Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

KÜLTÜR VE EDEBİYATIMIZDA RAMAZAN AYININ MANEVİ İKLİMİ

Oluşturulma tarihi: 8.02.2025 13:25    Güncellendi: 8.02.2025 13:25    ramazan ve oruç

KÜLTÜR VE EDEBİYATIMIZDA
RAMAZAN AYININ MANEVİ İKLİMİ

Prof. Dr. Zülfikar GÜNGÖR
Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi

Giriş

Hicri ayların dokuzuncusunun ismi olan ramazan kelimesi, Arapça bir mastardır. Bu kelimenin “günün çok sıcak olması, güneşin kum ve taşları çok ısıtması, kızgın yerde yalın ayak yürümekle ayakların yanması” anlamlarındaki ramad masdarından veya “güneşin güçlü ısısından çok fazla kızmış yer” manasındaki ramdâ kelimesinden ya da “yaz sonunda ve güz mevsiminin başlarında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur” anlamındaki ramadi kelimesinden türediği belirtilmiştir. Kelimenin güneşin yakıcı sıcaklığı anlamından hareketle, ramazan ayının günahları yakıp yok etmesi; yeryüzünü temizleyen yağmur manasından faydalanarak da rahmetine susamış gönülleri Allah’ın rahmetine kavuşturması yorumları yapılmıştır. Oruçta açlık ve susuzluktan kavrulan bedenlerin, günün sonunda iftarla duyduğu maddi ve manevi sevinç, bu yorumları yapmayı mümkün kılmıştır. Bazı ariflerin, ramazan kelimesinin Arapça yazımında mevcut beş harfin her birinin, kulun bu ayı değerlendirmesi sonucunda elde edeceği beş manevi mükâfata işaret ettiğine dâir; ra harfi, rıza-yı Hakk’a; mim harfi, muhabbet-i Hakk’a; dad harfi, zıman-ı Hakk’a (Hakk’ın kuluna kefil olması); elif harfi, ülfet-i Hakk’a; nun harfi ise, nur-ı Hakk’a işarettir, şeklindeki yorumları da bu ayın maneviyatına çok uygun bir değerlendirmedir.

Müslüman bireyler ve toplumlar için en önemli zaman dilimlerinden biri olan ramazan ayı, toplum hayatının bütününü kuşatıcı bir etkiye sahiptir. Diğer Müslüman ülkelerde ve ülkemizde, ramazan ayı gelmeden yapılan hazırlıklar, çok önemli bir zaman dilimine girilmekte olduğunun habercisi gibidir. Müslümanlar, sanki çok önemli bir misafiri karşılamaya hazırlanmaktadır. Her yıl bu ay içerisinde yaşananlar, yılın diğer aylarından farklıdır ve ramazan ayı, Müslüman hayatının tekdüze gidişini kökten değiştirmiştir. Bu ay boyunca evlerde, camilerde, çarşılarda yaşanan hareketlilik; oruç, mukabele, teravih namazı, fıtır sadakası, itikaf gibi bu aya mahsus ibadetler; camilerin kandillerle aydınlatılması, minarelere mahya asılması, ramazan eğlenceleri, toplumun değişik kesimlerinin ramazan karşısındaki tavırlarıyla ilgili bilgiler ve hatıralar, çok geniş bir edebî ve kültürel birikimin oluşmasına imkân vermiştir.

Milletlerin edebiyatları, onların hem maddi hem de manevi hayatlarını yansıtan bir ayna gibidir. Şairler ve yazarlar, içinde bulundukları zamanda bizzat yaşadıkları veya şahit oldukları olayları anlatmak için yazdıkları manzum veya mensur metinlerle, geçmişle gelecek arasında bir köprü kurarlar. Türk edebiyatının sözlü ve yazılı tür ve ürünleri içinde ramazanla ilgili örnekler oldukça fazladır. İslami dönem edebiyatımızın, ana damarları olan halk, divan ve dinî-tasavvufi edebiyat sahalarına mensup şair ve yazarlarımız, ramazan ve oruç konusunu ele alan eserler kaleme almış ve şiirler yazmıştır. Bu tür eserlere genel olarak ramazan-name ve şiirlere ise ramazaniyye denilmektedir.

Arapça ramazan ve Farsça name kelimelerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan ramazan-name, ramazan hakkında yazılmış şiir veya yazıların derlendiği kitaplar için kullanılan bir ifadedir. Günümüzde bazı yazarların da ramazan yazılarını derledikleri kitaplara ramazan-name adını verdikleri görülmekle birlikte, ramazan-name adıyla Osmanlı Dönemi’nde hazırlanmış yegâne örnek, Amil Çelebioğlu tarafından yayımlanmıştır.[233] Yeniçeri Ocağı’na mensup birisi tarafından hazırlanan yazma eser, halk edebiyatının destan ve mani nazım şeklinde hazırlanmış toplam bin dört yüz yetmiş beş maniden oluşmuştur. Eserde verilen bilgilerle; camileri, çarşıları, esnafları, hamamları, konakları, iftarları, sahurları, yemekleri, tatlıları, değişik tipte insanları, kedi, köpek, tavuk, ördek, kaz, kuş vs. hayvanları ile on sekizinci yüzyıl İstanbul’unun ramazan hayatı anlatılmıştır.

Tacizâde Cafer Çelebi (ö. 1514), Zâtî (ö. 1546), Fuzulî (ö. 1556), Bağdatlı Ruhî (ö. 1605) ve Sultan Birinci Ahmed-Bahtî (ö. 1617) gibi bazı divan edebiyatı şairlerimizin gazel, nazım şekliyle ramazan konulu şiir yazma geleneği daha sonraki asırlarda da sürdürülmüş ve günümüzde de farklı nazım şekilleriyle ramazan, oruç, Kadir Gecesi, teravih namazı konulu şiirler yazılmaya devam etmiştir. Ayrıca padişah, sadrazam, vezirler ve bazı önemli devlet adamlarının ramazan aylarını tebrik etmek ve onlardan caize almak amacıyla yazılan kasideler, edebiyatımızda ramazaniyye adıyla bir türün ortaya çıkmasına sebep oluştur. Ramazaniyyeler, ramazan dolayısıyla yazılan ve nesib bölümünde ramazan ayını türlü yönleriyle anlatan kasidelerdir. Bu nazım şekliyle yazılan ramazaniyyeler, şairinin ve sunulan zatın kişiliğine uygun bir tarzda, İstanbul’un ramazan hayatını dinî ve kültürel öğelerle bize yansıtmaktadır. On sekizinci yüzyıl şairlerimizden Sâbit (ö.1712), Nazîm Yahyâ (ö.1727), Nedim (ö. 1730), Arpa Eminizâde Sâmî (ö.1732), Seyyid Vehbî (ö.1736), Süleyman Nahifî (ö.1738), Koca Ragıp Paşa (ö.1763) ve on dokuzuncu yüzyıl şairlerimizden Sünbülzâde Vehbî (ö.1809), Enderunlu Fazıl (ö.1810), Sürûrî (ö.1814) ve Vasıf (ö.1824) tarafından yazılan kasideler bu türe ait örneklerdendir. Türün en önemli örneği Sâbit’in Baltacı Mehmed Paşa için yazdığı ramazaniyyedir. Divan şairlerimiz içinde en çok ramazaniyyeyi Enderunlu Fâzıl yazmıştır.[234]

Türk edebiyatında ramazanla ilgili yazılan şiirler, ilahîler, maniler, fıkralar, bilmeceler bu ayın hem manevi yönünü, hem de toplumsal etkilerini bize gösteren önemli belgelerdir. Biz bu yazımızda bunlarda anlatılan; ramazan ayı, oruç ibadeti, teravih namazları, Kadir Gecesi ve bayramın manevi iklimi hakkında bilgiler veren örnekler üzerinden bazı değerlendirmeler yapacağız.

On Bir Aylık Yoldan Gelen Misafir: Ramazan Ayı

Ramazan ayının ilanının, hilalin görülmesi ile yapılması uygulaması ramazaniyelerde işlenen bir konudur. Ramazanla ilgili şiirlerde, bu ayın yolu özlemle gözlenen bir misafire teşbih edilmesine sebep olmuştur.

Âşık Yunus bir ilahisinde, on bir ayın sultanı ve müminlerin bayramı olarak nitelediği ramazan ayını, on bir aylık yoldan gelip, bir ay süreyle müminlerin gönüllerine/beldelerine misafir olarak, günahkârların bağışlanmasına sebep olan bir misafire teşbih etmiştir. Bu ay aynı zamanda mümin kullar için Hakk’ın bir fermânıdır; çünkü bu ay görüldüğü zaman ona hürmeten oruç tutulması Allah tarafından emredilmiştir[235]:

“Mü’minlerin bayrâmıdır

“On bir ayın sultanıdır

Hakk’ın bize fermânıdır

Şehr-i ramazân merhabâ”

On bir aylık yoldan gelir

Bir ay bize mihmân olur

Müzniblere gufrân olur

Şehr-i ramazân merhabâ”[236]

Ramazan ilanının davulcu veya bekçi tarafından duyurulması; camilerin ve minarelerin kandillerle aydınlatılması, on bir aylık yoldan gelen misafirin gelişinden duyulan sevincin herkese ilan edilmesi sayılır. Minarelerden tesbih ve temcid okunması da, bu misafiri gönderen Allah’a hamdetmek ve O’nu yüceltmek anlamında, ramazaniyelerde ve ramazan manilerinde geçen konulardandır:

“Bir sütûn-ı nûrdur kim her minâre tâ seher

Şu’le-i kandîl-i berk-efşân ile rahşân olur”[237]

Ramazanla ilgili şiirlerde ramazanın gelişi hep coşkulu ifadelerle anlatılmaz. Memleketin içinde bulunduğu sıkıntılar veya şairin gönül dünyasında yaşadığı hâller, bazen şiirlere de yansır. Buna dair güzel bir örneği Tahirü’l-Mevlevî’nin yakın dostu olan Şair Ali İffet’e 1 Ramazan 1352/18 Kanun-ı Evvel 1933’de yazdığı “Bu da ona” başlıklı şiirinde görmekteyiz. Şair, bu şiirinde öncelikle ramazan ayını yoldan gelmiş bir yolcuya teşbih eder; onun gelişinin davulla haber verildiğini ve minarelerden de göründüğünü söyler. Ancak bu yeni misafirde eski ramazanların şeref ve zevkinin kalmadığını; kendisi gibi ramazanın da ihtiyarladığından, onu tanımakta zorlandığını teşhis sanatı çerçevesinde şöyle dile getirir:

“Bu akşam ramazan imiş ki yoldan

Gelmiş haber aldık bunu davuldan

Kendi de göründü minârelerden

Fakat güç tanıdım zavallıyı ben

O da benim gibi ihtiyârlamış

Bildiğim şerefi zevki kalmamış

Tesâdüf edince gözü gözüme

Ürperdi içimden bir garipseme

Ne ise... Gelişi mübârek olsun

Feyziyle Müslümân kalpleri dolsun”[238]

Allah’ın Ramazanla Müslümanlara Gönderdiği Hediye: Oruç İbadeti

İslam’ın beş temel esasından birisi olan oruç “Ey iman edenler! Oruç sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”[239] ayeti ile ramazan ayına eren her sağlıklı ve âkil-bâliğ Müslüman’a farz kılınmıştır. Farz olan oruç ibadetinin, ramazan ayında tutulması gerektiği de Bakara suresi 185. ayetinde belirtilmiştir. Fıkıh kitaplarımızda, ilmihâllerde ve hadis külliyatında bu ibadetin farziyyeti, oruç çeşitleri, orucun şartları ve fazileti hakkında bilgiler verilmiştir. Divan edebiyatımızın önemli isimlerinden birisi olan Nahifî Süleyman’ın da “Fazilet-i Savm”[240] adlı bir mesnevisi vardır.

Türk tasavvuf edebiyatının kurucu isimlerinden birisi kabul edilen Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî (ö. 1273)’nin Mesnevi başta olmak üzere eserlerinde bu ibadetin manevi yönüne ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Onun, oruç ibadetini gökten gelen manevi bir besin ve iyiyle kötüyü ayıran bir mihenk taşı olarak değerlendirdiği bir rubaisinin anlamı şöyledir:

“Oruç, iyi adamla, kötü adamı ayırt eden bir mehenk taşıdır. Sakın bu nasıl olur? deme. Çünkü o, hikmetinden sorulamayan Hak’dan gelmiştir. Aslında oruç göklerin ötesinden gelen manevi bir besindir, bir gök sofrasıdır. Sen oruç tutarak o sofraya konduğun için günahlardan temizlendin, hafifledin, çok iyi bir hâle geldin.”[241]

Oruç; imsak vakti ile iftar vakti arasında yeme, içme ve cinsî münasebetten uzak kalınarak eda edilen bir ibadettir. Oruç ibadetindeki bu özellikler, meleklere has nitelikler olduğu için bazı şairlerimiz, oruçlu kimseleri meleklere teşbih etmişlerdir. Divan edebiyatımızda hikemî üslubun en önemli temsilcisi sayılan Urfalı Nâbî (ö.1712) de, oruçluyu meleklere teşbih eden şairlerden birisidir. O, Hayriyye adlı eserinde, Allah’ın kullarına lutfu, oruçlu için nurdan bir elbise ve rahmet sofrası olarak nitelediği oruç ibadetine “Der-beyân-ı şeref-i şehr-i sıyâm” başlığı altında ayrı bir bahis açmış ve bu ibadeti şu ifadelerle anlatmıştır:

“Savmdur kullarına lutf-ı Hudâ

Savma bi’z-zât ider Allâh cezâ[242]

Savm bir mâide-i rahmetdür

Nurdân sâime bir hil’atdür

Savmdur kâbil-i ketm ü ahfâ

Dahle fırsat bulamaz savma riyâ

Sırr-ı pâk-i Samediyyetdür savm

İttisâf-ı melekiyyetdür savm

Nefes-i sâim içün didi Resûl

Müşgden pîş-i Hudâ’da makbûl[243]

Reh-nümâ-yı ni’am-i cennet olur

Terk-i ni’met sebeb-i rahmet olur

Silesün jengini kandil-i dilün

Açasın âyinesün âb u gilün”[244]

Hz. Peygamber için yazdığı çok sayıda naat sebebiyle naat-gû olarak nitelenen Nazîm Yahya (ö. 1727) Ramazaniyye kasidesinde;

“Şâm-ı iftârı meserret-bahş-ı cân-ı rûze-dâr

Subh-ı imsâkinde hep ins ü melek yeksân olur”

beytiyle imsak vaktinde melekler gibi olan oruçlunun ruhunun, iftar akşamında büyük bir sevince kavuşacağını belirtmiştir. Oruçlunun iftarda büyük bir sevinç yaşayacağını belirttiği mısrasında şair, “... Oruçlu için iki ferah vardır. Biri iftar vaktindeki sevinci, diğeri de Rabbine kavuştuğu zamandaki sevincidir...”[245] anlamındaki hadis-i şerife telmihte bulunmuştur.

Yukarıda da geçtiği gibi, oruçlu bir kimse için en güzel anlardan birisi iftar zamanıdır. Ramazan-nâme adlı eserin bazı fasılları iftara ayrılmıştır. Burada verilen bir manide su ve hurma ile iftar açmanın sünnet olduğu belirtilmiş ve bir başka manide ise sahurun da sünnet olduğu şöyle belirtilmiştir:

“Sünnet olan iftâra

Yahud su iç çekme kaygu

Hurma ile eyle iftâr

Sünnet olan da budur bu”[246]

“Sahur sünnet irâdettir

Bize lâyık ibâdettir

Beğim sahura uyanmak

Ne devlet ne sa’âdettir”[247]

Hicri takvimde yılın dokuzuncu ayı olan ramazan, her yıl, bir önceki miladi yıla göre on gün önceden gelmekte ve yaklaşık otuz üç senede yılın bütün mevsimlerini dolaşarak bir devir yapmaktadır. Böylece ramazan ayı, yılın sadece uzun ve sıcak günlerine denk gelmemekte ve ona değer veren müminlerin, onun bereketinden yılın bütün mevsimlerinde faydalanması da mümkün olmaktadır. Ramazan ayı gelirken eli boş gelmemekte ve Cenab-ı Hakk’ın bütün Müslümanlara farz kıldığı oruç ibadetini de beraberinde hediye olarak getirmektedir. Türk edebiyatının yaşayan en önemli isimlerinden birisi olan Sezai Karakoç, ramazan ayının her yıl on gün önce gelmesinden hareketle, Müslüman’ın oruç tutarken acıktığı gibi, orucun da acıktığını ve müminin kalbinde iftar ettiğini; müminlerin orucu özlediği gibi orucun da insanı özlediğini teşhis sanatı çerçevesinde şöyle dile getirmiştir:

“Evet. Oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayât gibi kanamadığı su, Kur’an sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı giyindiği, Allah adının yükseltilmesi, yani cihadtır.

Ve orucun da iftarı vardır. Oruç mü’minin kalbinde iftar eder. Onun sofrasında işte saydığımız, göğe mahsus yiyecekler bulunur.

Yalnız insan orucu özlemez, oruç da insanı özler. Ramazan ayı gelince, sıla-ı rahim edenler gibi, meleklerin bile önünde eğildiği insana koşar. Oruç, insana acıkır ve koşar gelir.”[248]

Hz. Peygamber’in Müslümanlara Ramazan Hediyesi: Teravih Namazı

Ramazan ayının gelirken müminlere getirdiği oruç ibadeti dışında bir başka hediye ise, Hz. Peygamber’in bu ayda kıldığı teravih namazlarıdır. Sadece ramazan ayında ve yatsı namazından sonra kılınan teravih namazı, rekât sayısı hakkında farklı rivayetler olmakla birlikte, Hanefi, Şafi ve Hanbeli fakihlerinin çoğunun görüşüne göre yirmi rekâtlık sünnet bir namazdır.

Ramazan ayında tekkelerde ve camilerde, teravih namazının her dört rekâtında okunmak üzere bestelenmiş ilahîlere, ramazan ilahileri denilmektedir. Tekkelerde okunan ilahilerin bir kısmı, camilerde okunan ilahilere göre, güfte ve besteleri bakımından daha ağır ve sanatlıdır. Camilerde okunan ramazan ilahilerinin güftelerinin, ramazanın ilk on gününde merhaba nakaratlı; son on gününde ise elveda nakaratlı olmasına dikkat edildiği kaydedilmektedir. Ayrıca ortadaki on günde ise bu ay hürmetine Allah’tan rahmet istenen sözler içeren ilahîlerin seçildiği nakledilmektedir.[249]

Âşık Yunus’a ait, sekizli hece ölçüsüyle yazılmış “Şehr-i ramazan merhaba” nakaratlı beş bendlik ilahi, teravih namazlarında okunmak için bestelenen ilahilerdendir. İlahinin aşağıya örnek olarak aldığımız ilk iki bendinde, müştak olup özlenen, yolu gözlenen ramazan ayının müminlere izzet ve rahmetle geldiği vurgusu yapılmış ve bu ay merhabalarla karşılanmıştır:

“Müştâk olup özlediğim

Şehr-i ramazân merhabâ

Bakıp yolun gözlediğim

Şehr-i ramazân merhabâ

Safâ geldin izzet ile

Dahî azîm ni’met ile

Mü’minlere rahmet ile

Şehr-i ramazân merhabâ”[250]

Ramazanın En Değerli Zamanı: Kur’an’ın İndiği Kadir Gecesi

Yılın diğer aylarına göre ramazan ayının, on bir ayın sultanı olarak nitelendirilmesinin en önemli sebebi, Yüce Rabb’imiz tarafından bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilen Kadir Gecesi’nin bu ay içerisinde olmasıdır. Kur’an-ı Kerim’in bu gecede indirildiği; meleklerin ve Cebrail’in bu gece yeryüzüne indiği ve Allah’ın rahmetinin güneş doğuncaya kadar bu gecenin değerini bilerek geceyi ibadetle geçirenleri kaplayacağı Kadir suresinde ve bu surenin tefsiri mahiyetindeki hadis-i şeriflerde nakledilmiştir. Ülkemizde genellikle Ramazan ayının 27. gecesi olarak kutlanan Kadir Gecesi’nin, ramazanın son on gününün tek gecelerinde gizlenmiş olduğunu nakleden rivayetler de vardır. Türk Edebiyatında ramazan hakkında yazılan şiirlerde bu gecenin fazileti üzerinde durulmuş; ayrıca sadece Kadir Gecesi için müstakil şiirler de yazılmıştır.[251]

Ramazan-nâme adlı eserde bir fasıl Kadir Gecesi’ne ayrılmış ve burada on adet mani nakledilmiştir. Bu manilerde Kadir Gecesi, gök kapılarının açıldığı; bütün varlıklara rahmet saçıldığı; meleklerin yeryüzüne indiği; bütün duaların kabul edildiği; yeryüzünün ve göklerin nur ile kaplandığı; gezegenlerin şevkle döndüğü; bütün günahların bağışlandığı bir zaman dilimi olarak nitelenmiş ve bu geceyi ibadetle değerlendirmenin önemi anlatılmıştır.

“Gökler kapısı açılır

Âleme rahmet saçılır

Hulle donları biçilir

Mübârek Kadir Gecesi”

“Makbuldür cümle dilekler

Zemîne iner melekler

Çarha girer hep felekler

Mübârek Kadir Gecesi”

“Terk edip hâb-ı gafleti

Edelim Hakk’a tâ’ati

Kulun makbuldür hâceti

Mübârek Kadir Gecesi”[252]

Son Mesnevî şarihlerinden Tâhirü’l-Mevlevî (ö. 1951), gazel nazım şekliyle yazdığı sekiz beyitlik Kadir Gecesi başlıklı şiirinde, bin aydan daha faziletli ve değerli olan bu geceyi, nurla dopdolu bir gece; gecelerin en parlağı ve Allah’ın, kullarının hata ve günahlarını bağışlamak için belirlediği merhamet zamanı olarak nitelemiştir. Şair bu gece hürmetine, Allah’ın gufranıyla günahlarını bağışlamasını ve ihsanıyla da kalbini nurla doldurmasını şöyle niyaz etmiştir:

“Kur’an bize bildirdi ey Rabb-i Te‘âlâ

Varmış senede bir şeb-i pür-nûr u mu’allâ

Bin aydan onun efdal imiş kadr ü kemâli

Parlaklığı olmuş o şebin bedr-i leyâlî

Kılmışsın onu kullarına ân-ı merâhim

Onda silinirmiş biriken cürm ü me’âsim

Yâ Rab! O geceyse bu mübârek gece lutf et

Eyle onu bu Tâhir kuluna bâis-i rahmet

Gufrânın ile eyle onun zenbini mağfûr

İhsânın ile eyle onun kalbini pür-nûr”[253]

Nefisle Cihadı Kazanmanın Mükâfatı: Ramazan Bayramı

İslam dinine göre Müslümanların senede iki dinî bayramı vardır. Bunlardan birisi ramazan ayının bitmesi ile şevval ayının ilk üç günü kutlanan îdi’l-fıtr diye bilinen Ramazan Bayramı; diğeri ise Zilhiccenin 10. günü başlayan ve dört gün süren îdü’l-adhâ yani Kurban Bayramı’dır. Divan edebiyatı şairlerimiz ramazaniyelerin dua bölümlerinde, kasideyi sundukları devlet büyüğünün gecelerinin kadir; gündüzlerinin ise bayram olması niyazında bulunmuşlar; ayrıca Ramazan ve Kurban Bayramı tebriğinde bulunmak amacıyla da nesib bölümünde bayramları konu alan kasideler kaleme almıştır. Iydiyye olarak anılan bu kasidelerde, Ramazan ve Kurban Bayramı’na yönelik tasvirler yapılmıştır.[254] Yine ramazan manilerinde de bayram sevinci dile getirilmiştir. Ramazan-nâme adlı eserin bir bölümü, Rûz-ı Iyd (Bayram Günü Faslı)[255] adıyla bayram manilerine ayrılmış ve burada toplam on bir adet mani nakledilmiştir.

Ramazan Bayramı, nefisle mücadelenin en etkili yolu olan oruç ibadetini başarmanın dünyadaki mükâfatıdır. Asıl mükâfat ise sadece oruçluların gireceği Reyyan kapısından cennete giren müminlerin, orada Allah’ın cemalini seyretmekle yaşayacakları hazdır. Yirminci yüzyılın önemli mutasavvıf şairlerinden Alvarlı Efe (ö.1956)’nin bayramı tarif eden şiirinden verdiğimiz aşağıdaki dörtlükler gerçek bayramın, Allah’ın kulunu affetmesi sonucu gönülde duyulan hazla yaşanacağını anlatan güzel örneklerdendir:

“Mevlâ bizi afv ede

Gör ne güzel ıyd olur

Cürm ü hatâlar gide

Bayrâm o bayrâm olur

Bahr-i keremden Hudâ

Gark ede nûr-ı hüdâ

Afv ola bây u gedâ

Bayrâm o bayrâm olur”[256]

Dinî bayramlarımızın en coşkulu anlarından birisi bayram namazlarıdır. Bu namazlar sırasında yurdumuzdaki camilerin büyük çoğunluğu ağzına kadar dolmakta ve cami içine sığmayan cemaat, namazlarını cami avlularında, sokaklarda veya kaldırımlarda kılmaktadır. Dinî bayramlarımız hicri takvim esasına göre tespit edildiğinden bazen bayram namazları karlı kış mevsimine, bazen de yağmurlu bahar aylarına denk gelmektedir. Arif Nihat Asya şu rubaisinde, Ankara’da nisan yağmurlarının ve kânun (Aralık ve Ocak) ayazının, Ankaralıların nice yıllar, kar üstünde ve yağmur altında namaz kıldıklarına şahitlik yaptığını belirtir:

“ANKARA’DA BAYRAM NAMAZLARI

Şahit buna avlular, sokak, bahçe, yazı;

Şahit nisan yağmuru, kânun ayazı.

Tanrı’m nice yıl Ankara, kar üstünde,

Yağmur altında kıldı bayram namazı.”[257]

Sonuç

Ramazan denilince aklımıza ilk gelenler Kur’an ve oruçtur. Ramazanın on bir ayın sultanı olmasını sağlayan, bin aydan daha hayırlı olduğu Rabb’imiz tarafından bildirilen Kadir Gecesi’nin bu ay içinde olmasıdır. Kadir Gecesi, hepimizin bildiği gibi, Kur’an’ın indirilmeye başlandığı gecedir. Bu özellikleriyle ramazan ayı bizler için en kutlu zaman dilimlerinden biridir. Rabb’imizin lütuf ve ihsanlarını bol bol saçtığı bu zaman dilimi, bizler için bulunmaz bir manevi hazinedir. Ramazan ayı, tek düze giden hayatımızda köklü değişiklikler yaparak bizim manen tazelenmemize imkân vermektedir. On bir ay boyunca günlük beş vakit dinlediğimiz ezanlar ve kıldığımız namazlarla canlı tutmaya çalıştığımız vakit bilincimiz, imsak ve iftar anlarımızla daha da artmaktadır. Tuttuğumuz oruçlar, bize sabırlı olmayı öğretirken; bir ay boyunca düzenli bir şekilde devam eden Kur’an okumalarımız, Rabb’imizle olan iletişimimizin gelişmesine katkı sağlamaktadır. Zekât, fıtır sadakası ve meşru sebeplerle tutulamayan oruçların fidyesinin yoksullara dağıtılması ise, toplumsal dayanışmamızı güçlendirmektedir.

Ramazan ayının gelişi gönül iklimimizi mamur ederken gidişi ise bizleri mahzun etmektedir. Her yıl gelerek gönüllerimizi ve ülkemizi manevi iklimiyle kuşatan; oruçla, mukabelerle, teravih namazları, sahur ve iftar vakitleri ve Kadir Gecesi’nin bereketiyle bize günahlardan arınma imkânlarını sunan bu ayın gidişinden üzüntü duymak ve onu özlemek imanımızın en önemli göstergesidir. Ramazanın gidişinden dolayı nasıl bir duygu yaşamamız gerektiğini Üftâde Hazretlerinin şu ilahîsi ne güzel anlatmaktadır:

1. Ey dostlar ağlaşalım

Oruç ayı gitti yine

Hasret edip inleşelim

Oruç ayı gitti yine

2. Bir nûr idi Hak’dan gelip

Gönüllere nûru dolup

Sadıkların elin alıp

Oruç ayı gitti yine

3. Zâlimlerin yollarını

Kesmiş idi ellerini

Yıkmış idi illerini

Oruç ayı gitti yine

4. Vermiş idi câna safâ

Etmiş idi ahde vefâ

Olmuş idi derde şifâ

Oruç ayı gitti yine

5. Lezzet veren terâvîhe

İşrâk eden mesâbîhe

İzzet veren mesâcide

Oruç ayı gitti yine

6. Te’sîr dürür Hak’dan gelen

Âşıklara zâhir olan

Gönülünde nûru dolan

Oruç ayı gitti yine

7. Üftâde’yi şâd eyleyen

Mü’minleri yâd eyleyen

Kaygudan âzâd eyleyen

Oruç ayı gitti yine[258]

Türk edebiyatının yirminci asırdaki en önemli şairlerinden birisi olan merhum Necip Fazıl Kısakürek (ö.1983), ramazan ayını gözyaşı dökme ayı ve bize sılamızı hatırlatan balayımız olarak tarif etmiştir:

“BU AY

Karagöz seyri değil gözyaşı dökme ayı

Bilinmezi bilirler bilseler ağlamayı”[259]

“RAMAZAN

Ramazan mübarek ay mü’minlerin balayı

Hatırla der, suyu bal kaybedilmiş sılayı”[260]

Bu şiirler, hakikaten çok güzel bir ramazan tarifi yapıyor. Dünya hayatı bizler için bir gurbettir. İnsan gurbet hissini duydukça gözyaşı döker; yâr-i hakîki olan Rabb’imize kavuşma ve O’nun rızasını kazanma yolunda dökülen gözyaşları, bize marifetullah bilgisini kazandırır. Bu dünya imtihan için gönderildiğimiz bir gurbet diyarıdır. Asıl vatanımız, darülkarar olan ahiret yurdumuzdur. Allah’tan gelen ve dünya hayatının sonunda O’na dönecek olan bizler, sılamıza yani asıl vatanımıza özlem duymalıyız. İşte ramazan ayı, bize suyu bal gibi olan bu sılayı hatırlatan mübarek bir aydır. Bizler için sevenin sevdiğine kavuştuğu en güzel zaman dilimlerini ifade eden bir balayıdır. Çünkü bu ay bize, ölmeden önce ölme ve dünya hayatımızda Rabbimize yakınlaşma imkânı sunmaktadır. Allah, hepimize sunduğu bu büyük fırsatı değerlendirmeyi ve rızasını kazanmayı lutfetsin.


[233] Amil Çelebioğlu, Ramazan-nâme, Tercüman 1001 Temel Eser Yayını, İstanbul t.y.,

[234] Ramazaniyyeler hakkında ayrıntılı bilgi ve bu türe ait metinler ve değerlendirmeler için bk. Mehmet Emin Ertan, Divan Edebiyatında Ramazaniyeler Üzerine İncelemeler, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Edirne 1995; Filiz Kılıç, Muhsin Macit, Türk Edebiyatında Ramazan Şiirleri (Güldeste), TDV Yayını, Ankara 1995; Rıdvan Canım, Divan Edebiyatında Türler, Grafiker Yayınları, Ankara 2016, s. 230-244.

[235] Bakara, 2/185.

[236] Mehmet Emin Ertan, Divan Edebiyatında Ramazaniyeler Üzerine İncelemeler, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Edirne 1995, s. 71.

[237] Filiz Kılıç, Muhsin Macit, age., s. 21.

[238] Mehmet Atalay, Tâhirü’l-Mevlevî’nin Şiirleri, Asmaaltı Yayınevi, İstanbul 2019, s. 358.

[239] Bakara, 2/183.

[240] Bu mesnevî için bk. Amil Çelebioğlu, “Süleyman Nahifî ve Fazilet-i Savm (Zuhru’l-Âhire) Adlı Eseri”, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, MEB. Yayını, İstanbul 1998, s. 317-334.

[241] Şefik Can, Hz. Mevlânâ’nın Rubaileri, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 2001, Rubai no: 687.

[242] Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim ve Şerhi (1-11), Sönmez Neşriyat, İstanbul 1978, c. 6, s. 192-193, hadis no: 163 ve 164.

[243] Ahmet Davudoğlu, age., c. 6, s. 192-193, hadis no: 163 ve 164.

[244] Nâbî, Hayriye, (Haz. İskender Pala), Kapı Yayınları, İstanbul 2005. s. 42.

[245] Ahmet Davudoğlu, age., c. 6, s. 193, hadis no: 164.

[246] Amil Çelebioğlu, Ramazan-nâme, s. 51.

[247] Amil Çelebioğlu, age., s. 272.

[248] Sezai Karakoç, “Oruç da Acıkır”, Samanyolunda Ziyafet, Diriliş Yayınları, İstanbul 2006, s. 50.

[249] Mustafa İsmet Uzun, “Ramazan İlahisi”, DİA, İstanbul 2007, c. 34, s. 437-439.

[250] Mehmet Emin Ertan, Divan Edebiyatında Ramazaniyeler Üzerine İncelemeler, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Edirne 1995, s. 71. Tezde ilk dörtlüğün ikinci ve dördüncü mısralarından sonra “parantez içinde (Mâh-ı mübârek merhabâ) mısraları yazılmıştır. Tezde Yunus Emre’ye ait gösterilen bu şiir Yunus Emre divanlarında bulunmamaktadır; muhtemelen bu ilahî Bursalı Âşık Yunus’a aittir.

[251] Kadir Gecesi için bk. M. Sait Özervarlı, “Kadir Gecesi”, DİA, İstanbul 2001, XXIV/124-125; Mustafa İsmet Uzun, “Kadir Gecesi-Edebiyat ve Sosyal Hayat”, DİA, İstanbul 2001, XXIV/125-127.

[252] Kadir Gecesi faslındaki diğer maniler için bk. Amil Çelebioğlu, Ramazan-nâme, s. 229-231.

[253] Şiirin tamamı için bk. Zülfikar Güngör, Tâhirü’l-Mevlevî (Olgun) Hayatı, Eserleri ve Dinî Edebiyatla İlgili Şiirleri, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1994, s 257.

[254] Iydiyye hakkında bilgi ve örnekler için bk. Mustafa İsmet Uzun, “Iydiyye”, DİA, İstanbul 1999, c. 19, s. 222-224.

[255] Amil Çelebioğlu, Ramazan-nâme, s. 245-247.

[256] Şiirin tamamı için bk. Hace Muhammed Lütfi, Hulasatu’l-Hakâyık ve Mektubat-ı Hâce Muhammed Lutfî, Damla Yayınevi, İstanbul 2011, s. 167.

[257] Arif Nihat Asya, Rubaiyyât-ı Ârif, II/157.

[258] Dîvân-ı Hazreti Üftâde, Tâbı’ı: Bursalı Mehmed Tâhir, İstanbul 1328, s. 20-21.

[259] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yayını, İstanbul 1974, s. 300.

[260] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yayını, İstanbul 2009, s. 248.