaşılması ve tatbik edilmesi de cüzi iradeyi miskinleştirmekte, mümini mistik bir dünyaya hapsedebilmektedir. Oysaki vahyi bilgi, hareketi, değişimi, bireyden topluma doğru bir dönüşümü öngörmektedir. Bu anlamda hakkıyla ifa edildiğinde ibadetlerin dinamik yapısı, insanı diri tutmakta, tamamen bireysel bir yaşam tercih etmesinin önüne geçmektedir.

İslam’da ibadet kavramı dar bir manada ele alınmamakla birlikte vakti, şekli düzenlenmiş ibadetler dinin temel esaslarını oluşturmaktadır. İslam dininin üzerine bina edildiği beş temel esastan biri olan oruç, hem maddi hem de manevi yapısı olan insanın her iki yönüne de şamil bir ibadettir. Faydaları bilimsel çalışmalar ile ortaya konulmaya çalışılmakta olup hikmetine bütün yönleri ile vakıf olmamız çok mümkün değildir. Bu arayışlar insani insiyak olmakla birlikte hikmetinin üzerimizde tecelli etmesi için çaba sarf etmemiz daha doğru olacaktır. Bu da ancak ibadetin hakkıyla yerine getirilmesi, ruhunun hissedilmesi ve yaşanması ile gerçekleşebilir.

Ramazan, oruç ibadetinin ruhuna uygun olarak tefekkür ve riyazet ile geçirilen bir ay olmalıdır. Orucun sosyal boyutu ihmal edilmemeli, aile bireyleri ile iletişim arttırılmalı, sofra ve seccade birlikteliği sağlanmalıdır. Aile bütünlüğünün korunabilmesi için ibadetin manevi atmosferinden istifade edilmeli, ramazandan sonra da uygulanabilecek sürekliliği olan iyileştirici dinamikler geliştirilebilmelidir. Sükûnetle, anlamaya çalışarak iletişim sağlamak, birlikteliği canlı kılan sofra kültürünü devam ettirebilmek bunlardan birkaçıdır sadece. Çocuklar için anne ve babanın yaşantısına en fazla şahitlik edecekleri çok kıymetli vakitlerdir. Dolayısıyla küçükten büyüğe herkesin manevi heybesini doldurabileceği ramazan günlerini, bireysel ve toplumsal farkındalıkla geçirmek büyük önem arz etmektedir. Unutulmamalıdır ki akan sudan testiyi doldurabilmek ve nasiplenmek, kabın büyüklüğü ile ilgili olduğu kadar suyun kıymetini bilmekle de alakalıdır.


[227] Buhari, Tefsir, 2; Kader, 3; Müslim, Kader, 22.

[228] Kehf, 18/46

[229] Furkân, 25/74

[230] Enfâl, 8/28.

[231] Buharî, Savm, 47.

[232] Buhari, Savm, 9; Müslim, Sıyam, 29