Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: SOSYAL YARDIMLAŞMA SADAKA, İNFAK VE KARZ

Oluşturulma tarihi: 10.02.2025 11:06    Güncellendi: 10.02.2025 11:06

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:
SOSYAL YARDIMLAŞMA
SADAKA, İNFAK VE KARZ




“Hz Peygember (s.a.s), Mekke caddelerine bir münadî gönderdi: Haberiniz olsun ki sadaka-i fıtır, erkek veya kadın, hür veya köle, küçük veya büyük her Müslümana vaciptir. Sadaka-i fıtır miktarı; buğdaydan iki “müdd”[3] veya buğdayın dışında yiyecek maddelerinden bir sa’dır.”

(Tirmizî, “Zekât”, 34, N0: 669)

Bir toplumda gençlerin yanında yaşlılar, sağlılıkların yanında engelli ve hastalar, işverenlerin yanında işçiler, zenginlerin yanında fakirler de vardır. Bu, sosyal bir olgudur. Bu gruplar tarih boyunca bütün toplumlarda var olagelmiştir. Varlıklı insanların fakir, yoksul, engelli ve muhtaç insanlara el uzatıp onlara yardım etmeleri insanî ve İslamî bir görevdir. İslam dini, muhtaç kesimlerin ihtiyaçlarını karşılamayı dinî bir görev saymıştır. Bunların başında zekât, infak, sadak-ı fıtır ve karz-ı hasen gelir. Zekât ibadetini önceki bölümlerde anlatmıştık. Bu bölümde zekât ile aynı amacı taşıyan “sadaka-i fıtır”, “infak” ve “karz-ı hasen” üzerinde duracağız.


Müdd; sa’ın 1/4’üdür. 2 müdd, yarım sa’ eder. Bir sa’, dirhem-i şerî itibariyle 2.917 gram, dirhem-i örfî itibariyle 3.333 gramdır. Buna göre yarım sa’, dirhem-i şer’î itibariyle 1458gram, dirhem-i örfî itibariyle 1667 gramdır. Peygamberimizin zamanında dirhem-i şerî kullanılmıştır; bk. Cezîrî, s. 627.


I. SADAKA

Sözlükte sevap elde etmek amacıyla yapılan yardım, bağış anlamına gelen “sadaka” dinî bir terim olarak yüce Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla karşılıksız olarak, muhtaçlara yapılan yardım demektir. Sadakalar; farz, vacip ve mendup kısımlarına ayrılır. Zaruret derecesinde ihtiyaç içerisinde bulunanlara yardım etmek ve dinen zengin kimselerin vermekle yükümlü olduğu zekât farz, sadaka-i fıtır vacip, diğer yardımlar ise menduptur.

1. SADAKA-I FITIR

“Sadak-ı Fıtır”; “sadaka” ve “fıtır” kelimelerinden oluşan bir terkiptir. “Sadaka” kelimesi, Allah rızası için yapılan yardım, zekât; “fıtır” kelimesi ise; bir şeyi açmak, yarmak, ilk defa icat etmek, yaratmak; oruçlunun orucunu yiyip içerek açması anlamlarına gelir. Sözlükte yaratılış zekâtı-oruç sadakası anlamına gelen “Sadaka-i Fıtır” fıkhî bir terim olarak; dinen zengin olarak Ramazan ayının sonuna yetişen Müslüman’ın kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler için yerine getirmesi malî bir ibadettir.

Hadislerde “zekâtü’l-fıtr” (Müslim, “Zekât”, 13-18) olarak geçen sadaka-i fıtır’a “baş zekâtı” ve “beden zekâtı” da denmiştir. (Kâsânî, II, 2, 69) Bu isimlendirmeler, onun şahsa bağlı, şahıs başına konmuş bir malî yükümlülük olması sebebiyledir. Ülkemizde fıtır sadakası, “fitre” kelimesi ile ifade edilmektedir.

Sadaka-i fıtır, Kur’an’da geçmemektedir. Dinî bir yükümlülük oluşunun dayanağı hadislerdir. Bu hadisler aynı zamanda Hz. Peygamber devrindeki fıtır sadakası uygulamasını da göstermektedir.

Sadaka-i fıtır, Ramazan orucunun farz olduğu hicretin ikinci yılının Şaban ayında, zekâttan önce farz kılınmıştır. Sahabeden Abdullah ibn Ömer anlatıyor:




“Resulüllah (s.a.s.) fıtır sadakasını bir sa’ (ölçek) hurma ve bir sâ’ arpa olmak üzere Müslümanlardan hür veya köle, erkek veya kadın, küçük veya büyük herkese farz kıldı ve insanlara (bayram) namazına çıkmadan önce vermelerini emretti.” (Buhârî, “Sadaka-i Fıtır”, 1, No: 1432; bk. Müslim, “Zekât”, 12; Ebu Dâvûd, “Zekât”, 19, No: 1611)

Sadaka-i fıtır, Ramazan ayında oruç ibadetini yerine getirme imkânı lütfeden yüce Allah’a şükürde bulunma anlamı da taşır. Ancak bu, sadaka-i fıtır ile yükümlü olanın şartı değildir. Ramazan ayında oruç tutamayanlar da sadaka-i fıtır ile yükümlüdürler.

a) Sadaka-i Fıtır ile Yükümlü Olanlar

İlgili hadisler dikkate alındığında, gerekli şartları taşıyan bütün Müslümanların sadaka-i fıtır ile yükümlü oldukları görülür. Nitekim Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî müçtehitler, temel ihtiyaçlarının yanı sıra bayram günü ve gecesine yetecek kadar azığı olan her Müslüman’ın sadaka-i fıtır vermesi gerektiği içtihadında bulunmuşlardır. Bu müçtehitlere göre varlıklı Müslüman; hem kendisi hem de bakmakla yükümlü olduğu eşi, çocukları, ana babası ve diğer yakınları için sadaka-i fıtır vermekle yükümlüdür. (Kâsânî, II, 69; Şirbînî, II, 111-116; İbn Kudâme, IV, 34, 75-76; Cezîrî, s. 628-629; Zuhaylî, III, 385)

Hanefî müçtehitlere göre borcundan ve aslî ihtiyaç-larından fazla nisap miktarı mala sahip olan kimseler, sadaka-i fıtır ile yükümlüdürler. Zekâttaki zenginlikten farkı, kişinin borcu ve temel ihtiyaçları dışında sahip olduğu nisap miktarı malının, artıcı (nâmî) olması ve üzerinden bir yıl geçmesinin şart olmamasıdır. Zekâtta olduğu gibi akıllı olmak ve ergenlik çağına gelmek şartı da aranmaz. Nisap miktarı malı olan çocuk ve zihinsel engelliler için de fıtır sadakası verilmesi gerekir. (Kâsânî, II, 69; Cezîrî, s. 627; Zühaylî, III, 384)

Nisap miktarı mala sahip her Müslüman’ın; hem kendisi, hem de velâyeti altında bulunan ve bakmakla yükümlü olduğu ve sadak-i fıtır verecek kadar mal varlığı bulunmayan ergenlik çağına gelmemiş çocukları, eğer babaları ölmüş ise- torunları, zihinsel engelli çocukları ve bunamış ana-babaları için sadaka-i fıtır vermesi gerekir. Buna mukabil Müslüman; bunamamış ana babası, büyük çocukları, fakir veya zengin eşi, kardeşleri ve diğer yakınları için sadaka-i fıtır ödemekle yükümlü değildir. Fakat vekâletleri olmasa bile bunlar için fıtır sadakası öderse geçerli olur. (Cezîrî, s. 627; Zuhaylî, III, 385)

Hanefî mezhebinden İmam Muhammed ve İmam Züfer’e göre fıtır sadakasında ibadet yönü ağırlıklı olduğu için akıl baliğ olmayanlar için fıtır sadakası verilmez. (Kâsânî, II, 70)

Sağlığında fıtır sadakasını vermemiş olanlar, öldükleri zaman bu borçları mirastan ödenmez. Ancak isterlerlerse mirasçılar ödeyebilir.

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî müçtehitlere göre ölenin mirasından sadaka-i fıtır borcunun ödenmesi gerekir.

b) Sadaka-i Fıtır Vermenin Hükmü

Hanefî müçtehitler, konu ile ilgili hadislerin, “haber-i vahid” olması nedeniyle delaletlerinin kesin değil zannî olduğunu, bu itibarla fıtır sadakası vermenin farz değil vacip olduğu içtihadında bulunmuşlar, hadislerde geçen “ferada” kelimesine “takdir etti” anlamını vermişlerdir. (Cezîrî, s. 6279; Zuhaylî, III, 384)

Vacip de farz gibi uygulama yönünden zorunluluk ifade eder. Dolayısıyla dinen zengin olduğu hâlde fıtır sadakası vermeyenler günah işlemiş olurlar.

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî müçtehitler Peygamberimiz (s.a.s)’in uygulamasını ve konu ile ilgili hadislerdeki “farz kıldı” şeklindeki kesin ifadeleri dikkate alarak fıtır sadakası vermenin farz olduğu içtihadında bulunmuşlardır. (Şirbînî, II, 111; İbn Kudâme, IV, 33-34; Cezîrî, s. 628-629)

c) Sadaka-i Fıtır Verilecek Ürünler ve Miktarı

Sadaka-i fıtır, Peygamberimizin zamanında yiyecek, buğday, arpa, kuru üzüm, hurma ve keş (kurutulmuş yoğurt)’tan verilmekteydi. (Müslim, “Zekât”, 17-18; Ebu Dâvûd, “Zekât”, 20, No: 1619)

Sahabeden Ebu Sa’îd el-Hudrî (r.a.) bu hususu şöyle bildirmiştir:



“Biz fıtır sadakası olarak bir sa’ taam (yiyecek), bir sa’ arpa, bir sa’ hurma, bir sa’ keş ve bir sa’ üzüm çıkarıyorduk.” (Müslim, “Zekât”, 17)

Peygamberimizin ve Hz. Ömer’in zamanında (Ebu Dâvûd, “Zekât”, 19, 20, No: 1614, 1619) buğdaydan fıtır sadakası olarak yarım sa’ verildiği, Muaviye döneminden itibaren insanların fıtır sadakası olarak yarım sa’ buğday verdikleri rivayetleri vardır. (Buhârî, “Zekât”, 76)

Mezhep imamları, sadaka-i fıtrın miktarı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:

Hanefî müçtehitlere göre fıtır sadakası; buğday, arpa, hurma ve kuru üzüm olmak üzere dört çeşit gıda maddesinden verilir. Bunlar içinde buğday ve buğday ürünlerinden yarım sa’, diğerlerinden bir sa’ verilir. (Cezîrî, s. 627)

Şâfiî müçtehitlere göre sadaka-i fıtır, her çeşit hububat, hurma ve kuru üzümden bir sa’ verilir. (Şirbînî, II, 116)

Mâlikî müçtehitlere göre sadaka-i fıtır, buğday, arpa, darı, hurma, kuru üzüm, keş gibi gıda maddelerinden bir sa’ verilir. (İbn Kudâme, IV, 37)

Hanbelî müçtehitlere göre sadaka-i fıtır, buğday, arpa, hurma, kuru üzüm ve keşten bir sa’ verilir.

“Sa’”, o devirde kullanılan bir hububat ölçeği, kile’dir. Bir sa’, 2.917 gramdır.[4]4

Hanefîler ile diğer müçtehitler arasındaki görüş farklılığı sadece buğday ile buğday ürünlerindedir. Fıtır sadakasının hedefi, bir fakirin, içinde yaşadığı toplumun hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanması, böylece bayram sevincine iştirak etmesidir. Hadislerde sadaka-i fıtır olarak verilmesi emredilen gıda maddeleri o devrin temel tüketim maddeleri idi. Günümüzde temel tüketim maddeleri değişmiş ve çeşitlenmiştir. Buğday, arpa, üzüm, hurma ve keş gibi o devrin ağırlıklı tüketim maddelerinin değerleri birbirine yakındı. Günümüzde bu ürünlerin fiyatları farklıdır, yıllara göre de değişir. Bu itibarla günümüzde sadaka-i fıtır vermekle yükümlü olanların, bir günlük kendi gıda ihtiyacı kadar sadaka-i fıtır vermeleri daha uygun olur.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de yemin kefaretinin seçe-neklerinden biri olarak, kişinin ailesine yedirdiğinin orta hallisinden yedirmesini emretmektedir:



“Yeminin kefareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa onun kefareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefareti budur.” (Maide, 5/89)

İmam Şâfiî’nin bu konudaki içtihadı da, herkesin ortalama olarak tükettiği yiyecek maddelerinden fitre vermesi gerektiği şeklindedir. (Şirbînî, II, 118)

ç) Sadaka-i Fıtrın Verileceği Zaman

Sadaka-i fıtır, Hanefî müçtehitlere göre Ramazan bay-ramının birinci günü tan yeri ağarınca vacip olur. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî müçtehitlere göre Ramazanın son günü güneşin batması ile farz olur. (Şirbînî, II, 111; İbn Kudâme, IV, 59; Cezîrî, s. 628-629)

Buna göre sadaka-i fıtır ödemenin zamanı; Hanefîlere göre Ramazan bayramının birinci günü tan yerinin ağarması, diğer müçtehitlere göre Ramazan ayının son günü güneşin batmasıdır. Ancak sadaka-i fıtır vaktinden önce verilebilir. Sahabeden Abdullah ibn Ömer bu hususu şöyle bildirmiştir:



“Resulüllah (s.a.s.), fıtır sadakasının, insanlar (bayram) namazına çıkmadan önce verilmesini emretti.” (Müslim, “Zekât”, 24; Ebu Dâvûd. “Zekât”, 18, No: 1610)

Abdullah ibn Ömer, fıtır sadakasını bayramdan bir-iki gün önce vermiştir. (Ebu Dâvûd, “Zekât”, 18, No: 1610)

Hanefî müçtehitlere göre bayram gecesi fecr-i sadıktan önce doğan çocuk için fıtır sadakası verilmesi gerekir, diğer müçtehitlere göre gerekmez.

Sadaka-i fıtrın meşru bir mazeret bulunmaksızın vaktinden sonraya bırakılması günahtır. Fakat fitre borcu zimmetten düşmediği için, daha sonraki günlerde ödenmesi gerekir.

Fıtır sadakasının; oruç ibadetinin kabulüne vesile, günahlara kefaret ve fakirlere rızık olması için zamanında verilmesi daha uygun olur. Abdullah ibn Abbas konuyu şöyle dile getirmiştir:




“Resulüllah (s.a.s.) sadaka-i fıtrı, oruç tutan kimseyi boş ve kötü sözlerden temizlemesi ve fakirlere rızık olması için farz kıldı. Kim fıtır sadakasını bayram namazından önce verirse bu makbul bir fitre olur. Kim de bayram namazından sonra verirse bu sadakalardan bir sadaka olur.” (Ebu Dâvûd, “Zekât”, 17, No: 1609)

d) Sadaka-i Fıtrın Verileceği Kimseler

Sadaka-i fıtır; nisap miktarı malı, serveti, parası bulunmayan fakirler, hiç mal varlığı ve parası olmayan yoksullar, borçlular, parası kalmamış, kredi imkânı da bulunmayan yolcu ve misafirlere verilir.

Dinen zengin sayılanlara, gayr-i Müslimlere, kişinin usulüne yani anne, baba, dede ve ninelerine, füruuna yani oğlu, kızı ve torunlarına, eşine, bakmakla yükümlü olduğu yakınlarına, sadaka-i fıtır verilmez.

Ebû Hanîfe’ye göre İslâm ülkesi vatandaşı olan Ehl-i kitaba (zimmîye) fitre verilebilir.

Sadaka-i fıtır vermede; mükellefin bulunduğu yerdeki fakirler, uzakta bile otursalar fakir akrabalar, geliri giderini karşılayamayan yoksullar tercih edilmelidir.

Bir kimse, fitresini bir fakire verebileceği gibi, birkaç fakire de verebilir. Birçok kişi fitrelerini bir fakire verebilirler. (İbn Kudâme, IV,89-91; İlmihal, I, 509)

e) Sadaka-i Fıtrın Ödeme Şartları

1) Sadaka-i fıtır, bir ibadet olduğundan verilirken niyet edilmesi gerekir. Peygamberimiz (s.a.s.),

 “Ameller niyetlere göre değer kazanır” buyurmuştur. (Buhârî, “Bed’ü’l-vahy” 1, No:1; Müslim, “İmaret” 155)

2) Sadaka-i fıtır Allah rızası için verilmelidir. Çünkü ibadetin ihlâs ile yerine getirilmesi gerekir. Yüce Allah Kur’an’da,


“(Ey Peygamberim!) De ki, “Şüphesiz bana, dini Allah’a has kılarak O’na ibadet etmem emredildi” buyrulmaktadır. (Zümer, 39/119)

3) Sadaka-i fıtır vermekle yükümlü olan kimse, bunu fitre olarak verilen ürünlerin cinsinden verebileceği gibi bedelini para olarak da verebilir. Hatta para olarak vermesi daha uygun olur. Çünkü fakir bu para ile istediği ürünü alır.

Şafiî, Malikî ve Hanbelî müçtehitlere göre sadaka-i fıtır, hangi gıda maddesinden ödenecekse o maddeden verilmesi gerekir. Fitre olarak ödenecek gıda maddesinin o beldenin en çok tüketilen maddesi olması tercih edilir. (Şirbînî, II, 118-119; İbn Kudâme, IV, 53-54)

4) Verilen sadaka-i fıtrın fakirin mülkiyetine geçirilmesi gerekir (temlik).

2. SADAKA-İ TATAVVU

Kur’an’da farz olan zekât “sadaka” kelimesi ile ifade edildiği (Tevbe, 9/60, 103) gibi Allah rızası için fakir ve muhtaçlara yapılan yardımlar da “sadaka” kelimesi ile ifade edilmiştir. (Tevbe, 9/58; Mücadele, 58/113) Hadislerde ise Allah’a kulluk olan her görev ve insanlara yönelik yapılan maddî manevî her türlü yardım, katkı ve destek “sadaka” kelimesi ile ifade edilmiştir. Mesela “Allah’ü ekber” (Allah en büyüktür), “la ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) demek “sadaka” olduğu gibi iyiliği emretmek, kötülükten men etmek, engelli, yaşlı ve hastalara yardımcı olmak da sadakadır. Aynı şekilde farz veya vacip olan sadaka-i fıtrın dışında ihtiyaç sahibi bir insana yapılan yardım, insanların hizmetine sunmak üzere hastane, cami, Kur’an Kursu ve benzeri hayrî kurumları yapmak veya yapımına yardım etmek; kişinin kendisi, eşi ve çocuklarının temel ihtiyaçlarını karşılamak, maddî veya manevî anlamda insanlara faydalı olmak da sadakadır. Şu hadisler bu hususu açıkça ifade etmektedir:



“Kişinin geriye bıraktığı şeylerin en hayırlısı üç şeydir; Kendisine dua eden çocuk, mükâfatı kendisine ulaşan sadaka-i cariye, kendisinden sonra amel edilen bilgi” (İbn Mâce, “Mukaddime”, 20, No: 243)

Bu hadis-i şerifte cami, köprü, hastane, aşevi ve benzeri kamuya hizmet veren bir eser yapılması “sadaka” olarak ifade edilmiştir.

Sa’îd ibn Ubade anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.s.)’e,


“Ey Allah’ın Elçisi! Hangi sadaka daha faziletlidir? diye sordum, “İnsanlara su ikram etmek” buyurdu. (İbn Mace, “Edeb”, 8, No: 3684)

Bu hadis, bir kimseye su ikram etmenin “sadaka” olduğunu ifade etmektedir.



“Bir Müslüman bir ağaç diker veya (ekin, arpa, darı ve benzeri) bir tahıl eker ve bundan insan, kuş ve hayvan yerse bu onun için bir “sadaka” olur.” (Tirmizî, “Ahkâm”, 40, No:1400)

Bu hadis, meyve ve sebze yetiştirip bunlardan insanlara ikram etmenin “sadaka” olduğunu ifade etmektedir.




“Her gün her insanın her bir mafsalı için sadaka vermesi gerekir. Hayvanına bir şey yüklerken bir insana yardım etmesi veya eşyasını kaldırıvermesi sadakadır. Güzel söz sadakadır, kişinin namaza giderken attığı her adım sadakadır. Birine yol gösterivermek sadakadır.” (Buhârî, “Cihâd”, 71, No: 2734)





“Kardeşinin yüzüne tebessüm etmen bir sadakadır. Emr-i bi’l-mâ’ruf ve nehy-i ani’l-münker etmen sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır; gözü sakat kimsenin işini görüvermen sadakadır; yoldan taş, diken, kemik (gibi şeyleri) kaldırıp atman sadakadır; kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır.” (Tirmizî, “Birr” ve “Sıla”, 36, No: 2022)

Bu iki hadis, fert ve topluma yönelik faydalı işler yapmanın “sadaka” olduğunu ifade etmektedir.


“Misafire üç günden sonra yapılan ikramlar sadakadır.” (İbn Mâce “Edeb”, 5, No:3675)


“Kişinin kendisi, ailesi, çocukları ve hizmetçileri için harcadığı şey sadakadır.” (İbn Mâce, “Ticaret”, 1, No:2138)



Ebu Hüreyre, Hz. Peygamber (s.a.s.), “Sadakanın en faziletlisi Müslüman kişinin bir bilgi edinmesi, sonra bu bilgiyi Müslüman kardeşine öğretmesidir” buyurdu, demiştir. (İbn Mâce, “mukaddime”, 20, No:243)

Bu hadiste ilim öğrenmek ve öğretmek sadaka olarak ifade edilmiştir.




“Sizden sabaha eren herkesin her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. Her tesbih (sübhanellah =Allah’ı noksan sıfatlardan tesbih ederim demek) sadakadır. Her tahmid (el-hamdü lillah = her türlü övgü Allah’a mahsustur demek) sadakadır. Her tehlil (la ilahe illallah= Allah’tan başka ilah yoktur demek) sadakadır. Her tekbir (Allah’ü ekber=Allah en büyüktür demek) sadakadır. Marufu (dinin ve akl-ı selim sahibi insanların iyi ve güzel gördüğü şeyleri) emretmek ve münkeri (dinin ve akl-ı selim sahibi insanların kötü ve çirkin gördüğü şeyleri) men etmek sadakadır.”(Müslim, “Müsâfirîn”, 84)


“Yarım hurma ile bile olsa sadaka ile cehennem ateşinden sakının/korunun.” (Buharî, “Zekât”, 9, No: 1351)


“Sadaka, Allah’ın gazabını söndürür, kötü ölümden insanı korur.” (Tirmizî, “Zekât”, 28, No:657)


“Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da hataları sön-dürür (affına vesile olur.)” (Tirmizî, “Salât”, 427, No:611)


“Bir insanın iki kişi arasında adil olması (adaletle davranması ve adaletle hüküm vermesi) sadakadır.” (Buhârî, “Cihâd”, 126, No: 2827)


“Yoldan (insanlara ve vasıtalara) zarar veren şeyi kaldırıp atmak sadakadır.” (Buhârî, “Cihâd”, 127, No:2827)

Sadakanın Allah katında değer ifade edebilmesi ve sevap kazanılabilmesi için bazı şartlara uyulması gerekir. Bu şartları şöyle sıralayabiliriz.

1. Yapılan sadaka başa kakılmamalı, gönül kırılmamalı ve gösteriş yapılmamalıdır:





“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. (Böyleleri, iyiliklerinin karşılığını göremezler.) Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Bakara, 2/264)

Sadakaları gösteriş için yapmak veya yapılan sadakayı başa kakmak ve gönül kırmak sadakaların iptal edilmesine sebep olur. Yüce Allah amellerin iptal edilmemesini istemektedir:


“Ey inananlar! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın.”

Sadakaların iptaline sebep olan “menn” kelimesi sözlükte iki anlama gelir:

(a) Nimet ve nimet vermek. Türkçe’de “memnun olmak” bu anlamdan alınmıştır,

(b) Yardım yapan bir insanın yardım ettiği kimseye; “sana şunu verdim, senin için şunları yaptım, şöyle iyilikte bulundum” gibi sözlerle yaptığı yardımı başa kakması, yardım ettği kimseyi minnet altına alması. Dilimizde “minnet” kelimesi bu anlamdan alınmıştır. Bu tür sözler yardım edilen kişiyi üzer, kalbini kırar, incinip ezilmesine sebep olur.

“Eza” el ve dil ile eziyet ve sıkıntı vermek demektir. Yapılan iyiliği kişinin yüzüne vurmak ve başa kakmak bir “eza”dır.

2. Sadakaların, maddî ve manevî yardımların Allah rızası için ve dinî bir görev olduğu için yapılması gerekir. Bu amaçla yapılmaz, yardım ettiği kimseyi minnet altına almak ve her hangi bir şekilde karşılık beklemek için yapılan sadaka makbul bir ibadet olmaz. Dolayısıyla bu tür sadaka ile sevap elde edilmez. Böyle bir davranış müminin özelliği de olamaz. Nitekim Bakara suresinin 262. ayetinde müminlerin Allah için infakta bulunduğu, infakta bulunduğu kimseleri minnet altına almadığı ve onlara eziyet etmediği, Allah’ın onları ödüllendireceği, 263. ayette ise güzel bir söz söylemenin ve affetmenin peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlı olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla gönül alan hoş bir söz söylemek, tatlı dille geri çevirmek, ayıp örtmek, saygısızlığa karşı affedici olmak, arkasından eza gelen veya gönül kıran sadakadan daha iyidir.

Yüce Allah, iman edip itaat eden müminlerin sada-kalarını ve amellerini boşa çıkarmaz, onlara yaptıklarının karşılığını dünyada da ahirette de fazlasıyla verir.


“Allah sizin imanınızı (yani namazınızı) zayi etmez.” (Bakara, 2/143)


“Allah’a ve peygamberine itaat ederseniz, (Allah), yaptıklarınızdan hiç bir şeyi eksik etmez” (Hucurat, 49/14) anlamındaki ayetler bu gerçeği ifade eder. Ancak müminin sadakasını, infakını ve her türlü yardımını Allah için yapması gerekir. Yüce Allah, yardımı minnet altına almak, insanları kendisine kul, köle ve hizmetçi yapmak için yapılan yardımları kabul etmez, kişi bu tür yardımlardan dolayı sevap kazanamaz.

Sonuç olarak varlıklı Müslümanların Ramazan bayra-mından önce fakir kimselere bir günlük ortalama yiyip içtiği kadar yardım yapması farz veya vaciptir. Bunun dışında Peygamberimiz (s.a.s.) imkânı olan her Müslüman’a her fırsatta maddî ve manevî olarak yardım etmelerini teşvik etmiş ve bu yardımların sadaka hükmünde olduğunu bildirmiştir.


4 Sa’ Hicaz ve Irak sa’ı olarak iki kısma ayrılır. Irak sa’ı 8 rıtl’dır. 1 rıtl 130 dirhemdir. 130 (dirhem) X 8 (rıtl)=1040 dirhem. 1040 dirhem-i şer’î 2.917 gramdır. Peygamberimizin zamanında bu sa’ kullanılmıştır. Dirhem-i şer’î, 14 kırat, 1 kırat 5 arpa ağırlığı kadardır, bk. Cezîrî, s. 627.


II. İNFAK

Sözlükte bitirmek, tüketmek, yok etmek, yoksul düşmek, malı veya parayı elden çıkarmak anlamlarına gelen “infak”, kelimesi dinî bir terim olarak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla kişinin kendi servetinden yoksullara, hayır kurumlarına, İslam’ın bilinmesi, tanınması, öğrenilmesi ve anlatılması faaliyetlerine yapılan maddî harcamayı, ihtiyaç sahiplerine aynî ve nakdî yardımı ifade eder.

“İnfak” kelimesi hem farz olan “zekâtı” hem de gönüllü olarak yapılan her çeşit “hayrı” kapsar. Kur’an’da muttakî müminlerin özellikleri arasında infak etmek de zikredilmiştir. (Bakara, 2/2-3)

İhtiyaç sahiplerine Allah rızası için yapılan yardımlar ve İslam’ın bilinmesi, tanınması ve yaşanması için yapılan harcamalar “infak” kelimesi ile ifade edildiği gibi kâfirlerin gösteriş için yaptığı harcamalar (Bakara, 2/264) da Müslüman’ın kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin ihtiyaçları için yaptığı harcamalar da Kur’an’da “infak” kavramı ile ifade edilmiştir:


“Onlar (Rahman’ın has kulları), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik eden kimselerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” (Furkan, 25/ 67)

Peygamberimiz (s.a.s.), aile fertleri için yapılan harca-maları “infak” olarak ifade ettiği gibi bu tür harcamaların aynı zamanda “sadaka” olduğunu da bildirmiştir. (Müslim, “Zekât”, 38, 39; Ahmed, V, 277)


“Bir kimsenin harcadığı paraların en değerlisi aile fert-lerine harcadığı paradır.” (Müslim, Zekât, 38)



“Malından kendi ihtiyaçların için harcaman senin için bir sadakadır. Aile fertlerinin ihtiyaçları için harcaman senin için bir sadakadır. Eşinin ihtiyaçları için harcaman senin için sadakadır.” (Ahmed, I, 168, bk; “Vasiye”, 8, II, 1253)

Kur’an’da “infak” üzerinde çok durulmuş, infak ısrarla emredilmiş ve önemle teşvik edilmiştir.



“Ey iman edenler! Hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda infak edin, harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara, 2/254)




“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardıklarımızın iyilerinden Allah yolunda infak edin, harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye layık olandır.” (Bakara, 2/267)

Kur’an’da infakta bulunanlar övülmüş ve Allah yolunda infak edenlere harcadığının yedi yüz katı mükâfat verileceği bildirilmiştir. Şu iki ayet bu hususu çok güzel ifade etmektedir:



“Mallarını gece ve gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Bakara, 2/274)



“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/ 261)

Allah yolunda infak eden kimse kendisi için harcamış olur, Allah Müslüman’a harcadığının karşılığını eksiksiz verir.



“Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir.” (Bakara, 2/272)


“Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.” (Enfal, 8/60)


“Allah yolunda her ne harcarsanız Allah onun yerine başkasını verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe’, 34/39)

Peygamberimiz (s.a.s.) bir kutsi hadiste yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir:


“Ey Âdemoğlu! İnfakta bulun ki sana da infak edilsin.” (Müslim, “Zekât”, 38)

Yüce Allah, müminlerin kâinattaki Allah’ın bahşettiği imkânlardan en iyi şekilde yararlanmalarını ve varlıklı olmak için çalışmalarını teşvik etmektedir.  “Kurtuluşa eren müminler zekât (verecek hâle gelmek) için çalışırlar” (Müminun, 23/4) anlamındaki ayet bunun delilidir. Öte yandan yüce Allah müminlerin, “menfaatperest ve bencil” olmamalarını ve verdiği rızıktan Allah yolunda infak etmelerini istemekte, iyiliği ancak bu şekilde elde edebileceğini bildirilmektedir.


“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir” (Al-i İmran, 3/92) anlamındaki ayet ile olgunluğa, erdeme ve iyiliğe ancak infak ile ulaşılabileceğini bildirmektedir.

Allah için harcayanlar ile harcamayanlar Allah katında eş değerde değildir. İnfak edenler, etmeyenlerden daha üstündür. (Mücadele, 57/10)

İnfakta bulunmanın Kur’an’da bir takım şartları zikredilmiş, infakın bu şartlara uygun olarak yapılması emredilmiştir. Bu şartları şöyle özetleyebiliriz:

a) İnfak ihtiyaç fazlasından yapılmalıdır. Kur’an’da ısrarla infak yapılması emredilince sahabe-i kiram Peygamberimize ne kadar infak edeceklerini sormuş, bunun üzerine şu ayet inmiştir:


“(Ey Peygamberim!) Sana Allah yolunda ne harcaya-caklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı (infak edin).” (Bakara, 2/219)

Bu ayette ihtiyaç fazlasından infakta bulunulmasının bildirilmesine karşılık aşağıdaki ayette anne-baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolcular için yapılan harcamaların hayır ve infak olduğu bildirilmiştir:



“Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki, “Hayır olarak ne infak ederseniz o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir.” (Bakara, 2/215)

b) İnfak Allah için yapılmalı, karşılığında maddî veya manevî her hangi bir çıkar gözetilmemelidir. Bu husus, ayetlerde “fî sebîlillah” (Allah için, Allah yolunda) şeklinde ifade edilmiştir. (Mesela bk. Bakara, 2/ 261–262; İnsan, 76/8–9)

c) İnfakta bulunulan kimse minnet altında bırakıl-mamalı, yapılan yardım başa kakılmamalı, gönül incitilmemelidir. (Bakara, 2/262) Yüce Allah,




“Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, halimdir.” (Bakara, 2/262-263)



“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı / infaklarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın” (Bakara, 2/264) buyurarak bu hususa dikkat çekmektedir.

ç) İnfak gönül hoşluğu ile ve isteyerek yapılmalıdır.




“Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki bu bahçe bol yağmur alınca iki kat ürün verir, bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Bakara, 2/265)

d) İnfak, ürünlerin helâl ve iyi olanlarından yapıl-malıdır.




“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardıklarımızın iyilerinden Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye layık olandır.” (Bakara, 2/267).

e) İnfak gösteriş için yapılmamalıdır. Çünkü gösteriş için infak yapmak münafıklık alametidir. (Nisa, 4/38) Bu nedenle gösteriş için yapılan infakın Allah katında bir değeri yoktur. (Bakara, 2/264)

f) İnfak, açıktan veya gizli olarak yapılabilir. Eğer başkalarına teşvik olacaksa açıktan yapılması, gösterişe, benliğe ve yardımı alanın ezikliğine sebep olacaksa gizli yapılması daha iyidir.



“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefaret olur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” (Bakara, 2/ 271) anlamında-ki ayette infakın gizli yapılması teşvik edilmektedir.

g) İnfak, İslam’a ve Müslümanlara zarar verecek alanlara yapılmamalıdır.



“Şüphe yok ki, inkâr edenler mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra bu mallar onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. İnkâr edenler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir” (Enfal, 8/36) anlamındaki ayet bu hususa işaret etmektedir. Bu itibarla Müslüman her alanda olduğu gibi infak konusunda da bilinçli olmak zorundadır.

Cami, okul, hastane, aşevi, çeşme yapımı ve benzeri faaliyetler de İslam dünyasındaki “infak” hizmetinin bir sonucudur. Geçmişte bu çerçevede pek çok hizmet yapılmış günümüzde de yapılmaktadır.

İnfak edilmesi emri de İslam’ın sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya verdiği önemi ifade eder. Yüce Allah insanlara farklı düzeyde maddî imkânlar vermiştir. Bu, ekonomik ve sosyolojik bir olgudur. Bir toplumda herkes aynı imkâna sahip olsa bazı işleri yapacak insan bulmak mümkün olmaz ve hayat çekilmez hâle gelir. Zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan kapitalist ve pragmatist sistemler insanlık âlemine huzur ve güven sağlayamamaktadır.

İnfak, İslam toplumlarında yoksulluğun, düşmanlığın ve kindarlığın ilacı, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın zirvesi olduğu gibi muttakî insan olmanın da temel niteliğidir.



“Muttaki müminler, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayan, öfkelerini yenen ve insanları affeden kimselerdir. Allah ihsan sahiplerini sever” (Al-i İmran, 3/134) anlamındaki ayet bu hususu açıkça ifade etmektedir.

İnsanın maddî ve manevî sahip olduğu her şeyi var eden ve insana lütfeden yüce Allah’tır. Bu itibarla Allah, verdiği rızıktan insanın da yoksullara ve hayır kurumlarına infak etmesini istemektedir. İnsan Allah’ın bu emrine uyup Allah’ın verdiğinden Allah’ın muhtaç kullarına infakta bulunursa Allah da ona fazlasıyla verir.

Yüce Allah, alış-verişin, dostluğun ve kayırmanın bulunmadığı kıyamet günü gelmeden önce bu yardımın yapılmasını istemektedir. Çünkü o gün infak etmeyenler pişman olurlar, dünyaya geri dönüp infakta bulunmak isterler ama bu mümkün olmaz. Bu hususu yüce Rabbimiz Kur’an’da şöyle bildirmektedir:



“Herhangi birinize ölüm gelip de, ’Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.” (Münafikun, 63/10)

Ahirette bir bedel vererek günah yükünden kurtulmak mümkün olmaz.




“Şüphesiz yeryüzünde olanların hepsi ve yanında bir o kadarı daha kendilerinin olsa da onu kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verecek olsalar onlardan yine kabul edilmez. Onlara elem dolu bir azap vardır. Ateşten çıkmak isterler ama ondan çıkabilecek değillerdir. Onlara sürekli bir azap vardır.” (Maide, 5/36-37)

Kâfirlerin dünyaya döndürülüp Müslüman olma ve salih ameller işleme arzuları kabul edilmez, ilahî azaptan kurtulmanın çaresi bulunmaz. Çünkü ahiret iman ve salih amellerin mükâfatının alındığı, inkâr ve isyanın cezasının çekildiği yerdir. Onun için dünyada iman edip salih ameller işlemek, hayır hasenat yapmak ve Allah yolunda infakta bulunmak gerekir. İnfakta bulunanlar, cennetle ödüllendirilecektir:





“Onlar (akıl sahipleri); Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır. Bu sonuç da Adn cennetleridir. Atalarından eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla beraber oraya girerler. Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerler (ve şöyle derler): “Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!” (Ra’d, 13/22-24)

III. İSLAMÎ BİR YARDIMLAŞMA:
KARZ-I HASEN

“Karz-ı hasen”, “karz” ve “hasen” kelimelerinden oluşan bir terkiptir. Sözlükte bir şeyi “kesmek, koparmak ve karşılık vermek” anlamlarına gelen “karz”, terim olarak birine geri almak üzere mal ve ürün vermek veya birine borç para vermek demektir. “Hasen” kelimesi ise “iyi ve güzel” anlamına gelir.

Dinî bir terim olarak “karz-ı hasen”; ihtiyaç sahiplerine Allah rızası için güzelce ödünç verme ve sırf Allah rızasını gözeterek yoksullara karşılıksız yardımda bulunma anlamında kullanılmıştır.

Karz-ı hasen; altın ve para gibi değişim vasıtası olabi-leceği gibi buğday ve ekmek gibi tüketilen bir ürün ve mal da olabilir.

Karz-ı hasen, veren açısından uhrevî, alan açısından ise dünyevî yarar gözetilen ahlakî ve hukukî bir kavramdır.

1. KARZ-I HASENİN ÖNEMİ

Kur’an’da muhtaçlara faizsiz kredi, ödünç para veya mal-mülk vermek, “Allah’a borç vermek” olarak nitelen-dirilmiştir. Şüphesiz yüce Allah’ın insanlara ihtiyacı yoktur. Çünkü “Allah zengin, insanlar fakir (maddî ve manevî açıdan muhtaç konumda)dır.” (Muhammed, 47/48) Bütün varlık âlemini yaratan Allah’tır, bütün mülk O’nundur, insanlara mülkü veren de O’dur. (Al-i İmran, 3/26) Dolayısıyla “Allah’a borç vermek”, Allah için borç vermek, bir karşılık beklemeksizin Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla borç vermektir. Yüce Allah, borç vermeyi kendine borç verme olarak ifade ederek, faizsiz, çıkarsız ve ibadet amacıyla ihtiyaç sahiplerine borç verilmesini teşvik etmiştir.

Her hangi maddî bir karşılık beklemeden bir insanın ihtiyacını karşılayan kimse, bu fedakârlığının karşılığını, mükâfatını ahirette Allah’tan alacaktır. Dolayısıyla Kur’an’da karz-ı hasen, “Allah’a borç vermek” olarak ifade edilmiştir.

Müzemmil suresinin yirminci ayetinde “karz-ı hasen”; Kur’an okumak, namaz kılmak ve zekât vermek ile birlikte emredilmektedir:



“Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden (dünyada) ne hayır-iyilik gönderirseniz onu Allah katında (ahirette) daha üstün bir hayır-iyilik ve daha büyük bir mükâfat olarak bulursunuz.”

Emirler prensip olarak zorunluluk ifade eder. Dolayısıyla her mümini bağlar. Allah’ın emrini yerine getirmek itaat, terk etmek ise isyandır. Ayette dört ibadetin yerine getirilmesi emredildikten sonra, dünyada “hayır” işleyenlerin ahirette bunun karşılığını yine “hayır” olarak ve “büyük bir mükâfat” olarak bulacağı belirtilmiştir.

Kur’an’da dört ayette “karz-ı hasen” Allah’a borç vermek olarak ifade edilmekte ve Allah rızası için borç verenlere dört şey vaat edilmektedir: Verilen borcun mükâfatının kat kat verilmesi, çok değerli ücret verilmesi, günahların bağışlanması ve cennetlere konulması. Bunları kısaca şöyle izah edebiliriz:

a) Allah İçin Borç Verenlere Mükâfatı Kat Kat Verilir.


“Alllah’a güzel bir borç veren kimseye Allah, borcunun karşılığını kat kat öder.” (Bakara, 2/245; bk. Hadîd, 57/11)

Ayette faizsiz Allah için borç veren kimsenin mükâfa-tının kat kat olacağı; “ed’âf-ı kesîra” terkibiyle ifade edilmektedir. “Ed’âf-ı kesîra” tabiri çokluk ifade eder ve bunun sınırı yoktur, bin katı da olur milyon katı da olur. Bakara suresinin 261. ayetinde Allah yolunda infak edenlere yedi yüz katıyla mükâfat verileceği bildirilmektedir. Ayetin sonunda “Allah dilediğine kat kat verir” buyrulmuştur. Allah yolunda infaka yedi yüz katı verileceği bildirildikten sonra
 “Allah dilediğine kat kat verir” buyrulması, “kat kat” ifadesinin yedi yüz kat mükâfatı aşacağının beyanıdır.

b) Allah İçin Borç Verenlere Ecr-i Kerîm Vardır.



“Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır.” (Hadîd, 57/18; bk. Hadîd, 57/11; Hud, 11/11; Fatır, 35/7; Yasin, 36/11; Fussilet, 41/8; Feth, 48/16; Mülk, 67/12; Tîn, 95/6)

“Ecr-i kerîm” terkibindeki “ecr”, emeğin ve çalışmanın karşılığı ücret (A’raf, 7/170; Hud, 11/115; Yusuf, 12/56; Zümer, 39/74); “kerîm” kelimesi çok değerli, çok kıymetli ve çok üstün demektir. “Ecr-i kerîm” ifadesi, Allah rızası için borç verenlerin mükâfatının değerini ve kıymetini ifade eder.

Kur’an’da iman edip salih ameller işleyenlere, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, Allah’tan korkanlara, ibadetlerini, işlerini ve görevlerini en güzel bir şekilde yapanlara, Allah yolunda çalışanlara ve sabırlı olanlara, Allah ve Peygamberine itaat edenlere, “ecr-i kerîm”, “ecr-i azîm” ve “ecr-i kebîr” (büyük mükâfat), “ecr-i hasen” (güzel mükâfat), “ecr-i gayr-i memnun” (sürekli mükâfat) vaat edilmektedir. (Al-i İmran, 3/172, 179; Maide, 5/9)

Özellikle “ecr-i kerîm”; Allah rızası için borç verenlere ve Allah’tan korkanlara vaat edilmiştir. (Yasin, 36/11)

c) Allah İçin Borç Verenlerin Günahları Bağışlanır.


“Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz Allah onu size, kat kat öder ve sizi bağışlar.” (Teğabün, 64/17)

İnsan, zayıf yaratılmıştır, bu sebeple nefsinin kötü arzularına, şeytanın vesvesesine, ahlaken kötü insanların telkinlere, şehvetine ve dünya nimetlerinin cazibesine kapı-larak günah işleyebilir. İşlenen günahlardan kurtulmanın yollarından biri şartlarına uygun tövbe etmek, bir diğeri de salih amel işlemektir. Bu hususu ifade eden birçok ayet[5]5 ve hadis vardır. Şu örnekleri verebiliriz:



“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.” (Ahzâb, 33/70–71)


“Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, “Sıyâm”, 6, II, 228)

Günahların bağışlanmasına vesile olan güzel amellerden biri de Allah için faizsiz kredi ve borç vermektir.

ç) Allah, Borç Verenleri Cennetlere Koyar.




“Eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime iman eder, onları desteklerseniz, Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım.” (Mâide, 5/12)

Sonuç olarak; karz-ı hasen ile ilgili ayetlerden karz-ı hasenin; günahların bağışlanmasına ve çok sevap kazanmaya, dolayısıyla Allah’ın rızasını elde etmeye ve cennete girmeye vesile olduğu anlaşılmaktadır.

Farz, vacip ve mendup olan yardımlar yani zekât, sadaka-i fıtır, nafile sadaka ve infak gibi karz-ı hasen de İslam dininin sosyal dayanışmaya yönelik getirdiği bir yardımlaşma biçimidir.

Zekât ve sadakalar genellikle fakirlere verilir. Belirli bir mal varlığı olan kimse ev alma, düğün yapma, temel ihtiyaçlarını karşılama ve benzeri meşru nedenlerle borçlanabilir, bu kimseye zekât ve sadaka vermek de mümkün olmayabilir. İşte bu durumda karz-ı hasen devreye girer. Onun için yüce Rabbimiz karz-ı haseni teşvik etmiştir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), karşılıksız borç vermeyi tavsiye ve teşvik amacıyla şöyle buyurmuştur:


“Kim zor durumda olan kimseye borç verir ve geri ödeme kolaylığı sağlarsa Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık sağlar.” (İbn Mâce, “Sadakat”, 14, No:2417)

Peygamberimiz (s.a.s.), zor durumda bulunan birine borç veren Müslüman’a, borç kendisine ödeninceye kadar her gün sevap yazılacağını, vade dolduğu hâlde borçluyu sıkıştırmadığı takdirde alacaklı olduğu para kadar veya iki katı kadar sevap verileceğini ifade etmiştir (İbn Mâce, “Sadakat”, 14, 19; No:2418, 2430)



“Kim mümin kardeşinin bir ihtiyacını karşılarsa Allah da onun bir ihtiyacını karşılar. Kim Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir.” (Buhârî, “Mezalim”, 4, No: 2310)

2. KARZ AKDİNİN ŞARTLARI

Karz-ı hasen; esasen maddî bir karşılık gözetilmeksizin yapılan bağış ve iyilikten ibarettir. Karz işlemi, bir borçlanma işlemidir. Her karz (ödünç), bir borçtur (deyn), fakat her deyn karz değildir. Aynı şekilde her ödünç verilen şey de karz değildir. Çünkü fıkıh dilinde mislî ve piyasada emsali bulunan buğday, pirinç, ekmek ve yumurta gibi mal ve ürünlerin borç verilmesine “karz” (tüketim ödüncü); ev eşyası, tarım aleti, kitap ve benzeri yararlanıp geri verilen şeylerin borç verilemesine ise “âriyet” (kullanım ödüncü) denir.

Borç sözleşmesinde olduğu gibi karz-ı hasenin de bazı şartları vardır ve bu şartlara uyulması gerekir:

(a) Borç veren kişi akıllı ve ergenlik çağına gelmiş olmalı yani bağış yapabilme ehliyeti bulunmalıdır. Çocuklar mümeyyiz bile olsalar bağış yapabilme ehliyeti olmadığı için borç veremezler. Aynı şekilde baba veya vasiler velayet ve vesayeti altındaki çocukların ve yetimlerin mal, ürün ve paraları konusunda bağış yapabilme ehliyetine sahip değildir. Dolayısıyla babalar veya vasiler çocukların veya yetimlerin mallarını ve paralarını borç olarak kendileri de alamazlar, başkalarına da veremezler.

(b) Borç alan kimse, tasarruf ehliyetine sahip olmalıdır.

(c) Borç olarak verilen şey, para ve döviz gibi değişim aracı veya altın, gümüş, demir ve buğday gibi mislî yani ölçü, tartı ve sayı ile alınıp satılan ve piyasada emsali bulunan bir mal olmalıdır. Çünkü mislî mallar, fertler arasında değer ve fiyat farkına yol açmaz, dolayısıyla borcun geri ödenmesinde anlaşmazlığa düşülmez.

Kıyemî yani ölçü, tartı ve sayı ile alınıp satılmayan ve piyasada emsali bulunmayan mallar karz olarak verilemez. Çünkü bu tür malların, fertler arasında değer ve fiyat farkı olur ve malların emsali piyasada bulunmaz. Bu sebeple borcun geri ödenmesinde sıkıntılar ve çekişmeler yaşanır.

Hanefilerin dışındaki mezheplere göre özellikleri ve nitelikleri belirlenmiş şeyler mesela ölçü ve tartı ile alınıp satılan mallar, ticaret malları ve hayvanlar borç olarak verilebilir, fakat ev, arsa, tarla, mücevher ve madenler borç olarak verilemez.

(ç) Borç alan ve borç veren kişiler; ihtilafa ve anlaşmaz-lığa yol açmayacak şekilde borç akdine konu olan mal ve ürünün niteliğini ve miktarını, paranın cinsini ve miktarını açık ve net bir şekilde belirlemeli, karz akdini hile ve aldatmadan uzak tutmalıdırlar.

(d) Karz akdinde; borç verene menfaat sağlayacak her hangi bir şart koşulmamalıdır. Böyle bir şart koşulduğu takdirde, bu şart geçerli olmaz. Mesela bir kimsenin, birine borç vermesi için evini kendisine satması ya da verdiği üründen veya paradan fazlasını vermesi şartını koşması geçerli olmaz. Borçlunun bu fazlalığı ödemesi gerekmediği gibi borç verenin de alması caiz olmaz. Söz gelimi birine bin lira borç veren bir kimse, altı ay sonra geri alırken bin yüz lira verilmesini şart koşsa veya buna benzer maddî bir şey istese bu faiz olur. Bu tür faize, “ribe’l-kurûz” (karz faizi) denir. Bir hadiste bu husus,  “Menfaat getiren her karz ribadır.” şeklinde ifade edilmiştir. (Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, II, 164, No:1991; Beyhakî, V, 350)

Allah rızası için verilen borçtan dünyevî bir menfaat talep edilmez. Menfaat talep edildiği zaman karz-ı hasen, “Allah’a borç” verme anlamını taşımaz. Peygamberimiz (s.a.s.), borç vermeyi “menîha” yani gönül hoşnutluğu ile yapılan bir bağış ve iyilik olarak ifade etmiştir:


“Kim gönül hoşnutluğu ile bir borç verirse, akşam sabah sadaka vermiş gibi sevap kazanır.” (Müslim, “Zekât”, 73; bk. Tirmizî, “Birr”, 37, No: 2023)

Prensip olarak karz akdinde borç verenin de borç alanın da zarar görmemesi gerekir. Müçtehitler, altın ve gümüş paranın ayar veya ağırlığının düşürülmesi halinde borçlunun borcunu, borçlanma zamanındaki paranın ağırlığı ve değeri üzerinden vermesi gerektiği konusunda ittifak etmişlerdir. Bakır ve bronz paralar ile altın ve gümüş oranı çok düşük paraların değerinin değişmesi halinde Ebu Hanife ve fakihlerin çoğunluğuna göre borç alınan paranın her halükârda mislinin, Ebu Yusuf’a göre paranın borç verildiği zamanki kıymetinin verilmesi gerekir. Para tedavülden kalksa veya değeri düşse Ebu Yusuf’a göre paranın borç alındığı zamanki değerinin verilmesi gerekir. Aynı şekilde tartı ile veya ölçü ile alınıp satılan bir ürün borç alınsa sonra bu ürünün değeri düşse veya artsa Ebu Hanife’ye göre misli, Ebu Yusuf’a göre borç alındığı zamandaki kıymetinin verilmesi gerekir. Bu itibarla özellikle enflasyonun (paranın değer kaybının) yüksek olduğu zamanlarda ve yerlerde, verilen paranın değer kaybının telâfi edilmesi için tedbirler alınması gerekir. Mesela para yerine altın veya döviz verilebilir veya para, değerini koruyan bir ürüne endekslenebilir veya her hangi bir şart koşulmadan eğer para değer kaybına uğramışsa borç alan kimse, paranın borç aldığı zamandaki değeri kadar geri ödeme yapması gerekir. Çünkü yüce Allah, borç verenin de borç alanın da zarar görmemesini istemektedir:



“Eğer böyle yapmazsanız (faizcilikten vaz geçmezseniz), Allah ve Resulü ile savaşa girdiğinizi bilin. Eğer tövbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.” (Bakara, 2/279)

Peygamberimiz (s.a.s.) birinden genç bir deve ödünç alır. Zekât develeri gelince bir sahabîyi alacaklıya aynı yaşta bir deve vermekle görevlendirir. Sahabî, Hz. Peygambere, develer arasında ödünç alınan devenin niteliğinde bir deve bulunmadığını ve mevcut develerin daha iyi olduğunu söyler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) sahabîye alacaklıya daha iyi develerden birini vermesini ifade ettikten sonra şöyle buyurur:  “En hayırlınız borcunu en güzel biçimde ödeyeninizdir.” (Buharî, “İstikraz”, 4-7, No: 2260-2263; Müslim, “Müsakat”, 118-122)

e) Vadeli alım-satım sonucu borçlarda olduğu gibi karz akdinde ödeme takvimi belirlenmez. Çünkü karz akdi bağlayıcı olmayan akitler arasında yer alır. Bir ödeme tarihi belirlense bile bu tarih bağlayıcı olmaz. Alış-veriş borcunda (deyn) geri ödeme süresi bağlayıcıdır, dolayısıyla alacaklı, alacağını zamanından önce isteyemez, borçlu da borcunu belirlenen tarihte ödemesi gerekir. Karz akdinde ise belirlenen süre bağlayıcı olmadığı için borç veren kişi, borçludan borcunu belirlenen süreden önce isteyebilir, borçlu da borcunu belirlenen süreden önce veya sonra ödeyebilir. Eğer bir ödeme zamanı belirlenmiş ise bu şarta fıkhen uyulması zorunlu olmasa da ahlaken uyulması gerekir.

Alacaklının, borçluyu borcunu vermesi için sıkıştır-maması gerekir. Çünkü borçluyu sıkıntıya sokmak, “karz-ı hasen” kavramı ile bağdaşmaz. Yüce Allah, borçluya mühlet verilmesini istemektedir:


“Eğer borçlu darlık içindeyse ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/280)

Borçlunun borcunu su-i istimal etmeden en kısa zamanda ödeme imkânı elde edince geciktirmeden ödemesi gerekir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Sizin en hayırlınız borcunu en güzel biçimde ödeyeninizdir.” buyurarak borcun en iyi bir şekilde ödenmesini teşvik etmiştir. (Müslim, “Müsakat”, 122)

İmkânı olduğu hâlde borçlunun borcunu ödememesi zulümdür. Peygamberimiz (s.a.s.),  “İmkânı olanın, zengin kimsenin borcunu zamanında ödemeyip uzatması zulümdür” buyurmuştur. (Müslim, “Müsakat”, 33)

Malikî müçtehitlere göre karz akdinde belirlenen ödeme takvimi hukuken de geçerlidir.

f) Muhtemel anlaşmazlıkları ve mağduriyetleri önlemek için karz akdinin yazılı belge ve şahitle tevsik edilmesi isabetli bir davranış olur. Bakara suresinin 282. ayetinde borçların yazılması ve tanık tutulması emredilmektedir. Dört mezhep imamının da içinde bulunduğu çoğunluğa göre sözü edilen ayetteki emirler borcu güvence altına almaya yöneliktir, dolayısıyla bağlayıcı değildir, yapılırsa daha iyi olur. Buna mukabil; Dahhâk, Muhammed ibn Cerîr et-Taberî (III, /3/120), Dâvûd ez-Zâhirî ve Nehaî gibi bazı fakih ve müfessirlere göre ayetteki emirler bağlayıcıdır, terk eden itaatsizlik etmiş ve günaha girmiş olur. (Taberî, III, 3/117) Ebu Sa’îd el-Hudrî, Hasan el-Basrî, Şa’bî, Atâ b. Ebî Rebah, İbn Cüreyc, İbn Zeyd ve İbn Uyeyne gibi bir kısım müfessir ve fakihe göre ayetteki emirler başlangıçta zorunluluk ifade ediyordu, 283. ayetin inmesiyle bu zorunluluk kaldırılmıştır. (Taberî, III, 3/118-119; Hazin, I, 340; Kurtubî, II, 383, 402-403)

g) Karz akdi, icap ve kabul ile yani birinin borç istemesi, diğerinin de istenen borcu vermesi ile gerçekleşir (irade beyanı). Borç alan kimse, para, altın, gümüş, ekmek ve yumurta gibi borç aldığı şeye malik olur. Borcun alacaklıya geri verilmesi ile karz akdi sona erer. (bk. Kâsanî, VII, 394-396; Bilmen, VI, 94-104; Apaydın, DİA, Karz, XXIV, 520-534)

Sonuç olarak; borç vermek İslam’ın teşvik ettiği ve sadakadan daha sevap kabul ettiği sosyal yardımlaşmanın önemli bir vasıtasıdır. Borç akdi ile ilgili şartlara ve kurallara uyulmalı, tartışma ve hak kaybına fırsat verilmemelidir. İmkânı olanlar muhtaç olanlara borç vermeli, borç alanlar da borçlarını eksiksiz ve zamanında ödemelidirler. Kur’an’da alışveriş akdine ve yapılan sözleşmelere uyulması emredilmekte (Bakara 2/177; Mâide 5/1; İsrâ 17/34; Müminûn 23/8) borç ilişkisinde karşılıklı rıza ve gönül hoşnutluğu üzerinde ısrarla durulmaktadır. (Nisa 4/4, 29) Hz. Peygamber (s.a.s.),  “Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, “Akdıye”, 12, No: 3594) Bu itibarla borç sözleşmelerinin sağlam yapılması ve sözleşmenin gereğinin yerine getirilmesi zorunlu dinî bir görevdir.

Borç ilişkisinde aslolan tarafların borçlarını, gerektiği zaman ve istenilen şekilde ödemesidir. Şu hadisler borcun ödenmesini teşvik etmektedir:



“Kim ödemek üzere insanların mallarını borç olarak alırsa Allah onun borcu ödemesine imkân verir. Kim de itlaf etmek, vermemek üzere alırsa Allah da onun malını itlaf eder.” (Buharî, “İstikraz”, 2, No: 2257)

Hz. Aişe validemiz (r.a.) sahabeden Urve’ye Peygambe-rimiz (s.a.s)’in borçtan Allah’a sığındığını şöyle anlatmıştır:




“Resulüllah (s.a.s.) namaz (sonunda) “Allah’ım! Günahtan ve borçtan sana sığınırım” diye dua ederdi. Bir sahabî Hz. Peygambere “Ey Allah’ın Elçisi! Ne kadar çok borçtan Allah’a sığınıyorsun?” dedi. Hz. Peygamber, “Çünkü insan borçlanıp (ödeme sıkıntısı çekince) konuştuğu zaman yalan konuşur, vaat edince vaadini yerine getiremez” buyurdu. (Buharî, “İstikraz”, 10, No: 2267)


5 bk. Al-i İmran, 3/, 157; 195; Mâide, 5/65; Ankebut, 29/7; Zümer, 39/35; Muhammed, 47/2; Fetih, 48/5; Teğabün, 64/9, 17; Talak, 65/5; Müslim, Taharet, 32; Buhârî, Mevâkîtu’s-Salâti, 6. I, 134, Ebu Dâvûd, Salât, 9; Tirmizî, Deavât, 31.





GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Yüce Allah, bütün varlıkları insan için yaratmış ve onun hizmetine sunmuştur. Bu husus birçok ayette açıkça ifade edilmektedir. Allah’ın sayısız nimetlerinden çalışıp yararlanmak insanın iradesine bırakılmış, çalışması ve üretmesi teşvik edilmiş, iktisat edilmesi, israf ve savurganlıktan sakınılması emredilmiştir.

Dünya nimetlerinden yararlanma bir yandan insanın irade ve çalışmasına diğer taraftan ilahî takdir ve iradeye bağlıdır. Kur’an’da insanların rızık bakımından farklı düzeylerde olduğu, Allah’ın dilediğine hesapsız derecede rızık verdiği bildirilmektedir. Bu ilahî takdir ve irade sonucu tarih boyu toplumlarda zenginlik ve fakirlik daima var olmuştur. Hak din İslam, zenginler ile fakirler arasında denge sağlamak için başta zekât olmak üzere sadaka, infak ve karz-ı hasen ile sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik etmiş, zenginlerin mallarında fakirler için belirli bir hisse olduğunu bildirmiştir.

İslam’ın beş temel esasından biri olan zekât, Müslüman, akıllı, hür, ergen ve dinen zengin sayılan kimselere farzdır.

Zekâtın farz oluşu; kitap, sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir. Zekâtın farz oluşunu inkâr eden irtidat etmiş, farz olduğunu kabul ettiği hâlde zekâtını vermeyen kimse ise isyankâr ve günahkâr olur.

Zekât veren kimse ibadet ve itaat etmiş, Allah’ın rızasını ve insanların sevgi ve saygısını kazanmış, malını kul hakkından temizlemiş ve kendisini ilahî cezadan korumuş olur.

Zekâtın helal maldan, gönül rızası ile isteyerek ve ibadet niyetiyle verilmesi, zekât verilen kimsenin minnet altına alınmaması gerekir.

Zekât, İslam toplumun sigortası, zengin ile fakir arasında sevgi köprüsü, mal ve can güvenliği, barış, kardeşlik, birlik ve beraberliğin güvencesidir.

Hangi mallardan ne zaman ve ne miktarda Zekât verileceyi ayet ve hadislerde bildirilmiştir. Zekâta tabi olan mal, ürün ve paralar şunlardır:

-İşlenmiş veya işlenmemiş altın ve gümüş,

-Nakit paralar ve dövizler,

-Her türlü ticaret malları,

-Hisse senetleri,

-Yılın çoğunu kırlarda otlayarak beslenen saime deve, sığır, manda, koyun, keçi

-Ticarî amaçala beslenen atlar,

-Toprak ürünleri (buğday, arpa, mercimek, nohut, çavdar, darı, pirinç, mısır, fasulye;

-Meyveler (üzüm, incir, hurma)

-Pamuk ve keten,

- Deniz ürünleri,

-Sanayi mamülleri,

-Madenler (bakır, demir, çinko, bor, kömür vb)

-Defineler-gömüler,

-Daire, dükkân ve arsa gibi kiraya verilen gayr-i menkullerin gelirleri,

-Nakil vasıtaları ile elde edilen gelirler,

-Memur maaşları, işçi ücretleri, serbest meslek sahiplerinin kazançları.

Bu mal ve ürünlerin zekâta tabi olabilmesi için;

-Malın ihtiyaç fazlası ve nisap miktarına ulaşmış olması,

-Zekât verilecek malın haram yollardan elde edilmemiş olması,

-Malın üreyici, artıcı ve çoğalıcı özellikte olması,

-Malın ve ürünün zekâta tabi olması,

-Nisap miktarı mal, ürün ve paranın üzerinden bir kamerî yıl geçmiş olması gerekir.

Zekât verecek kişinin;

- Müslüman ve hür olması,

- Akıllı ve ergenlik çağına gelmiş olması,

- Temel ihtiyaçları ve varsa borçları dışında nisap miktarı mala sahip olması,

-Zekât verilecek ürün, mal ve paraya tam malik olunması ve malda tasarruf yetkisinin bulunması,

- Zekâtı verirken niyet etmesi,

- Zekâtı ibadet kastıyla ve Allah rızası için vermesi,

- Verdiği zekât ile fakiri minnet altına almaması,

Temel ihtiyaç maddeleri; kişinin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin yeme, içme, barınma, giyinme, sağlık, eğitim, ulaşım, mesken, ev eşyası, sanat ve mesleğe ait alet ve makineler, binek hayvanları ve vasıtaları, ilim için edinilen kitaplar ve benzeri temel ihtiyaçlardır.

Nisap, zenginlik ölçüsüdür, mal ve ürünün çeşidine göre farklılık arzeder.

Nisap Ölçüleri:

-Altın, 80, 18 gram,

-Para, döviz, kira geliri, maaş, ücret ve kazançlar ile ticarî gelirler 80,18 gram altın değeri,

-Gümüş, 561,2 gram,

-Develerde 5 adet,

-Sığır ve mandalarda 30 adet,

-Koyun ve keçilerde 40 adet,

-Toprak ürünlerinde 653 kg,

Zekât oranları:

-Altın, gümüş, para, döviz, kira geliri, maaş, ücret ve kazançlar ile ticarî gelirler üzerinden bir yıl geçince 1/40

- Toprak ürünleri hasat edilince yağmur suyu ile yetişiyorsa 1/10, insan emeği ile sulanıyorsa 1/20

-Madenler üretilip üzerinden bir yıl geçince 1/40

-Gümüşler elde edilince 1/5

-Hisse senetleri ticarî amaçla alınmış ise üzerinden bir yıl geçince 1/40, gelirinden yararlanmak için alınmış ise kârı alınca 1/40

-Ticarî amaçla beslenen atlar üzerinden bir yıl geçince her bir at için 4,5 gram altın veya değeri

-Koyun ve keçinin sayısı kırka ulaşmış ve üzerinden bir yıl geçmiş ise bir koyun (kırktan sonra belirli sayılarda verilecek hayvan değişir)

-Sığır ve manda sayısı 30 olmuş ve üzerinden bir yıl geçmiş ise iki yaşında bir buzağı (kırktan sonra belirli sayılarda verilecek hayvan değişir)

-Deve sayısı beş olup üzerinden bir yıl geçince bir koyun (kırktan sonra belirli sayılarda verilecek hayvan değişir)

-Bal üretilince 1/10

-Ticareti yapılan deniz ürünrleri değeri 80,18 gram altın olup üzerinden bir yıl geçince 1/40

-Yatırım ve üretim araçları ile üretilen malların üzerinden bir yıl geçince 1/40

Zekât verilecek kişinin; Müslüman ve zekât almaya ehil olması gerekir.

Zekât almaya ehil olanlar:

-Fakirler,

-Düşkünler,

-Zekât toplayan memurlar,

-Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar,

-(Özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler,

-Borçlular,

-Allah yolunda yani İslam’ın bilinmesi, tanınması, savunulması ve yaşanması için cihat edenler

-Yolda kalmış yolcular.

Zekât verilemeyecek kimseler:

-Müslüman olmayanlar,

-Dinen zengin sayılanlar,

-Müslümanın bakmakla yükümlü olduğu usul ve füruu

-Akıl ve baliğ olmayanlar,

Zekât cami, Kur’an Kursu, hastane, yurt ve benzeri hayrî amaçlar için verilmez.