Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

Yirmi İkinci Söz Kategorisindeki Tüm İçerikler

Oluşturulma tarihi: 22.02.2025 14:40    Güncellendi: 22.02.2025 14:40

Birinci Makam, Giriş Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam'a konu olan ayet-i kerimeler hakkında bilgi alabilir miyiz?

Bu risaleye bu iki ayet-i kerime ile başlanmasındaki temel maksat, Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’inde birçok hakikatleri misallerle ders verdiğine bir atıf yapmaktır. Ayet-i kerimelerin mealleri şöyledir:

“...düşünsünler diye Allah insanlara misaller getirir.” (İbrahim, 14/25)

“... Ve biz o misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşir, 59/21)

Birinci ayet-i kerime ile ondan bir önceki ayetin mealleri şöyledir:

“Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.” (İbrahim, 14/24, 25)

Bu ayet-i kerimede, Kur’an okumanın ve faydalı sözler söylemenin güzelliği, bir ağaç misaliyle akıllara ve kalplere yerleştiriliyor. Bir ağaca yüzlerce meyve verdiren Cenab-ı Hakk’ın, güzel sözlere de çok sevaplar vereceği böylece ders veriliyor.

İkinci ayet-i kerimenin meali ise şöyle:

“Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. Ve biz o misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşir, 59/21)

Hz. Musa’nın (as), asasıyla taşlardan su çıkarma mucizesi anlatılırken de taşlar hakkında benzer ifadeler kullanılır ve İlahi Fermanı dinlemeyenlerin kalplerinin taştan daha katı olduğuna dikkat çekilir. Böylece müminlerin Kur’an’a hürmet ve ondaki ilahi emirleri dinleme hususunda çok hassas davranmaları ve büyük itina göstermeleri haşmetli bir şekilde ders veriliyor.

2. "Bir zaman iki adam bir havuzda yıkandılar." Sualde geçen iki adamın havuzda yıkanmalarının hakikatle bir irtibatı var mı? Yoksa sadece bir temsil midir?

İnsan hayatının temsildeki havuzda yıkanma safhası, dünyaya gelişinden büluğ çağına ulaşıncaya kadar geçen zaman olsa gerektir. Zira iki kardeş arasındaki münazara bu safhada gerçekleşiyor. Bu safhayı ana rahminde geçen dönem olarak anlamak mümkün ise de dünyaya henüz gelen çocuklar arasında böyle bir ciddi münazaranın gerçekleşmesi düşünülemez.

İnsan uykudan uyanınca elini yüzünü yıkamakla bir derece kendine gelir, daha sonra tam uyanıklık halini kazanır.

İnsanın büluğ çağına erinceye kadar geçen dönemde gördükleri, işittikleri, başından geçen hadiseler, çevresinde vuku bulan harika inkılaplar, hep onun gaflet uykusundan uyanması için birer vesiledirler. Bu derste bir temsil getirilerek, kâinattan ve hadisattan gerekli dersi çıkaramayan bir kişi ile onun hidayete ermesine çalışan bir mürşidin konuşmaları sergilenmektedir.



3. "Bir zaman iki adam bir havuzda yıkandılar…" Buradaki havuz, devamındaki saray, memleket ve şehir teşbihlerini açar mısınız?

Buradaki havuz ve bu havuzda yıkanmak tabiri, her insanın İslam fıtratı üzere doğmasına ve başlangıçta günahsız ve temiz olmasına bir kinayedir.

Tesir altında kalıp kendilerinden geçmeleri tabiri ise; insanın anne rahminde kendi iradesi dışında, ilahi hikmet ve kudretle tavırdan tavıra geçip dokuz aylık bir terbiye ve tekâmül yolculuğu sonunda dünyaya gelecek hale erdirilmesini ifade eder.

İnsanın ruhlar âleminden başlayıp anne rahminden geçip, sinn-i kemal yaşı olan on beş yaşına ulaşmasına kadarki safhalar, tabir caiz ise, onun bu dünya imtihanına hazırlanma safhasıdır.

Bir memleketin nizamının, kanunlarının, asayişin ve adaletinin mükemmel olması, oranın çok iyi tedbir ve idare edildiğini ve o memleketin sahipsiz olmadığını gösterir. Aynı şekilde şu kâinatın tamamındaki mükemmel intizam, eşsiz kanunlar, elementler arasındaki akıl almaz yardımlaşma ve dayanışma bu memleketin sahipsiz olmadığını ve her şeyine hükmeden bir Rabbi ve müdebbiri olduğunu gösterir.

Sarayda da aynı mana hâkimdir. Yani saray nasıl saray sahibini ispat ediyor ise, şu kâinat ve dünya da bir saray hükmünde olup, onun saniini, yaratıcısını ve sanatkârını kör gözlere de gösteriyor.



4. "Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir." Buradaki memleket, şehir ve saray âlemleri neyi ifade ediyor, açıklar mısınız?

Bu cümlenin devamında Üstad Hazretleri şöyle der:

"Kemal-i hayretlerinden etraflarına baktılar. Gördüler ki, bir cihette bakılsa azim bir âlem görünüyor; bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır."(1)

İçinde bulunduğumuz âleme, ister büyük ve harika bir memleket, isterse düzenli ve muntazam bir şehir, isterse mükemmel bir saray nazarıyla bakılsın, her halükarda göreceğimiz mükemmel nizam, dakik ölçü ve muhteşem ahenk, bizlere o âlemin yaratıcısının tek ve yekta ve misilsiz ve kudreti nihayetsiz olduğunu haykıracaktır.

Bir memleketin, şehirlere taksimi, yollarının bir nizam içinde yapılması büyük bir idare ve yönetim gerektirir. Şehirlerin sevk ve idarelerinde de hassas bir idare ve dakik bir planlama hükmetmektedir.

Saray ise; bir manada hüsnün ve kemalin sembolüdür. Sarayda hem göze, hem de kalbe hitab eden çok ince sanatlarla süslenmiş bir halet göze çarpar.

Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak bu âlemin devasa kürelerini ve bunların birbiriyle olan irtibatını, bir memleket suretinde, bir şehir gibi, hatta bir saray hükmünde hem gayet kolay hem gayet mükemmel olarak tedbir ve idare ediyor.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.



5. "Bir kısım mahluklar var; bir tarz ile konuşuyorlar, fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar." Bu mahlukların konuşma tarzları nasıldır ve dilleri neden bilinmiyor?

Mahluklardan maksat, insanlar, melekler, cinler ve hayvanlardır. Bu dört taife de birbirlerinin dillerinden anlamıyorlar. İnsanlar ile cinler farklı iki boyutta yaşadıkları için, insanlar cinleri göremiyor. Hayvanların da kendine has bir dili olduğu için, insanlar bu dilleri anlamıyorlar ya da çok az anlıyorlar.

Melekler ulvi bir boyutta oldukları için, onlarla ancak peygamberler ve salih insanlar irtibat kurabiliyor.

"Bir tarz ile konuşuyor" ifadesi, her türün kendi içindeki irtibat şeklidir. Mesela, insanlar kendi aralarında ya bizzat konuşarak yahut iletişim vasıtalarıyla irtibat kurarken, hayvanlar da kendilerine münasip bir üslup ile irtibat kuruyorlar.



6. "Âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir maliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musanna sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız." Peygamber gönderilmezse dahi, insanların Allah’ı bilmeleri gerekiyor mu?

Üstat Hazretleri,

 “…Her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadir-i Rahim’in bârigâh-ı Rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.”(1)

buyururlar. Yine bir başka risalesinde şu hakikat dersi verilir:

“Akıl tatil-i eşgal etse de nazarını ihmal etse, vicdan Sanii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir.”(2) 

Bu ifadeler Şems suresindeki şu ayet-i kerimeleri hatırlatırlar:

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 91/7-9)

İtikat imamlarımızın ittifakıyla, kendisine kitap inmemiş ve bir peygambere muhatap olmamış kişiler ehl-i necattırlar. Bu gibi kimseler bir yaratıcıya inanmaktan mesuldürler, fakat diğer iman hakikatlerini ve ibadetle alakalı hükümleri kendi akıllarıyla bilemeyeceklerinden mesul değildirler. İmam Eş’arî Hazretleri böyle bir kişinin, kendi başına, Allah’ın maddeden, mekândan münezzeh olduğunu da bilmesinin mümkün olamayacağını, bunun için de böyle bir kimsenin kendisini bir yaratan olduğuna inanmakla birlikte taşa da tapsa ehl-i necat olacağını kaydeder.

Demek oluyor ki, peygamber olmaksızın Allah’ın varlığını bilmek bir derece mümkün olsa bile, onu tanımak için mutlaka kitap ve resul lazımdır. Yani, Allah’ın isimleri, sıfatları, şuunatı, razı olup olmadığı şeyler, emir ve yasakları vahiy nuru olmaksızın bilinmez.

Bunun içindir ki, o emin arkadaş diğer kişiye “Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız.” diyor. Yani, bu memleketin bir sultanı olduğunu bilmek başka, onu tanımak daha başkadır. İman-ı billah "Allah’a iman etmek", marifetullah ise "Allah’ı tanımak" demektir. Allah’a inandığını söyleyen bütün batıl din mensupları ve dalalet fırkaları da hep “Onu tanıma noktasında” doğru yoldan ayrılmışlardır; Hristiyanların teslis inancı gibi.

Kur’anın bir hülasası olan Fatiha suresinde önce bütün medih ve senanın Allah’a ait olduğu beyan edildikten sonra, marifetullah dersleri verilmeye başlanır: Allah’ın “Rabbü’l-âlemîn” olduğu“Rahmân ve Rahîm” olduğu, “Din gününün yegâne sahibi” olduğu anlatılır. Bu ayetler Allah’ı tanıma noktasında birer misaldirler, Kur’anın tamamında ise bu marifet dersi diğer yönleriyle daha geniş bir şekilde verilir.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere.

2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.



7. "Çünkü anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur." Temsildeki adamlar bunu nasıl anlıyorlar?

"Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa harika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyin eden ve ibretnümâ mucizatlarla donatan bir zat, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lazımdır."(1)

Selimiye camiîni bütün yönleriyle inceliyor, ondaki sanata hayran kalıyor ve sonunda, “Böylesine muhteşem bir eserin mimarı, elbette büyük bir dâhi, eşsiz bir sanatkârdır.” hükmüne varıyoruz. Yani eserden müessire, sanattan sanatkâra ulaşıyoruz.

Aynı şekilde şu kâinat da bize Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren muhteşem ve muazzam bir sanat eseridir. Bu kâinat sarayında teşhir edilen bu harika eserleri iyi okuyan kişi, onların Sanii olan Allah’ı tanır.

Şu ifadeler böyle bir bakıştan kaynaklanmıştır:

"O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: 'Şu acip âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir maliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musanna sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur."(2)

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.

2) bk. age.



8. Hikâyedeki inanan ve inanmayan şahıslar kimleri temsil ediyorlar?

O şahıslar Hz. Âdem’in (as) iki oğlu olan Habil ve Kabil ile başlayıp, kıyamete kadar devam edecek olan iki insan silsilesini temsil etmektedir. Bunlardan birisi inananlar, diğeri ise inanmayanlardır.



9. "Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım." İzah eder misiniz? Aklını ölçü alarak yanlış yola sapanlara Hak ve hakikati göstermenin yolu nedir? Bu noktada peygamberlik müessesesinin yerini ve önemini anlatır mısınız?

Bu kâinat kitabının yazılmasındaki esas maksat, onu yapan ve yaratan Zat'ın tanınmasıdır. Peygamberler bu kitabın doğru okunması için gönderilmişlerdir. Eğer o muallimler gönderilmese bu kitap anlaşılmayacak, doğru okunmayacaktır. Nitekim, kâinatı yanlış okuyanlar, kendilerini “putlara, zamana, maddeye, evrime,…,” vermek suretiyle doğru yoldan sapmışlardır.

Resuller ve nebiler, insanlara Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını bildirmek, onlara hakkı ve hakikati anlatmak üzere gönderilmiş mümtaz şahsiyetler ve ilahi elçilerdir.

Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar adlı eserinde nübüvvetin ehemmiyetini şöyle ifade etmektedir: 

“Bil ki: Nev'-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir feyiz, zahir bir hak, faik bir kemal görünüyor. Bilbedahe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir.”(1)

Aynı şekilde insanları irşad eden, hidayetlerine vesile olan, onları her türlü sapık yollardan muhafaza edip istikamet dairesinde hayat sürmelerini temin eden mürşitler, mücedditler ve âlimler de Resul-i Ekrem Efendimizin (asm.) birer varisleridir. Dünyevi işlerin yürütülmesi için her konuda farklı bilim adamlarına ihtiyaç olduğu gibi, istikamet dairesinde yaşamak ve manen terakki etmek için de Resûl-i Ekrem Efendimizin (asm.) varisleri olan âlimlere ve manevi tabiplere o derece ihtiyaç vardır.

Nübüvvetin gayesi kalplerin iman nuru ile münevver olması ve ibadetle tekâmül etmesidir. Semavi kitapların kâinattan ve ondaki hadisattan bahsetmeleri, Allah’ın varlığını ve birliğini ispat, ilahi sıfatların ve esmanın tecellilerine dikkatleri çekmek içindir. Çoğu zaman fen ilimleri manasında kullanılan felsefede ise esas olan insanın bu varlık âlemini yakinen tanıyıp ondan azami derecede istifade ederek bu dünya hayatını daha rahat olarak geçirmesidir.

Kâinatın ve insanın yaratılış gayesini, insanın Rabbine karşı vazifelerini, hayatın ve ölümün hakikatini ve daha böyle nice hikmetleri bilmenin iki yolu vardır. Birisi bunları insanın ve kâinatın yaratıcısının kelamından öğrenmek, diğeri ise sadece kendi aklını esas alarak tahminlerde bulunmak.

Vahiyden mahrum bir akıl, madde âleminin yapısı ve vazifeleri hakkında bir şeyler söyleyebilir, ama “Bu âlem niçin yaratılmıştır, bu kâinatın sahibi kimdir, isimleri, sıfatları nelerdir, insan Rabbine karşı şükür vazifesini nasıl yerine getirecektir, bu dünyadan sonra hangi âleme gidilecektir?” gibi hakikatleri akıl tek başına bilemez. Bunlar ancak Kur’an güneşinden istifade ile bilinebilir.

İnsan; “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine cevap bulmadan rahat yaşayabilir mi?

Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) risaleti ile cihanı kaplayan kesif bulutları izale etti ve bütün âlemi ışıklandırdı. Beşeriyet, cehalet zincirlerinden, putperestlikten, dalaletten, akıl ve hikmete mutabık düşmeyen her türlü hurafelerden kurtardı.

Kur’an-ı Kerim, Müslümanların hem şahsi ve ailevi hayatlarına hem de içtimai hayatına esaslar getirmiş, Allah Resulü (asm) bunları ümmetine bütün tafsilatıyla anlatmış ve hayatıyla fiilen izhar etmiş, ders vermiştir. Bir Müslüman Allah’a nasıl inanacağından, namazını nasıl kılacağına, ticaret hayatında hangi esaslara uyacağına kadar her şeyi Peygamber Efendimiz (asm)'den öğrenmiştir.

1) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a.



10. "Senin bu temerrüdün beni de belki çoklarını da belaya atacaktır. Bir edepsizin yüzünden, bazen olur ki, bir memleket harab olur." İnat ve temerrüdün çoklarını belaya atması ve memleketin harap olması ne manaya gelmektedir?

Bu ifadelerde şu ayet-i kerimeye işaret edildiğini düşünebiliriz:

“Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp, masumları da yakar...” (Enfâl, 8/25)

Öte yandan, bir ahlaksız kişinin nicelerini yoldan çıkarmakla belaya attığı, keza dinsiz birisinin yine çoklarının imanlarını tehlikeye düşürdüğü de çokça görülmektedir...

Birinci Makam, Birinci Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Bir dirhem kadar kuvveti olmayan, bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor." İzah eder misiniz? Tohumlar ağaçları başında mı taşıyor?

On bin kişilik bir şehri, bir asker zorla bir yere sevk edebilir; bu kuvvet, askerin şahsından değil, askerlik münasebeti ile dayandığı ordu kuvvetinden geliyor. O asker, bu işi kendi namına değil, ordu namına yapıyor.

Burada "tohum ve çekirdeklerin başında koca ağacı taşıması" ifadesi, mecazi bir ifadedir. Bununa verilmek istenen ders şudur: 

"Küçücük tohum ve çekirdek içine koca ağacın plan ve programı yerleştirilmiş ve ağaç bu plan ve program üzerine hareket ediyor." O koca ağacı yapan ve idare eden, o tohum ve çekirdek değildir. Tohum ve çekirdek, sadece Allah’ın kudretine bir perde, bir sebeptir. Bütün ağacın planını küçük bir çekirdeğe yerleştirip, ondan koca bir ağaç çıkaran ancak ilmi sonsuz, kudreti nihayetsiz ve iradesi mutlak olan Cenab-ı Hak’tır. Öyle ise çekirdek ve tohum her şeye kudreti yeten bir Zat’ın memuru ve hizmetkârıdır.

Allah’ın izni ve yardımı olmaksızın, bir çekirdeğin batmanlarla yük kaldırması elbette düşünülemez. Kaldı ki, o çekirdek batmanlarca ağırlığı olan ağacı kendi kuvvetiyle yapmamakta, ilahi kudret, o küçük varlıktan muhteşem bir ağaç çıkarmaktadır.

Ağacın yaratılması da sadece çekirdekteki planla olmayıp, bulutundan rüzgârına, gecesinden gündüzüne, suyundan toprağına kadar bütün bir kâinatın o çekirdeğin emrine verilmesiyle bu büyük netice yaratılmaktadır.

Bütün bunları dikkate almadan, çekirdeğin batmanlarla yükü tabii olarak ve kendi kudretiyle taşıdığını düşünmek ancak bir safsatadır.



2. "Zerre kadar şuuru olmayan, gayet hakîmâne işler görüyor." Ateş, toprak gibi şuursuz varlıkların faydası ile birlikte düşünürsek, burayı nasıl anlayabiliriz?

Şuursuz bir şeyden çok şuurlu işler çıkıyorsa, bu şuurlu işleri perde arkasından yaptıran birisi var demektir.

Ateş, toprak, su, hava gibi cansız, şuursuz, kör, cahil ve iradesi olmayan unsurlardan mükemmel, kusursuz ve harika sanatlar icra ediliyor. Mesela, sadece toprak üzerinden sayısız bitkiler çıkarılıyor.

O cansız varlıklardan mükemmel eserleri icat eden, onları sadece bir sebep olarak kullanan sonsuz bir ilim, mutlak irade ve nihayetsiz kudret sahibi olan Allah’tır.

İnsanın menşei olan o bir damla su içerisinde et, kemik, göz, kulak, akıl, hafıza, kalp gibi zahiri ve batıni hiçbir aza ve duygu yokken, nasıl oldu da halden hale, tavırdan tavra değişip tekâmül ederek insan şeklini aldı? Nasıl gören ve işiten bir varlık haline geldi?

"Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mucizane yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalp, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalp ve dilde rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün rahmanî hediyeleri, atiyyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve esma-i hüsnanın nihayetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince tarifeleri o âletlere yardımcı vermiş."(1)

1) bk. Şualar, Dördüncü Şua.



3. "Kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mucize, her şey mucizekâr bir harika olmak lazım gelir." Her şey zaten mucize değil mi, neden safsata deniliyor?

​"BİRİNCİ BURHAN"

"Gel, her tarafa bak, her şeye dikkat et. Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü bak, bir dirhem(HAŞİYE-1) kadar kuvveti olmayan, bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuuru(HAŞİYE-2) olmayan, gayet hakîmâne işler görüyor. Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sahibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mu’cize, her şey mu’cizekâr bir hârika olmak lazım gelir. Bu ise bir safsatadır."

"HAŞİYE-1: Ağaçları başlarında taşıyan çekirdeklere işarettir. 
HAŞİYE-2: Kendi kendine yükselmeyen ve meyvelerin sıkletine dayanmayan üzüm çubukları gibi nazenin nebatatın, başka ağaçlara latif eller atıp sarmalarına ve onlara yüklenmelerine işarettir."(1)

Mesela, harika bir yemek yesen aşçı âdeta bir mucize yapmış diye hayret ederken, birisi kalkıp "O yemek aşçı olmadan kendiliğinden oldu." dese, bu ikinci hayret edilecek bir durum olur. Hatta bu durum yemeğin kendisinden de hayret verici olur. Tabi buradaki hayret olumlu anlamda değil, olumsuz anlamda bir hayrettir.

Kainatta bir trilyon mucizenin olduğunu varsaysak, tesadüfçülere göre bir trilyonda tesadüf mucizesinin olduğunu varsaymamız gerekir. Tabi bunların hepsi birer safsatadır. Çünkü kainatta tesadüfe tesadüf edilmemiştir.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.

Birinci Makam, İkinci Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Gel, bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et." Süslendiren şeyler nelerdir?

Her şeyin süslü olması; her şeyin estetik ve güzel yaratılması anlamına geliyor. 

Mesela, nasıl elmanın tadı dile uygun kimyasal yapısı mideye uyumlu, kokusu koku alma duyusuna mutabık ise aynı şekilde şeklinin, rengi ve görüntüsünün estetik ve güzel olması yani süslü olması da göze hitap ediyor. 

Allah elmayı çok çirkin ve bakmaya tahammül edilemez bir görüntüde de yaratabilirdi. Ama Müzeyyin ismi buna müsaade etmeyip onu süslü ve estetik bir değerde yaratmıştır. 

Elma örneğindeki süs ve estetik değerler bütün ovalar, meydanlar, menziller içinde geçerlidir. Allah yeryüzünü o kadar güzel ve estetik bir şekilde yaratmış ki insan bakmaya kıyamaz. Ağaçlar, nehirler, ovalar, denizler, gökyüzü hep süslü ve estetik bir şekilde yaratılmışlar.

Beşerin bulaşık elinin karışmadığı her nereye ve neye bakarsak, insana hitap eden ve insana yakınlık hissettiren bir güzel yön bulabiliriz. Bu da insanın ve bütün varlıkların aynı özden yaratıldığının bir yansımasıdır. 

Eşyanın hikmetli yaratılması marifet için, aynı eşyanın estetik ve güzel yaratılması da muhabbet içindir. Yani Allah kâinatı muazzam hikmetlerle donatarak kendini bize tarif ve tanıtmak isterken, aynı kâinatı estetik ve güzel yaratarak da kendini bize sevdirmek istiyor.



2. "Her biri birer turra, birer sikke gibi, o gaybî Zat’tan haber veriyorlar." cümlesindeki "turra" ve "sikke" tabirlerini açar mısınız?

Osmanlı liralarının bir yüzünde padişahın tuğrası vardır ve onun ismi yazılıdır. Diğer yüzünde ise basıldığı yerin ismi (Kostantiniyye) yazılıdır. Üstad Hazretleri bu kelimeleri bütün İlâhî sanat eserlerine tatbik ediyor. Mesela, bir meyvede Allah’ın Rezzak (rızık verici) isminin okunması cihetiyle o meyve bir turradır. Öte yandan, bir meyve bütün bir kâinat fabrikasının müşterek çalışmalarıyla meydana gelmesi cihetiyle de o meyve bir kudret sikkesi taşır. Yani, "Bütün kâinatı yaratıp idare edemeyen beni yapamaz." manasını ilan eder.



3. "Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını gaybî avucuna aldı, bir et parçası yaptı." İzah eder misiniz?


Üstad Hazretleri dersin haşiyesinde bunun “unsurlardan cism-i hayvanîyi halk ve nutfeden zîhayatı icad etmeye işaret” olduğunu beyan ediyor. Her bir canlının bedeni kâinattaki elementlerin ilahi kudretle bir araya getirilip terbiye görmesi ve böylece bambaşka bir mahiyet kazanmaları neticesinde ortaya çıkmıştır.

Bedenimizin büyük ekseriyeti sudan meydana geliyor, demek ki bu su gaybî bir el tarafından terbiye görerek, başta kanımız olmak üzere, bütün azalarımızda vazife yapıyor. Sudan “ciğer, böbrek, mide, kalb, pankreas...” yapılıyor. Bu mucize sanatları suya isnat etmek elbette mümkün değildir.

Bedenimizde vazife alan bütün elementler de aynı şekilde düşünüldüğünde, bütün bunların gaybî bir el tarafından bir araya getirildiği ve insana çok lüzumlu olan azaların yaratıldığı açıkça anlaşılır. Aksi halde, insanı bilmeyi, onun ihtiyaçlarını görmeyi ve organ yapma kabiliyetine sahip olmayı o elementlere vermemiz gerekecektir. Bu ise Birinci Burhan’da derste geçtiği gibi tam bir “safsatadır.”


Birinci Makam, Üçüncü Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Zira hayvan, şu âlemin küçük bir fihristesi ve mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-i musağğarı olduğundan,.. " İnsanlar ve hayvanlar tevhidi nasıl ispat eder?

Mesnevi-i Nuriye’de, “Kâinat bir şeceredir. Anasır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir.”(1) buyrulur.

İnsanın kâinatın meyvesi olması bir önceki sorunun cevabında izah edilmişti. Hayvanatın çiçek, insanın meyve makamında olması, hem hayvanlarda esma-i ilahiyenin insana nisbeten daha az tecelli ettiği, hem de hayvanların insanlara hizmet ettikleri manasını birlikte ifade etmektedir.

1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.



2. "Mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-i musağğarı olduğundan, âdeta âlemde ne varsa insanda nümunesi vardır." cümlesini açar mısınız?

Misal-i musağğar, küçültülmüş misâl demektir. Kâinat büyük âlem, insan ise onun küçültülmüş bir numunesi olan küçük âlemdir. Bu teşbih Nur Risaleleri’nde çokça geçer.

Bir risalede, “insanın bu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi olduğu” ifade edilir. Meyve ise ağacın küçültülmüş hali gibidir. Ondaki çekirdek, ağacın bütün hususiyetlerini netice verecek bir programa sahiptir.

Nur Risalelerinde beyan edildiği gibi, kâinattaki levh-i mahfuzun küçük bir misali insanın hafızasıdır. Âlem-i misalin bir numunesi insanın hayalidir. Taşların misali kemikler, toprağın misali ise etlerdir.

Ruhlar âlemi insanın ruhuyla temsil edilirken, bu varlık âleminin “şehadet ve gayb” (görünen ve görünmeyen) olarak iki kısma ayrılmasının da bir küçük misali insanın “bedeni ve ruhudur.”

Melekler âleminin bir küçük misali de insanın ruh dünyasında kaynaşan hissiyattır. Arş, bütün âlemlerin bir idare merkezi olduğu gibi “kalp de bir arştır”; o da beden âleminin emir ve komuta merkezidir.

Daha böyle yüzlerce cihetten insanla kâinat arasında bir münasebet vardır; ağaçla meyve arasındaki münasebet gibi.

"İnsan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve levh-i mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anasır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semavat ve arzın aktarında intişar etmiş..."(1)

1) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a.



3. Hayvanlar için şu âlemin küçük bir fihristesi ve mahiyet-i insan için şu kâinatın bir misal-i musağğarı ifadesi kullanılıyor. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Bir kitabın fihristinde, yani “içindekiler” bölümünde kitaptaki bütün konular, başlıklar halinde yer alır. Bunların mufassal hali ise kitabın tamamıdır. Bu ifade ile bu âlem bir kitaba benzetilmiş, onun yazılmasında istimal edilen elementlerin, küçük çapta, hayvanların bedenlerinde de vazife yaptıklarına işaret edilmiştir.



4. "Biz öyle bir Zat’ın sanatıyız ki, bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve suhuletle icad ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir Zat’tır." cümlesini izah eder misiniz?


Nur’larda, “her şeyi yapamayanın bir tek şeyi de yapamayacağı, her şeyin her şeyle bağlı olduğu” ehemmiyetle nazara verilir.

Her şeyi nihayetsiz bir suhuletle yaratan Cenab-ı Hak, bu kâinat ağacından da bitkileri, hayvanları ve insanları yine nihayet derece kolay olarak süzmekte, yaratmaktadır.

Allah’ın kudreti sonsuzdur. Bu sonsuz kudrete nisbeten az ile çok, büyükle küçük, zerre ile Güneş, fert ile nev arasında bir fark olmadığı muhtelif derslerde, bilhassa On Altıncı Söz'de ve Yirminci Mektub’un “Ve hüve alâ külli şeyin kadir” bahsinde geniş olarak izah ve ispat edilmiştir.


Birinci Makam, Dördüncü Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Adetâ her bir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor." cümlesini biraz izah eder misiniz?

Besmelenin sırlarında geçen bir misal:

“Çünkü nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor; öyle de bu kâinatın daire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhînin cilvesinden uzanan nurani atkılar, kâinat simasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nesc ediyor ki, Güneş'ten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.”(1)

Her bir çiçek, her bir hayvan, her bir insan o merkezî nakış gibidir. Eğer o merkezî nakış halının bütününü yapan zata verilmezse, o zaman o nakşın, halıyı meydana getiren bütün iplere hükmettiğini, onları emrinde çalıştırdığını kabul etmek gerekecektir.

Meselâ, Üstad Hazretlerinin “camid cisimler ve hissiz kutular” dediği tohumlar ve çekirdekler, istidatlarını kuvveden fiile çıkarabilmeleri için, bütün bir kâinatın yardımına muhtaç bulunuyorlar. Teshir hakikati, yani Allah’ın o büyük varlıkları, bu küçük tohumlara, çekirdeklere hizmet ettirdiği hakikati kabul edilmezse, o zaman “...her bir şeyin, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ettiğini” yani kendi hizmetinde çalıştırdığını kabul etmek gerekecektir.

Tohumlar ve çekirdekler gibi, her bir canlı da bütün bir âlemin yardımıyla varlığını sürdürmekte, ihtiyaçlarını yerine getirmektedir. Teshir hakikati kabul edilmezse her bir canlının bütün bir kâinatı, kendi irade ve kudretiyle kendine hizmet ettirdiğinin kabul edilmesi gerekecektir.

1) bk. Sözler, On Dördüncü Lem'anın İkinci Makamı.



2. "Bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahlûklarda, o zatın bütün hünerlerini, san'atlarını, kemalatlarını,.." Burada "insana benzer mahluklar "dan kasıt nedir?

"...Daha başka şeyleri bunlara kıyas et. Âdeta her bir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor."

"Eğer o gizli zatı kabul etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahluklarda, o zatın bütün hünerlerini, sanatlarını, kemalatlarını, birer birer o şeylere vereceksin."(1)

Burada verilen temel mesaj şudur:

Bir tek Allah’ı kabul etmeyen kişi, sebepler sayısınca ilahları kabul etmek mecburiyetindedir.

“İnsana benzer mahluk” ifadesini dersin temel mesajı doğrultusunda “insan gibi sonsuz aciz ve fakir” şekline anlayabiliriz. Mahlukiyet noktasında, insanın birçok varlıklarla değişik yönlerden benzerlikleri vardır. Var olmakta canlı-cansız bütün eşya ile hayat sahibi olmakta melekler, cinler ve hayvanlar ile benzerlikleri vardır. Metinde, taş, toprak, hayvan ifadeleri geçtiğine göre, bu benzerliği cin taifesi yönünden de ele alabiliriz. Onlar da şuur sahibi olma ve bir imtihana tabi tutulmaları yönüyle insana benzerler.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.



3. "Bir tek mu’ciz-nüma zatın bedeline, milyarlar onun gibi mu’ciz-nüma hem birbirine zıt hem birbirine misil hem birbiri içinde bulunsun; bu intizam bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar." Farazi ilahların birbirine zıt hem misil olmasını nasıl anlamalıyız?


Bu konuda şu ayet-i kerime en güzel bir hakikat dersidir:

“Eğer yer ile gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar yok olurdu...” (Enbiya, 21/22)

Yer ile gökte iki ilah bile olsaydı âlem fesada giderdi. Çünkü bunların her ikisi de birbirinin misli olacaklardı, ilah olmaları için her ikisinin de sonsuz sıfatlara sahip olmaları gerekecekti. Sonsuz sıfatlar, mesela sonsuz kudret ancak bir ilahta bulunabilir. İkisinin de sonsuz kudret sahibi olmaları muhaldir. Sadece birisinin kudreti sonsuz kabul edildiğinde ise diğeri ilah olamaz, ancak mahluk olur. Zira sonu olanın mutlaka başlangıcı da vardır. Başlangıcı olan her şey ise sonradan yaratılmıştır.

Zıt olmanın bir diğer yönü de şudur:

Bu ilahların her ikisinin de iradelerini icra etmeleri icap eder. Bir işi her ikisi farklı şekilde irade ettiklerinde her ikisinin de emrinin yerine gelmesi gerekecektir. Bu ise mümkün değildir. Bu iki zıt irade o şeyin meydana gelmesini imkânsız kılar ve o şey fesada giderdi, var olmazdı.

Birinci Makam, Beşinci Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Eğer nihayetsiz mucizeleri ve hünerleri olan gizli bir zatın kalemi işlemezse, bu nakışları sair şuursuz sebeplere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit, ya bu memleketin her bir taşı, her bir otu öyle muciznümâ nakkaş,.." İzah eder misiniz?

Güneş bütün parlak ve şeffaf şeyler üstünde tecelli eder, ışığı ve ısısı yansır. Bu da o ışığın ve ısının bir Güneş'ten geldiğinin delilidir. Şayet o parlak şeyler üstünde tezahür eden ışığın Güneş'ten geldiğini kabul etmezsek, o zaman o şeylerin içinde hakiki ve bizzat küçük bir güneşçiğin olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu da bir güneşe bedel, milyonlarca güneşi kabul etmemiz manasına gelir ki, bu da safsatadır.

Güneş'in yedi rengi, ısısı ve ışığı aynalarda veya şeffaf şeylerde nasıl tecelli ediyorsa, Cenab-ı Hakk’ın da isim ve sıfatları mahlukatta tecelli etmektedir.

Her varlık, Üstadımızın ifadesiyle bir kelime-i kudrettir. Bir harf kaitpsiz olamazken bu sonsuz kudret kelimeleri nasıl halıksız, sanisiz olabilir? Bu hakikati kabul etmeyen insan varlık alemindeki bu mucize sanatları, bu ilahi ikramları, bu ince hikmetleri kör tesadüfe veya sağır tabiata vermeye mecbur kalacak, aklını böylece uyutacaktır.



2. "Şecere-i hilkatin meyvesi olan insana ve kendi ağacının programını ve fihristesini taşıyan meyveye işarettir. Zira kalem-i kudret, âlemin kitab-ı kebirinde ne yazmışsa, icmalini mahiyet-i insaniyede yazmıştır…" Haşiyeyi izah eder misiniz?

Bir meyve kendi ağacının programını ve fihristini taşıdığı gibi, insan da meyvesi olduğu kâinat ağacının bir küçük misalidir ve kâinatta tecelli eden bütün ilahi isimler insanda da tecelli etmektedir.

Bu kâinat, kaderin planladığı ve kudretin yazdığı bir kitaba benzetildiğinde ise, o kitaptaki bütün meseleler fezleke olarak insanda da yazılmıştır.

Bu kâinat kitabı altı devrede yazıldığı gibi, insan da ana rahminde altı safhada yazılmıştır. Kâinat kitabının her sayfası, her cümlesi ve her kelimesi hikmetle yazıldığı gibi, insanın da her bir organı, her bir hücresi hikmetle yazılmıştır.



3. "Her birisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat kanunları var, bütün memleketin teşkilat programları var..." Devamıyla izah eder misiniz?

"Eğer nihayetsiz mucizeleri ve hünerleri olan gizli bir zatın kalemi işlemezse, bu nakışları sair şuursuz sebeplere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit, ya bu memleketin her bir taşı, her bir otu öyle muciznüma nakkaş, öyle bir harikulade kâtip olması lazım gelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar sanatı derc edebilsin. Çünkü bak bu taşlardaki nakşa, her birisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat kanunları var, bütün memleketin teşkilat programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar harikadır. Öyleyse, her bir nakış, her bir sanat, o gizli zatın bir ilannamesidir, bir hatemidir." (Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam)

Kâinatta var edilmiş bütün mahlukat ve varlıklar, birer İlahi mucize hükmündedir. Bütün varlıklar birbirleriyle öyle irtibatlandırılmış ki, birisini yapmak ve ona hakiki malik olmak için bütün kâinatı yapmaya gücünün yetmesi gerekir. Allah, bir şeyden her şeyi her şeyden de bir şeyi yapandır. Allah küçük bir hayat sahibini bütün varlıklardan süzendir. Küçük bir hayat sahibini de öyle sanatlı ve mükemmel yaratmış ki, adeta bütün varlık alemi onda mevcut gibidir. 

Mesela, insanı nazara aldığımızda bütün varlık alemi onda bükülmüş ve sıkıştırılmış gibi bir vaziyet görünür. 

Lem’alarda geçen şu ifadeler konunun en güzel açıklamasıdır:

"Evet, nasıl ki, insanın anasırları, kâinatın unsurlarından ve kemikleri, taş ve kayalarından ve saçları nebat ve eşcarından ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, arzın çeşmelerinden ve madeni sularından haber veriyorlar, delalet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de insanın ruhu âlem-i ervahtan ve hafızaları levh-i mahfuzdan ve kuvve-i hayaliyyeleri âlem-i misâlden... ve hakeza, her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar." (Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Altıncı Nükte)

Allah kâinat kitabında yazmış olduğu her bir eserini taklidi imkânsız bir şekilde yaratmış ki, herkes, her bir varlık üstünde uluhiyetin ve rububiyetin alametlerini rahatlıkla okusun, Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini bilsin. En küçük ve ehemmiyetsiz gibi görünen mahlukat dahi çok mükemmel ve çok sanatlı olarak yapılmıştır. Bir ağaç ne kadar ihtişamlı ve mükemmel ise, o ağacın ince bir programı olan çekirdek de o ağaç kadar mükemmel ve sanatlı olarak yaratılmış. Âdeta ağaç ne ise, çekirdekteki sanat onun gibi hatta ondan daha mükemmeldir.

İlave bilgi için tıklayınız:

KÜÇÜLTÜLMÜŞ MİSALLER

Hafıza ve çekirdekteki program, levh-i mahfuza nasıl delil olur, biraz açıklar mısınız? Levh-i mahfuzun varlığı ve hikmeti hakkında, Risale-i Nur ışığında bilgi verir misiniz?



4. "Bütün sarayın nakışları, bütün şehrin tanzimat kanunları, bütün memleketin teşkilat programları" ifadeleri arasında ne gibi bir fark vardır?

Burada kâinat için üç ayrı benzetme yapılıyor: Saray, şehir ve memleket.

Her taşta bütün sarayın nakışlarının bulunması, kâinat sarayının inşasına esas olan ilahi isimlerin aynen her bir varlıkta da tecelli etmesi demektir. Mesela, Musavvir ismi kâinatın tamamına bir suret verdiği gibi, ondaki her bir sisteme, o sistemlerdeki her bir yıldıza, her bir gezegene de birer suret vermiştir. Aynı isim, her bir canlıya, o canlının her bir organına da ayrı birer suret takmıştır. Her canlıdaki farklı suret, bütün sarayı şekillendiren Musavvir isminden bir nakış gibidir.

Bütün ilahi isimler ve fiiller de bu manada mütalaa edilebilir.

Esmanın nakışlarında kendini gösteren bu birlik mührü, kâinatın idare kanunları için de aynen geçerlidir. Elektronları çekirdeğe bağlama kanunu, gezegenleri Güneş'e bağlamanın küçük bir misalidir.



5. "Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar harikadır." İzah eder misiniz, neden böyledir?

Dördüncü Bürhan’ın izahında Üstad Hazretlerinden naklettiğimiz merkezî nakış misalini, bu şıkkın cevabı için de aynen kullanabiliriz.

merkezî nakşı dokumak halının tümünü dokumak kadar harikadır. Zira bu nakış o halının tümünden gelen iplerle meydana gelmiştir. İnsanın kâinattaki vaziyeti de o merkezî nakış gibidir...



6. "Öyle ise, her bir nakış, her bir sanat, o gizli zatın bir ilannamesidir, bir hatemidir." Buradaki "ilanname" ile "hatem" arasında bir münasebet var mıdır?

Her bir varlık, Allah’ın ilmini, kudretini, hikmetini göstermesi ve bütün şuur sahiplerine bildirmesi cihetiyle bir ilannamedir.

Her bir hatem de yine ayrı bir ilanname vazifesi yapar. Bilindiği gibi "hatem" bir yazının yahut mektubun sonuna basılan mühürdür. O hatem de ilan eder ki, "Ben bu mektubun tümünü yazanın bir mührüyüm."

Bir ağaç bir mektup olarak düşünüldüğünde, meyvesi onun bir hatemidir. İnsan da kâinat mektubunun hatemi gibidir.



7. "Madem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. Sanatlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?" İzah eder misiniz?

Fiil, failsiz olmaz. Buna göre sanat, sanatkârsız, nakış nakkaşsız, kitap kâtipsiz olamaz.

Kâinatın tümündeki mükemmel sanatlar ve harika nakışlar, iki kere iki dört eder derecesinde Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini güneş gibi göstermektedir. Ortada mükemmel bir sanat varsa, o sanat, sanatkârın mükemmelliğini ispat eder.

Basit bir yemeğin dahi kendi kendine olmayacağını bilen bir insanın, kâinat mutfağında üç milyondan fazla canlı türü için hazırlanan sayısız rızıkları tesadüfe ya da şuursuz sebeplere havale etmesi mümkün değildir.

“Bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş” ifadesi Cenab-ı Hakk’ın, her bir mahlukunda çok esmasını tecelli ettirdiğini, dolayısıyla her bir mahlukun binler nakışlarla nakşedilmiş bir tek nakış gibi olduğunu ders vermektedir.


Birinci Makam, Altıncı Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Bahar ve yaz mevsiminde zeminin yüzüne işarettir. Zira yüz binler muhtelif mahlûkatın taifeleri, birbiri içinde beraber icad edilir, rûy-i zeminde yazılır; galatsız, kusursuz, kemal-i intizamla değiştirilir..." Haşiyeyi misallerle açabilir misiniz?

Bahar ve yaz mevsiminde yeryüzünde yaratılan mahlukat taifeleri denilince, aklımıza önce sinekler ve böcekler gelir. Bunların yüz binlerce faklı türleri ve cinsleri vardır. Karıncadan karasineğe kadar her tür hayvan arz sahifesinde yeniden yazılırlar. Hiçbirinin hiçbir hususiyeti ne ihmal edilir ne de değiştirilir. Gözlerinden ayak yapılarına, sindirim sistemlerinden solunum sistemlerine kadar her şeyleri öncekilerin aynıyla kendilerine yeniden verilir.

Bu kadar farklı türün mide yapılarından, tabiri caizse, damak zevklerine kadar her şeyleri de birbirinden farklıdır. Bu kadar farklı türün her birine layık ayrı bir sofra serilir.

Bahar mevsiminde her taraf yemyeşil olur; çok farklı çiçekler açar, değişik bitkiler boy gösterir. Biz bütün bunları Allah’ın birbirinden farklı güzel sanat eserleri olarak seyrederiz. Halbuki işin bir perde ötesinde, bütün bu farklı bitkiler aynı zamanda farklı hayvanların ayrı sofralarıdır. Her tür, kendi sofrasını bilir, hattâ her bir hayvan kendisine takdir edilen rızkı ilham yoluyla tanır ve rızkının başına giderek ondan istifade eder.

“Her bir ağaç birer tablacı; her bir bostan birer kazan hükmüne geçer.”  

Manavlarda her bir tablada ayrı bir sebze yahut meyve sergilenir. Bunların tamamı müşteriler içindir. Her bir ağaç da bir tablacı gibidir, meyvelerini müşterilerin istifadesine sunar. Keza, bir lokantada farklı kazanlarda ayrı yemekler pişirilir. Bunların da hepsi müşteriler için hazırlanmıştır. Her bir bostan ayrı bir kazan gibidir. Birinde patates hazırlanır, diğerinde domates, birinde havuç yapılır, diğerinde marul. Bütün bunlar da yine canlı müşteriler için hazırlanmıştır.

Dünyada üç milyon kadar canlı türü olduğu söyleniyor. Bunlardan sadece birisi insandır. Diğer bütün türlerin de her birine faydalı olacak rızıklar yeryüzü sofrasında yaratılıyor, hazırlanıyor.

Bunların her biri bir "sofra-i Rahmân"dır. Bu sofraları serip, bu ziyafetleri veren Rahman’dan gaflet ederek, sadece sofraları seyretmek ve nimetleri sevmek ne büyük bir gaflettir?!. Bu gaflete düşen insan şükürsüz yaşar. Çünkü vicdanı bu ikramların cansız ağaçlara ve bostanlara ait olamayacağını çok iyi bildiğinden bu sebeplere teşekkür etmez. Hiçbir tabiatçı, bir nimete kavuştuğunda tabiata teşekkür etmez, hiçbir materyalist de maddeye minnettar olmaz. Vicdanları buna manidir. Akıl ve kalpleri de yanlış düşünceler ve inançsızlıkla yaralanmışsa, onun için tek yol kalmıştır: Hayvan gibi düşünmeden yaşamak ve hiçbir nimete de şükretmemek.

2. "İşte, o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, ta bütün etrafı görülsün. Hem her şeyi yakınlaştıracak güzel dürbünleri de beraber alacağız. Çünkü bu acîb memlekette acîb işler oluyor..." Dağa çıkıp dürbünle bakmayı nasıl değerlendirirsiniz?

İnsan uzaktaki bir varlığı görebilmek için yüksek bir yere çıkar ve dürbün kullanır. Üstad Hazretleri Mektubat adlı eserinde,

"Felillâhilhamd, sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihetü'l-vahdetiyle, en dağınık meseleler toplattırıldı..."(1) 

buyurduğundan, bu derste geçen dürbünü de yine “temsil” olarak değerlendirmemiz yerinde olur.

Bir önceki şıkta geçen sofra misalini tekrar hatırlayalım:

Soframıza konulan bir meyveyi yediğimizde tabağa yahut masaya teşekkür etmediğimizi bir temsil olarak değerlendirip, yeryüzü sofrasında istifademize sunulan nimetler için de ne ağaçlara, ne bahçelere, ne de bostanlara değil, Allah’a şükretmemiz gerektiği hakikatine bakabiliriz. Bu temsil bir dürbün olur ve bize o rızıklardaki Rezzak isminin tecellilerini gösterir.

1) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Mahrem Bir Suale Cevaptır.



3. "Muntazaman yerlerine ve mahiyetçe onlara benzer, fakat suretçe ayrı başkaları geldiler." Misaller vererek izah eder misiniz?

“Mahiyetçe birbirine benzeyen, fakat sûretçe ayrı olan mahlûkat” ifadesini iki şekilde düşünebiliriz: 

Birincisi, mahiyeti “tür” olarak düşündüğümüzde sûretçe ayrı mahluklar o türün cinsleri olur. Mesela, hurma bir türdür, ama yetmiş kadar cinsi olduğu söyleniyor. Hayvanlar âleminde de at, koyun birer türdürler. Her birinin de birçok cinsleri vardır.

Mahiyeti; “böcekler, sinekler, kuşlar” gibi daha geniş manada kullandığımızda suretçe ayrı mahluklar onun türleri olurlar. Bu derste bu ikinci mana daha galip görünüyor.

Zemin yüzünde bu kadar farklı varlıkların birlikte teşhir edilmelerinin en mühim hikmeti Cenab-ı Hakk’ın her bir mahiyete ona münasip bir beden giydirerek sanatının harikalarını ve mucizelerini ilan etmesi, şuur sahiplerine okutturması ve kendi sanat harikalarını bizzat müşahede etmesidir.

Her bir tür ayrı bir kitap gibidir. Ayrı manalar taşır. Her türün tesbih ve ibadetleri de diğerinden farklıdır.

Bu kadar farklı hayvan türünden hiçbirisi hikmetsiz değildir. Bazılarının hikmetini bilemeyiz, ancak bugün ilim adamları ispat etmişlerdir ki, bütün hayvan türleri bir bütünün parçaları gibidirler, birisi olmasa tabiattaki ekolojik denge bozulur.

Ancak, Cenab-ı Hak dileseydi, bu türlerin milyonlarcasını hiç yaratmadan da söz konusu dengeyi yine muhafaza edebilirdi. Bu noktadan bakıldığında farklı türlerin yaratılışındaki temel hikmetin çevre dengesi değil, Allah’ın bu kadar farklı sanat eserlerinin her birinin diliyle ayrı bir sanatını ilan etmesi ve bunların tümünün de  küllî bir ibadet ve tesbih sergilemesi olduğu anlaşılır.

“... Yakînen bana bildirildi ki, kâinattaki kudretin faaliyeti ve seyr ve seyelan-ı eşya o kadar manidardır ki; o faaliyet ile Sâni'-i Hakîm, enva'-ı kâinatı konuşturuyor ...”(1)

1) bk. Mektûbat, Yirmi Dördüncü Mektup, Birinci Makam.



4. "Nihayet derecede sanatlı, dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhaldir ki, kendilerinden ziyade, sanatkârlarını gösteriyorlar." Nasıl oluyor? Sanatkâr bu kadar zahir olmakla beraber çoğu insan niçin idrak edemiyor?

Hem âlim, hem de hattat olan bir zatın yazdığı ve her bir kelimesinde hattatlık sanatının harikalarının sergilendiği bir makaleye ilk baktığımızda, ondaki sanata hayran kalır, hayret ve takdirle seyrederiz. Biraz sonra o makalede nazara sunulan ilmî hakikatleri anlamaya daldığımızda artık kelimeleri görmez olur,  sadece mana ile alakadar oluruz.

“Hakiki hakaik-i eşya esmâ-i İlâhiyedir.” hükmünce, bu varlık âlemindeki her mahluk Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tecelli etmesiyle ortaya çıkmıştır. Esas olan bu isimlerdir. Ancak, bu isimlerin görünmeleri de ancak mahlukat aynalarında mümkün olur. Aynalar olmaksızın, ilahi isimler ve sıfatlar ne görünürler, ne de bilinebilirler. 

Müminler bunun şuurundadırlar ve bu dünyada sergilenen bütün ilahi eserleri, öncelikle esma ve sıfat-ı ilahiyenin birer tecellisi olarak seyreder, sonra da o eserlerden gerekli faydaları edinirler. Ama insanların ekseriyeti bu eserlerdeki sanat mucizelerinden çok, onların faydalarıyla ilgilenirler. Kendilerine faydası dokunan şeye ehemmiyet verirler, diğerlerini görmezlikten gelirler. Mesnevi-i Nuriye’de bu mana şöyle ders verilir:

“Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukabil almaz.”

Bu sanat eserlerine karşı lakayt kalmanın çok ehemmiyetli bir sebebi de yine aynı eserde, “ülfet” olarak nazara verilir.

“...Me’lufları olan şeyleri kendilerince malum bilirler. Hatta ülfet dolayısıyla âdiyata teemmül edip ehemmiyet vermezler.”(1)

Bahar her sene geldiği, güneş her sabah doğduğu için insanlar, ülfet hastalığı sebebiyle, bu mucize eserlere ve bu rahmet cilvelerine gereken ehemmiyeti vermeyebiliyorlar.

“Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, bütün kâinattaki âdiyât namiyle yad olunan, harikulade ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakâik-ı acîbeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulum açar.”(2)

Dipnotlar:

1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.

2) bk. Sözler, On Üçüncü Söz.



5. "Bin kitap yazmak o sanatkâra bir harf kadar kolay gelir." cümlesi ne demektir, açar mısınız?

Allah’ın nihayetsiz kudretine nisbeten az ile çok, fert ile nev’, büyük ile küçük, küll ile cüz’, küllî ile cüz’î arasında hiçbir fark yoktur.

Bu hakikat şu ayet-i kerimede açıkça haber verilir:

“Ey insanlar! Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Lokman, 31/28)

Bu ayet-i kerimenin manası Nur’un birçok derslerinde, bilhassa Yirminci Mektub'un Onuncu Kelimesi'nde harika bir şekilde izah edilmiştir.

Burada Dokuzuncu Söz’de geçen bir cümleyi hatırlamakla iktifa edeceğiz:

“Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar makul ve lazım ve kati ise, haşrin sabahı da berzâhın baharı da o katiyettedir.”

Sabah olunca bütün şehir birlikte aydınlanır, güneş her eve, her sokağa ve her insanın gözlerine birlikte ışık verir.

Bahar gelince de bütün buzlar birlikte erir ve bütün ağaçlar yine birlikte yeşerir.

Sabah ve bahar Allah’ın iki kanunudur, bunlar hükmünü icra ettiğinde az ile çok, büyük ile küçük, fert ile cemaat birlikte aydınlanır ve yine yeryüzünün tamamı birlikte ısınır ve yeşillere bürünür.

İşte, haşir de ayrı bir sabah ve ayrı bir bahardır. Onun da zamanı geldiğinde bütün insanlar birlikte dirilirler ve mahşer meydanında bir anda toplanırlar. Bazı insanların haşre akıl erdirememeleri zamansız ve mevsimsiz düşünmelerindendir. Bunlar gecenin karanlığında aydınlığı, kışın ortasında baharın çiçeklerini arama hatasına düşer, aradıklarını bulamayınca da inkâr yolunu tutarlar.

6. "Belki her bir ferdine mahsus ismiyle ve resmiyle bir tabla-i nimet veriliyor." ifadesini izah eder misiniz?


"Bununla beraber, her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle her şeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne, herkese layık oldukları lütufları yapıyor; hem öyle ihsanperverane umumi perdeler ve kapılar açıyor ki, herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle sahavetperverane sofralar kuruyor ki, bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, her bir taifesine has ve layık, belki her bir ferdine mahsus ismiyle ve resmiyle bir tabla-i nimet veriliyor."(1)

“Her bir ferdine mahsus ismiyle ve resmiyle bir tabla-i nimet veriliyor.” ifadesi “Allah her canlının rızkını ezelî ilminde o canlının ismi ve resmi ile takdir ve tayin etmiştir. Kimse bu takdir ve tayini bozamaz ve onu geri çeviremez.” demektir.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.

Birinci Makam, Yedinci Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Şimdi bu cüz’iyâtı bırakıp, saray şeklindeki bu acip âlemin eczalarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz. İşte, bak: Bu âlemde o derece intizamla küllî işler yapılıyor..." Buradaki "Cüz’iyyat" ile "külliyat" arasındaki fark nedir?

Bu iki kelimeden birincisi “cüz’i”nin, ikincisi ise “küllî”nin çoğuludur. Bu vesileyle, nurlarda sıkça geçen cüz-küll, cüz’î-küllî kelimeleri üzerinde kısaca duralım.

Küll, bütün demektir, cüz ise onun parçalarıdır. Mesela, beden “küll”dür; kol, ayak, parmak ise onun cüzleri, parçalarıdır.

Üstad Hazretleri mantıkta geçen bu mefhumları tevhidin ispatında kullanır. Küll kimin mahluku ise cüz’ de O’nun mahlukudur. Parmağı yaratan başka, bedeni yaratan başka olamaz. Bütün bedeni kim yaratmışsa, bir parmağı da o yaratmıştır.

Küllî; mücerret bir manadır, cüz’î ise onun müşahhas fertleridir. “İnsan” kelimesini bir türün ismi olarak kullandığımızda, bu küllî bir mana ifade eder, bütün insanları içine alır. Her bir insan ise o küllî mananın birer ferdidirler.

Bu mefhumların tevhidin ispatında kullanılışı da şu şekilde olur:

Bir insanı yaratan kim ise, insan nevini yaratan da odur. Bütün insanları yaratamayan bir tek insanı da yaratamaz.

Bu mefhumlar hakkında şöyle bir not da düşülmüştür:

Cüziye küllînin ismi verilir, ama cüze küllün ismi verilmez. Yani, bütün insanlara da insan denilir, bir insana da yine insan denilir. Ama cüze küllün ismi verilmez; yani parmağa beden denilmez.

Mantıktaki bu manaları yanında, konuşma dilinde, küllî kelimesi daha çok “umumî, bütün” manasında da kullanılır. Mesela, külliyât-ı kâinat denilince kâinattaki bütün varlıklar kastedilir. Keza, küllî rububiyet denilince her şeyin terbiyesini gören umumi rububiyet kastedilir.



2. "Bu âlemde o derece intizamla küllî işler yapılıyor ve umumi inkılaplar oluyor ki, âdeta bütün bu saraydaki mevcut taşlar, topraklar, ağaçlar, her bir şey, birer fail-i muhtar gibi..." Yedinci Burhanı ayrıntılı olarak, misallerle biraz açabilir misiniz?

Altıncı Bürhan’da yeryüzü sayfasında yazılan ayrı ayrı kitaplardan, serilen muhtelif sofralardan söz edilmişti. Bu derste ise, o cüz’î fertler yerine, onların misafir edildiği bu kâinat sarayındaki külli icraatlar nazara veriliyor. 

Mesela, "hava unsurunun bütün canlıların teneffüsünde gördüğü çok ehemmiyetli hizmet", "Güneş'in bütün gözlere ışık göndermesi, bütün bitkileri bir cihette beslemesi, büyütmesi", "her elementin vazife aldığı cisimlerde verdiği emsalsiz hizmetler" bu külli icraatlardan sadece birkaç misaldir.

Yapılan bu külli icraatlarda elementler, taşlar, topraklar da belli vazifeler deruhte ediyorlar ve bunu yaparken bütün kâinattaki umumi nizama muvafık hareket etmeye de sanki büyük bir hassasiyet gösteriyorlar. Sonsuz bir ilim ve hikmet gerektiren bu işi, o maddi varlıkların bilemeyeceklerine, kendi irade ve kudretleriyle yapamayacaklarına dikkat çekilmiş oluyor. 

Bu derste düşüncemize takdim edilen mühim bir nokta da bu küllî hizmetleri görenlerin tek başlarına çalışmayıp, birlikte, tam bir tesanüd ve yardımlaşma içinde vazife yapmalarıdır. “Birbirinden en uzak şeyler birbirinin imdadına koşuyor.” cümlesi kâinatın tamamında tahakkuk eden bu akıl almaz yardımlaşmalara dikkatimizi çeker.

Yüzümüzü yıkadığımızda ellerimizle yüzümüz arasında gerçekleşen yardımlaşmanın, çok daha büyük ölçüde, bulutlarla yeryüzü arasında da sergilendiğini görüyoruz.

Dersin devamında bu küllî icraatların bir diğerine dikkat çekiliyor; o da gaipten gelen ve “umum hayvanatın erzakını taşıyan nebatat ve eşcar kafileleri.”

Gelecek baharda yaratılacak bütün sebzeler ve meyveler şu anda gayb âlemindeler. Zamanı geldiğinde, kamyonlara yüklenip sevk edilen mallar gibi, onlar da kafileler halinde yaratılacaklar ve hayvanların imdadına gönderilecekler.

Üstad Hazretleri bir dersinde “Cenab-ı Hakk’ın Zât’ı mümkinata benzemediği gibi ef’ali de benzemiyor.” buyuruyor. Bu hakikatin bir misali de işte bu erzak kafileleri ve onlara yüklenen rızıklardır. Bu kafileler bir başka ülkeden değil gaybdan geliyor. Rızıkların taşıyıcıları olan ağaçlar yerden çıkıyorlar, o taşıyıcıların içinden de rızıklar çıkıyor.

Bir sonraki Burhan’da da bu konuya ayrıca temas ediliyor.

Küllî icraatlardan bir başkası da şu paragrafta dikkatimize sunuluyor:

“Bu bîçare zayıf, nahif, kuvvetsiz hayvancıklar nasıl onların başı önünde, latîf gıda ile dolu iki tulumbacık takılmış. İki çeşme gibi, yalnız o kuvvetsiz mahluk, onu ağzına yapıştırması kâfidir.”(1)

Nur Külliyatı’nın bir dersinde, memeler musluklara benzetilir.

İnsanlardan, ineklere, koyunlardan kedilere kadar bütün memeli hayvanları yavrularını emzirirken hayalen birlikte seyredelim. Bir şehirdeki merkezî su deposundan şehrin bütün evlerine su dağıtılması gibi, bütün memeler âlemine de gayb âleminden süt dağıtılmaktadır.

Suyu yapan ne musluklardır, ne de onların takılı oldukları apartman daireleri.

Süt yapmak Allah’a mahsus bir kudret mucizesidir. Anne; domates yer ondan beyaz süt yaratılır, koyun yeşil çimenlerde otlar onlardan yine süt yaratılır, kedi çöp bidonlarında ne bulsa yer onlardan da süt yaratılır ve Hindistan cevizi topraktan su emer, o sudan da süt yaratılır. Demek ki, bütün sebepler birer perdedirler, “İş gören kudret-i Samedaniyedir.”

“İşte, bütün bu haller, iki kere iki dört eder derecesinde kati gösterir ki; şu saray-ı acîbin ustasına, yani şu garip âlemin sahibine her şey musahhardır, her şey onun hesabına çalışır, her şey ona bir emirber nefer hükmündedir, her şey onun kuvvetiyle döner, her şey onun emriyle hareket eder, her şey onun hikmetiyle tanzim olur. Her şey onun keremiyle muâvenet eder, her şey onun merhametiyle başkasının imdadına koşar; yani koşturulur. Ey arkadaş, haddin varsa buna karşı bir söz söyle.”(2)

Son paragrafta her şeyin Allah’ın emrinde olduğu, onun emriyle hareket ettiği, onun hikmetiyle tanzim edildiği ve onun merhametiyle başkasının imdadına koştuğu gibi çok ehemmiyetli dersler verilir.

İmtihan sırrına binaen, insanların ilahi emirlere uyup uymama konusunda serbest bırakılmaları dışında, bütün eşyanın kendi iradeleriyle değil, Allah’ın emriyle hareket ettikleri güneş gibi aşikâr olarak görülüyor. 

“Her şey onun hesabına çalışır.” hakikatinin sayılamayacak kadar çok şahitleri vardır. Ne güneş kendi yolunu görmek için ışık saçmakta, ne ağaçlar meyvelerini kendileri için vermekte ne de dünya kendi işine koşmaktadır. Bunların hepsi, Allah’ın emriyle insanlara ve diğer canlılara hizmet etmektedirler.

“Her şey onun keremiyle muâvenet eder.” hakikati için de sadece bir misal vermekle iktifa edelim:

Kurumuş toprağın imdadına koşan buluta baktığımızda, onun kaynağı olan denizin buharlaşmasından, rüzgârların onu taşımasına kadar pek çok sebebin bir araya gelmesi ve birlikte çalışmalarıyla bu yardım gerçekleşiyor. Denizin de güneşin de bulutun da Allah’ın emriyle iş gördükleri, yine onun emriyle birbirlerine yardımcı oldukları kabul edilmediği takdirde, bu cansız varlıkların hepsinin o kurumuş toprağı tanıdıkları, ona merhamet ettikleri, kendi iradeleri ile bir araya gelip vazife taksimi yaparak bu yardımı tahakkuk ettirdikleri kabul edilecektir.

Bunun da akıldan ne kadar uzak olduğu açık bir gerçektir.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz.

2) bk. age.



3. "Birbirinden en uzak şeyler birbirinin imdadına koşuyor." cümlesini izah eder misiniz?

Güneş hem maddesi itibari ile hem de mekân uzaklığı bakımından, su ve topraktan çok farklı ve uzak olmasına rağmen, sanki kardeş imiş gibi birbirinin yardımına ve imdadına koşuyorlar. Toprak ve su Güneş'in sayesinde faaliyet gösteriyor.

Yine hayatın teşekkülü için, güneşin suları buharlaştırması, bulutların onları muhtaç olar yerlere taşıması, toprağın canlılara beşiklik etmesi, havanın kirli kanları temizlemesi madenlerin ve bitkilerin hayata kaynaklık etmesi, kısacası bu koca kâinatın bir fabrika gibi muntazam çalışması gerekir.

İşte kâinat içindeki bu mükemmel faaliyet ve tesanüd; unsurların birbirinin imdadına ilahi irade ve kudret ile sevk edildiğini akıl sahiplerine gösteriyor. Yoksa cansız, şuursuz ve iradesiz olan bu mahlukatın, bu yardımlaşmayı kendi başlarına icra etmeleri mümkün değildir.



4. "Gaibden acib bir kafile çıkıp geliyor..." Burada Üstad'ın kullanmış olduğu "gayb" veya "hiçten" ifadesini nasıl anlamalıyız?

Gayb, kelime olarak, gizli olan, görünmeyen, hisler ile bilinemeyecek kadar belirsiz olan şey demektir. Istılahî olarak gayb; insanın duyu organları ve manevi cihazları ile idrak edemediği şeylere denir. İnsanın duyu organları ve manevi cihazları ile idrak ettiği şeylere malum, yani bilinen, idrak edemediği şeylere de gayb, yani bilinmeyen denir.

Gayb, genel olarak mutlak ve izafi olmak üzere iki kısma ayrılır. Biz konumuz gereği sadece izafi ve nisbi gaybı izah edelim.

 Zaman üç boyuttan müteşekkildir. Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman. Şimdiki zaman boyutunda olan birisi için, geçmiş ve gelecek gaybdır. Ama geçmiş ile alakalı bazı vesikalar, belgeler ve tarihi iz ve işaretler, geçmişi kısmen gaybilikten çıkarabilir. Gelecek boyutundan haberdar olmanın tek yolu; Allah’ın bildirmesidir. Bu da ya vahiy ile ya da ilham ile olur.

Vahiy yolu Peygamber Efendimizin (asm) vefatı ile son bulduğundan, bu yol artık kapalıdır. İlham ise ona liyakat ve ehliyet kesp eden herkese açıktır.

Mekân da zaman gibi çok kayıtları ve manileri olan cismani bir varlıktır. Bu yüzden bir mekânda olan birisi için, geri kalan mekânlar ona gaybi oluyor. İstanbul'da olan birisi için, Erzurum tamamen gaybidir. Orada ne olup bittiğinden haberi olmuyor. Biz şimdi dünyada olduğumuz için, kabir, mahşer, cennet, cehennem gibi mekânlar bizim için gaybi âlemler oluyor. Ama yine birtakım vasıtalar ile bu gaybilik kısmen delinebiliyor.

Mesela; kameralar vasıtası ile İstanbul’daki bir adam Erzurum’u görebiliyor. Yine kalp gözü açık olan veli bir zat, kabir ve berzahı seyredebiliyor. Mekânın kayıtlarını birtakım nurani ve riyazi terbiyeler ile kıran nurani zatlar için, mekâna ait gaybilikler bir derece sınırlanabiliyor.

İnsan birçok gaybi şeyi aletler yardımı ile görebilir. Mesela, mikroskop ile gözle görünmeyen mikroorganizmaların müşahede edilmesi, teleskopla semadaki yıldızların görünmesi, hava ölçüm vasıtaları ile yağışın hissedilmesi, röntgen ışını ile bebeklerin cinsiyetin tespit edilmesi ve hastalığın teşhisi, bazı kan tahlilleri ile kandaki hastalığın tespiti bunlara birer misaldir.

Allah, nasıl bazı vasıtalar ile bize gaybi olan şeylerin tespitini mümkün kılıyorsa, manevi âlemlerin de tespiti için birtakım ilimleri bazı zatlara ihsan etmiştir. Mesela; ledün ilmi, ebced ve cifir ilmi, tasavvuf ilmi, şeriat ilimleri bunlara misal olarak verilebilir. Bunların hepsi gaybî ve ulvi âlemler ile maddi ve süfli âlemler arasında irtibat sağlayan ilimlerdir. Bu ilimler vasıtası ile ehil olanlar, o gaybi ve ulvi âlemlere ulaşabilirler ve o âlemlerle irtibat kurabilirler.



5. "Merkepleri ağaçlara, nebatlara, dağlara benzerler." cümlesini ve geçtiği yeri izah eder misiniz?

"İşte, bak: Gaipten acip bir kafile (HAŞİYE) çıkıp geliyor. Merkepleri ağaçlara, nebatlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-i erzak taşıyorlar. İşte, bak, bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzaklarını getiriyorlar."

"HAŞİYE: Umum hayvanatın erzakını taşıyan nebatat ve eşcar kafileleridir."(1)

Merkep, binek, binilen hayvan demektir. Otlar, ağaçlar, hasılı bütün bitkiler hayvanların rızkını gaipten alıp hayvanlara taşıyan bir vasıta, bir vesile, bir merkeb, bir nakliye treni gibidirler. Hayvanat toprağın içinde dağınık ve gaip olan gıdaları yani kendilerine lazım olan mineral ve vitaminleri kendi başlarına alamazlar. Bunun için bir vesile bir vasıta gerekiyor ki, bitkiler bu noktadan vesile oluyorlar.

Ağaç, köklerini toprağa salıp o mineralleri ve vitaminleri toplayarak yavrusu hükmünde olan yapraklarına ve meyvelerine taşıyor; insanlar ve hayvanlar da o meyveleri ve yaprakları yiyerek rızıklanıyorlar.

Merkep ifadesi, bitkilerin bu vesile ve vasıta olma haline bir kinayedir.


Birinci Makam, Sekizinci Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş!" ifadesinde verilen mesajı biraz açıklar mısınız?

Bu hitabı şu cümleler takip ediyor:

"Şu saray-ı muhteşemin sahibini tanımak istemiyorsun. Halbuki her şey onu gösteriyor, ona işaret ediyor, ona şehâdet ediyor."(1)

O halde, şu muhteşem sarayda dünyaya gelen, her organı, bu sarayın temel taşları olan elementlerle dokunan bir insan, Allah’ı tanımadığı takdirde akıldan uzak bir yola girmiştir; isterse bazı dünyevi başarılarına bakarak kendini akıllı zannetsin.

Yine, “Her şey onu gösterdiği halde, ona işaret ve şehadet ettiği” halde onu tanımamak, bilmemek en büyük bir akılsızlıktır.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.



2. "Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihata eden yeknesak unsurlar, madenler var. Âdeta, memleketten çıkan her şey o maddelerden yapılıyor..." Devamıyla izah eder misiniz?

Elementler âlemi bir tarla gibidir ve yeryüzündeki bütün bitkiler ve hayvanlar onlardan yapılırlar.

“Tarla kimin ise mahsulât da onundur...” (1)

Tarlalar sayılamayacak kadar çok...  Kendimizden başlayalım. Başımız bir tarla gibi; üzerinde saçlar bitiyor. Biz, saçlarımızı kendi ilmimizle ve kudretimizle dokumadığımıza göre, saçlar da bizim kendi mülkümüz değil, başımız da.

Bir ağacın başında da yapraklar ve meyveler boy gösteriyor… O ağaç da bir tarla gibi... Meyveler onun mahsulleri... Ağaç kimin ise meyveler de onundur...

Ağacın dikildiği bahçeye bakıyoruz... Yüzlerce ağaç aynı topraktan besleniyorlar... O bahçe de bir tarla gibi, her bir ağaç o tarlanın bir mahsulü... Bahçe kimin ise ağaçlar da onundur...

Karadaki böyle sayılamayacak kadar çok misali hayal âlemimizde canlandırarak, denizlere varıyoruz.  Bu defa karşımıza şu hakikat çıkıyor:

“Deniz kimin ise içindekiler de onundur.”(2)

Deniz büyük akvaryum... Onda yüzen balıkları akvaryumun yaptığını kim iddia edebilir...

Nur Külliyatı'nda esir maddesi de bir tarlaya benzetilir. Yıldızlar o tarlanın mahsulleri yahut o bahçenin çiçekleri gibi.

Tarla ve deniz... İkisi de Allah’ın mülkü... O mülklerden çıkan her şey de yine onun mülküdür.  Birinin üstünde bir şeyler bitiyor, diğerinin ise içinde...

Yine kendimize dönelim... Biz ne başımızda uzayan saçlara malik olabiliriz, ne de kanımızda yüzen beyaz ve kırmızı kürelere.

Biz içimize ve dışımıza hakiki manada malik olamazken, bir ağacın, bir dağın, bir denizin kendi içine ve dışına sahip olmalarını nasıl düşünebiliriz?!.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.

2) bk. age.



3. "Hem, bak; bu dokunan şeyler, bu nesc olunan münakkaş kumaşlar bir tek maddeden yapılıyor." Bu cümlede geçen “bir tek madde” ifadesini nasıl anlamalıyız?

Bu cümleyi iki şekilde değerlendirebiliriz:

Birisi, dünyamızın Güneş'ten koptuğu ve ilahi bir terbiyeden geçerek bugünkü hali aldığı düşünüldüğünde, o tek maddeyi Güneş'ten kopan o ateş küresi yahut onun da temel maddesi olan hidrojen olarak kabul edebiliriz.

Ancak burada daha ağırlıklı olan mana, her elementi o tek madde olarak düşünmemizdir. Birisi için vereceğimiz hüküm onların tümü için de geçerli olacaktır. Mesela, o tek maddeyi “demir” maddesi olarak kabul edelim. Ispanaktan bedenimize kadar her yerde vazife yapan o madde kimin ise, onun bütün faaliyet sahası da onun mülküdür.

Paragrafın sonundaki hüküm cümlesinden de bu mana anlaşılıyor:

“Öyle ise, bütün nesc olunan sanatlı şeyler, ona mahsustur.”

Bir kumaşın on çeşit ipten dokunduğunu düşünelim. Bu iplerden birisi kimin ise o kumaş da onundur. Bu hüküm her bir ip için de aynen geçerlidir.

Elementler de bizim ve diğer canlıların dokundukları ipler gibidir. Hangi elemente baksak “Bu ip kimin mülkü ise, bununla dokunan bütün varlıklar da onundur.” hükmünü rahatlıkla verebiliriz.

Haşiyede geçen, masnuât-ı İlâhiyenin nescine, nakşına menşe' ve müvellid ve beşik olan hava, su, ziyâ, toprak unsurları” ifadesinde bu ipler sanki dört ana unsur olarak nazara verilmiş bulunuyor. Bu unsurların her birini müstakil olarak düşünüp, Bu unsur nelerde ve nerelerde vazife yapıyorsa, o sahanın tamamı bu unsurun sahibine aittir.” deriz.

Misal olarak su unsurunu düşünelim. Dünyanın üçte ikisi su olduğu gibi, insan vücudunun da yaklaşık olarak üçte ikisi sudur. Bütün hayvanlarda ve bitkilerde, farklı nisbette de olsa, temel yapı taşı su olarak karşımıza çıkar. O halde su unsurunun bulunduğu ve vazife yaptığı her cisim suyun yaratıcısının mülküdür.

“İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik iken biz onları ayırdık, hayatı olan her şeyi sudan yaptık; hâlâ inanmıyorlar mı?” (Enbiya, 21/30)



4. "Öyle ise, bu sanatlı şeylerin her birisi, o gizli zatın bir ilannamesi hükmünde, onu gösteriyor..." İzah eder misiniz?

Kâinatta her bir şey sanatlı ve hikmetli yaratılmış. Bu sanat ve hikmetler de bir sanatkâra ve hâkim bir zata işaret ediyor; Onu isim ve sıfatları ile bize tanıtıyor. Yani kâinat bu ahvali ile bir ilanname, bir ilahi tebliğ, bir teşhir salonu oluyor.

Her bir nimet, Cenab-ı Hakk’ın Kerîm ismini ilan eden bir ilannamedir. Yani kâinattaki her şey ilahi kudretle yapılmış eserler olup, insan bunları hayretle temaşa ve tefekkür etme makamındadır.

5. "Mu'ciznümâ zatın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer turrası hükmünde, lisan-ı hal ile her birisi der: 'Ben kimin sanatıyım; bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.'" sikke, hâtem, nişan ve turra tabirlerini açıklar mısınız?

Osmanlı liralarında sikke, paranın basıldığı yerin yazıldığı yüz, Turra (tuğra) ise, padişahın isminin bulunduğu yüzdür.

Her bir ilahi sanat, mesela Yirmi Dokuzuncu Pencereye konu olan "sarı çiçek" kâinat tezgâhında  dokunması cihetiyle Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren bir sikke olduğu gibi, üzerinde Cenab-ı Hakk’ın Halık, Rab, Müzeyyin gibi çok esmasını okutturması cihetiyle de bir turradır. O çiçeğin yazıldığı mekân bir mektup olarak düşünüldüğünde o çiçek, mektubun sonuna vurulan hâtem (mühür) gibi olur; “bu çiçek kimin ise bu mekân da onundur” manasını ifade eder. Yine o çiçek, Allah’ın varlığını bildiren bir nişan gibidir.

"Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler onun mühürleridir, sikkeleridir."

"Şu mühür tahayyülünden sonra, şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub, o mühür, o mektubun sahibini gösterir; öyle de şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir. Şu enva-ı nakışlarla ve manidar nebatat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi bu çiçek saniinin mektubudur."(1)

1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Dokuzuncu Pencere.



6. Neden bir palaska veya düğmeye malik olmak için, onları yapan bütün fabrikalara malik olmak lazımdır?

Çünkü o palaska ve o düğme o fabrikalardan başka bir yerde üretilmiyor. Dolayısı ile "O palaska ve düğme benimdir." diyebilmen için o fabrikalar da senin olması gerekiyor.

"Meselâ, nasıl mîrîye mahsus tek bir palaska veyahut bir tek düğmeye mâlik olmak için, onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki, onlara hakikî mâlik olsun. Yoksa, o boşboğaz başıbozuktan, 'Mîrî malıdır' diye elinden alınıp tecziye edilir." (Sözler, 22. Söz, Birinci Makam, Sekizinci Burhan)

Bu bir temsil, bu temsili gerçek hayat üzerinden izah etmeye çalışalım. Mesela, palaska arı olsun düğme de pire olsun. Arıya ve pireye sahip olabilmek için yani "Bu iki küçük canlıyı ben yarattım." diyebilmen için bütün kâinat fabrikasına sahip olman gerekiyor. Zira bu iki canlı kâinat fabrikasından süzülüp geliyor, kâinatın tezgâhlarından toplanıp icat ediliyor.

Mesela, Güneş'in ısı ve ışığı olmadan arı ve pire olmaz ve yaşayamaz. Bu varlığın canlılık kazanabilmesi için Güneşi tedbir ve tedvir etmen gerekiyor. Güneşe sahip olmadan arıya sahip olamazsın. Bulutlara, toprağa, suya hükmetmeden bu canlılar benim eserim benim sanatım diyemezsin.

Demek küçük bir arı veya küçük bir pireyi kim icat edip yarattı ise, bütün kâinatı da elinde tutup sevk ve idare eden de odur. Güneş başkasının, arı veya pire başkanın olmaz ve olamaz. Tarla kimin ise tarlada yetişen mahsul de onundur, deniz kiminse içindekiler de onundur.

İlave bilgi için tıklayınız:

"Hayat, cilve-i tevhiddendir, müntehası da vahdet kesbediyor." cümlesini açıklar mısınız?

"Sırr-ı Tevhid" ve "Sırr-ı Vahdet" ne demektir?



7. "Bir kısım şeyler, bir iken, ihatası var. Bir kısım müteaddit ise, fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için, bir vahdet-i neviye gösteriyor..." İzah eder misiniz?

"İşte, ey arkadaş! Madem şu memlekette, yani şu saray-ı muhteşemde bir birlik alameti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü bir kısım şeyler, bir iken, ihatası var. Bir kısım müteaddit ise, fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için, bir vahdet-i neviye gösteriyor. Vahdet ise bir vahidi gösterir. Demek, ustası da maliki de sahibi de sanii de bir olmak lazım gelir."(1)

Üstat Hazretleri eşyanın sahibinin ve malikinin bir olduğuna iki ayrı cihetle delil getiriyor. Birisi bir kısım varlıkların bir olmakla birlikte bütün dünyayı ihata etmesi, diğeri ise bir varlığının bütün fertlerinin her tarafta bulunması… Mesela, toprak ve suyun birlikleri ile beraber dünyanın her tarafında bulunmaları ispat eder ki, o unsurlar kimin ise onların ihata ettiği sahanın maliki ve sahibi de odur. Öte yandan, mesela bal arısı bütün yeryüzüne dağılmış bulunuyor. O mucize bal makinasını kim yaratmışsa, onun bütün fertlerini de o yaratmış ve o geniş mülkünün her tarafına o dağıtmıştır.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.



8. "Birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye takılmış..." Bu kısmın izahı nasıldır?


"Bununla beraber, sen buna dikkat et ki, bir perde-i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor.(Haşiye) Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Her bir ipin başına bak: Birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki, böyle garip bir gayb perdesinden böyle acip ihsânâtı, hedâyâyı şu mahluklara uzatan zatı tanımamak, ona teşekkür etmemek ne kadar divanece bir harekettir?"

"Çünkü onu tanımazsan, bilmecburiye diyeceksin ki, 'Bu ipler, uçlarındaki elmasları, sair hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.' O vakit her ipe bir padişahlık mânâsını vermek lâzım gelir. Halbuki, gözümüzün önünde bir dest-i gaybî o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor. Demek, bütün bu sarayda her şey, kendi nefsinden ziyade, o muciznümâ zatı gösteriyor. Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin."(1)

Kalın ip, binler ipler, elmas, nişan, hediye ve ihsan tabirlerini Üstadımız haşiyede şu şekilde izah ediyor:

"HAŞİYE: Kalınca bir ip, meyvedar ağaca; binler ipler ise, dallarına ve ipler başındaki elmas, nişan, ihsan, hediyeler ise, çiçeklerin aksamına ve meyvelerin envaına işarettir."

Elma, armut, üzüm, hurma, incir, zeytin, buğday gibi sayısız meyve ve sebzelerin hepsi hem insan hayatının devamı için elmas gibi değerli ve kıymetlidir.

"Nişan" burada bir şeye işaret eden delil manasında kullanılıyor. Sayısız ihsan ve ikramlar Allah’a işaret eden birer nişandırlar.


Birinci Makam, Dokuzuncu Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Asıl istib’ad, asıl müşkilat, hakiki suûbet ve dehşetli külfet Allah’ı tanımamakta" olduğu halde; neden insanların çoğu bu yolda gidebiliyorlar?

Günümüzün madde, menfaat ve sefahat mihraklı cemiyet yapısında, insan nefsi; iman, ibadet ve ahlaktan uzak durmayı esas kabul etmiş ve hiçbir kayıt tanımayacak kadar yoldan çıkmıştır. Bu bozuk yapının içinde bulunan insanlar, toplumun da sürekli telkinleriyle, hayatın gayesini menfaat, zevk ve safa olarak benimsemişler, bunları engelleyecek fikir ve inançlara karşı peşin hükümle hemen cephe alma yolunu tutmuşlardır.

Kendilerine kâinatın yaratılışından söz etseniz ve bu âlemde hiçbir şeyin hikmetsiz, gayesiz olmadığını, insanın da başıboş olamayacağını anlatsanız, nefisleri hemen rahatsız olur ve “Ben metafizik meselelere alaka duymuyorum.” gibi çok basit bir sebeple sizi dinlemekten şiddetle uzak dururlar.

Üstadımızın sözünü ettiği, “Asıl istib’ad, asıl müşkilat, hakiki suûbet ve dehşetli külfet Allah’ı tanımamakta”dır hakikati bunlara çok yabancıdır. Bunlar düşünmeden yaşamayı bir inanç halinde telakki ettikleri için, bu hakikati iç âlemlerine hiç almazlar. Böylece, kısa bir süre için de olsa kendilerini aldatırlar.

Böyle kısır bir düşünce, aynen içki ve uyuşturucu gibi, fikirleri donuklaştırır, vicdanları çalışamaz hale getirir. 

Üstadımızın sözünü ettiği müşkilat, bu âleme ve kendi varlıklarına bir mana vermeye çalışan, şu muhteşem âlemin bir yaratıcısı olduğunu vicdanlarında duydukları halde, akılları bu hakikati ihata edemeyen kişiler içindir.

Üstad Hazretleri, düşünce muvazenesini sağlam kuramamış olan bu gibi insanlara hitap ederek, sanki şöyle demiş oluyor:

“Siz bütün varlık âleminin bir tek zatın emrinde çalıştığını gözünüzle gördüğünüz halde bunu aklınıza sığıştıramıyorsunuz. O halde bir de bunun zıddı olan inançsızlığa bakın bakalım, bu mevcut nizamı, bu hikmetli faaliyetleri nasıl ve ne ile izah edeceksiniz?”

“Bir harf katipsiz olmaz.” hakikatini küçük bir çocuk dahi kabul ettiği ve bunun zıddını imkânsız gördüğü halde, bu kâinat kitabını kâtipsiz, sahipsiz kabul etmek nasıl düşünülebilir?!. İşte asıl akıldan uzak olan, böyle bir düşüncedir.

“Bu muhteşem kâinat nasıl olur da bir tek Zat tarafından kolayca yaratılır ve idare edilir?” sualini soran ve bunu akıldan uzak görerek inkâr yoluna giden bir kimse, bütün bu varlıkların kendi kendine, tesadüfen oldukları vehmiyle nasıl tatmin olabilir?!. İşte asıl zorluk, böyle asılsız bir düşünceyi, böyle batıl bir inancı kabul etmektir.

Başta ifade ettiğimiz gibi, düşünen insan için hakikat budur. Ama düşünmeden yaşamayı meslek edinmiş bir kişi bu istibadı, bu müşkilatı hiç nazara almaz bile. Onun için bir zorluk da söz konusu değildir. Ancak, Üstad hazretlerinin buyurduğu gibi “Kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar.” Fakat bu safhada, artık düşünme ve inanma dönemi gerilerde kalmış, sıra hesap vermeye ve ceza görmeye gelmiştir.

2. "Bu şeylerin icadı bir tek zata verildiği vakit, o kadar kolay olur, o kadar hiffet peyda eder ki, gördüğümüz nihayetsiz ucuzluğa ve mebzuliyete ve sahavete sebebiyet verir." İzah eder misiniz?


Bu derste, “Vahdette nihayet derecede kolaylık olduğu” hakikatinin ispatı yapılmaktadır.

Yirminci Mektub'un On Birinci Kelimesi'nde, "yüsr-ü vahdet" bahsinde, bu mesele üzerinde geniş olarak durulmuştur. Fazla bilgi için o mektuba bakılabilir. Burada kısaca şunu ifade edelim:

Bu kâinat bir fabrika, bir saray, bir hane gibidir. Her şey birbiriyle bağlıdır. Bir şeyi yapabilmek için her şeye yetecek bir kuvvetin bulunması gerekir. Yeryüzünde sergilenen milyonlarca tür bitki ve hayvanın her bir ferdi bütün bir kâinattan süzülmüşlerdir. Mesela, bir meyve öncelikle dala ve ağaca tutunduğu gibi, ağacı da bahçeye, bahçe yeryüzüne, yeryüzü de Güneş'e bağlanmıştır. Bir tek meyveyi yapabilmek için bütün kâinatta tasarrufta bulunmak gerekmektedir. 

Vahdette sonsuz bir kolaylık vardır. Bu kâinat bir fabrika gibi muntazam çalışmakta, muhtelif mahsulleri ve mamulleri sonsuz bir kolaylıkla varlık sahasına çıkarmaktadır.

Dersin devamında vahdetteki kolaylığa şu harika misal veriliyor:

“... Nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor; binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi suhûlet peydâ eder.”(1)

Ağaçtaki büyüme kanunu onun ruhu hükmündedir. İnsan bedeninde bütün hücrelere bir ruhtan hayat verildiği gibi, bir ağacın da bütün çiçekleri, yaprakları, meyveleri aynı kanuna bağlıdırlar, ondan medet alırlar. Çiçekler, meyveler çok olsalar da kanun birdir. Kolaylık noktasında, bir çiçekle, bin çiçeğin farkı yoktur.

O çiçekleri ağaçtan ayrı düşündüğümüzde her birisi için ayrı bir ağaç, ayrı bir toprak kısacası ayrı bir kâinat lazımdır.

Üstad Hazretleri "şecere-i kâinat" ifadesini çokça kullanır. Ve insanları bu ağacın en son ve en cemiyetli meyveleri olarak değerlendirir. Bir ağacın bir merkezden idare edilmesinde binler meyve ile bir meyvenin farkı olmadığı, hepsi aynı kolaylıkla vücut buldukları gibi, bu kâinat ağacı da aynı kudretle, aynı iradeyle, kısacası aynı ilahi sıfatlarla yaratılmıştır ve idare edilmektedir. Bir tek çiçeğin yaratılması için de bütün canlıların yaratılması için de aynı ilahi sıfatlar gereklidir.

Ağaç misaline ait cümlenin devamında şöyle buyrulur:

“Eğer o ağacın meyveleri ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla raptedilse, her bir   meyve bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur.”

Aynı şekilde, her bir çiçek, her bir meyve, her bir insan ve her bir hayvanın yaratılışları da vahdete isnat edilmediği takdirde, her biri bir kâinat kadar müşkilatlı olur.


Birinci Makam, Onuncu Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "On beş gün, sinn-i teklif olan on beş seneye işarettir." Bu sayı standart mıdır? Sinn-i teklife vasıl olanların, Allah’ı bilmeme ve tanımama özrü ortadan kalkıyor mu?

Sinn-i teklif, yani insanların iman ve ibadet konusunda mükellef olma yaşı genellikle on beş olarak kabul edilmekle birlikte, bu yaş hem cinsiyetler hem de bölgelerin iklim yapıları itibariyle farklılık gösterebiliyor; genellikle 12-15 yaş arasında değişebiliyor. Mesela, çok sıcak bölgelerde insanların on beş yaşına varmadan ergenlik çağına girdikleri görülüyor.

İnsanların mükellefiyetleri, akıl baliğ olmalarıyla, yani ergenlik çağına girmeleriyle başlar. Bu konuda kesin bir rakam vermek yerine, şöyle genel bir ifade kullanılabilir:

Bir insanın yaş durumuyla birlikte, içinde bulunduğu toplumun fikir ve inanç yapısı, öyle bir ortamda kendi aklıyla hakikati bulmaya ne ölçüde güç yetirebileceği ve daha böyle nice müsbet ve menfi unsurlar hep Cenab-ı Hakk’ın ilmindedir ve kulunu bütün bu şartlar çerçevesinde mesul tutar.

Nitekim Bakara suresinin son ayetinde şöyle buyurulur:

“Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle mükellef kılar...”

Şu var ki, biz “şeriatın zahire hükmettiği” noktasından hareketle, büluğ çağına gelen her kişinin iman ve ibadetten mesul olacağını kabul ederiz. Bu kabulün, o kişinin mesuliyeti yanında bizler için de çok ehemmiyetli bir yönü vardır. Şöyle ki:

Çocuklarımızın büluğ çağına ermelerini beklemeden, onların kalbinde iman hakikatlerinin hâkim olması için her türlü gayreti göstermemiz lazımdır. Zira büluğa eren kişi artık çocuk değildir, sonu cennet yahut cehenneme çıkacak iki yolun kavşağında bulunmaktadır. 

Elbette ki, büluğa ermiş kimselere o noktadan sonra da yapacağımız çok telkinler ve tebliğler olabilir. Ancak ilahi hakikatlerin kulun kalbine yerleşmesinde yaş, çok önemli bir unsurdur. Bu işe ne kadar erken başlanırsa netice o kadar hayırlı ve müspet olur...

2. "Bu derece nazik, sanatlı, mizanlı, letafetli, ibretli masnular içinde hayvan gibi gezip bozamayız; bize bozdurmazlar." Hâlbuki bunlar çoğu insan tarafından bozuluyorlar; bunu nasıl anlamalıyız?

Bu sualin cevabı bir sonraki cümlede saklı:

“...Şu memleketin haşmetli malikinin, elbette cezası da dehşetlidir.”(1)

Bu nazik sanatlı varlıkları bozmaya, yani onları hakiki gayelerinin tam zıddı bir yönde kullanmaya hakkımız yoktur. Gözümüzü haramda kullanmakla bozamayız, yediğimiz gıdalarla elde ettiğimiz enerjiyi onları haram sahalarda kullanmakla bozamayız. ...

Ancak, insan bu imtihan dünyasında, çok kısa bir süre, serbest bırakılmakta, cennet ve cehennem meyveleri vermesi için işlerine müdahale edilmemektedir. Gerek kendi organlarını ve duygularını, gerek hizmetlerine koşan varlıkları yanlış yola sevk edenler bunun cezasını, ölümle başlayan yeni dönemde çok acı bir şekilde ödeyeceklerdir. Görecekleri ceza, bu yeni memleketin azametine ve bu Kâinat Sultanının haşmetine münasip şekilde ve çok dehşetli olacaktır.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.



3. "Vakit be-vakit, bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri, kemal-i intizamla doldurup kemal-i hikmetle boşalttırıyor." Bu cümlenin izahını yapar mısınız?

"O zat ne kadar kudretli, haşmetli bir zat olduğunu şununla anlayınız ki, şu koca âlemi bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hane gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor."

"İşte, bak: Vakit be-vakit, bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri, kemal-i intizamla doldurup kemal-i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı da kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa çeşit çeşit sofralar,(HAŞİYE-2) bir dest-i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında, mütenevvi yemekleri sırayla getirip yedirir; onu kaldırıp başkasını getirir. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki, o dehşetli haşmet içinde, hadsiz sehâvetli bir kerem var."

"HAŞİYE-2: Sofralar ise, yazda zeminin yüzüne işarettir ki, yüzer taze taze ve ayrı ayrı olarak matbaha-i rahmetten çıkan Rahmânî sofralar serilir, değişirler. Herbir bostan bir kazan, herbir ağaç bir tablacıdır."(1)

İnsan için bir bardağı doldurup boşaltmak ne kadar basit ve kolay ise, Allah için de bütün canlıları öldürüp yeniden diriltmek ondan son derece daha kolaydır. Bir insanın kendi evinde küçük bir sofrayı kolayca serip kaldırması gibi, Allah da bütün kâinat sofrasını ondan çok daha kolay olarak serip kaldırıyor.

Üstad burada küçük numunelerden hareketle, büyüklerine intikal ettirerek, o idrak edilmesi zor olan azametli ve haşmetli tedbir ve idareyi akla yaklaştırıyor. Cüz’iyetten külliyete intikal ettiriyor.

Bu bahsin geçtiği yerlerden bazıları: Otuz Üçüncü Söz Yirmi İkinci Pencere; Yirmi İkinci Söz Altıncı Lem'a; On Beşinci Şua Sekizinci KelimeYedinci Şua Birinci Makamın Birinci Basamak...

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz.



4. "Çünkü zeval bulan eşya ile beraber, esbapları dahi kayboluyor." cümlesini açıklar mısınız?

Eşya nasıl zevale ve yok olmaya mahkûm ise, sebepler de aynı şekilde zevale ve yok olmaya mahkûmdur. Zevale ve yokluğa mahkûm olan sebeplerin, onlara bağlanan neticeleri ve meyveleri yoktan ve hiçten icat etmesi mümkün değildir. 

Sebepler de onlara bağlanan neticeler de zeval ve yokluktan münezzeh olan Allah’ın icadı ve yaratması ile varlık sahasına çıkıyorlar ve yine onun yok etmesi ile de yokluğa ve zevale gidiyorlar. Zevale ve yokluğa mahkûm olan hiçbir şey, ilah ve yaratıcı olamaz.

Mesela; elma, ağaçtan çıkıyor. Burada elma netice, ağaç ise elmaya bir sebeptir. Elma nasıl zevale mahkûm ise, elmaya vasıta ve sebep olan ağaç da zevale mahkûmdur.



5. "Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor; arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki, onları parlattıran, daimî ve yüksek bir ışık sahibidir..." İzah eder misiniz?


Önce şu hakikati önemle dikkate almamız gerekiyor: Cenab-ı Hakk’ın zatı hiçbir varlıkta tecelli etmez; tecelli eden sıfatları ve isimleridir. 

Bir tek misal verelim:

Allah’ın kudreti sonsuzdur, sonsuz kudret ise hiçbir varlıkta tecelli etmez, çünkü her varlık, her şeyiyle sınırlıdır. Allah’ın sıfatları için tecezzi ve inkısam, yani parçalara ve kısımlara ayrılmak söz konusu olmadığına göre, bir varlıktaki kudret tecellisini İlahi kudretin aynı olarak düşünmemiz de mümkün değildir. Geriye tek şık kalıyor: O varlığın kendisi gibi kudreti de mahluktur, yeniden yaratılmıştır. Bu mahluk kudret, İlahi kudret ile yaratılmıştır, ama o kudrete hiçbir cihetle benzemez.

“...Hiçbir şey onun misli gibi değildir...” (Şûrâ, 42/11) 

ayet-i kerimesi varlıkların zatları için olduğu gibi sıfatları için de söz konusudur. Yani, hiçbir varlığın zatı Allah’ın zatına benzemediği gibi, yine hiçbir varlığın hiçbir sıfatı da ilahi sıfatlara benzemez.

Kâinata kitab-ı kebir ve onda yazılan varlıklara da kelimât-ı kudret denilmesinden hareketle şunları söyleyebiliriz:

Bir kitabın kelimelerine hayat, ilim ve kudret gibi sıfatlar takılsa, bu sıfatların hiçbiri kâtibin sıfatları cinsinden olamaz. Zira yazının mahiyeti başka, kâtibin mahiyeti daha başkadır.

Mesela, Güneş ve insan bu kâinat kitabında birer kelimedirler. Bu kelimelerin her birinin de kendi mahiyetine uygun sıfatları vardır. Güneş'te cazibe kuvvetini yaratan da Allah’tır, insan ruhuna kudret sıfatı takan da. Bu sıfatların her ikisi de mahlukturlar ve her ikisi de Allah’ın kudretine benzemezler. Zira Allah’ın varlığı vacib, bunlarınki mümkin olduğu gibi, Allah’ın kudreti “vacib kudreti” bunların ki ise “mümkin kuvveti ve kudretidir.” 

Bu kısa açıklamadan sonra tekrar güneş-parıltı misalimize dönelim:

Güneş'in aynadaki tecellisi güneş değildir. O aynadaki ışık güneş ışığının bir gölgesi hükmündedir. Yani, aynada görülen ışık güneş ışığından haber verir, ancak derece itibariyle onun ışığı, güneş ışığından “zat ile gölge arasındaki farklılık” kadar uzaktır, farklıdır.

Güneş ve kabarcıklar misali, Allah’ın bütün isimleri için ayrı ayrı değerlendirildiğinde, çok farklı tefekkür ve ibret tabloları ortaya çıkar.

Bin bir esmadan sadece birkaç misal verelim:

Rezzak ismi bir güneş gibi... Her asırda yeryüzü sofrasından yiyip içen sayısız denecek kadar çok canlı, ölüm kanunuyla bu sofradan uzaklaştırılıyorlar. Artık ne tad alacak dilleri kalıyor, ne hazmedecek mideleri. Onların yerine yeni misafirler yaratılıyor, yeni rızıklar yaratılıyor ve bu misafirlere verilen yeni ziyafette Rezzak ismi ayrı bir aynada yine parlıyor ve kendini gösteriyor. İşte rızıkların değişip yerlerine yenilerinin yaratılması, Rezzak isminin bu yeni rızıklarda da aynen tecelli etmesi, bu ismin devam ve bekasını gösteriyor.

Basîr ve Semi’ (gören ve işiten) isimleri de ayrı birer manevi güneş gibi.

Allah gözler ve kulaklar âlemini yaratıyor. Her canlıya göz ve kulak takıyor ve bu mucize eserlerini onlarda sergiliyor. Her asırda, hatta her senede, her günde nice gözler sönüp gidiyor ve nice kulaklar işitemez oluyor. Allah onların yerine yeni gözler ve kulaklar yaratıyor. Bu ise Basîr ve Semi’ isimlerinin  devam ve bekasını gösteriyor.

Kerîm ismi ayrı bir güneş, ikramlar birer parıltı gibi. Bunların devamlı değişmeleri Kerîm isminin devam ve bekasını gösteriyor.

Keza, hidayet ayrı bir güneş, iman nuruyla nurlananlar bu dünyaya sırayla gelip kayboluyorlar. Onların yerine yeni misafirlerin hidayete ermeleri, Hâdi isminin devam ve bekasını gösteriyor.

Misalleri artırabiliriz...

Birinci Makam, On Birinci Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. On Birinci Burhan'ın, "Geçmiş olan on burhan kuvvetinde" olmasını açar mısınız? Bu kuvveti nasıl anlayabiliriz?

On Dokuzuncu Söz’de "Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var” diye buyurulur ve bu tarif ediciler “kitab-ı kâinat”, “Hâtemül-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm” ve “Kur'an-ı Azîmüşşan” olarak beyan edilir.

Bu risalede geçen ilk on bürhanda kâinat kitabı üzerinde durulmuş bulunuyor. Kâinat kitabının birinci sırada zikredilmesinin hikmeti, bu tarif edicinin bütün insanlara, bütün devirlere hitap etmesi, kendilerine peygamber ulaşmayan kişilerin bile bu kitabı akıl ve vicdanlarıyla iyi değerlendirmekten mesul olmaları sebebiyledir.

Bir diğer hikmet ise şudur:

Cenab-ı Hakk’ın zatı görünmediği gibi sıfat ve isimleri de görünmezler, ancak kâinattaki tecelli ve tezahürleriyle bilinirler. İnsanların çok büyük bir ekseriyeti bu kitabı doğru okuyamamışlar, ya tesadüfe ve tabiata isnad etmişler yahut kendi akıllarını esas alarak Yaratıcı hakkında yanlış fikirlere ve batıl inançlara sapmışlardır.

Öte yandan, kâinat kitabından Allah’ın varlığı, bazı isim ve sıfatları bir derece okunabilse bile, birçok ilahi hakikatler sadece kâinatı düşünmekle anlaşılamaz. Allah’ın vacibü’l-vücud olduğu, kadim ve bâki olduğu, mekândan ve zamandan münezzeh bulunduğu, zatının hiçbir zata, sıfatlarının hiçbir mahluk sıfatına benzemediği gibi, hakikatleri akıl tek başına idrak ve ihata edemiyeceği gibi, Allah’a nasıl ibadet edileceği, neleri emredip nelerden yasakladığı gibi çok ehemmiyetli meseleler de yine kâinatın seyri ve tefekkürü ile anlaşılmazlar. İşte bütün bu ulvi hakikatler ancak Hâtemül-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bildirmesiyle bilinmiş ve kulluk vazifesi de yine onun tâlim ettiği şekilde yapılmakla yerine getirilebilmiştir. Bu cihetle, Allah Resulünün (asm.) marifetullah derslerini konu alan bu On Birinci Burhan, kâinat kitabının ders verdiği on bürhan kuvvetindedir.

2. "Bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak." Bu âlemin tılsımlarına birkaç misal verebilir misiniz?

Bu tılsım, âlemin ve içindeki eşyanın yaratılış hikmetini anlamaktır.

“Kâinat niçin yaratılmıştır, şu varlık âlemi ne gibi vazifeler yapmaktadırlar, insan niçin yaratılmıştır, kendini ve bu âlemi nasıl değerlendirecektir, Rabbinin eserlerini nasıl tefekkür edecek, nimetlerine nasıl şükredecektir?” gibi suallere, insan aklı cevap vermekten âcizdir. Bunlar birer tılsım olarak kalmış ve ancak Allah’ın bildirmesiyle ve Allah Resulünün (asm.) anlatmasıyla çözülebilmiştir.

3. "Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o cezireye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar." Bu cümlenin izahını yapar mısınız; anahtar neyi ifade ediyor?

"Gel, ey arkadaş! Şimdi sana, geçmiş olan on burhan kuvvetinde kat'î bir burhan daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz;(HAŞİYE-1) şu uzakta bir cezire var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o cezireye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar."

"HAŞİYE-1: 
Gemi tarihe ve cezire ise Asr-ı Saadete işarettir. Şu asrın zulümatlı sahilinde mimsiz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet ceziresine ve Ceziretü'l-Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Âlemi (a.s.m.) iş başında ziyaret etmekle biliriz ki, o zat o kadar parlak bir burhan-ı tevhiddir ki, zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümâtını dağıtmıştır."(1)

Üstad'ın anahtardan kastettiği; başta tevhid inancı olmak üzere, Peygamber Efendimizin (asm) getirdiği bütün iman nurlarıdır. Bütün bu nurların kaynağı Allah Kelam olan Kur’an-ı Hakîm’dir. Bu gibi konularda vahye dayanmayan bütün tahminler her yönüyle sınırlı olan aklın mahsulüdürler. Akıl ise bu konularda bir şey söyleyecek halde değildi. Bunun en büyük delili felsefecilerin birbirinden çok farklı hatta zıt fikirler serdetmeleridir.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz.



4. "Şu cezireye çıktık. Bak, pek büyük bir içtima var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi, mühim ihtifal görünüyor." Burayı izah eder misiniz?

"Gel, ey arkadaş! Şimdi sana, geçmiş olan on burhan kuvvetinde kati bir burhan daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz;(HAŞİYE-1) şu uzakta bir cezire var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o cezireye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar."

"İşte, bak, gidiyoruz. Şimdi şu cezireye çıktık. Bak, pek büyük bir içtima var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi, mühim ihtifal görünüyor. İyi dikkat et. Bu cemiyet-i azîmenin bir reisi var. Gel, daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız."

"(HAŞİYE-1): Gemi tarihe ve cezire ise Asr-ı Saadete işarettir. Şu asrın zulümatlı sahilinde mimsiz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet ceziresine ve Ceziretü’l-Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Âlemi (a.s.m.) iş başında ziyaret etmekle biliriz ki, o zat o kadar parlak bir burhan-ı tevhiddir ki, zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümâtını dağıtmıştır."(1)

Üstadımız haşiyede temsilde geçen tabirleri izah ediyor. Gemi, insanlık tarihine işaret ediyor. Cezire, Arabistan yarımadasına, Asr-ı saadet ise Peygamber Efendimiz (asm) ile sahabe dönemine işaret ediyor.

İnsanlık tarihinde tevhid ve imanın en parlak bir şekilde tezahür ettiği asır, Asr-ı saadet'tir. Ve en mümtaz, en üstün, en faziletli ümmet de sahabelerdir. Peygamberler hariç hiçbir devrin iman edenleri sahabeye yetişemiyorlar. “Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi” cümlesi de bu hakikate işaret ediyor. Temsildeki içtima yani toplanma ibaresi sahabenin Peygamber Efendimizin (asm.) davetine icabet ederek, onun arkasında imanla, sadakatle ve ihlasla durduklarına işarettir.

“Bu cemiyet-i azîmenin bir reisi var. Gel, daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.” Bu cümledeki “cemiyet-i azime” sahabeler, bu büyük cemiyetin reisi de Resul-i Ekrem Efendimiz (asm).

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, On Birinci Burhan.



5. "Şu on beş gün zarfında bunların dediklerini ben bir parça öğrendim; sen de benden öğren." cümlesini izah eder misiniz?

"İşte, bak, gidiyoruz. Şimdi şu cezireye çıktık. Bak, pek büyük bir içtima var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi, mühim ihtifal görünüyor. İyi dikkat et. Bu cemiyet-i azimenin bir reisi var. Gel, daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız."

"İşte, bak, ne kadar parlak ve binden(HAŞİYE-1) ziyade nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor, ne kadar tatlı bir sohbet ediyor! Şu on beş gün zarfında bunların dediklerini ben bir parça öğrendim; sen de benden öğren. Bak, o zat, şu memleketin muciznümâ sultanından bahsediyor. 'O sultan-ı zîşan beni sizlere gönderdi' söylüyor. Bak, öyle harikalar gösteriyor; şüphe bırakmıyor ki, bu zat o padişahın bir memur-u mahsusudur."

"HAŞİYE-1: Bin nişan ise, ehl-i tahkik yanında bine bâliğ olan mucizât-ı Ahmediyedir (a.s.m.)."(1)

Bahsi geçen yerdeki reis; Peygamber Efendimiz (asm)'dir. Onu dinleyen ve ona itaat eden memleketin büyükleri ise; başta peygamberler olmak üzere, âlimler ve evliyadır. Peygamberler bütün mucizeleriyle Peygamber Efendimizi (asm) teyit ve tasdik ettiği gibi, onun meyveleri olan bütün evliya, mürşid ve mücedditler de eserleri, keşif ve kerametleri ile Resulullah Efendimizi (asm) tasdik ediyorlar.

"On beş gün" insanın mükellefiyet yaşı olan sinn-i teklife işarettir. Yani on beş gün, on beş yaştır, öncesi ise çocukluk devresidir.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz.



6. O zatın sözlerinin bütün memleket tarafından işitilmesi ve hatta hayvanat, nebatat ve dağların da onu dinliyor olması, ne demektir?

"… Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız." (İsrâ, 17/44)  

Bu ayette açıkça ifade edildiği gibi, her şey Allah’ı kendi lisanlarıyla tesbih etmekte ve bilemeyeceğimiz bir keyfiyette ona hamd etmektedir. Biz bu mahlukların tesbihlerini anlayamadığımız gibi, onların Allah Resulünün (asm.) sözlerini nasıl anladıklarını da bilemeyiz.

Resul-i Ekrem Efendimizin (asm.) mucizeleri bu konuda bize ışık tutmaktadır. Birer mucize olarak Ay’ın ikiye ayrılması, hayvanların onun risaletini tasdik etmeleri, ağaçların onun emriyle yanına gelmeleri ve peygamberliğine şehadet etmeleri, onların Allah Resulünü (asm.) tanıdığının birer delilidir.

7. "Değil yalnız insanlar dinliyor; belki hayvanlar da hatta bak, dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar." cümlesini izah eder misiniz?

İslam âlimleri, Peygamber Efendimizin (asm.) bine yakın mucizesini, senet ve ravileri ile beraber eserlerinde beyan etmişler.

Hayvanların, bitkilerin, cansızların, Fahr-i Âlem Efendimize (asm.) itaat edip, onu dinlemesi mucize yönü iledir. Mesela; ağacın, mucize eseri olarak yerinden çıkıp Peygamber Efendimiz’in (asm) emrine itaat etmesi; kurdun onun peygamberliğini açık bir dille tasdik ve ilan etmesi, eline aldığı taşların Allah’ı zikretmesi gibi bine yakın mucizelerden üç yüz kadarı On Dokuzuncu Mektub'da tafsilatlı bir şekilde anlatılmaktadır.



8. "Hiç yazı yazmayan o ümmi zat, parmak kalemiyle sahife-i semavide bir elif yazmış; bir kırkı iki elli yapmış. Yani, şaktan evvel, kırk olan mime benzer; şaktan sonra iki hilal oldu, elliden ibaret olan iki nuna benzedi." İzah eder misiniz?

Mevlana Cami; "Efendimiz (asm) parmak işaretiyle yukarıdan aşağıya bir elif çizdi. O elif kırk olan mimi öyle güzel kesti ki ondan iki elli çıkardı." demek suretiyle, ayın ikiye bölünme mucizesini edebî olarak bu şekilde tasvir ediyor.

"Mühim lamba, kamerdir ki, onun işaretiyle iki parça olmuş. Yani, Mevlan Câmî'nin dediği gibi, 'Hiç yazı yazmayan o ümmi zat, parmak kalemiyle sahife-i semavide bir elif yazmış; bir kırkı iki elli yapmış.' Yani, şaktan evvel, kırk olan mime benzer; şaktan sonra iki hilal oldu, elliden ibaret olan iki nuna benzedi."(1)

Burada bir benzetme yapılmıştır. Hilalin şekli mim harfine benzetilmiş. İkiye ayrıldıktan sonra ise iki tane nun harfi gibi, iki ayrı şekil ortaya çıkmış. Bu hadise, harika bir mucize olmasının yanında, Peygamber Efendimiz’in (asm.) Allah katındaki derecesine de işaret ediyor.

Ebced hesabına göre mim harfi kırknun harfi ise elli değerindedir. Böylece bir tane kırk, hilalin ikiye ayrılması neticesinde iki tane elli olmuştur.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Haşiye-1.



9. "Peygamberin (asm) yatmasıyla ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (ra) o mu’cizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış." Efendimiz'in (asm) ikindi vakti uyumasını nasıl anlayabiliriz?

"Büyük bir nur lambası, Güneş'tir ki, arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden Güneş'in görünmesi, kucağında Peygamberin (asm) yatmasıyla ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (r.a.) o mu’cizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış."(1)

Evvela ifade edebiliriz ki, Peygamber Efendimizin (asm) her halinin ayrı bir örnek olması söz konusudur. Bu nedenle, ihtiyaç halinde ve uyumanın gerekli olduğu durumlarda, kerahet vakitlerinde uyumanın bir sakıncası olmadığını göstermek için, bir defa da olsa ikindi vaktinde uyumuş olabilir.

Feylule uykusu olarak bilinen; ikindi namazından sonra Güneş tamamen batıncaya kadar geçen zaman dilimi, yine birçok iş kolu için en verimli zaman dilimidir. Bu saatte uyumak rızkı da ömrü de noksanlaştırır. Çünkü insanın günün verimini muhasebe edeceği, ölçüp tartacağı, yarınki gün için yeni planlar yapacağı, hayat için yeni moral ve motivasyon bulacağı bu zaman diliminde uyumak, insanı bütün bu neticelerden genellikle mahrum bırakır. (bk. Nursi, Lem'alar, s.269)

Bir hadiste Hz. Peygamber (asm)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

 "Kim ikindiden sonra uyur da aklına bir noksanlık arız olursa, ancak kendini kınasın." (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 284; Müsnedü Ebî Ya’la, VIII, 316)

Ancak bu rivayet meşhur hadis kaynaklarında yer almamaktadır. Bazı adap, vaaz ve nasihat kitaplarında da ikindiden sonra uyumanın hoş bir tutum olmadığı ifade edilir. (bk. Muhammed b. Ebû Bekir, Şir’atü’l-İslâm, 502)

Buradaki uyku sakındırmasının da kerahet vaktine denk gelmesi ile ilgisi yoktur. Zaman dilimi bakımından sakıncalı görülmüştür. Fakat şüphesiz bunun da istisnası vardır: Mesela, gündüz boyu aralıksız yoğun bir çalışma gösterip akşamdan sonra gecenin bir vaktine kadar yeniden yoğun bir çalışmaya girecek birisi için, eğer bu vakitte biraz boşluk söz konusu olursa, bu kişinin bu vakitte bir miktar kestirmesinde dinen bir sakınca olmaz.

Görüldüğü gibi gaylule ve feylule uykuları kerahetle ilgili olarak değil, fakat çoğunluk için zaman dilimi olarak sakıncalı bulunmuştur.

Şu halde, Hz. Peygamber (asm) Efendimizin Hz. Ali’nin kucağında uyuması, onun herhangi bir sebepten ötürü uykuya yenik düştüğünü göstermektedir. Bu da gayr-ı iradi bir fiil olarak ortaya çıkar.

İşte bu tür istisnalara örnek olması bakımından, Peygamber Efendimiz (asm) bir defa da olsa ikindi vaktinde uyumuştur.

Buna benzer bir hadise de şöyledir; Efendimiz (a.s.m) bir sefer vaktinde sabah namazını kaçırır. Fakat bu namaz kaçırma hadisesiyle, kıyamete kadar sabah namazını kaçıracak kişilerin nasıl davranacağı ile ilgili hüküm verilmiş ve ümmetin işine yaramıştır.

İlgili hadise hakkında geniş bilgi için tıklayınız:

Hayber fethi dönüşünde Peygamberimiz (s.a.v.) ile mücahitlerin uyuyakalarak sabah namazını kaçırmaları hadisesi nasıl olmuştur?

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam, Haşiye-2.



10. "İşte, bu zatın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar, 'Evet, evet, doğrudur.' derler, tasdik ederler." cümlesini devamıyla izah eder misiniz?

"İşte, bu zatın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar, 'Evet, evet, doğrudur.' derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketleri ışıklandıran büyük nur lambası,(HAŞİYE 3) o zatın işaret ve emirlerine baş eğmesiyle 'Evet, evet, her dediğin doğrudur.' derler."

"HAŞİYE 3: Büyük bir nur lambası, güneştir ki, arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi, kucağında Peygamberin (a.s.m.) yatmasıyla ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (r.a.) o mucizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış."(1)

Peygamber Efendimizin (asm.) hak bir peygamber olduğuna ve davasının doğruluğuna bütün kâinat şahitlik ediyor. Bu şahitlik, ekseri olarak her nevde ve her türde gösterdiği mucizeler vasıtası ile oluyor. 

Mesela, bir kurt kendi türü namına Peygamber Efendimizin (asm) peygamberliğine şahitlik ediyor. Bir ağaç kendi türü namına ona itaat ederek, onun nübüvvetini ilan ediyor.

Aynı şekilde Güneş de ona itaat ederek, kendi sistemi namına onun peygamberliğini kabul edip, semavat adına ilanda bulunuyor. Güneş'in ona hangi mucize ile itaat ettiğini Üstad Hazretleri yukarıdaki haşiyede bildiriyor...

Not: Konun tahlili için bakınız: Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis külliyatı Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi, 31. (1131).

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.



11. Resul-ü Kibriya’nın taşıdığı bin nişanın hazine-i hassaya mahsus olması, ne demektir?

Üstat Hazretlerinin beyan ettiği gibi,

“Zira keramet, mucize gibi, Allah'ın fiilidir.”(1)

Peygambelerin mucizeleri, insanların onların nübüvvetini tasdik etmeleri için İlahi bir ihsan, hidâyete ermelerine de bir kolaylıktır.  

“Hazine-i hassa” ifadesi bir yönüyle mucizenin tarifi mahiyetindedir. Bilindiği gibi mucize insanların yapmaktan âciz oldukları fevkalade hâdiselerdir. Bunlar Allah’ın kudretine hastır ve öylece ortaya çıkarlar.

Hazineden herkese farklı nimetler dağıtılması gibi, ilahi hazineden de her peygambere ayrı mucizeler ihsan edilmiştir. Bu mucizeler bir yönüyle peygamberlere bir ihsan, diğer yönüyle de ümmetlerine bir irşattır.

Mucize ihsanına en çok mazhar olan, Habib-i Kibriya Efendimiz’dir. (asm). Hz. Musa (as.) gibi kitap sahibi bir büyük peygamberin meşhur olan mucizelerinin sayısı dokuz iken, Allah Resulü (asm.) bin kadar mucizeye mahzar olmuştur. Bunların her birisi bir nişan olarak onun nübüvvetini ilan etmektedir.


Birinci Makam, On İkinci Burhan Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Nurani ferman Kur'an'a ve üstündeki turra ise, icazına işarettir." Kur’an’ın nurani bir ferman olmasını nasıl anlamalıyız?

Evvela, Kur’an-ı Kerim, bir ismi Nur olan Allah’ın fermanıdır. Nur’a mensubiyeti cihetiyle o da nurani olur.

Nurun en ehemmiyetli hususiyeti zulmetleri ortadan kaldırmasıdır. En büyük zulmet küfür karanlığıdır. Kur’an, kendine tabi olanları bu zulmetten kurtarmış, mümin kullar haline getirmiştir.

İkinci ehemmiyetli karanlık şirktir. Kur’an baştan sona kadar tevhid dersleri vermekle insanları şirkin zulmetinden muhafaza etmiştir.

Allah’a isyan bir başka zulmettir. Kur’an, salih amel dersleri vermekle bu karanlığı da izale etmiş, mensuplarını ibadet ve takva ehli yapmıştır.

Zulüm bir diğer karanlıktır; Kur’ana tabi olan insanlar adil ve merhametli kullar olarak, hem kendi nefislerine hem de başkalara zulmetme zulmetinden halas olmuşlardır.

Keza, her kötü ahlak bir çeşit karanlık ve her güzel ahlak ayrı bir aydınlıktır. Kur’an nuru, müminleri güzel ahlak sahibi kılmış ve her türlü kötü ahlaktan uzaklaştırmıştır.

2. "O bin nişanlı zat, onun yanına durmuş, o fermanın mealini umuma beyan ediyor." cümlesini izah eder misiniz?

Her mucize bir peygamberlik nişanıdır ve Allah Resulü (asm.) bin mucizeye mazhar olmakla peygamberliğinin bin ayrı nişanını üzerinde taşımıştır.

Üstad Hazretleri, hadis-i şerifler için; Kur’anın müfessir-i hakikisi” ifadesini kullanır.

“O fermanın meali” ifadesini, Kur’anın vazifesini beyan eden şu cümle en güzel şekilde izah etmektedir:

“Kur’ân’ın vazife-i asliyyesi, daire-i rububiyetin kemalat ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezâif ve ahvalini talim etmektir.”(1)

İşte Kur’anın meali, yani ifade ettiği mana bu iki ehemmiyetli vazifenin bütünüdür. Allah’ın varlığı, birliği, isim ve sıfatları “daire-i rububiyet” ve kulların Allah’a karşı yapmaları gereken bütün vazifeler ise “daire-i ubudiyet” olarak beyan edilmiştir...

1) bk. Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam.



3. "Herkesin nazar-ı istihsanını celb ediyor ve öyle ciddi, ehemmiyetli meseleleri zikrediyor ki, herkes kulak vermeye mecbur oluyor." Öyle görünmüyor, ne dersiniz?

“Herkesin nazar-ı istihsanını celb etme" ile kastedilen mana, “O Fermana nazar eden herkesin, onu istihsan ettiği, yani güzel bulduğu, beğendiğidir.” Ona hiç nazar etmeyenler bu ifadeye dâhil değillerdir. Mesela, bir serginin ziyaretçileri hakkında; “Herkes sergiye hayran kaldı.” denildiğinde, buradaki “herkes” kelimesi “sergiyi ziyaret eden herkes” demektir, ziyaret etmeyenler bu ifadeye dahil olmazlar.

Kur’anı kayıtsız şartsız olarak inceleyen herkes, Allah’ın zatı ve sıfatları, onun razı olacağı kulların vasıfları, bu âlemin ve insanın yaratılış hikmeti, cemiyet hayatının en güzel şekilde tanzimi gibi çok ehemmiyetli mevzularda en sağlam bilgiyi onda bulacaklardır.



4. "O fermanın heyet-i umumiyesinde bir turra-i âzam olduğu gibi; bak her bir satırında, her bir cümlesinde, taklit edilmez bir turra olduğu misillü; ifade ettiği manalar, hakikatler, emirler, hikmetler üstünde dahi,.." İzah eder misiniz?

Bu cümlenin ilk kısmı şu ayet- kerimeye işaret ediyor:

"De ki: Yemin olsun ki, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” (İsra, 17/88)

“Turra-ı âzam” ifadesi Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ifade etmektedir. Zira turra altın liralarda padişahın isminin bulunduğu kısma deniliyor.

Bu bir temsildir, yani Kur’anın tamamında olduğu gibi her bir ayetinde de onun Allah kelamı olduğuna dair manevi mühürler vardır.

Bu mühür, öncelikle, Kur’anın belagat yönüyle taklit edilemez bir mucize olduğunu ifade etmekle birlikte, cümlenin ikinci kısmında ondaki “manalar, hakikatler, emirler, hikmetler” üzerinde de manevi hatem bulunduğu belirtiliyor. Yani, bunlara da dikkat edildiğinde, Kur’an'ın Allah kelamı olduğu açıkça görülmektedir. 

Ne o mana ve hikmetler ne de onların ifade ediliş şekilleri bir beşerin işi olamaz.

5. "Her bir burhan geldikçe, daha revnaktar, daha şirin, daha hoş, daha nurani, daha güzel marifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim,.." İzah eder misiniz?

"O inatçı adam cevaben dedi ki: Ben senin bu burhanlarına karşı yalnız derim, Elhamdülillah, inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki, şu memleketin tek bir mâlik-i zülkemali, şu âlemin tek bir sahib-i zülcelâli, şu sarayın tek bir sâni-i zülcemali bulunduğunu kabul ettim. Allah senden razı olsun ki, beni eski inadımdan ve divaneliğimden kurtardın. Getirdiğin burhanların her birisi tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfi idi. Fakat her bir burhan geldikçe, daha revnaktar, daha şirin, daha hoş, daha nuranî, daha güzel marifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim."(1) 

Allah’ı tanımanın ve sevmenin (sevme tanımaya bağlı bir durumdur.) sayısız makamları ve mertebeleri vardır. Her makam, her perde ve her basamak Allah’ı tanımada ayrı bir marifet penceresidir.

Resul-i Kibriya Efendimizi (asm.) habibiyet makamına çıkaran, Allah’ı bütün isim ve sıfatları ile tanıması ve o isimlere en mükemmel manada ayna olmasıdır.

Bin pencereli bir saray olsa ve her bir pencere ayrı güzel bir manzaraya açılsa, sarayın içindekiler her bir pencereden, ayrı bir güzelliğe bakar.

Tabirde hata olmasın, Allah’ın her bir ismi, her bir sıfatı ve her bir şuunatı da onu tanımamıza açılan ayrı birer penceredir.

Ayrıca tevhide ya da haşre getirilen her bir delil, imanımızı inkişaf ettiren ayrı bir marifet penceresidir. Bütün bu deliller toplandığında, iman hakkalyakin mertebesine çıkar, artık bu imanın şeytan tarafından selbedilmesi biiznillah mümkün olmaz.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.



6. "وَمِنَ اللهِ التَّوْفِيقُ وَالْهِدَايَةُ " Bu ibareyi açıklar mısınız?


Bu ibarenin manası:

"Tevfik ve hidayet ancak Allah’tandır."

Bu dersin birinci kısmında ekseriyetle Allah’ın varlığının delilleri üzerinde durulmuştu. İkinci kısımda ise tevhid, yani Allah’ın birliği hakkında çok ehemmiyetli dersler verilmektedir.

Üstad Hazretleri bu risaleyi yazmaya başlarken Allah’tan tevfik ve yardım dileyerek başlamış ve yazacağı hakikatlerin kalplere tesir etmesi için de hidayeti yine Allah’tan beklemiştir.

İkinci Makam, Mukaddime Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam'ın başındaki ayet-i kerimelerin meallerini verir misiniz?

“Allah her şeyin yaratıcısıdır ve o her şey üzerine vekildir. Göklerin ve yerin anahtarları onundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Zümer, 39/62-63)

“Her şeyin hükümranlığı (melekûtu, tasarrufu) elinde olan Allah’ın şanı yücedir! Siz yalnız ona döndürüleceksiniz.” (Yasin, 36/83) 

“Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.” (Hicr, 15/21) 

“... Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş (idaresi ve yönetimi onun elinde olmasın) olmasınŞüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.” (Hûd, 11/56)

2. "Erkân-ı imaniyenin kutb-u azamı olan iman-ı billaha dair..." İman-ı billahın, erkân-ı imaniyenin kutb-u azamı olmasını nasıl anlamalıyız?

İmanın altı rüknünün birincisi Allah’a imandır. Diğer iman rükünleri de bu iman rüknüne bağlıdır. Meleklere iman denilince; “Allah’ın meleklerine iman”, kitaplara iman denilince; “Allah’ın inzal ettiği kitaplara iman” anlaşılır. Diğer iman rükünleri de aynı manada düşünüldüğünde erkân-ı imaniyenin kutb-u azamının “Allah’a iman” olduğu açıkça görülür...



3. Nokta Risalesi'ndeki dört bürhan-ı küllî nelerdir?

On Dokuzuncu Söz’de, “Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var.” buyurulur. Bu derste bu üç küllî muarrife bir dördüncüsü olarak “vicdan” eklenmiştir.

Nokta Risalesindeki bu dört bürhanın ana başlıkları şunlardır:

“Birinci Bürhan: Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan ‘hakikat-ı Muhammediye’dir…

İkinci Bürhan: Kâinat kitabıdır.

Üçüncü Bürhan: Kur’ân-ı Azîmüşşandır.

Dördüncü Bürhan: Vicdân-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuurdur.”

Nur Külliyatı’nın birçok dersinde vicdan üzerinde çok hikmetli tahliller yapılmıştır. Bunlardan sadece birkaç tanesini hatırlamakla iktifa edeceğiz:

“Demek her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîmin bârigâh-ı Rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.”(1)

“Akıl tatil-i eşgal etse de nazarını ihmal etse vicdan Sanii unutmaz.”(2)

“Akıl görmezse de fıtrat görüyor. Vicdan nezzardır, kalp penceresidir.”(3)

“Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.”(4)

Ahir zaman fitnesinin, akılları uyuşturup vicdanları körelttiği bu son asır istisna edilirse, insanlar bütün tarih boyunca yaratılışlarındaki sonsuz aczin ve fakrın daima şuurunda olmuşlar ve bütün vicdanlar bir yaratıcıya inanma ihtiyacı duymuşlardır. Hak dine kavuşamayanlar o yaratıcıyı, yanlış olarak, batıl inançlarda aramış ve putlara tapmışlardır.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere.

2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.

3) bk. Muhakemat, Üçüncü Makale (Usuru'l-Akide).

4) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.



4. Cenab-ı Hakk’ın "vacibü’l-vücud" olmasının delillerinden kısaca bahseder misiniz?

Kelam âlimleri Cenab-ı Hakk’ın varlığını ispat konusunda imkân ve hudus delilleri üzerinde ehemmiyetle durmuşlar, Üstad Hazretleri de Otuzuncu Pencere için, “Şu pencere imkân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir.” buyurmuş ve çok önemli izahlarda bulunmuştur. Burada o konunun çok kısa bir özetini vermekle yetineceğiz.

Bu pencereden sadece iki nakil yapalım:

“Mütekellimîn demişler ki: ‘İmkân, mütesâviyü’t-tarafeyndir. Yani, adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır.’ ”  

Allah, vacibü’l-vücuddur. Vâcibü’l-vücûd, kısaca, “varlığı zâtından, ezelî ve ebedî, olmaması muhal” demektir.

Bütün mahlukların varlıkları ise “mümkinü’l-vücûd” grubuna gider. Bunun da kısaca tarifi şu şekildedir: Varlığı zatından olmayıp  Allah’ın yaratmasıyla var olan, ezelî ve ebedî olmayan, olup olmaması müsavi bulunan.

Olmasıyla olmaması birbirine eşit olan, yani yaratılması da yoklukta bırakılması da mümkün olan bir şey varlık sahasına çıkmışsa, onun var olmasını tercih eden bir mûcid lazımdır. O icad fiilinin sahibi ancak Vâcibü’l-Vücûd’dur. Zira mümkün varlıklar mahiyetce aynı cinstendirler, birbirlerinin mûcidi olamazlar.

Buna şöyle basit bir misal verebiliriz: 

Bir kitaptaki bütün kelimeler, cümleler aynı mahiyettedirler. Hepsi yazı olmakta birleşirler. Bunların hiçbiri kâtip olamaz. Bu cümlelerden birisini kendinden bir önceki cümlenin yazdığı da iddia edilemez.

İşte mümkin” olmada birleşen her şey de varlık sahasına çıkmak için bir vacibe muhtaçtırlar. O Vâcibü’l-Vücûd ise ancak Allah’tır.

Üstad Hazretleri daha sonra konuyu çok daha geniş bir sahada ele alıyor ve buyuruyor ki:

“Her bir şey, vücudunda, sıfâtında, müddet-i bekâsında hadsiz imkânat, yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddit iken, görüyoruz ki, o hadsiz cihetler içinde vücutça muntazam bir yolu takip ediyor. Her bir sıfatı da mahsus bir tarzda ona veriyor.”

Var edilen bir şeyin hem vücudu yani zatı, hem de sıfatları, sonsuz imkânat yolları içerisinden en faydalı bir yolla meydana gelmişlerdir. Bu tercih için de  yine “bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır.”  

İnsan mevcut halinin dışında sonsuz farklı şekilde yaratılabilirdi. Bunlar içerisinden “vücutça muntazam bir yolu takip” ederek şu mevcut şekli alması sonsuzda bir ihtimal iledir. Sonsuzda bir ihtimal sıfırdır, yani böyle bir şeyin tesadüfen meydana gelmesi mümkün değildir. O halde bir tahsis, bir tercih söz konusudur.

Sadece bir organımızı misal alalım:

 İnsan kulağı için şekli, yeri, büyüklüğü ve taşıdığı hususiyetler itibariye sonsuz yol vardır. Kulak, bu farklı yollar içerisinden ancak bu şekliyle, bu özellikleriyle ve bedendeki mevcut yeriyle fayda sağlayabilir. Bu halinin dışında da yine sonsuz farklı yollar vardır. Bunlar içerisinden; “muntazam bir yolu takip” ederek mevcut şeklini alması ve  şu anda  mevcut özelliklerini takınması için de yine “bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid lazımdır.”  

Mümkinat âleminden böyle sonsuz misaller verilebilir ve bunların her biri bir Vâcibü’l-Vücûd’un varlığını ispat ederler.

5. Yirmi İkinci Söz’de zikredilen On İkinci Lem’a’nın icmalen geçtiği "Arabî Risaletü’n-Nur" hangi eserdir?

Bir önceki cümlede de “on iki kadar Arabî risâlelerimde” ifadesi geçiyor. Bu risaleler Arabî Mesnevî-i Nuriye’de yer alan on iki farklı konudur. Bunların büyük kısmı, tercümesinde,  KatreZerreŞemmeHubab,.. gibi bölümler halinde yer almıştır.


İkinci Makam, Birinci Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Tevhid iki kısımdır. Mesela, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zatın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri; icmâlî, âmiyânedir..." İzah eder misiniz?

 BİRİNCİ LEM'A: 

Tevhid iki kısımdır. Mesela, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zatın mütenevvi malları gelse iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri; icmalî, âmiyanedir ki “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir. İkinci çeşit odur ki her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı tanır, her bir ilan üstünde mührünü bilir bir surette “Her şey o zatındır.” der. İşte şu halde her bir şey, o zatı manen gösterir.

Aynen öyle de tevhid dahi iki çeşittir:

Biri: Tevhid-i âmî ve zahirîdir ki “Cenab-ı Hak birdir, şeriki naziri yoktur, bu kâinat onundur.”

İkincisi: Tevhid-i hakikidir ki her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya her şeyden onun nuruna karşı bir pencere açıp onun birliğine ve her şey onun dest-i kudretinden çıktığına ve uluhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vechile, hiçbir şeriki ve muîni olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi şu Söz’de, o hâlis ve âlî tevhid-i hakikiyi gösterecek şuâları zikredeceğiz.(1)

Tevhid; birleştirmek, birlemek, birlikte düşünmek demektir“Allah’tan başka ilah (hak Ma’bud) yoktur.” manasına gelen kelime-i tevhidde önce “Lâ ilâhe” denilerek bütün batıl mabudlar reddedilir. Bunların tamamı batıl olmakta ve ibadete layık olmamakta birleşirler. Sonra “illallah” denilerek hak Mabud’un ancak Allah olduğu beyan edilir.

İkinci Şuâ’da şu temel cümle geçer ve misallerle izahı yapılır:

"Tevhid ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezahür eder.”

Verilen misallerden birisi rızık hakkındadır. Yediğimiz yemeği Allah’ın bir ihsanı olarak görürüz ve “Rezzak ancak Allah’tır.” deriz. Ancak, bizimle birlikte rızıklanan yaklaşık yedi milyar insanı, bütün hayvanlar âlemini, geçmiş zamanda rızıklanan ve gelecek zamanda yaratılıp rızıklandırılacak olan bütün canlıları ve nihayet cennette ebediyen rızıklanacak bütün insanları birlikte düşündüğümüzde Rezzak isminin cemâli çok daha geniş bir aynada ve çok daha mükemmel olarak müşahede edilir.

Bu mana bütün varlık âlemi ve bütün esma tecellileri için de aynen geçerlidir. Varlıkları tefekkür ederken onlara tevhid nazarıyla baktığımızda hiçbir varlığı tesadüfe, tabiata yahut batıl mabudlara veremeyiz. Rızık misaline tekrar dönecek olursak, her bir meyve üzerinde şu mühür vardır: “Ben bütün canlıları rızıklandıran Rezzak’ın bir ihsanıyım.”

İnsanların şirke düşmemeleri için Cenab-ı Hak bütün varlık âleminde birlik mühürleri koymuştur.

“Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir.”(2)

Bir ağacın yüzlerce dalı, binlerce yaprağı, çiçeği, meyvesi olabilir. Bu çokluk tevhid edilir ve binlerce şey bir tek kelimede toplanır: Ağaç

Ağacı bir bütün olarak gören ve değerlendiren kimse, onun bazı dallarını yahut bir kısım meyvelerini farklı ilahlara isnad edemez. Bir ağacın iki ilahı olmaz. O ağacın çekirdeğine bütün ağacın planını kim koymuşsa, ağacı o plana göre yaratan da odur; başkası olamaz.

Biz bir ağacın tümünü birlikte görebiliyoruz ve rahatlıkla diyoruz ki, bu ağacın tamamı bir elden çıkmıştır.  Ama o ağacın bir dalında yol alan bir karıncayı bir an için akıllı farz etsek, aynı net kararı ondan bekleyemeyiz. Onun nazarı ağacın tümünü ihata edemediğinden farklı dalları değişik zatların eseri kabul etme hatasına düşebilir.

İşte, bütün varlık âlemini görmemiz ve bilmemiz mümkün olmadığından, bizlerin de böyle bir aldanmaya düşmememiz için Cenab-ı Hak, lütfuyla, eşya arasında münasebetler kurmuş ve tevhidin delillerini her şey üstüne koymuştur.

"Bir şeyden her şey yapar hem her şeyden bir tek şey yapar."(3)

 Odamızda el yapımı üç çeşit çiçek bulunsun. Bunların her birini ayrı bir kişi yapmış olabilir. Zira aralarında gözle görülür bir müştereklik yoktur. Ama yeryüzü bahçesindeki yüz binlerle farklı çiçeğin aynı kudretle yaratıldığı ve aynı hikmetle tanzim edildiği çok açıktır. Hepsi toprakta bitmişler, hepsi sulanmışlar, hepsi güneş ışığından faydalanmışlar, hepsi açmak için baharı beklemişlerdir. O halde bahar mevsimi ve bu unsurlar kimin emrinde ise bütün çiçekler de onun eseridir.

İki çiçeğin iki ayrı ilaha isnad edilebilmesi için, bu ilahların her birinin ayrı bir güneşi, ayrı bir baharı, kısacası, ayrı bir kâinatı olması gerekir.

İşte müminler, Kur’an’ın talimiyle, kâinat kitabını ve ondaki böyle nice mühürleri rahatlıkla okur ve bütün eşyanın bir tek Zat’ın mülkü, sanatı, eseri olduğuna şüphesiz inanırlar.

“Her şey her şeyle bağlıdır.” hakikatinin sonsuz şahitleri vardır. Buna şöyle bir misal de veriliyor. Bir yaprak, dala bağlı olduğu gibi, dalı da ağaca bağlı, ağaç yerküresine, o da güneşe bağlıdır. O halde bir yaprağı yapmak, ancak güneş sistemini kudret elinde tutan Zat’a mahsustur.

Okuması olmayan kişileri başkaları aldatabilir ve bazı şeyleri farklı ilahlara isnad edebilirler. Üstad’ın ifadesiyle “böyle âmi bir adamın nezâretinde çok hırsızlık olabilir.”

Bu hırsızlıklardan birkaçı:

Bazı kimseler Allah’ın kudretinin küçük şeylere taalluk etmediğini iddia ederler. Onlara göre Cenab-ı Hak, sonsuz kudret ve azametiyle, böyle küçük şeylerle meşgul olmaz. Bu adamlar, küçük mahlûkları bir bakıma hırsızlamışlar, başka ilahlara isnad etmişlerdir. Hâlbuki küçüklük ve büyüklük mefhumları nisbîdir; bize göre küçük olan bir taş bir karıncaya göre muhteşem bir dağdır.

Kaldı ki büyük dediğimiz her şey küçüklerden yapılmışlardır. Hücreyi yapmayan, bedene sahip çıkamaz. Atomu yapmayan, dağın sahibi olamaz.

Bir diğer hırsızlık; şerleri Allah’ın yaratmadığı iddiasıdır. Şer dediğimiz şeyler de yaratılmış olduğuna göre, onları Allah’tan başkasına isnad etmek mümkün değildir. Zira hayır olsun, şer olsun her şeyin tek yaratıcısı Allah’tır.

Bu kişilerin aldandıkları en mühim nokta şudur:

Hayır ve şer dediğimiz şeyler yapılan işin kendisiyle değil, sıfatıyla ilgilidir. Mesela, konuşmak bir iş, bir fiildir. Konuşma mu’cizesini yaratan Allah’tır. İnsan faydalı bir şey söylediğinde konuşması “hayır” olur, yalan söyleyince “şer” olur. Her ikisini de Allah yaratır. Aksi görüşe göre, bir insan bir günde yüz tane hayırlı şey, yüz tane de şerli şey söylemişse, o kişi üzerinde iki yüz defa farklı ilahlar tasarrufta bulunmuş olurlar. Hayır konuştuğunda sözlerini Allah yaratır, şer konuştuğunda, -hâşâ- başkası yaratır.

Bir başka hırsızlık, akl-ı evvel safsatasıdır. Buna göre, Allah sadece ilk aklı (akl-ı evveli) yaratmıştır, o da ikinci aklı yaratmış, bu ikinci de üçüncüyü yaratmıştır... Onuncu akıl şu âlemi idare etmektedir. Bu görüş sahipleri de ilk mahluktan sonrasında hırsızlık yapmışlar, onları başka ilahlara, kendi ifadeleriyle, başka akıllara isnad etmişlerdir.

Zaten putperestlik, baştan sona bir hırsızlık silsilesidir.

Meyveyi ağacın, bebeği annenin yaptığını iddia etmek de ayrı birer hırsızlık numunesidir. 

Üstad Hazretleri tevhid-i hakikî’nin yolunu “her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rubûbiyetini ve nakş-ı kalemini görmek” şeklinde özetliyor.

Sikke-i kudret; her bir şeyi yapmanın ancak Allah’ın sonsuz kudretine mahsus olduğunu ders verir.

Hatem-i rububiyet; Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğu hakikatini hatırlatır. Rububiyet; terbiye etmek, bir şeyi tedricî olarak bir kemal noktaya ulaştırmak demektir. Her bir şey, bir âleme mensuptur; o âlemi kim terbiye etmişse, o ferdi de yine o terbiye etmiştir. Mesela, bir tek gözü kim terbiye etmiş ve görür hale getirmişse, bütün gözlerin Rabbi de ancak odur.

Çekirdekler âlemini ağaçlar haline getiren kim ise, nutfe ve yumurta âlemlerinden de sayısız âlemler çıkaran yine odur.

“Nakş-ı kalem” ifadesi, kâinatın bir kitap olduğu hakikatine işaret eder. Bu kitabın tamamı kimin kudret kaleminden çıkmışsa, bir tek harfini de o yazmıştır.

Her şeyde Allah’ın kudretini, hikmetini, rububiyetini, rahmetini ve sair isim, fiil ve şuûnatını görebilen insan, ona, “şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip îmân” getirir ve “bir nevi huzur-u daimî elde” eder.

Mülkün tamamı Allah’ın olduğu gibi, varlıkların tümü de yine onun eserleri, mahlûkları, kullarıdırlar. Eşyayı bu mânada seyretmek insana “huzur-u daimî” gibi manevi bir hal kazandırabilir. Evliyanın huzur-ı daimîsi, her an her şeyleriyle Allah’ın huzurunda olduğunu bilmek, bu hali yaşamak ve ondan asla gafil olmamaktır. Bizim bu yüksek mertebeye yetişmemiz çok zordur. Ancak, her eseri Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tecellisi olarak görmek suretiyle bu halin bir benzerine, bir derece, mazhar olabiliriz.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.

2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.

3) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam. 



2. Taklidî ve tahkiki iman ne demektir?

İman için taklidî ve tahkikî iman şeklinde bir tasnif yapılır. Birincisinde muhite ve telkine dayalı ve taklit esası üzere kurulmuş bir imandır.

İkincisi ise, kendi nefsini ve kâinatı ilim ve hikmet nazarıyla tefekkür etmenin neticesi olarak, kalpte hasıl olan ve hiçbir şüphe ve tereddüt eseri kalmayan, hiçbir vesvese yahut batıl fikirle sarsılmayacak kadar kuvvetli olan imandır. Böyle bir iman sahibi, Allah’ın “her şeyin üstündeki sikke-i kudretini, hâtem-rububiyetini ve nakş-ı kalemini” görür.

"Evet, tam münevverü'l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayretle seyredecek."(1)

Üstad Hazretleri imanın ne kadar büyük bir kuvvet olduğunu şöyle ifade etmektedir:

“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî îmanı elde eden adam, kâinâta meydan okuyabilir ve îmanın kuvvetine göre, hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.”(2)

Kâinâta meydan okumak, “varlık âlemindeki her şeyi Allah’ın emrinde bilmek ve o izin vermedikçe hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceğine kesin olarak inanmak” demektir. Bu hakikat, eşya için olduğu gibi hâdiseler için de geçerlidir...

İman ne kadar kuvvetli ise, musibet ve belalar o kadar az tesir eder ya da hiç tesir etmez. Bir de iman kuvvetli olduğu halde vehim ve şüphelere düşmek vardır ki, bu ekseri ilimsizlikten ileri gelir. Üstad'ın ifadesi ile ilim evhamı defeder, cehalet ise davet eder. Demek imanın kuvveti de bazen vehimlere set çekemeyebiliyor. Bu bakımdan, Risale-i Nurları, çok okumak ve iyi anlamak için de mütalaa etmek gerekir. Bu hem evham bulutlarını dağıtır hem de imanı kuvvetlendirir.

Allah’a tahkiki bir surette iman eden bir insan, kendi varlığını ve çevresindeki eşyayı ilahi isimlerin tecellileri olarak görür. Onun için artık her mahluk bir tefekkür hazinesi, her nimet bir şükür davetçisidir. Kalbi imanla nurlanan bu bahtiyar insanın bütün his dünyası da Kur’an ahlakıyla nurlanır. Güzel ahlakın her bir şubesinden ayrı bir nur alır, ayrı bir zevk duyar.

İlave bilgi için tıklayınız

Tahkiki iman sahibi olmayı detaylı olarak anlatır mısınız?

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Üçüncü Söz.

2) bk. age., Yirmi Üçüncü Söz.



3. Tahkikî iman sahibi olmayı detaylı olarak anlatır mısınız?

Risalelerde geçen birtakım tespitler ışığında meseleyi izah etmeye çalışalım:

"Tenbih: Arş-ı kemalât olan marifet-i Sâni’in mi’raclarının usûlü dörttür:

Birincisi: Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.

İkincisi: İmkân ve hudûsa mebni olan mütekellimînin tarîkidir. Bu iki asıl, filvaki’ Kur’an’dan teşaub etmişlerdir. Lakin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için tavîlü’z-zeyl ve müşkülleşmiştir.

Üçüncüsü: Hükemanın mesleğidir. Üçü de taarruz-u evhamdan masûn değildirler.

Dördüncüsü ki belagat-ı Kur’aniyenin ulüvv-ü rütbesini ilan eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi’rac-ı Kur’anîdir. İşte biz dahi bunu ihtiyar ettik. Bu da iki nevidir: ..."(1)

"Birincisi: Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır..."

Tasfiye, nefsin açlık ile terbiye edilmesi demek iken, işrak ise, kalbin aydınlanması demektir. Bu meslekte riyazetle nefsin terbiye edilmesi ile kalbin kuvvet kazanıp nurlanması ve hakikatin idrak edilmesi söz konusudur. Bu mesleğin esası ve özü Kur’an’da vardır. Lakin usûl ve teferruatı Kur’anî değildir. Zira ağır riyazet usulüyle nefsin terbiyesinden hâsıl olan aydınlanma, avam insanların gidebileceği bir yol değildir.

"İkincisi: İmkân ve hudusa mebnî olan mütekellimînin tarikidir. Bu iki asıl, filvaki Kur'ân'dan teşaub etmişlerdir. Lakin, fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için, tavîlüzzeyl ve müşkilleşmiştir."

Bu meslekte kalp yerine akıl esas alınmıştır. İslam'da ise bu ekolü ilm-i kelam temsil ediyor. İlm-i kelamın en mühim iki aklî delili ise imkân ve hudus delilidir. Bu mesleğin de temeli ve esası Kur’ân’da vardır. Lakin Üstad'ın ifadesi ile beşerin fikri karıştığı için, bu meslek ve bu deliller safiyet ve tesirini kaybetmiştir. Umum insanların gidebileceği yol olmaktan çıkmıştır.

"Üçüncüsü: Hükemanın mesleğidir. Üçü de taarruz-u evhamdan masûn değildirler."

Hükema, burada daha çok Aristo felsefesine işaret ediyor. Neticede Aristo felsefesinde de bir takım marifet delilleri vardır. Lakin bu çok müşkildür; herkesin anlayacağı ve huzur bulacağı bir yol değildir.  Felsefenin bu metodu, Allah’ı sadece ilk sebep olarak gören eksik ve nursuz bir yoldur.

Bu üç meslek de nâkıs ve eksik mesleklerdir. İnsanlığa marifet noktasından sağlam bir yol gösteremiyor. Hatta delilleri belli zümrelere mahsus kalıyor. Umum insanlık bu üç meslekten tam istifade edemiyor.

"Dördüncüsü: Ki belagat-i Kur'âniyenin ulüvv-ü rütbesini ilan eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mirac-ı Kur'ânîdir. İşte biz dahi bunu ihtiyar ettik."

Kur’ân’ın yolu hem anlaşılır, hem kısa, hem selametli hem de tam huzur ve marifeti veren bir yoldur.

Kur’ân ve kelam ilminin farkına Üstad Hazretleri şu şekilde işaret ediyor:

"Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki: Mesela, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz her bir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:"

"Ulema-i ilm-i kelam, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücud'un vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer Asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. وَفِى كُلِّ شىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu her şeye okutturuyor."

"Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hakeza, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor."(2)

Risale-i Nur, akılları, ruhları ve fikirleri tenvir eder, vicdanları ziyalandırır, kalplere ve gönüllere feyyaz nurlar, âli hisler ve tatlı zevkler bahşeder. İnsan bu eserleri mütalaa ettikçe, kalbinde, fikrinde ve ruhunda marifet nurları açılır.

Bu eserleri okuyan herkes istidat ve kabiliyeti nisbetinde ondan hisse alır, kalbine ve ruhuna nakşeder ve imanını inkişaf ettirir.

“Evet, Risale-i Nur on beş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi, on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.”(3)

"Tarîk-i Kur'ânî iki nevidir."

"Birincisi: Delil-i inayet ve gayedir ki, menâfi-i eşyayı tâdât eden bütün âyat-ı Kur'âniye bu delili nesc ve şu burhanı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde itkan-ı san'at ve riayet-i mesâlih ve hikemdir. Bu ise, Saniin kast ve hikmetini ispat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor. Zira itkan ihtiyarsız olmaz. Evet, nizamın şahitleri olan bütün fünun-u ekvan, mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesâlih ve semeratı ve inkılâbât-ı ahvâlin katmer ve düğümleri içinde saklanmaz hikem ve fevaidi göstermekle, Saniin kast ve hikmetine kat'î şehadet ediyorlar."(4)

Eşyanın bütün faydaları ve hikmetleri bu delilin konusudur. Gözün görmesi, kulağın işitmesi, dilin tatması, burnun kokuyu alması gibi eşyadaki sayısız fayda ve hikmetlerin hepsi bu delilin alanına girerler. Bugün sistematik olan bütün fen ilimleri bu delilin bir tefsir ve izahıdır.

Kur’an’ın bu metodu ile kâinata bakan bir insan için her şey birer marifet kapısı ve huzur-u İlahiyi temin eden bir marifet penceresi olur.

 "İkinci delil-i Kur'ânîDelil-i ihtirâdır. Hülâsası:"

"Mahlukatın her nevine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemâline münasip bir vücudun verilmesidir. Hiçbir nevi müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hadiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a'râziyetleri cihetiyle envadaki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A'râz cevher olamaz. Demek envaının fasîleleri ve umum a'râzının havâss-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhteradırlar. Silsilede tenâsül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir."(5)

İhtira, bir şeyi benzersiz ve modelsiz hiçten ve yoktan var etmek demektir. Materyalist felsefenin iddia ettiği gibi mevcudat tesadüfen meydana gelmiyor. Madde ezelî değildir ve madde üstünde görünen o harika sanatlar ve nakışlar da tesadüf değildirler. Maddenin ezelî olmadığına dair yüzlerce aklî deliller mevcuttur. Üstad Hazretleri burada birkaçını hülasa olarak zikrediyor.

İşte Risale-i Nurların imana ve tevhide dair bütün delilleri ve ispatları Kur’an’ın bu iki tarz deliline dayanıyor.

Dipnotlar:

1) bk. Muhakemat, Üçüncü Makale, Birinci Maksat.

2) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas.

3) bk. Kastamonu Lahikası, 84. Mektup.

4) bk.  Mesnevi-i Nuriye, Nokta.

5) bk. age.



4. İman konusunda sıkıntılar yaşayan ve inandığından şüphe duyan bir insan, ne yapmalıdır?

İmanımızı, taklitten tahkike çıkaramazsak şüphelerden, vehim ve vesveselerden kurtulamayız.

Tahkiki iman; Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini her varlık üzerinde okumak, onun varlığını ve birliğini her eserinde görmektir.

Tahkikî iman, sarsılmaz ve şüphelere mağlup olmaz derecede ispat ve deliller ile Allah’a ve onun bildirdiklerine iman etmek demektir. Tahkikî imanın da kendi arasında çok mertebeleri vardır.

"Tahkikî imanı elde etmenin en kısa ve en kolay ve en sağlam yolu Risale-i Nurlardır." desek herhalde mübalağa etmiş olmayız.

Bu asırda hem maddi ve hem de manevi olarak mesafeleri kestirmenin farklı yolları vardır. Mesela maddi mesafeleri otomobil, otobüs, gemi, tren ve uçak gibi farklı vasıtalarla katetmek mümkündür. Ama bu konuda uçağın ayrı bir yeri olduğunu kimse inkâr edemez. Risalelere de bu nazarla bakılacak olursa, mesele daha iyi anlaşılır, kanaatindeyiz.

Risale-i Nurlar bu zamanın şüphe ve tereddütlerine en mukni cevapları vermekte, sağlam ve tahkikî imanı kazandırmaktadır. Üstad Hazretleri eserinin birçok yerinde bunu açık bir şekilde ifade ediyor.

5. "O memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar içindir." Sebepler bunu nasıl izhar ediyor?

İnsanın yaratılması ve hayatının devamı için Allah’ın bir emri kâfidir. Ama hayatın vücut bulması için bütün kâinatı bir ordu gibi sevk etmesi, onun azamet ve haşmetini gösterir.

Sayısız yıldızları sapan taşı gibi çevirmesi, Güneşi lamba yapması, dünyayı döndürüp mevsimleri değiştirmesi, baharda ölmüş arzı diriltmesi gibi büyük ve harika işler Rabbimizin azamet ve haşmetini göstermektedir. 

Her şey sebepsiz ve bir anda yaratılsaydı Allah’ın birçok ismi tecelli etmezdi. Mesela, bütün çekikdekler, bütün yumurtalar ve tohumlar Fettah ismiyle açılmakta ve onlardan nice mucize eserler yine safhalar halinde yaratılmaktadır. Her şey bir anda yaratılsaydı, mesela, koyun yaratılırdı ama kuzular yaratılmazdı. Örnekleri artırabiliriz.

Allah’ın iki farklı yaratma tarzı vardır; birisi ibda diğeri inşadır.

İbda ile yaratmak, def’î ve ani bir şekilde her şeyin sebepsiz ve müddetsiz yoktan var edilmesidir. Bu tarz yaratma, daha çok eşyanın ilk olarak yoktan var edilmesidir. Ya da eşyaya kaynaklık eden temel maddelerin yoktan ihdasıdır.

Diğer taraftan, ruhlar ibda ile yaratılırlar, bedenler ise inşa ile yaratılırlar.

İnşa ile yaratmak ise, eşyanın zaman ve müddet içinde sebeplerin eli ile yaratılmasıdır. Bu tarz yaratmada eşyanın bir ilk noktadan alınarak safhalar halinde terbiye edilmesi ve son haline getirilmesi esastır; çekirdeğin ağaç, nutfenin insan olması gibi.



6. Sebeplerin perde olup işi kudret-i Samedaniyenin icra etmesini ve her işin bir mülk bir de melekût cihetinin olduğunu; aynanın parlak ve mülevven yüzleri ile birlikte izah eder misiniz?

"Birinci nükte içinde bir ihtar"

"Ey esbab-perest gafil! Esbab, bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedaniyedir. Çünkü tevhid ve celal öyle ister ve istiklali iktiza eder. Sultan-ı Ezelî’nin memurları, saltanat-ı rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o rububiyetin temaşager nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vasıtalar; kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar içindir. Tâ umûr-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat etmiş değildir."

"Demek esbab vaz’edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira âyinenin iki vechi gibi her şeyin bir 'mülk' ciheti var ki âyinenin mülevven yüzüne benzer. Muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri 'melekût'tur ki âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedaniyenin izzetine ve kemaline münafî hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci hem medar olmak için vaz’edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat canibinde her şey şeffaftır, güzeldir. Kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münafî değildir. Onun için esbab sırf zahirîdir, melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikileri yoktur."

"Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki haksız şekvaları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlak’a tevcih etmemek için o şekvalara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz’edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i latîf suretinde bir temsil-i manevî rivayet ediliyor ki:"

"Hazret-i Azrail aleyhisselâm, Cenab-ı Hakk’a demiş ki: 'Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler, benden küsecekler.' Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki: 'Seninle ibadımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip senden küsmesinler.'"

"İşte bak, nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrail aleyhisselâmın vazifesine mütealliktir. Öyle de Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlahiyeye bir perdedir."

"Evet, izzet ve azamet ister ki esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celal ister ki esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikiden."(1)

Üstad Hazretleri bir dersinde sebepleri “bir padişahın kıymettar hediyesini bize getiren miskin adama” benzetir. Padişah o hediyeyi bizzat kendisi getirip bize vermez; o makamın izzeti, perdeli iş görmeyi gerektirir. Ama biz padişahın hediyesini o hizmetçi adamın eliyle aldığımızda çok iyi biliriz ki, bu hediye bu adamın kendi malı değildir.

Zahirde hediyeyi veren miskin adamdır, hakikatte ise padişah.

Bir perdenin arkasından bize bir hediye uzatılsa, çok iyi biliriz ki hediyeyi veren o perde değildir.

Bir başka risalede ise ağaçlar tablacıya benzetilir. Bir tabla içerisinde bize ikram edilen bir nimeti, o tablanın bir ihsanı olarak kabul edemeyiz ve o nimetleri ona yerleştirip bize gönderen ikram sahibine şükrederiz.

Bütün sebepler bir miskin adam yahut üzerine nimetlerin dizildiği birer tabla gibidir.

Güneşe ziya yerleştiren kudret, ağacı meyve fabrikası haline getirmiş, denizi balık üreten muhteşem bir çiftliğe çevirmiştir. Ne ışık Güneş'in eseridir; ne meyve ağacın malıdır ne de balıklar denizin hüneridirler. Bunların hepsi birer perdedirler ve “iş gören kudret-i Samedaniyedir.”

Bilindiği gibi, Samed ismi, “kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu Zat” demektir.

Meyve ve ağaç misali üzerinde konuşacak olursak, meyveyi ağaç yapamaz, zira ağaç çok şeylere muhtaçtır. Her şeyden önce, mevsime muhtaçtır; mevsimi gelmeden meyvesini veremez. Mevsimin gelmesi için de dünyayı Güneş etrafında döndürecek bir kudrete muhtaçtır. O halde meyveyi yapan, ağaç değil, mevsimi getiren Zat’tır. 

Keza, ağaç yağmura da muhtaçtır. Yağmur için güneşin denizi buharlaştırması, rüzgârın o bulutları taşıyıp ağacın imdadına yetiştirmesi gerekir. O halde meyveyi yapan ağaç değil; güneşi, denizi ve rüzgârı emrinde çalıştıran kudretin sahibidir. 

Kısacası, meyvenin meydana gelmesi için bütün bir kâinatın birlikte çalışması gerekir. Meyveyi yapan ağaç değil, kâinatı sevk ve idare eden “kudret-i Samedâniyedir.”

Kaldı ki, o ağacın kendisi de bütün bir kâinattan süzülmüş bir kudret mucizesidir. O halde, meyveyi yapan ancak ağacı yapan kudretin sahibidir. O kudret-i Samedâniye, kendini ağaç perdesinde göstermiş ve yine o kudret meyveleri o perdenin arkasında insanlara ikram edilmiştir.

Bir insan, kendi başındaki saçları yapamazken, ağacın meyve, toprağın ağaç yaptığını nasıl iddia edebilir?!.

Ve yine insan, kendi kanında yüzen al ve akyuvarları yapmaktan aciz iken, balıkları denizin yaptığına nasıl inanılabilir?!. 

Hiç kimse ve hiçbir şey hakiki manada bir şey yapıyor değiller, zira herkesi ve her şeyi Allah yarattığı gibi, bazı şeyleri de sebeplerin eliyle yine o yaratıyor.

Sebeplerin perde olmasının bir yönü de sinema perdeleri gibi birçok ilahi icraatın onlarda sergilenmesi ve seyredilmesidir.

Cenab-ı Hakk’ın bütün esması ve sıfatları nuranî olduğundan, o isim ve sıfatların manevi güzellikleri ancak “esbab perdesinde kendini gösterir.

Kudret manevi bir kemaldir. Bu kemal, sayısız yıldızların birlikte sevk ve idare edilmelerinde seyredilir.

Rızık verici olmak ayrı bir kemaldir; bu kemal ise yeryüzü sofrasında dizilen hadsiz nimetlerde görünür.

O halde, sema âlemi bir perde gibidir; onda ilahi kudret seyredilir. Zemin ayrı bir perdedir; onda da ilahi rahmet kendini gösterir. Ama çok iyi biliriz ki, perdeler iş görmezler, ancak onlarda iş görülür.

Bir kitap da kâtibin ilmini gösteren bir perde gibidir, ama çok iyi biliriz ki, o kitap âlim değildir, ancak ilim o perdede kendini seyrettirmektedir.

“Zira âyinenin iki vechi gibi, her şeyin bir ‘mülk’ ciheti var ki, aynanın mülevven yüzüne benzer, muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri ‘melekût’dur ki, aynanın parlak yüzüne benzer.”

Mesnevi-i Nuriye’de “Her şeyin, içine melekût, dışına da mülk denir.” buyruluyor.

Sebepler ancak eşyanın dış yüzlerinde, yani mülk cihetinde bir vazife yaparlar; melekutiyet cihetine, yani eşyanın ve hadiselerin içyüzüne karışamazlar. Bir yazının melekûtu onda kendini gösteren ilimdir. Kâğıt ve kalem yazının görünmesine birer sebep, birer vasıta ve birer perdedirler; bunlar sadece mülk cihetinde iş görürler, yazının melekût ciheti olan ilme el uzatamazlar.

Hadiselerin de mülk ve melekût cihetleri vardır. Hastalığın mülk ciheti kederler, acılar, ıstıraplardır. Sebepler o hastalığa perde olurlar ve hastanın şikâyetleri o sebeplere gider. Böylece insan, sabırsızlık gösterip isyan yoluna girmekten kurtulur. Hastalığın melekûtu ise, çekilen acıların günahlara kefaret olması ve sabretmek şartıyla hastaya büyük mükâfatlar kazandırmasıdır. Hastalığa sebep olan mikropların bu büyük neticede bir hisseleri olamaz.

Mahlukatın ve hadisatın melekût ciheti, onlarda tecelli eden ilahi isimler ve sıfatlardır.

“Hem her eser-i Samedanî bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâl’in esmasını bildirir. Nakıştan manaya geçsen esma yoluyla müsemmayı bulursun.”(2)

Nakış, eşyanın mülk cihetidir; mâna ise melekût ciheti. Bir meyvenin de taşıdığı özellikler birer nakış gibidir. Mana ise onda tecelli eden Münim ismi, Rezzak ismi, Kerîm ismidir.

Bu isimlerde sebeplerin hiçbir hissesi yoktur. Yani sebepler nimet verici, rızık verici, ikram edici olmaktan çok uzaktırlar. Cenab-ı Hak bir meyve ağacını bir tezgâh olarak planlamış ve yaratmış, ondan meyveler çıkararak esmasını tecelli ettirmiştir. Ancak, kuraklık, soğuk gibi herhangi bir sebeple ağaçlar meyve vermediklerinde, bu hadiseler birer perde vazifesi yaparlar ve şikâyetler o sebeplere gider.

Aynanın iki vechi:

Mülevven, aynanın siyah tarafıdır ve hakikatte eşyanın mülk yüzünü temsil eder. Aynanın parlak yüzü ise, eşyanın melekût yani iç yüzünü temsil eder.

Üstadımız'ın da ifade ettiği gibi, her şeyin dışına mülk içine melekût denilir. Buna göre yumurtanın kabuğu mülk, içi melekûttur. İnsanın şu görünen şekli mülk, iç organları melekût olur.

Bu tabirler hadiseler için de kullanılır. Onların görünen halleri mülk, onların arkasında saklı olan hikmet yönleri ise melekût olur. Bizler normalde eşya ve hadiselerin bize bakan mülk cihetini görüyoruz; melekût cihetini ise akılla ve iman nuru ile görebiliriz.

Aynanın renkli yüzü çok farklı renklerde olabilir. Fakat bu farklılık parlak yüzü etkilemez, hatta bazen ona kuvvet verir. Arka yüzünü ne kadar koyulaştırsak ön yüz o derece parlak görünür. Onun gibi hadiselerin de iki yüzü vardır. Bize bakan yüzü aynanın renkli kısmına benzer. Allah'a bakan yüzü ise aynanın şeffaf yüzü gibidir. Daima parlaktır.

Mesela; hastalık, ölüm gibi hadiseler insana bakan yüzü ile karanlık görülebilir. Fakat Allah'a bakan yüzünde hiçbir karanlık söz konusu değildir. Sıhhat rahmet olduğu gibi, hastalık da günahlara kefaret olması itibariyle rahmettir. Hayat rahmet olduğu gibi ölüm de dünyadan daha güzel bir aleme gitmeye vesile olduğu için rahmettir.

Biz aynaya ön cihetinden bakarız, arkadaki renklerle pek alakadar olmayız, hâlbuki aynayı parlatan arkadaki o renklerdir.

Üstadımızın ayna misalini hakikate tatbik ederken, önce aynanın arka yüzüne nazar edeceğiz. Arka yüz, eşya ve hadiselerin bizim muhatap olduğumuz cihetleridir. Onların arkasında saklı güzellikleri göremeyince, hemen itiraz yahut şikâyet yolunu tutmayalım diye sebepler yaratılmıştır. Üstad Hazretleri, bu meseleye çok güzel bir misal olarak Azrail aleyhisselâmın ruhları kabzetmesini verir.

Ölüm, iman ehli için bu dünyadan daha güzel bir âleme göç etmektir. Bu, ölümün melekût cihetidir. Bu güzelliğin ortaya çıkmasında Azrail aleyhisselam vazife yapmaktadır. Onun vazifesi de bir perdedir, ölümün hakiki güzelliği Cenab-ı Hakk’ın Mümit (ölümü veren) isminin güzelliğidir. Bu güzellik aynanın arka yüzünde saklıdır; insanlar ise ön yüze muhatap oluyor ve ölümü bu dünyadan ayrılmak, bütün sevdiklerini terk etmek olarak görüyorlar. 

 İnsanlar ölümün dış yüzünü sevmedikleri ve ölümden üzüntü duydukları için, bu güzel ayrılığa hastalıklar ve musibetler perde olmuşlardır.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.

2) bk. age., On Yedinci Söz, İkinci Makam.



7. "Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor." Sebepler hakkındaki bu cümleye misal verir misiniz?

Kusur, noksanlık manasındadır. Elementlerin cansız olmaları, ağaçların görmemeleri, hayvanların düşünceden mahrum olmaları birer kusurdur. Nasıl ki beyaz yazı, siyah tahta üzerinde daha açık ve seçik olarak görünürse, Allah’ın kusursuz kemalatı da kusurlu sebepler aynasında görünür. Mesela, Allah’ın rahmeti her şeyi kaplamıştır. Ancak, o rahmete en fazla muhtaç olanlarda rahmet daha şaşaalı olarak tecelli eder. Ağaç da rızka muhtaçtır, ama Rezzak ismi hayvanlarda ve insanlarda ağaçlara nispeten çok daha ileri derecede tecelli eder.

Cenab-ı Hak insanı ve sebepleri noksanlıklarla donatmış ki, kendi isim ve sıfatları onlarda kemali ile tecelli etsin.

Esbabın kusurlu olmasının bir hikmeti de haksız şekvaların onlara yapılmasıdır. Allah’ın rahmet ve izzetine münafi olan hadiselerde, bu unsurlar şer gibi görünen işlerde şikâyet ve isyanları kendilerine çekerler. Sobadan zehirlenen, suda boğulan, trafik kazasında vefat edenlerin yakınları onların ölümlerini  bu sebeplere verir, kadere itirazdan kurtulurlar.

Bu hikmet, esbabın yaratılmasındaki binler hikmetten sadece birisidir.

Eşyadaki kusur nispi bir mefhumdır. Sebeplere Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olması cihetiyle bakılırsa onlar da vazifelerini kusursuz olarak, mükemmel yapmaktadırlar.

8. "Hazret-i Azrail Aleyhisselam, Cenab-ı Hakka demiş... Cenab-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş:.." Bu konuşmanın mahiyeti nasıldır?

Allah (cc) ile Azrail (as) arasındaki bu konuşma; ilham şeklinde de olabilir, lisan-ı hikmetle de olabilir.

İlham Allah’ın sevgili kullarıyla kelimesiz bir konuşmasıdır. Maddeden ve cisimden münezzeh olan Allah’ın bu konuşmasında ses de yoktur, harflerin çıktıkları mahreçler de...

Diğer şıkka gelince:

Boynunu bükmüş, elini uzatmış, perişan bir vaziyette duran bir adam, bizden hâl dili ile sadaka ister. Biz de ona merhamet eder ve sadaka veririz. Hâlbuki bu esnada ne o adam dili ile sadaka istedi ne de biz ona “Sadaka mı istiyorsun?” diye sorduk. İkimizin arasındaki bu münasebet ve irtibat lisanıhâl ile tahakkuk etti.

Allah (cc) ile Azrail (as) arasında lisan-ı hikmetle cereyan eden konuşmaya da bu misalle bir derece bakılabilir.



9. Güzel şeyleri Allah'tan değil sebeplerden bilmek küfür iken, ölüm gibi bir şeyi Allah'tan bilmeyip, şikâyeti sebeplere, hastalıklara yapmak nasıl küfür olmuyor?

Tesir-i hakikî noktasından, hayır da şer de Allah’tandır; yani yaratmak Allah’a mahsustur. Hayrı Allah’a verip, şerrin yaratılmasını sebeplere vermek Ehl-i sünnet itikadına zıttır. Hatta Mecusiler şerrin yaratılmasını Allah’a vermemek için Ehriman namında bir ilah tasavvur etmişlerdir. Onların böyle bir dalalete gitmelerinin sebebi; şerrin yaratılmasını şer telakki etmeleridir. Halbuki Üstad'ın veciz ifadesi ile; Halk-ı şer şer değil, kesb-i şer şerdir.” yani şerri yaratmak şer değil, şerri tercih edip ona tevessül etmek şerdir.

Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde ifade ediyor:

"İşte bu sır Mecusîlerde inkişaf etmediği içindir ki, kâinatta 'Yezdan' namıyla bir hâlık-ı hayır, diğeri 'Ehriman' namıyla bir hâlık-ı şer itikad etmişlerdir. Halbuki onların 'Ehriman' dedikleri mevhum ilâh-ı şer, bir cüz-ü ihtiyariyle ve icadsız bir kesble şerlere sebebiyet veren malum şeytandır."

"İşte, ey ehl-i iman! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silâhınız ve cihazat-ı tamiriyeniz istiğfardır ve 'Eûzü billâh' demekle Cenab-ı Hakka ilticadır. Ve kaleniz Sünnet-i Seniyyedir."(1)

Aslında yaratma noktasından şer ve çirkin diye bir şey yoktur. Her şey ya bizzat güzeldir ve hayırdır ya da neticeleri itibarı ile güzeldir. Lakin insanlar bu manayı tam göremedikleri için, Allah zahirde şer ve çirkin gibi görünen şeylerin arasına sebepleri perde olarak koymuştur. Yoksa sebepleri mûcid ve yaratıcı olarak tayin etmemiştir. Yani şerlerin yaratılması tamamen Allah’ın kudreti iledir, sebepler sadece bir perdedir. Sebeplerin perde olması haksız şekvaların ve itirazların men edilmesi içindir.

"Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celal ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikiden."(2)

Dipnotlar:

1) bk. Lem'alar, On Üçüncü Lem'a.

2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Lem'alar.



10. "Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için, o memuriyete bir nazır ve kudret-i İlahiyeye bir perdedir." açar mısınız?

Dünyevî sebepler; Allah’ın izzet ve azametine yapılacak haksız şekvalara ve itirazlara bir perdedir. Ekseri avam insanlar, hayrı da şerri de Allah’ın yarattığından gaflet ederek, itirazlarını sebeplere yönlendirirler.

Aynı şekilde Hz. Azrail (as) de ruhları almakla vazifeli bir memurdur. Zahiren çirkin olan ve şer gibi görünen ölümlerde şekvalar Cenab-ı Hakk’a gitmesin diye hastalıklar ve Hz. Azrail (as) sebep ve perde kılınmıştır.



11. "Evet, izzet ve azamet ister ki, esbap perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celal ister ki, esbap ellerini çeksinler tesir-i hakikiden." Bu cümleyi nasıl anlamalıyız?


Eşya ve hadiselere iki nazarla bakılır:

Birincisi: Allah'ın izzet ve azameti açısından...

İkincisi: Tevhit ve celal açısından...

İşte birinci bakışa avamî bakış da denebilir. Bu nazar işin ve hadisenin hakikat cihetine intikal etmediğinden, orda çirkin ve Allah'ın rahmetinin kemaline uygun olmayan bazı hâletler görür. Dolayısıyla kendi nazarındaki Allah'ın azamet ve izzetine gölge düşmemesi için sebepler yaratılmış ki, o zat zahirdeki çirkin ve şerleri sebeplere verebilsin...

İkinci bakışta da tevhit ve celal devreye girer. Zira yaratma konusunda hiçbir sebebin müdahalesi yoktur. Her şey doğrudan doğruya bizzat Cenab-ı Hakk'ın ilim, irade ve kudretiyle vücut bulur. İşte birinci nazarla sebepler zahiren şer ve çirkin görünen hadiselere perde olurken, ikinci nazarla, belki o sebeplere icad konusunda bir pay verip hataya düşebilirler diye karşılarına tevhit ve celal çıkar der; sebeplerin hiçbir müessiriyeti yoktur; hayır ve şer her şeyi Allah yaratır.

Mesela; zahir nazarda ruhları alan azrail (as)'dır. Çünkü ölüm görünüşte güzel değildir. Ancak hakikat nazarında ruhları alan Allah'tır. Çünkü ölümün perde arkası güzeldir.

Sebeplerin yaratılmasında, sadece medar-ı şikâyet olabilen işlere dikkat çekilmesinin sebebi ne olabilir?

Sebeplerin vazedilmesinin birçok hikmeti vardır. Bu hikmetlerden biri, zahiren şer ve çirkin görünen hadiselerden dolayı insanlardan gelecek şikâyetleri ve itirazları sebeplere vermek.

Nimetlerin ve hayrın sebepleri çok zayıftır, tesirleri yoktur; âdeta sebepsiz olarak vücuda geliyorlar, onların arkasındaki namütenahi kudret çok zahir olarak görünüyor. Bunun hikmeti ise, sebeplere tesir vermemek, her hayrı ve güzelliği Allah’tan bilip ona hamd etmektir.

- Sebeplerin herhangi bir tesiri var mı?

Sebepler dünyasında yaşıyoruz... Gören ruhtur, ama onun görmesine göz sebep kılınmış. Fakat ruh, zatı itibariyle, bedene muhtaç değil... Başka âlemlerde gözsüz de görür, kulaksız da işitir, dilsiz de tadar, ayaksız da dolaşır; rüyada olduğu gibi.

İnsan, bu âlemdeki nimetlerden istifade etme hususunda sebeplere riayet etmeli, çalışmalı, ekmeli, biçmeli, ama şunu da unutmamalı ki, bütün bu sebepler sadece birer ilahi kanundur. O sebepler olmaksızın da o neticeler yaratılabilir. Lakin bu dünya hikmet dünyası olduğu için Cenab-ı Hak, eşyanın vücuda gelmesini bazı sebeplere bağlamış. İnsanların çoğu ülfetten dolayı bu harika işleri düşünmeye değer bulmuyor ya da sebeplere veriyorlar.

Bütün mahlukatı en mükemmel bir şekilde terbiye eden Allah, âdi ve basit sebeplerden harika, mükemmel ve kusursuz varlıklar yaratmaktadır. Ağacın meyve vermesi, nutfeden insanın yaratılması, yumurtalardan civcivlerin çıkması, kafatasında saçın bitmesi gibi harika işler, mükemmel neticeler âdi ve şuursuz sebeplerin işi olamaz. Sebepleri de onlardan meydana gelen o harika neticeleri de yaratan sonsuz kudret sahibi Allah’tır.

Evet, toprak, hava, su ve güneş eşyanın vücuda gelmesinde birer sebeptirler. Birinin olmaması halinde istenen maksat hasıl olmaz. Ancak o neticeler o âdi sebeplerin işi değildir. Küçük bir ceviz için koca bir ağacı vesile kılan Allah, ince bir telden kavun, karpuz yaratmaktadır.

Tohum ekmeden buğday elde edilmez, ama buğdayın meydana gelmesi şuursuz toprağın işi değildir. Bir mısır danesinden yüzlerce mısır yaratmak Allah’a hastır.

Birisine: “Ben bir meyve biliyorum, kendisini besleyen kaynağa ne bir dal ile tutunmuş ne de bir sap ile...” deseniz, bunu aklına sığıştıramayacak ve “Böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermem.” diyecektir.

Onu fazla meraklandırmamak için, “Şu dünyamız nasıl olmuş da güneşe sapsız ve dalsız bağlanmış? Bir meyve gibi her gün ondan istifade etmekte...”

Bu beklenmedik sual karşısında birkaç kez yutkunacak ve sessiz kalacaktır.

Ve siz ona şunu diyeceksiniz:

“Bak arkadaşım! Şunu kabul edelim ki, biz bu sebepler dünyasına geldiğimizde neleri görmüşsek, çevremizdekilerden neler öğrenmişsek, onların tesirinden bir türlü kurtulamıyoruz. İnsan, aklına itimat ettiğinde vahye yanaşamaz. Vahye ulaşan insan, sonsuza kavuşmuştur... Sonsuza muhatap olan ise, sınırlı olanın her türlüsünü rahatlıkla anlar. İşte senin hastalığın, bu sonsuzdan mahrumiyettir..."


İkinci Makam, İkinci Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Bak şu kâinat bostanına; şu zeminin bağına, şu semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et!" cümlesini tevhid ile bağlantı kurarak açıklar mısınız?

Besmelenin sırlarında “kâinat siması, arz siması ve insan siması” ifadeleri geçer. “Yeryüzü” ve “insan yüzü” ifadelerini günlük konuşmalarımızda çoklukla kullanırız. Kâinat siması” ifadesi bizim için yeni bir mefhumdur. Ancak, büyüklüğüne hayalimiz ermese de aklen biliriz ki, onun da bir başlangıcı ve sonu vardır ve onun da kendine mahsus ayrı bir siması, ayrı bir görüntüsü mevcuttur.

Biz insan simasını bir bütün olarak rahatlıkla seyrederiz. Bu simadaki göz, kulak, burun, ağız gibi azaların kesreti, sima olmada vahdete ermiştir. Artık o çokluğu bir tek şey olarak ifade ederiz: Yüz.

Bu yüzde şirkin yeri yoktur. Yani, gözleri yapan başka, kulakları yapan başka olamaz.

Yeryüzünü bir bütün olarak göremesek bile ilmen onun tamamına vakıfız. Ayrıca haritalarla yerküresini de bir tek şey gibi seyretme imkânımız var. İnsan yüzünde olduğu gibi yeryüzünde de kesret içinde bir vahdet vardır. Nice dağlar, ovalar, denizler, nehirler bir araya getirilmiş ve bir tek şey olarak boy göstermişlerdir: Yeryüzü.

İnsan yüzünde olduğu gibi, bu yüzde de şirkin yeri yoktur. Yani, dağları yapan başka ovaları yapan başka olamaz. Denizleri yapan başka ormanları yapan başka olamaz.

Kâinat simasının yıldızlarını ve sistemlerini de aynı manada düşünebiliriz. Kâinat da bir tek sima gibidir, onun da galaksileri, sistemleri birbirinden ayrı düşünülerek farklı ilahlara isnat edilemezler. Hepsi bir araya gelmiş ve bir tek şey olmuşlardır: Kâinat

Bu derste geçen, “kâinat bostanı, zemin bağı ve semanın güzel yüzü” ifadelerini de aynı şekilde mütalaa ederiz. Bu bostanın farklı mahsullerini de bu bağın ayrı ağaçlarını da bu güzel yüzün değişik yıldızlarını da farklı ilahlara isnad etmek mümkün değildir.



2. Her bir mahluk üstünde; "Hâlık-ı Küll-i Şey’e mahsus bir sikke, Sâni-i Küll-i Şey’e has bir hatem ve taklit kabul etmez bir turra-i garra" bulunmasını biraz açıklar mısınız?

"Bak şu kâinat bostanına, şu zeminin bağına, şu semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et! Göreceksin ki bir Sâni’-i Zülcelal’in, bir Fâtır-ı Zülcemal’in o serilmiş ve serpilmiş masnuattan her bir masnû üstünde Hâlık-ı külli şeye mahsus bir sikkesi ve her bir mahluku üstünde Sâni’-i külli şeye has bir hâtemi ve kalem-i kudretin birer menşuru olan sahaif-i leyl ve nehar, yaz ve baharda yazılan tabakat-ı mevcudat üstünde taklit kabul etmez bir turra-i garrası vardır. "(1)


Masnuda öncelikle "Hâlık", mahlukatta "Sâni" isminin nazara verilmesinin hikmeti ne olabilir?

Her varlık yaratılmış olması cihetiyle Hâlık ismini, gayet sanatlı olarak yapılması cihetiyle de Sani ismini öncelikle gösterir. Bu iki isim her eserde tecelli eder. Bunlara ilave olarak her varlığığın mahiyetine göre birçok esma tecelli eder. Hayat sahibi canlılarda Muhyi ismi, rızıklanan varlıklarda Rezzak ismi tecelli ettiği gibi insanın o cami’ mahiyetinde de bütün esma tecelli eder.

Sikke, hatem, turra ne demektir, aralarında fark var mıdır?

Masnuattan "her bir masnu üstünde, Hâlık-ı Külli Şeye mahsus bir sikkesi var" ifadesi şu manaya geliyor:

Her varlık üstünde Cenab-ı Hakk’ın öyle bir mührü vardır ki bütün eşyanın halıkı olmayan o şeyi icad edemez. Zira, Üstadımızın ifade ettiği gibi, her şey her şeyle bağılıdır. Her şeye yapamayan bir şeyi da yapamaz. Bu kadar sanatlı ve hikmetli olarak yaratılan mahluklar, basit sebeplerin işi olamaz.

Sikke, Osmanlı liralarında altınların basıldığı matbaanın isminin bulunduğu yüze denilir. Bu teşbihe göre kâinat bir tek matbaa, her bir varlık orada imal edilen bir altın gibidir. Her varlık üstünde bu mühür okunur. Yani bir çiçek, bir ağaç, bir hayvan aynı hakikati birlikte terennüm ederek derler ki, bizi yaratan ancak her şeyi yaratan “Hâlık-ı Küll-i Şey”dir.

Hâtem ifadesi, öncelikle bir mektubun sonuna vurulan mührü hatırlatır. Bu teşbihe göre kâinat bir mektup, her bir insan ise o mektubun sonuna vurulmuş bir mühür gibidir. Yahut bir ağaç bir mektup, onun her bir meyvesi ise birer mühür gibidir.

“Taklit kabul etmez bir turra-i garrâ” ifadesi de aynı dersi vermektedir. Bilindiği gibi turra (tuğra) Osmanlı liralarında padişahın isminin yazıldığı yüzdür. Her varlık kendisinde tecelli eden ilahi isimlere ayna olmakta ve “Beni yaratan ancak bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.” hakikatini ilan etmektedir.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



3. "Evet, Hâlık-ı Mevt ve Hayat, şu destgâh-ı dünyada, hikmetiyle, hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu'ciznüma ile idare ediyor ki, o kanunu tatbik ve icra etmek, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zata mahsustur." İzah eder misiniz?

Bu cümlenin başında yer alan “Hâlık-ı Mevt ve Hayat” ifadesi, “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır. …” (Mülk, 67/2)  ayet-i kerimesine işaret etmektedir. Ayette, önce ölümün, sonra hayatın yaratıldığının zikredilmesi de çok manidardır.

Üstad Hazretleri, bütün âlemlerin çekirdeği hükmündeki ilk mahluk olan Nur-u Muhammedi hakkında şöyle buyurur:

"… Hem öyle bir çekirdek ki, âlem-i cismaniden başka, sair âlemlerin nümunesini ve esasatını câmi’ olsun. Çünkü binler muhtelif âlemleri tazammun eden kâinatın çekirdek-i aslisi ve menşei, kuru bir madde olamaz."(1)

 Melekler, ruhlar, levh-i mahfuz, arş ve kürsi o nurdan yaratıldığı gibi, cansızlar âlemi olarak bildiğimiz güneşler, aylar, hava ve su gibi temel unsurlar ve bütün elementler de yine o nurdan yaratılmışlardır.

“Nur-u Muhammediye'den (asm) yaratılan madde-i aciniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun macun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir.”(2)

Bugün yeryüzünde misafir edilen bütün canlı türleri yaratılmadan önce onların hanesi hükmündeki kâinat sarayı yaratılmıştır. Hayattar olan Nur-u Muhammedî’den (asm) cansız elementlerin yaratılmasıyla, şu madde âleminde, önce ölüm yaratılmış oluyor. Nitekim bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyrulur:

“Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır…” (En’âm, 6/95)

“Hâlık-ı Mevt ve Hayat” ifadesinde bu gibi ayet-i kerimelere işaret edilmektedir. Bu cansız âlemden hayatın yaratılması bir kudret mucizesidir ve yeryüzünde sayısız denecek kadar çok hayat mucizelerinin teşhir edilmesi ancak “bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zat’a mahsustur.”  

Zira bu kâinat, hayat sahiplerine en münasip bir mesken ve onların bütün ihtiyaçlarını içinde bulunduran muhteşem bir saray olarak tanzim edilmiştir.

Bu saraydaki her şeyin her bir canlıya hizmet etmeleriyle, her şeyden bir şey ve bir şeyden her şey yapılmasının hadsiz misalleri sergilenir.

“Bir şey” ifadesini her bir element için düşünebileceğimiz gibi, o elementlerle dokunan her bir terkipli cisim için de düşünebiliriz. Yani, element seviyesinde düşündüğümüzde, bir tek element birbirinden farklı sayısız cisimlerde vazife yapmakta ve o tek şeyden her şey dokunmaktadır.

Öte yandan, yediğimiz bir gıda terkipli bir cisim olmakla birlikte, bir yönüyle de bir tek şeydir; mesela bir meyvedir. O meyveyi yediğimizde ondan her şey yapılmaktadır. Kanımız da etimiz de kemiğimiz de saçımız ve derimiz de o tek şeyden dokunduğundan o bir şeyden her şey yapılmış oluyor.

Üstad Hazretleri bu iki tip mucize icraatı iki ayrı misal ile dikkatlere sunmuştur:

“Mesela, görsen, harika-pîşe bir zat, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi sair kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber, helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor.”

“Sonra görsen ki, o zat, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altın yapar;…”(3)

Bu cümlelerden birincisi bir şeyden her şey yapmaya, ikincisi ise her şeyden bir şey yapmaya birer misaldirler.  

Ve ilahi kudretin bu iki tip mucizeleri sayılamayacak kadar çoktur.

“Kanun-u emriye-i mu'ciznümâ”: 

Âlemler hakkında yapılan “dünya-âhiret; gayb-şehadet; mülk-melekût” gibi ikili tasniflerden biri de “âlem-i halk, âlem-i emir” şeklindedir. Varlıkların kendileri halk âleminden, onları tedbir ve idare eden kanunlar ise emir âlemindendir. Üstad Hazretleri ruhun bir kanun-u emri olduğunu ifade eder ve bu kanunun yer çekimi, bahar, cazibe gibi kanunlardan farkını da zişuur, zihayat, vücud-u haricî giymiş bir kanun-u emrî” olarak açıklar.

Hayat, ruhun temel sıfatıdır ve bu cümlede ruh yerinde kullanılmıştır. Buna göre, hayat da emir âleminin mucize bir kanunudur.

Hayat, bütün kâinatla yakından alâkadardır ve hayatı idare etmek ancak kâinatın sahibine mahsustur.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, Üçüncü Esas.

2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

3) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



4. Yirmi İkinci Söz'deki İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Lem'alar arasındaki fark ve bunların tevhit ile alakalarını izah eder misiniz?


Risale-i Nurlarda bazı konular birbirlerine benzerlik arz etmekle beraber, aralarında bazen ince farklar bulunabilir. Bu Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makamının Lem’alarında da bunu bariz bir şekilde görebiliyoruz.

Mesela, İkinci Lem’ada, Allah’ın hayat üzerinde koyduğu mühürlerden sadece hayatın bir makine gibi, kendisine giren her şeyi bir şeye, bir şeyi de her şeye dönüştürme özelliğinin tevhide bir delil olduğunun izahı yapılıyor. Bunu yapan ancak her şeyin Halık’ı olan Allah’tan başkası olamaz hakikati nazarlara veriliyor.

Bir şeyden çok şey yapmaya misal olarak “nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesapsız âzâ ve cihâzât-ı hayvaniyeyi yapar.” ifadesi getirilir. Her şeyden bir şey yapmaya misali için de "yenilen hadsiz taamlanın has bir cisme kemâl-i intizamla çevrilmesi..." misali verilmektedir.

Üçüncü Lem’ada ise, yine hayat sahiplerinin üzerinde, Allah’ın koyduğu bir başka imza ve mühürden bahsedilir. Burada bütün hayat sahiplerinin, bilhassa insanın, bütün kâinattan süzülen bir hülasa ve âlemlerin küçük bir misali hükmünde olduğu üzerinde duruluyor.

Bunu da “Güya o zîhayat, bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zihayatı halk etmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lazım gelir.” cümlesiyle özetlemiş oluyor.

Dördüncü Lem’ada da, yine hayat üstünde konulan ilahi mühürlerden bazıları izah ediliyor. Burada verilen misal şudur: Güneş'in bütün gezegenler, denizler, parlak ve şeffaf şeyler üstünde ışığını yansıtması ve orada ışığıyla görünmesi herkesin görebildiği bir hakikattir. Herhangi bir şeyde bir ışığın ve parıltının olduğunu gördüğümüzde, bunun ya tek bir Güneş'ten geldiğini kabul edeceğiz ya da her şeffaf şeyin, her aynanın ve kabarcığın içinde hakiki bir Güneş olduğunu kabul etmemiz gerekecektir. Birincisi tevhidin kolaylığını, ikincisi ise şirkin imkânsızlığını ifade ediyor.

Aynen öyle de Cenab-ı Hakk’ın “Hay ve Muhyi” isimlerinden hayat bulup parlayan varlıkları, ya Allah’ın “Hay” ismine vereceğiz ya da her hayat sahibinin kendi kendine olduğunu, “sonsuz kudret ve ilim sahibi” olduğunu kabul edeceğiz ki, bu da büyük bir safsatadır.


İkinci Makam, Üçüncü Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Bak şu kâinat-ı seyyalede, şu mevcudat-ı seyyarede cevelan eden zihayatlara..." cümlesinde geçen terkipleri açıklar mısınız?

Kâinat, “var olan her şey”; mevcudat ise “vücuda gelmiş her şey” demektir. Birbiriyle çok yakın manalar taşırlar.

Seyyal“akıcı, akan” demektir; seyyar ise; “gezici, gezen, hareket eden” manasına gelir. Bütün varlıklar zaman nehrinde akmaları yönüyle seyyal, hareket etmeleri yönüyle de seyyardırlar. Güneş sistemimiz de zaman nehrinde akmakta, Herkül burcuna doğru hareket etmektedir.

Kâinatın bir küçük misali olan insan cisminde, her iki tür hareket de mevcuttur. Bütün hücrelerimizde ve organlarımızda devamlı bir hareket vardır. Kan nehrimiz durmadan akmaktadır. Diğer taraftan, bütün bedenimiz zaman nehrinde akmakta ve ölüme doğru her an yol almaktadır.

“Şu mevcudat, irade-i İlahiye ile seyyaledir. Şu kâinat, emr-i Rabbanî ile seyyaredir. Şu mahlukat, izn-i İlahi ile zaman nehrinde mütemadiyen akıyor.”(1)

1) bk. Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Yedinci Kelime.



2. "İnsan, âdeta kâinatın bir misal-i musağğarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki, enva-ı âlemin ekser numunelerini camidir." İzah eder misiniz?

Lem’alar’da geçen şu ifadeler konunun en güzel açıklamasıdır:

“Evet, nasıl ki, insanın anasırları, kâinatın unsurlarından ve kemikleri, taş ve kayalarından ve saçları nebat ve eşcarından ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, arzın çeşmelerinden ve madeni sularından haber veriyorlar, delalet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de insanın ruhu âlem-i ervahtan ve hafızaları levh-i mahfuzdan ve kuvve-i hayaliyyeleri âlem-i misalden... ve hakeza, her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar.”(1)

Misal-i musağğar; “küçültülmüş misâl, hülasa, maket” demektir. Bir çekirdek, ağacının küçük bir misalidir. Bir kitabın fihristi onun küçük bir misâlidir. Keza, bir ülkenin haritası yahut bir binanın maketi de onun küçük bir misali gibidir.

Meyve ve içindeki çekirdek, ağacın misal-i musağğarı olduğu gibi, bu kâinat ağacının meyvesi olan insan da onun küçük bir misâli gibidir.

Bu konu birkaç yönden ele alınabilir:

Birisi; bu âlemde vazife alan elementler insanda da küçük ölçüde, bulunmakta ve vazife yapmaktadır.

İnsanın bedeni, şu görünen âlemin bir küçük misali olduğu gibi ruhu ise gayb âlemlerinin misali gibidir.

İnsan bedeni ruhla idare edildiği gibi, bu kâinat da birçok kanunla idare edilmektedir.

Konuyu ilahi isim ve sıfatların tecellileri cihetiyle ele aldığımızda, bu büyük âlemde tasarruf eden ilahi sıfatlar insanda da küçük mikyasta tasarruf etmektedir. İnsan ruhuna verilen kudret sıfatının bedeni sevk ve idare etmesi, Güneş'in gezegenlerini döndürmesinin bir küçük misalidir.

Diğer taraftan, bu âlemde mevcut birçok âlemler insanda küçük mikyasta temsil edilmektedir. Hafızamız levh-i mahfuzun, hayalimiz misal âleminin, kalbimiz arşın, ruhumuz ruhlar âleminin bir küçük misali gibidir.

Öte yandan çevremizi kuşatan birçok varlığın bazı hususiyetlerinin bir benzeri de farklı insanlarda bir başka şekilde kendilerini gösterirler. Eşya için kullandığımız, yumuşak-sert, alçak-yüksek gibi ifadeleri, insanın ruh dünyası, seciye ve ahlak âlemi için de kullanırız. Pamuk gibi yumuşak insan da vardır, taş gibi sert insan da.  Sakin insanlar da vardır, fırtına gibi esen öfkeli insanlar da.

 Merhum Necip Fazıl’ın şu mısraları bu manayı çok güzel ifade eder:

“Boşuna gezmişim yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.”

İnsanın cansızlar âlemiyle böyle ince münasebetleri olduğu gibi, bitkiler ve hayvanlar âlemiyle de bazı ittifak noktaları vardır. Onların bazı hususiyetleri insanın karakter dünyasında da bir başka şekilde kendini gösterir. Bukalemun gibi renk değiştiren, tilki gibi kurnaz, canavar gibi insafsız, gül gibi şirin, diken gibi iğneleyici mizaçlar, insanlık âleminde de farklı şahıslarda kendini gösteriyorlar.

Ve nihayet, insanın imanı ve güzel ahlakı melekler âleminden haber verirken, nefs-i emmaresi de şeytanı hatırlatır.

Bir noktaya da kısaca değinelim: Soru cümlesinin başında “O zihayat, mesela şu insan” buyurulması başka canlıların da bu âlemin küçük birer misali olduklarına işaret etmektedir. Şu var ki, bu mana en mükemmel şekilde insanda kendini göstermektedir.

İnsanla alakalı bir tarif cümlesinde, “İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi” buyuruluyor. Demek oluyor ki, diğer hayvanlar ve bitkiler de bu kâinatın meyveleridir. Nitekim insanlar henüz yaratılmadan bu mahluklar yaratılmışlardı ve kâinat bunlara hizmet ediyor, bunları yetiştiriyordu. Ancak, en son ve en cemiyetli meyve insandır. Aynı mana misal-i musağğar meselesi için de geçerlidir.

1) bk. Lem’alar, Otuzuncu Lem'a, Altıncı Nükte (HAŞİYE)



3. "Güya o zihayat bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zihayatı halk etmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lazım..." İzah eder misiniz?

Kâinat ve içindeki bütün unsurları arasında öyle şiddetli bir münasebet var ki, âdeta birbirlerine kenetlenmiş ve kucaklaşmış gibidirler. Bu da kâinatı âdeta parçalanması ve bölünmesi imkânsız bir bütün haline getirir.

Besmelenin sırlarından konumuzla yakından ilgili bir ifade:

"Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teâvün, tesanüd, teânuk, tecâvübden tezahür eden sikke-i kübrâ-yı uluhiyettir ki, Bismillah ona bakıyor."(1)

Teavün: Kelime olarak; yardımlaşma demektir. Kâinatın bütün parçaları arasındaki şiddetli münasebete kinaye olan bir kelimedir. Güneşin denizleri buharlaştırması, havanın bulutları taşıması, bulutun toprağa yağmur indirmesi bir çeşit yardımlaşmadır. Kâinatın her bir cüzünde bu münasebet vardır.

Tesanüd: Dayanışma içinde olmak demektir. Yine yardımlaşmada olduğu gibi, kâinatın en küçük parçasından en büyük galaksilerine kadar her şey arasında bir dayanışma ve yardımlaşma manası hükmediyor.

Teanuk: Kucaklaşmak ve kenetleşmek manasına gelir. Teavün ve tesanüdün biraz daha ileri mertebesini ifade eder. Yani kâinat ve unsurları arasında öyle şiddetli bir alaka ve münasebet var ki, âdeta birbirlerine kenetlenmiş ve kucaklaşmış gibidirler. Kâinatı parçalanması ve bölünmesi imkânsız bir bütün haline getirirler.

Tecavüb: Cevaplaşmak, haberleşmek manasına gelir. Cevaplaşmada konuşmak ve dertleşmek manası hükmeder ki, artık parçalar arasındaki bütünlük manasının en son ve en kâmil manasıdır. Güneş ile toprak konuşacak derecede birbirleri ile şiddetli münasebet içindedirler. Bedenimizdeki organların birbirinin suallerine cevap verir gibi yardımlaşmaları onların bir çeşit konuşmaları gibidir.



4. "Bal arısını ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak" ne demektir, izah eder misiniz?

Sadece bir arının değil, her bir çiçeğin ve böceğin de hayatı için bütün kâinatın çarklarının hareket etmesi gerekir. Güneş, su, hava, toprak, elementler, kısaca kâinattaki her şey, ölçülü bir şekilde beraber hareket etmezse, arının hayat bulması mümkün olmaz. Bu sebeplerden bir tanesi vazifesini terk etse hayat olmaz, olsa da devam etmez.

Küçük bir arı, hayat sayesinde bütün kâinatla alakadardır. Çünkü hayat bütün kâinatın fihristesi ve neticesidir. Demek arıya hayatı veren zat kim ise, bütün kâinata ve sebeplere de hükmeden odur.

Arının görebilmesi için Güneş sistemi kurulmuş, arının bal verebilmesi için dünya bir bahçe ve sofra yapılmıştır.



5. "Bir sahifede, mesela insanda şu kitab-ı kâinatın ekser meselelerini yazmak,.." ifadesini açıklar mısınız?

Bu cevapta insanın kâinata bir misal-i muağğar olması hususundaki bütün açıklamalar, bu sualin izahı için de geçerlidir. Onlara ilave olarak şu noktayı da arz edelim:

On Yedinci Söz’de şöyle buyrulur:

“Hem, her eser-i Samedânî, bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelalin esmasını bildirir. Nakıştan manaya geçsen, esma yoluyla müsemmayı bulursun.”

Nakıştan manaya geçmek, o eserlerde tecelli eden esmayı okumaktır. Bunu yapabilenler müsemmayı bulurlar, yani Allah’a tahkiki manada iman eder ve ubudiyetle hizmetine girerler.

6. "Kalb-i beşerde şu âlem-i kebirin safahatında tecelli ve ihata eden bütün esmanın asarını göstermek." ifadesini açıklar mısınız? İnsan kalbi bütün esmaya nasıl mazhar oluyor?

Bu konunun geniş izahı Otuzuncu Söz’ün Ene bahsi ve Otuz Üçüncü Söz’deki İnsan Penceresidir. Burada bir noktaya temas etmekle iktifa edeceğiz:

On Birinci Söz’de hayatın mahiyeti maddeler halinde sıralanırken şu ifadeye de yer verilir:

“Hem şuûn ve sıfat-ı İlâhiyenin bir mikyası...”

İnsan ruhundaki pek çok hususiyetler ve sıfatlar, ilahi isim ve sıfatlardan haber verirler ve onların eserlerini gösterirler. İnsanın ilim, irade, görme, işitme gibi sıfatları, ilahi sıfatlardan haber verdiği gibi, ruhundaki merhamet duygusu Allah’ın rahmetinden, ikram etmesi "Kerim" isminden, gazaplanması "Kahhar" isminden, kusurları affetmesi "Ğaffar" ve "Tevvab" isimlerinden haber verirler ve onların tecellilerini sergilerler.



7. "Bir mercimek tanesi kadar mevki tutan kuvve-i hafıza-i insaniyede bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve bütün hadisat-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte dercetmek,.." İzah eder misiniz?

Üstadımız “Göz bir hassedir ki ruh bu alemi o pencere ile seyreder.” buyurmakla görme gibi işitme, anlama, hıfzetme ve sair icraatların da hep ruha ait olduğunu, ancak bunları yapmasında bedenle ortak çalıştığı dersini vermiş oluyor.

Gören gözdür, ancak göz de ruhtaki bu sıfatla görünen eşya arasında harika bir vasıtadır, mükemmel bir kudret mucizesidir. Aynen bunun gibi, hıfzeden de ruhtur, ancak bu muhafazaya beyindeki bir merkez vasıta olmakta, o konuda görev yapmaktadır. Üstadımız bu muhafaza merkezinin beyinde bir mercimek tanesi kadar mevki tuttuğunu beyan ediyor.

İnsanın o mercimek tanesi kadar küçük hafızası bir ömür boyu bütün öğrendiklerini, amellerini, gördüklerini depolayan muazzam bir sanat-ı Rabbanî, harika bir eser-i ilahidir.

Bir insanın bütün hayat safahatını, mercimek tanesi büyüklüğündeki o merkeze sığdırmak ve saklamak; hayret edilmesi gereken büyük bir mucizedir. Faraza insan bin sene yaşasa, dünyadaki bütün kitapları okuyup ezberlese, o küçücük hafıza merkezi doymayacak ve "Hel min mezid?" yani "Daha yok mu?" diyecektir.



8. "Bir tek hâtem böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa; acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen,.." İzah eder misiniz?


Arapça ibarenin manası şöyledir: "O Zat’ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz ki, şiddet-i zuhurundan gizlenmiştir (gizli kalmıştır, görünmemektedir).

Münacat Risalesi’nde de şöyle buyurulur:

“Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl...”(1)

Cenab-ı Hakk’ın zatı bu dünya gözüyle görülemez, ancak, iman nuruyla varlığı bilinir ve Kur’an’ın talimiyle sıfatları, isimleri ve imanın diğer rükünleri bilinirler.

Cenab-ı Hakk’ın zatı bu alemde görünmemekle birlikte, sıfatlarının tecellisi her tarafı ihata etmiştir. Her şeyde ve her yerde iş gören onun kudretidir. “Mülk umumen onundur.”  Her şeyi irade eden onun iradesi, her şeye rahmet eden onun merhametidir. Bu sıfatların ve isimlerin tecellileri her tarafı kapladığından, Allah’ın varlığı mahlukatın varlığından daha aşikârdır. Ancak bu şiddet-i zuhura rağmen, Allah’ın zatı bu dünyada görünmemekte, bu ise müminleri hayrete ve rüyet iştiyakına sevk ederken, çoklarını da ülfet yoluyla, gaflete düşürebilmektedir.

“Bir harf kâtipsiz olmaz” kaidesince, bu kâinat kitabındaki bütün kudret kelimeleri Allah’ın varlığını ilan ederler.

İstanbul’a gelen bir misafir Süleymaniye Camii’ni hayretle seyrederken hep Sinan’ı hatırlar, Şehzadebaşı Camii’nde de Mimar Sinan köprüsünde de yine Sinan’ı hatırlar. Başka yapıları ve eserleri seyrettiğinde o büyük mimar aklına gelmez. Bir an için İstanbul’un bütün binalarını, yollarını, evlerini, camilerini, köprülerini Sinan’ın yaptığını hayal edelim. Bu şehirde doğup büyüyen bir insan, her şeyin ve her eserin Sinan’dan haber vermesine rağmen, onu hiç düşünmeden yaşabiliyorsa, burada Sinan’ın “şiddet-i zuhurundan gizlenmesi” söz konusu demektir. 

Şiddet-i zuhurdan gizlenmenin bazı misallerine günlük hayatımızda da şahid oluruz. Mesela, her yemekten sonra yemek duası yapar ve Allah’a hamd ederiz. Ama hava nimeti için hamd etmek hiç aklımıza gelmez. Yemek nimetine günde bir iki defa muhatap olduğumuzdan şükretmeyi hatırlarız, ancak havasız bir anımız dahi geçmediğinden, bu büyük nimet şiddet-i zuhurundan nazarımızdan saklanabiliyor.

Keza, uçaktan yahut otobüsten indiğimizde yolculuğumuzun salimen geçtiğine şükrederiz. Ancak, dünya üzerinde devamlı seyahat ettiğimiz hâlde, bu çok büyük ve tehlikeli yolculuk için şükür aklımıza gelmeyebilir.

Bu iki misalde de şiddet-i zuhurdan gizlenmenin birer küçük numunesi vardır. 

Yüksek frekanslı seslerin işitilmemesi de şiddet-i zuhurdandır.

Bu konuda Nur derslerinde sıkça verilen çok güzel bir misal: 

Güneşi hayalen büyütüp bütün semayı kaplattığımızda artık güneşi göremez oluruz ve güneş şiddet-i zuhurundan gizlenir.

Son olarak bir hususa da temas edelim:

Ahirette müminler rüyete mazhar olacaklardır. Ahirette Cenab-ı Hakk’ın sıfatları en ileri bir derecede zuhur edecektir. Bu şiddet-i zuhura rağmen, o âlemde rüyet mümkün olacağına göre, bu dünyada şiddet-i zuhurdan gizlenme, bir yönüyle de bu dünyanın bir imihan mahalli olmasıyla alakalıdır. Bu imtihan aleminde melekleri de göremiyoruz, ama vefat eder etmez sual meleklerini göreceğiz.


İkinci Makam, Dördüncü Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Semavatın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcudata ve çeşit çeşit masnuata dikkat et." cümlesinde, göklerin denize benzetilmesinin sebebi ne olabilir?

Deniz ve içindeki sayısız canlılar, insanı hayret içinde bırakan harika birer ilahi sanat eserleri olduğu gibi, aynı şekilde sema da bir deniz, yıldızlar ve galaksiler de onun içinde yüzen harika birer ilahi sanat eseridirler.

Sema ile deniz arasında birçok benzerlikler bulunur. Balıklar suyun içinde yüzerlerken, yıldızlar ve gök cisimleri de semanın boşluğunda yüzüyorlar. Denizler ve okyanuslar çok büyük ve haşmetli oldukları gibi, sema dairesi de onlardan daha büyük ve cesametlidirler vs... Buna benzer birçok ortak noktalarından dolayı sema denize benzetiliyor.



2. Taklit edilmez turralar ne demektir?

Turra (tuğra) kelimesi bir teşbih olarak kullanılmıştır. Osmanlı liralarının bir yüzünde padişahın ismi yazılıdır, buna turra deniliyor. Her mahluk da Allah’ın esmasının tecellilerini taşıması cihetiyle onun bir turrası gibidir. Mesela, bütün rızıkların üstünde Allah’ın Rezzak ismi yazılıdır. Kâinat kitabını Allah namına okuyabilenler her rızık üzerinde şu mührü rahatlıkla görürler:

“Rızkı veren ancak Allah’tır; ondan başka rızık verici yoktur.”

Zira ayet-i kerimede de beyan edildiği gibi, rızık sema ve arzın müşterek mahsulüdür ve onu veren ancak göklerin ve yerin Rabb'idir.

"De ki, 'Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? O, kulaklara ve gözlere hükmeden kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri idare eden kim?' Hemen Allah'tır. diyecekler. De ki, 'O halde Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?' " (Yunus, 10/31)



3. "Zira o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o zerre, cüzü olduğu zihayata bakar, onun nizamına göre vaziyet alır..." Devamıyla izah eder misiniz?

"Zira, o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o zerre, cüzü olduğu zihayata bakar, onun nizamına göre vaziyet alır. Belki o zihayatın bütün nevine bakar gibi, o nevin devamına yarayacak her yerde zer' etmek ve nevinin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zihayat, alakadar ve muhtaç olduğu bütün mevcudata karşı muamelatını ve münasebat-ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor. İşte, eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlakın memuru olmazsa ve nisbeti o Kadir-i Mutlaktan kesilse, o vakit o zerreye her şeyi görür bir göz, her şeye muhit bir şuur vermek lazımdır."(1)

Bir tohum ya da çiçeğin bünyesinde çalışan bir atom, hareketini ve vaziyetini o tohumun veya çiçeğin umumi yapısına uygun bir şekilde tanzim etmek mecburiyetindedir. Zira atomun her hareketi, sistemin bir parçasıdır.

Rastgele atılacak bir adım o tohumun ya da çiçeğin mahvolmasına sebep olur.

Bu demek oluyor ki; o cansız, şuursuz ve iradesiz atom parçası bütün çiçeğin ve tohumun her şeyini  bilecek sonsuz bir ilme ve kudrete sahip olması gerekir.

Her şey gibi atomlar da  Allah’ın birer memurudurlar, onun sevki ile hareket eder, iş görürler. Atoma Allah’ın memuru nazarı ile bakılmaz ise, o zaman her atoma, -Üstad'ın ifadesiyle- "her şeyi görür bir göz, her şeye muhit bir şuur vermek lâzımdır."   

Allah, tohum ve çiçeği öyle bir fıtratta yaratmış ki; onun açılıp neşvünema bulması için, bütün kâinatın seferber olması gerekiyor. Çünkü o çekirdeğin açılıp ağaç olması ve ondan meyve süzülmesi için bütün kâinat çarklarının çalışması gerekir. Güneş ışık saçacak, su hayat verecek, toprak saksılık yapacak ki, o tohum da fide versin. Bu da ancak her şeye hükmü geçen, “her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında” olan sonsuz kudret sahibi Cenab-ı Hakk’ın tasarrufu ve teshiri ile mümkündür.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



4. "Elhasıl, her bir zerreden, üç pencere Şems-i Ezelînin nur-u vahdaniyetine ve vücub-u vücuduna açılır." Bu pencereleri izah eder misiniz?

"BİRİNCİ PENCERE: Her bir zerre, bir nefer gibi nasıl ki askerî dairelerinin her birinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda, her birisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizamı dairesinde bir hareketi olduğu gibi;.."(1)

Atom ile kâinat, doğrudan veya dolaylı olarak birbirleri ile münasebettardır. Atomun bu mükemmel işleri görebilmesi için, ya bütün kâinatı bilen bir ilmi ve gören bir gözü ve hükmeden bir kudreti olduğu kabul edilecek ya da her şeyin sahibi ve maliki olan Allah’ın bir askeri ve bir memuru olarak vazife gördüğü bilinecektir. Birinci şık akıldan bin derece uzak olduğuna göre, o atomu istihdam eden Allah’tır.

İkinci Pencere'de de benzer bir mana ile hava zerrelerinin girdiği her bünyede, sanki orayı çok iyi tanıyor gibi hareket edip, o girdiği sistemlere faydalı bir parça olması, zerrenin bu işi kendi başına yapmasının ise mümkün olmadığı ders veriliyor. Hava zerresi elmanın bünyesine girince, elmaya faydalı bir unsur olurken, aynı hava zerresi bir çiçeğin bünyesinde de aynı tavrı göstermesi, bu işi onun yapmadığı mânasına geliyor. Çünkü elma ile çiçeğin yapısı birbirinden çok farklıdır.

Aklı ve şuuru olmayan bir hava zerresinin, her iki bünyede de mükemmel bir ustalıkla iş görmesi, Allah’ın sonsuz kudretini ve muhit ilmini göstermektedir.

Üçüncü Pencere'de de birbirinden farklı milyonlarca türlerin, basit şeylerden icat edilmesi nazara veriliyor. Evet, milyonlarca bitki ve hayvan türünün karbon, azot, oksijen ve hidrojen gibi cansız elementlerden icat edilmesi, başlı başına bir mu’cize ve bir sanat hârikası olup, Allah’ın sonsuz ilmini, mutlak iradesini ve nihayetsiz kudretini güneş gibi göstermektedir. Şayet bu hârika işler Cenâb-ı Hakk'a verilmezse, toprağın zerreleri adedince İlâhların kabul edilmesi lâzım gelir. Bu ise, bin defa muhal içinde muhaldir.

Birinci Pencere’nin izahında bedende vazife yapan zerreleri temsilen gözdeki bir zerre misal alınmış, İkinci Pencere’de hava zerresi, Üçüncü Pencere'de de toprak zerresi üzerinde durulmuştur.

İnsan birkaç farklı işi yapmaktan âciz iken, bir zerre nasıl oluyor da her varlıkta mükemmel olarak vazife yapabiliyor?!. İnsan vücudunu bir bina olarak düşündüğümüzde, akciğerde, karaciğerde, beyinde, gözde, kanda, tırnakta vazife alan zerrelerin her birinin bu varlıklarda iş görecek kabiliyette olduklarını kabul etmek gerekecektir.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



5. "Senin göz bebeğindeki o camit zerrecik dahi, senin gözünde, başında..." Buradaki "zerrecik" hücre midir, keyfiyeti nedir?

Burada “camit zerrecik” denildiğine göre, zerrecikten maksat canlı olan hücre değil, hücreye giren ve hücreyi teşkil eden cansız yapıtaşları olan atom, element ve moleküllerdir. Zerre ifadesinin Risale-i Nur’daki umumi kullanımı da bu yöndedir.

Başka bir yerde Üstadımız aynı göz bebeği misalini vermekte ve göze giren zerrenin şuurkarane vazifesini yaptığını nazarlarımıza arz etmektedir:

“İşte o zerrattan hangi zerreye bir nazar-ı hikmetle baksan göreceksin ki basîrane, muntazamane, semîane, alîmane sevk olunan o zerreye, kör ittifak, kanunsuz tesadüf, sağır tabiat, şuursuz esbab, hiç ona karışamaz. Çünkü her birisi unsur-u muhitten tut, ta beden hüceyresine kadar hangi tavra girmiş ise o tavrın kavanin-i muayyenesi ile güya ihtiyaren amel ediyor, muntazaman giriyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise öyle muntazam adım atıyor ki bilbedahe bir Sâik-i Hakîm’in emriyle gidiyor gibi görünüyor."

"İşte böyle muntazam tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya gitgide hedef ve maksadından ayrılmayarak ta makam-ı layıkına, mesela, Tevfik’in göz bebeğine emr-i Rabbanî ile girer, oturur, çalışır."

"İşte bu halde, yani erzaktaki tecelli-i rububiyet gösteriyor ki iptida o zerreler muayyen idiler, muvazzaf idiler, o makamlar için namzet idiler. Güya her birisinin alnında ve cephesinde 'Filan hüceyrenin rızkı olacak.' yazılı gibi bir intizamın vücudu, her adamın alnında kalem-i kader ile rızkı yazılı olduğuna ve rızkı üstünde isminin yazılı olmasına işaret eder.”(1)

1) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat.



6. "İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin şuaını gösteriyor. Ziyayı havaya, mai türaba kıyas et." İzah eder misiniz?

"Havadaki her bir zerre, her bir çiçeği, her bir meyveyi ziyaret edebilir. Her bir çiçeğe, her bir meyveye girer, işleyebilir. Eğer her şeyi görür ve bilir bir Kadir-i Mutlakın memur-u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihazatını ve yapılmasını ve ayrı ayrı sanatlarını ve onlara giydirilen suretlerin terziliğini ve hıyâtât-ı kâmile-i muhita-i sanatını bilmek lazım gelir."

"İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin şuaını gösteriyor. Ziyayı havaya, mâi türaba kıyas et." (22. Söz, 2. Makam)

Âlemde her şey bir aynanın Güneş'e karşı durup ışığına mazhar olması gibi, Allah'ın sonsuz sıfatlarının tecellisiyle mükemmel işlere tecelligâh olabiliyor. Yani sanki o ilahi sonsuz sıfatların sahibi gibi işlere vesile olabiliyor. Aynen öyle de havanın her bir zerresi her çiçeği her meyveyi ziyaret edip içinde işleyebilir. Her bir canlıya girip her yerini âdeta bilir gibi işlyebilir. Ya bu zerre bir memur denilecek ve bu mükemmel iş Allah'tan bilinecek. Ya da bu zerrenin müstakil bir şekilde kendine -güya- ait olan ilim ve kudretle iş yaptığını kabul etmek lazım gelir ki, bu safsatayı aklı gözüne inmişlerden başkası kabul edemez. 

Tevhid nuru, -büyük küçük- kâinatın her tarafında ve her parçasında parlak bir şekilde görülmektedir. Bir atom, tevhid nurunu gösterme açısından Güneş'ten geri kalmaz.

Kâinat ve onun her bir parçası, mükemmel ve sanatlı bir şekilde yaratıldığı için, sonsuz bir ilim, sonsuz bir irade ve sonsuz bir kudret gerektiriyor. Yani atomdan ta kâinata kadar her şey mükemmel ve sanatlı olduğu için, bir tek Allah tarafından yaratılmayı iktiza ediyor. Şayet bir tek ilah kabul edilmezse, atomlar adedince ilahları kabul etmek lazım gelir.

Güneş ışığının yedi rengi birkaç milimlik bir aynada nasıl tecelli ediyorsa, Allah’ın yedi ezelî sıfatı da her bir zerrede kendini göstiyor. Yani zerreden Güneş'e kadar her şey “hayat sahibi, ilim ve kudrete ve sair sıfatlara” malik olan Allah’ın varlığına ve birliğine şehadet ederler.

İlave bilgi için tıklayınız:

"Bu masnuat, bir Hâkim-i Hakîmin, bir Kebir-i Kâmilin hudutsuz sıfat ve isimleriyle ve nihayetsiz, mutlak olan ilim ve kudretiyle yapılıyor, icad ediliyor." İzah eder misiniz?

"Cenab-ı Hakk'ın varlığı kabul edilmezse, her zerrenin akıllı ve şuurlu olması gerekirdi." Allah bir şeye "Ol!.." der oluverir, demek ki bu emre muhatab olan her şeyde akıl vardır, şeklindeki düşünceler doğru mudur?



7. İman yolunun vacip ve kolay olduğu, eğer eşyanın yaratılışı Allah’a verilmezse her bir şeyde uluhiyetin bütün sıfatlarının bulunduğunu farz etmek gerektiği konusunu genişçe açıklar mısınız?

“Kitab-ı kâinat ve kâinat sarayı” Nur Külliyatı’nda bu âlem için yapılan iki harika teşbihlerdir. Bu benzetmeler birçok hakikate kapı açıyor. Bunlardan sadece birisi üzerinde biraz duralım: 

Bir kitaptaki hiçbir harf yahut kelime kendi kendine tesadüfen yazılmadığı gibi, bir sarayın hiçbir taşı da kendi kendine şekillenmez ve binadaki yerini kendi iradesiyle almaz.

Bir kitabın bütün bölümleri ve onlarda yer alacak konu başlıkları önceden tespit edilir. Bu çalışma bir bakıma kitabın kader planı gibidir. Bu plandan sonra kitabın telifine başlanır ve her bölümde yer alacak konular yine bir plan tahtında belirlenir. Daha sonra o bölümün yazımına başlanır. Aynı yol kitabın diğer bölümleri içinde tekrarlanır ve sonunda, ana ve tali bölümleriyle bir bütünlük gösteren faydalı bir eser ortaya çıkar.

Kâtibin varlığı kabul edilmediği takdirde bütün bu manaları kitabın harflerine yahut o harflerin yazıldığı mürekkep zerrelerine vermek gerekecektir. Yani, kitabın tümünde sergilenen ilmin her bir mürekkep zerresinde mevcut olduğu kabul edilecek, o zerrelerin kitap yazmayı irade ettikleri, kitabın planını da onların tespit ettiği, daha sonra kendilerinde bulunmayan bir kudretle o kitabı telif ettikleri vehmedilecektir.

Aynı mürekkep zerreleriyle hem ilahiyat, hem edebiyat, hem fizik, hem kimya kitapları yazıldığından o mürekkep zerrelerinin bu ilimlerin tümünü bildikleri kabul edilecektir.

İşte varlık âleminde boy gösteren her şey bir kitap gibidir. Bu birbirinden farklı milyonlarca tür kitabın mürekkebi atomlardır. Atomların birer harf olduğu ve kendileriyle yazılan kitaplarda hiçbir tesirleri olmayıp sadece Allah’ın birer memuru olarak vazife yaptıkları kabul edilmezse, her bir atomun, vazife aldığı her hücreyi, her organı,.. tanıması ve onlarla sergilenen farklı eserlerin tümünü önceden bilmesi ve ona göre şekillenmesi ve vazife yapması gerekecektir. Bu ise Üstad Hazretlerinin ifade ettiği gibi, “uluhiyete mahsus sıfatları her zerreye vermek” demektir.

Kitaptaki harfler yerine binadaki taşları koyduğumuzda, aynı misali kâinat sarayının tümü ve onda misafir edilen her varlık için de aynen tatbik edebiliriz.

8. "Bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir." Buradaki "iki deniz ve birleştirilmesi"nden maksat nedir?

"Nasıl bir sultan-ı azîmin bir adi neferi, o padişahın namıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir. Öyle de Ezel ve Ebed Sultanının emriyle, bir sinek bir Nemrudu yere serer; bir karınca bir Firavunun sarayını harap eder, yere atar; bir incir çekirdeği bir incir ağacını yüklenir."(1)

Burada büyük devletlerin ve güçlerin zayıf olan işçi ve neferleri, bazen o güce istinaden iki denizi birleştirdikleri vaki olabilir. Mesela; Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayan ve Mısır'ın Osmanlı idaresinde olduğu dönemde açılan Süveyş kanalı bunlardan biridir.

Ayrıca Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'u birbirine bağlayan mühim bir su kanalı Panama Kanalı, gibi. Burada bu tarz iki denizi birleştirme kanalları kastedildiği gibi başka manalar da olabilir. 

Mesela, normalde denizler birbirinden ayrıdırlar ve hatta bazen birleşmeleri de mümkün değildir. Bu husus ayette de şu şekilde ifade edilmektedir. 

“İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.” (Rahman, 55/19-20)

Ayet onca fırtına ve dev dalgalara rağmen denizlerin birbirine karışmadığından haber vermektedir. Halbuki bırakın dalgalı denizleri, bir çay bardağında bile iki farklı sıvıyı karıştırmadan bir arada tutmak imkânsızdır.

Üstadımız burada Allah’ın adı ile bir asker lüzum olsa birbiri ile karışması imkânsız iki denizi birleştirebilir, yine aynı asker bir şahı esir alabilir ve koca bir memleketi onun ismi ile hicret ettirebilir, diyerek örneklerle Allah adı ile nelerin yapılabileceğini ifade ediyor. 

Burada özel iki denizden ve birleştirmenin nasıl olcağından bahsedilmiyor. Mesela, Hz. Musa (as) Allah’ın bir nebisi olması hasebi ile denizi ikiye bölerek Firavun'dan kurtulabiliyor.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



9. Sineğin Nemrud’u yere sermesi hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

Bu konuda, Risale-i Nur Enstitüsü sitesinde yer alan bir araştırma yazısından sadece iki paragraf aktarmakla yetineceğiz:

"Nemrud, isimden çok bir unvan olarak Keldani hükümdarları için kullanılmıştır. Nemrud'un da Hz. Nuh'un (as) oğlu Ham'ın soyundan geldiği nakledilmektedir. Nemrud bin Kenan ise İbrahim Aleyhisselam'ın hakka davetine karşılık onu ateşe atan kişidir." 

"Nemrud, kelime manası olarak Türkçe'de; can yakıcı, ters, yüzü gülmez, merhametsiz, insafsız, acımasız kişiler için kullanılmaktadır. Keldani kavminin hükümdarları olan Nemrudlar yıldızlara ve putlara tapıyorlardı."

"Puta tapmaktan vazgeçmeyen, Allah'ın peygamberini ateşte yakmaya kalkışan ve davete hiçbir şekilde icabet etmeyen Nemrud ve kavmi ilahi gazaba uğradı. Kavim sivrisinek istilasına uğradı. Sivrisinekler müşrikleri helak ettiler. Geriye kalanların da rahatları bozuldu. Sineklerden bir tanesi de Nemrud'a musallat oldu. Uluhiyet dava eden, kendini kendine malik zanneden, malı ve mülkü ile gururlanan Nemrud, ufacık bir sinek karşısında çaresiz kaldı. Burnundan içeri giren sinek, beynine kadar gitti. Beynine giren sineğin verdiği rahatsızlığı bir türlü önleyemeyen Nemrud, başına tokmakla vurulmasını emretti. Nihayet sineğin verdiği ıstırap ve başına aldığı tokmak darbeleriyle feci bir şekilde can verdi."(1)

1) bk. Risale-i Nur Enstitüsü web sayfası, erişim: 23.12.2021/11.30.



10. Risalelerde, karıncanın Firavun sarayını yıktığı ifade ediliyor. Bu hadise nasıl olmuş, bilgi verebilir misiniz?

"Biz de kudretimizin ayrı ayrı delilleri olarak onların üzerine tufan gönderdik, çekirgeler gönderdik, haşerat gönderdik, kurbağalar gönderdik, kan gönderdik. Yine de inad edip büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular." (A’raf, 7/133)

Firavun halkına gönderilen bu felaketlerin gerek vasıfları, gerek süreleri hakkında, Kur’an’da açık hiçbir bilgi ve işaret bulunmuyor.

Bu ayette Mısırlılara verilen cezalar sıralanmıştır:

Tufan: Kelime manası itibarıyla “etrafı dolaşan, çevreleyen” demektir. Bu kelimeden, “kolera tipi salgın hastalık” manası çıkaranlar da vardır. Ama kelime; “boğan su” manasında meşhurlaşmıştır. Bundan da anlaşılan aşırı yağışlarla meydana gelen sel baskınlarıdır.

Çekirgeler: Bir çekirge istilası söz konusu olmuş, tarlalardaki, bağ ve bahçelerdeki tüm mahsul mahvolmuş, çekirgeler onların açlığa mahkûm olmalarına sebep olmuştur.

Haşere: Bunlar bit, pire, tahtakurusu, güve, kene, karınca türü mahluklardır. Mısır halkı bir dönem de bunların istilasına maruz kalmıştır. Karıncaların Firavun'un sarayını yıkması burada muhtemel bir durum olabilir. Şöyle ki:

Cenab-ı Hak Hz. Musa’nın (as) sözlerine inanmayıp doğru yola gelmek istemeyen Mısırlılara türlü türlü belalar göndermişti. Rivayetlere göre bunların bir tanesi de karıncalardı. Milyonlarca karınca ortalığı kapladı. Bunlar her yere sızıp giriyor, yiyeceklere, su kaplarına dolarak elbisenin içine girip vücutlarını ısırarak Mısırlıları canlarından bezdiriyordu.

 Bu bela "On Bela"dan "Kummel" belasının şümulüne giriyor, şöyle ki: 

"Bunun üzerine, Yüce Allah onlara kummel (küçük, kanatsız çekirge, ekin biti, karınca) musallat etti."

"Bunlar, yerdeki bütün bitki artıklarını da yaladı, tüketti. Küçük karıncalar da adamların elbiseleriyle vücudları arasına girip vücudlarını ısırırlar, yedikleri yemeklerin içine dolarlardı! Nihayet, evlerinin üzerinde kireç harcıyla tuğladan, kaypak, üzerlerine çıkılamayacak sütunlar yapıp yemeklerini, onun üzerine koydular."

"Yemeklerini yemek için, oraya çıktıkları zaman, ellerinden kurtulduklarını sandıkları hayvanları, orada da yemeklerin içine dolmuş buldular! Kendilerine, bu beladan daha ağır gelen bir bela olmadı. İşte, bu, Yüce Allah'ın, Kur'an-ı Kerim'de Ricz diye bahsettiği bela idi."(1)

"Mısırlılar, üzerlerinden bu belanın kaldırılması için, Rabbine dua etmesini, Musa Aleyhisselam'dan istediler ve iman edeceklerini söylediler. Üzerlerinden, bu bela da kaldırıldığı zaman, sözlerinde durmadılar, iman etmeye yanaşmadılar."(2)

Kurbağalar: Dere, göl gibi suların çevrelerinde ve bataklıklarda yaşayan hayvanlar olup, bunların şehre gönderildiğine dair ifade; teşekkül eden hortum afeti ile yaşadıkları yerlerden sökülüp şehrin üzerine yağdırıldıklarını düşündürmektedir.

Kan: Ekseriyetle su kaynaklarının kana dönüşmesi tarzında tevil edilmiştir.

Dipnotlar:

1) bk. Taberî-Tarih, I / 211-212.
2) bk. a.g.e.; Sâlebî-Arais, s.192-193; İbn.Esîr-Kâmil, I / 186.



11. Risalelerde, kummel belasına işaret olarak, karıncanın Firavun'un sarayını yıktığı ifade ediliyor. Şu var ki, bunu sadece bir karınca değil, milyonlarca karıncanın yaptığı anlaşılmaktadır. Risalelerde ise sanki tek bir karıncadan bahsediliyor?

"Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır. Nasıl bir sultan-ı azîmin bir âdi neferi, o padişahın namıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir. Öyle de ezel ve ebed Sultanı'nın emriyle, bir sinek bir Nemrud'u yere serer; bir karınca bir Firavun'un sarayını harap eder, yere atar; bir incir çekirdeği bir incir ağacını yüklenir."(1)

Risale-i Nurlarda hâdise tafsilatlı değil, makam muktezası bir cümle ile ifade ediliyor. Bu paragrafta asıl maksat ilahi kudretin azametine işaret etmektir. Yani Allah’ın kudreti öyle nihayetsizdir ki, dilerse tek bir karınca ile koca sarayı harap edebilir, denilmek isteniyor. Yoksa tek karınca sarayı harap etmiş denilmiyor.

"Firavun'un sarayı" denilmesi ise, hadiseye bir işarettir. Yani Allah karınca sürüsü ile Firavun'un sarayını harap etmiştir. Lakin onun kudreti istese tek bir karınca ile de bu işi görebilirdi denilerek, kudretin bu imkânına işaret ediliyor. Bu cümleyi bu şekilde anlamak daha doğru olur, kanaatindeyiz.

Tefsirlerdeki bilgilere göre, Firavun’un sarayının harap edilmesi, saltanatının mahvedilmesi, kendisinin de perişan hale gelmesi manasınadır.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



12. "Hem her bir zerrede, vücub ve vahdet-i Sania iki şahid-i sadık daha var. Birisi: Her bir zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi vazifeleri kaldırıyor." İzah eder misiniz?

Zerre, bütün maddi varlıkların temel taşıdır. Bu ve benzeri derslerde zerre üzerinden yapılan izahlar, zerrelerden meydana gelen her varlık için de geçerlidir. Bir çiçeğin yaprağına, bir ağacın meyvesine yahut bir canlının herhangi bir uzvuna da bu dersi tatbik edebiliriz. Mesela, insan gözü mutlak bir acz içindedir. Ne beyinle irtibatını kendisi kurmuştur ne de muhtaç olduğu ziyayı Güneş'ten kendi kuvvetiyle almıştır. Bu acziyle birlikte çok büyük işler görmekte, büyük-küçük, uzak-yakın hangi varlığa baksa onun görüntüsünü alabilmektedir.

Öte yandan bu gözün şekli, bedendeki yeri bütün gözlerle tam bir tenasüb halindedir. Bu tenasüpten umumi bir nizam çıkmaktadır. Gözde şuur bulunmadığına göre, o bu uygunluğu kendi iradesiyle tesis etmiş olamaz. Onu bütün gözlerle aynı özelliklere sahip kılan ancak “gözler âleminin” Rabbi'dir.

 Göz için yaptığımız bu tahlili, onu meydana getiren zerrelere de aynen tatbik edebiliriz.

13. "Evet, her bir zihayatta, biri ehadiyet sikkesi, diğeri samediyet turrası bulunuyor." cümlesindeki "ehadiyet sikkesi" ve "samediyet turrası" ne demektir? Bu paragrafı biraz açabilir misiniz?

Ehad ismi, Cenab-ı Hakk’ın zatının birliğini ifade eder. Vücudu vacib, ezelî ve ebedî,.., ondan başka bir zat yoktur, demektirEhadiyet sikkesi, Allah’ın zatının bir olduğunun mührü demektir.

Vahid ismi ise Allah’ın sıfatlarında şeriki olmadığı manasınadır. Yani, bütün sıfatları sonsuz ve mutlak olan ancak Allah’tır.

Her bir hayat sahibi “ekser kâinatta cilveleri görünen esmayı, birden kendi ayinesinde göster”mekle Allah’n birliğine çok cihetlerle delil olur.

 “Ehadiyet-i Zâtiye’yi, Muhyî perdesi altında bir nevi gölgesini gösterdiğinden, bir sikke-i Ehadiyet’i taşıyor.” cümlesinde açıkça ders verildiği gibi, bu cihetlerden en ehemmiyetlisi her canlının  Allah’ın hayat sahibi olduğunu ilan etmesidir. Yani, zatında hayat sahibi ancak Allah’tır. Ondan başka Muhyi yani hayat verici yoktur ve  bütün hayatlar bu ismin cilveleridir.

Aynı şekilde, o canlı kendisinde bulunan kudret sıfatıyla da Allah’ın birliğine ayrı bir şehadette bulunur ve der ki: “Bana kudret ihsan eden Allah’ın kudreti zâtidir, yani hariçten verilmiş bir kudret değildir. Bütün eşyadaki kuvvet ve kudretler o kudretin birer tecellisidir.” 

Böylece bir canlı kendinde tecelli eden her bir isimle Allah’ın hem varlığını hem de birliğini gösterir. 

Samediyet, Allah’ın her türlü ihtiyaçtan münezzeh olmakla birlikte, her varlığın bütün ihtiyaçlarını bizzat gördüğü manasını ifade eder.

Üstad’ın ayna misalinden hareket ederek diyebiliriz ki, bütün aynalar ışık sahibi olmakta Güneş'e muhtaçtırlar, Güneş ise aynalarda gösterdiği ışıklara asla muhtaç değildir.

Bütün canlıların hayatları Muhyi isminin tecellisiyledir ve Allah’ın hayat sıfatı varlıkların hayatlarına muhtaç olmaktan münezzehtir.

Keza, bütün rızıklanan canlılarda Allah’ın Rezzak ismi tecelli etmektedir ve Allah rızka muhtaç olmaktan münezzehtir. Bir ağaç, meyve vermesi için toprağa, suya, güneşe, bahara muhtaçtır. Onun bütün bu ihtiyaçlarını bizzat Allah görmektedir. Bu ise çok açık bir samediyet turrasıdır. Cenab-ı Hakk’ın ne o ağaca, ne onun meyvesine ne de onun hizmetine koşturduğu bu hizmetçilere muhtaç olmadığı izaha gerek olmayan açık bir hakikattir.

Bu iki misali kâinattaki bütün esma tecellilerine tatbik edebiliriz. 

"De ki: O, Allah birdir. Allah Sameddir." (İhlas, 112/1-2)

Bu ayet, esmâ-i hüsna adedince ehadiyet ve samediyet dersleri veren bir marifet hazinesidir.



14. Allah'ın "Samed" ismine kalbimiz aynalık yapıyor. Kâinatta insandan başka Allah'ın "Samed" ismine aynalık yapan varlık hangisidir?

Samedher şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. Bu tariften hareketle şunu söyleyebiliriz; her mahluk, hiçbir şeye muhtaç olmayan, yani Samed olan Allah’a ayinedarlık yapar ve ihtiyaçları için ondan yardım diler.

Güneş dönmek için Allah’a muhtaçtır. Taş var olmak için ona muhtaç. Ağaç meyve vermek için havaya, toprağa, suya ve güneşe muhtaç. Kâinat ağacının meyvesi olan insan ise bütün bir kâinata muhtaç olmanın ötesinde, ebedi hayata muhtaçtır.

 Her varlığın her arzusunu yerine getiren Samed olan Allah’tır. İhtiyaç arttıkça, Samed ismine ayna olma şerefi de artıyor.



15. "Samed" ismi kâinatta nasıl tecelli ediyor?

Samediyet, Allah’ın her türlü ihtiyaçtan münezzeh olmakla birlikte, her varlığın bütün ihtiyaçlarını bizzat gördüğü manasını ifade eder.

Üstad’ın ayna misalinden hareket ederek diyebiliriz ki, bütün aynalar ışık sahibi olmakta Güneş'e muhtaçtırlar, Güneş ise aynalarda gösterdiği ışıklara asla muhtaç değildir.

Bütün canlıların hayatları Muhyi isminin tecellisiyledir ve Allah’ın hayat sıfatı varlıkların hayatlarına muhtaç olmaktan münezzehtir.

Keza, bütün rızıklanan canlılarda Allah’ın Rezzak ismi tecelli etmektedir ve Allah rızka muhtaç olmaktan münezzehtir. Bir ağaç, meyve vermesi için toprağa, suya, güneşe, bahara muhtaçtır. Onun bütün bu ihtiyaçlarını bizzat Allah görmektedir. Bu ise çok açık bir samediyet turrasıdır. Cenab-ı Hakk’ın ne o ağaca, ne onun meyvesine, ne de onun hizmetine koşturduğu bu hizmetçilere muhtaç olmadığı izaha muhtaç olmayan açık bir hakikattir.

Varlığa baktığımızda, her varlığın yüzlerce ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Hususan insanların ihtiyaçları sonsuz denecek kadar çoktur. Bebeklikten mezara gidinceye kadar ve oradan da mahşere, mahşerden de inşallah cennete varıncaya kadar bu ihtiyaçlar hep devam eder.

Bir varlığın muhtaç olduğu şeyleri o varlığın kendisinin temin etmesi mümkün değildir. Ne Güneşi çevirmeye ve ne de yağmuru yağdırmaya kimsenin gücü yetmez. Gel gör ki, bu ihtiyaçlar en kolay bir şekilde muhtaçların imdadına gönderiliyor. İşte bu ihsan ve ikram "Samediyet"in tecellisidir.

Samediyetin tecellisi Yirmi İkinci Söz'de şöyle ifade edilmektedir:

"Evet, her bir zihayatta biri ehadiyet sikkesi, diğeri samediyet turrası bulunuyor. Zira bir zîhayat ekser kâinatta cilveleri görünen esmayı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, Hayy-ı Kayyum’un tecelli-i ism-i a’zamını gösteriyor. İşte ehadiyet-i zatiyeyi, Muhyî perdesi altında bir nevi gölgesini gösterdiğinden bir sikke-i ehadiyeti taşıyor."

"Hem o zihayat, bu kâinatın bir misal-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için kâinat kadar ihtiyacatını birden kolaylıkla küçücük daire-i hayatına yetiştirmek, samediyet turrasını gösteriyor. Yani o hal gösteriyor ki onun öyle bir Rabb’i var ki ona, her şeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşya, onun bir teveccühünün yerini tutamaz.”(1)

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



16. Aciz insan, nasıl "Ayine-i Samed" olur?

İnsanın mahiyet olarak aciz olması ile Allah'ın samediyetine ayna olması birbirine zıd değildir. Zira fiil ayrıdır, infial ayrıdır. İnsan kendi kudretiyle hiçbir fiili sahiplenemeyecek kadar aciz bir varlıktır. Ama infial yani fiili kabul etme özelliğiyle semavatın, dünyanın ve dağların kaldıramadığı yükleri (yani emanet-i kübrayı) rahatlıkla kaldırabileceği ayette bildirilmektedir.

İşte bu acizlikle insan Samed ismine de rahatlıkla ve zorlanmadan ayine olabiliyor. Çünkü ayine zatında nursuz olduğu için Güneş'in işini görecek güce sahip olmadığı hâlde, mahiyetindeki parlaklık vasıtasıyla Güneş'in ışığını yansıtabilecek bir özelliğe sahiptir. 

İnsan üç vecihle Allah'ın isimlerine ayine olur: 

Birincisi; gecede karanlık ne kadar zifirî olursa ışığa o kadar ayna olduğu gibi, insan da acz, zaaf ve fakrıyla Allah'ın kudret ve zenginliğine ayna olur. 

İkincisi; insan cüzi ilim, irade ve kudret gibi sıfatçıklarla Cenab-ı Hakk'ın külli ilim, irade ve kudretine ayna olur ve gösterir. 

Üçüncüsü; insan kendisinde tecelli eden isimlere de ayna olmak itibariyle Allah'ı gösteren güzel ve berrak bir ayinedir.

İşte insan zatında ve mahiyetinde aciz, zayıf ve fakir olduğu hâlde bütün ilahi isimlere ve Samed ismine güzel ve mükemmel bir ayna olabiliyor.   

Evet, Allah’ın bütün isim ve sıfatları, insanın mahiyetinde tecelli ediyor. İnsanın vazifesi ise bu tecellileri iman ve marifet nazarı ile okumaktır. İnsan bu sayede terakki eder ve en yüksek makamlara ulaşabilir.

Nasıl ki insan, kâinatın küçük bir misali ise, onun kalbi de bütün esmanın tecelligâhıdır.

İnsan, nefsini beslemekle değil, kalbini tatmin ile saadet bulur. Kalbe "Samed ayinesi" deniliyor. Samed, yani her şeyin kendisine muhtaç olduğu, ihtiyaçtan münezzeh Allah... Ve bu kalbin tatmini için yegâne reçete,

 "Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.(Ra’d, 13/28) 

ayet-i kerimesiyle beyan edilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

"Samed" ismi kâinatta nasıl tecelli ediyor?

Allah'ın "Samed" ismine kalbimiz aynalık yapıyor. Kâinatta insandan başka Allah'ın "Samed" ismine aynalık yapan varlık hangisidir?



17. "Madem şu kâinatın her bir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vacibü'l-Vücud’un vahdaniyetine açıyor..." Buradaki "Üç pencere", "iki delik" ve "iki kapı"yı birer cümle ile özetleyebilir misiniz?

"Üç Pencere" metinde maddeler halinde sıralanmıştı.

 "İki delik" ifadesi şu cümleye bakıyor:

“... Demek, her bir zerre, lisan-ı acziyle Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücuduna ve nizam-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehadet eder.”(1)

"İki kapı" ise şu cümlede ve izahında ders veriliyor:

“Evet, her bir zihayatta, biri ehadiyet sikkesi, diğeri samediyet turrası bulunuyor.”(2)

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.

2) bk. age.



18. "İşte marifetullahta terakkiyat-ı maneviyenin derecatını ve huzurun meratibini bundan anla ve kıyas et." cümlesini biraz açabilir misiniz?


On Dokuzuncu Söz’de “Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var.” buyurularak, bunların “Kitab-ı kâinat, Hâtem’ül-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’ân-ı Azîmüşşan” olduğu beyan edilir.

Bu ders, bizlere kâinat kitabındaki ince meseleleri zerrat penceresinden seyrettirmektedir. 

Kâinat, Allah’ın kudret kitabıdır. Bu kitaptaki bütün yazıların esası atomlardır. Bir mahluk, ne kadar iyi bilinir ve tanınırsa, ondaki ilahi sanatlar ve derin hikmetler de o kadar iyi anlaşılır. Bu Lem’a’daki marifet derslerinde ne kadar ileri gidilirse, insanın manevi terakkisi de o kadar ileri noktalara varır. Marifet ziyadeleştikçe de huzurda ilerleme kaydedilir. Yani, insan her neye baksa, onun atomlarla dokunmuş bir kudret mucizesi olduğunu anlar. Hayreti ve muhabbeti ziyadeleşir.

İşte, kâinat kitabının verdiği bu marifat dersleri çok daha ileri derecede “Hâtemü'l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’ân-ı Azîmüşşan”dan talim edilebilir.


İkinci Makam, Beşinci Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Nasıl ki bir kitap, eğer yazma ve mektup olsa, onun yazmasına bir kalem kâfidir. Eğer basma ve matbu olsa, o kitabın hurufatı adedince kalemler, yani demir harfler lazımdır; ta o kitap tabedilip vücut bulsun." Kâtip ve matbaa misalini açar mısınız?

İnternet hizmetleri henüz devreye girmeden, kitap basımı matbaalarda yapılırdı. Kurşundan yapılmış harfler, mürettipler tarafından dizilerek yazının kurşundan kalıbı ortaya çıkarılır; sonra bu kalıp iyice sıkıştırıldıktan sonra üzerinden mürekkepli silindirler geçirilerek boyanır, bir sonraki safhada da bu kalıp üzerinden kâğıt geçirilir ve yazılar kâğıda nakledilirdi.

Bir cümlenin bir kâtip tarafından yazıldığı kabul edildiğinde, ne matbaaya gerek vardır ne de kurşun kalıplara. O cümle kâtibin zihninde şekillenir ve daha sonra yazı halinde kâğıda dökülür. O yazıda kullanılan kalem ve mürekkep kâtibin emriyle iş görürler ve yazı gayet kolayca ortaya çıkar.

Kâtibin varlığı kabul edilmediği takdirde, yazıdaki her harf için bir demir kalıp gerektiği gibi, o harflerin bir araya getirilerek manalı bir cümle olması için de bir ilme ihtiyaç vardır. Kâtip kabul edilmeyince, bu ilim ya matbaaya verilecektir yahut mürekkebe.

Bu âlemde, ilahi ilimle dokunmuş ve kudret kalemiyle yazılmış her bir mahlukun varlığı, Allah’a isnad edilmediği takdirde, bir çiçeğin veya bir böceğin meydana gelmesi için onda vazife yapan her bir hücreye bir kalıp gerekir ve atomları o kalıplara hikmetle yerleştirmek için de ilim ve kudret lazımdır.

Tabiatçılara göre her şey tabiat matbaasından tabiî olarak çıkmaktadır. Materyalistlere göre ise her şeyi madde yapmaktadır. Yani birincilere göre kitabı yazan matbaadır, ikincilere göre ise mürekkep.

Her iki fikrin de akıldan çok uzak olduğu açıktır. Ancak, bu kişiler kendilerini aldatma yolunu tuttuklarından aklın kabul edemeyeceği birçok batıl yola girmişlerdir.

Bütün bu küfür cereyanlarının temelinde yatan iki temel unsur vardır:

Birisi, Allah’ın sonsuz kudretini ve o kudretle icra edilen sonsuz faaliyetleri sınırlı akıllarına sığıştıramamak; diğeri ise, iman etmenin ibadeti de beraberinde getireceğini bilmeleri sebebiyle isyankâr nefislerin imana yanaşmamaları…

2. "Sure-i Yasin, lafz-ı Yasin’de yazıldığı gibi..." İzah eder misiniz? Bu bir harfin içerisine surenin tamamını yazmak mıdır?

"Nasıl ki bir kitap, eğer yazma ve mektub olsa, onun yazmasına bir kalem kâfidir. Eğer basma ve matbu olsa, o kitabın hurufatı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır, ta o kitap tab’ edilip vücut bulsun. Eğer o kitabın bazı harflerinde gayet ince bir hatla o kitabın ekseri yazılmışsa Sure-i Yasin, lafz-ı Yasin’de yazıldığı gibi o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lazım, ta tab edilsin."(1)

Bir harfin içine surenin tamamını incecik bir şekilde yazıp yerleştirmek, sureyi normal bir şekilde yazmaktan daha zor ve daha sanatlıdır.

Bazı kıblegâhlarda Ya ve Sin harflerinin büyük ebatta yazıldıklarını ve bu iki büyük harfin içerisine Yasin suresinin tamamının yazıldığını görürüz. Üstat Hazretleri bunu bir misal olarak veriyor. Bu misali çok şeye tatbik edebiliriz. Mesela, bir ağacın yazılması büyük harflerle Yasin yazmaya benzetilirse, onun bütün planının çekirdeğinde yazılması küçük harflerle Yasin yazmak gibidir.

Tabiat denilen bu muhteşem âlemdeki temel unsurların harf mesabesinde olan küçücük bir sineğin içinde de bulunmaları ve görev yapmaları Yasin suresinin “Yasin” harflerinin içine yazılmasından daha acayip, daha mucizevi ve daha harikadır.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



3. "Şu kitab-ı kâinatı, kalem-i kudret-i Samedâniyenin yazması ve Zat-ı Ehadiyetin mektubu desen, vücub derecesinde bir suhulet ve lüzum derecesinde bir mâkuliyet yoluna gidersin." Buradaki "vücub derecesindeki suhuleti" nasıl anlamalıyız?

Vücub bir sıfatın vacip (kesinlik) derecesinde sabit olması manasındadır.

Allah’ın varlığı vacibdir; varlığı zatındandır, olmaması muhaldir.

Mahlukatın varlığı ise mümkin mertebesindedir; olması da olmaması da eşit derecededir. Vacib olan Alah’ın dilemesiyle var olurlar, aksi halde yoklukta kalırlar.

Vacib olan Allah, mümkinat üzerinde son derece kolay icraat yapar. Üstadımız bu kolaylığı “vücub derecesinde bir suhulet” şeklinde ifade etmiş oluyor.



4. "Vücub derecesinde suhulet" ve "imtina’ derecesinde suûbet" ne demektir?

Bu ifadeler vücud (varlık) hakkında yapılan şu tasnife dayanıyor:

Vacibü’l-Vücud: Varlığı zatından, ezelî ve ebedî; olmaması muhal. Bu vücud, ancak Allah’a mahsustur.

Mümkinü’l-Vücud: Varlığı zatından olmayan, Allah’ın yaratmasıyla var olan, olmasıyla olmaması müsavi. Bütün mahlukatın vücutları bu gruba girer.

Mümteniü’l-Vücud: Olması muhal olan. Hadisin (sonradan yaratılanın) kadimî (sürekli) olması muhaldir. Allah’ın şerikinin olması muhaldir. Bir sayının ne çift ne de tek olmaması muhaldir.  

Vücub; varlığı vacib olma, imtina ise; varlığı mümteni olma demektir. Buna göre, “Vücub derecesinde suhulet” eşyanın yaratılışının Allah’a isnad edilmesinde son derece kolaylık olduğuna; "imtina’ derecesinde suûbet" ise yaratılışın maddeye veya tabiata isnad edilmesinin yine son derece zor olduğuna işaret eder.



5. Tabiatın mistar olup mastar olmaması ne manaya gelmektedir?

Misdar; yazının düzgünlüğünü temin etmekte kullanılan alet (cetvel) demektir. Masdar ise, bir şeyin sudûr ettiği (çıktığı) yer manasına gelir.

Çizgi cetvelle çizilir, lakin onu çizen, cetvel değildir. Keza, mürekkep kalemden sudûr eder, ama yazıyı yazan mürekkep değildir.

Birinci şıkta da işaret edildiği gibi, yaratılan her varlık Allah’ın ilminde nasıl takdir edilmişse o şekilde vücuda gelmektedir. Allah’ın ilmindeki bu ilmî vücutlar birer manevi kalıp gibidirler; eşya, ilâhİ irade ve kudretle, bu kalıplara göre yaratılır.

Misdar ve masdar misali bu ince manayı ders veren bir temsil yahut bir teşbih gibidir. Misdar kaderi temsil eder, masdar ise kudreti. Şöyle ki: 

Genellikle, düz çizgi çizmek için hazırlanmış cetveller olduğu gibi, daire, elips gibi şekillerin de çiziminde kullanılan özel cetveller de vardır. Mesela, cetvelimizde bir daire şekli belirlenmiş ve kalıp olarak yerleştirilmişse, biz kalemimizi o kalıp üzerinde hareket ettiririz ve cetveli kaldırdığımızda kâğıdımıza daire şekli çıkar.

Kâğıt üzerinde bir daire şekli ve yanında bir kalem ve cetvel olduğunu düşünelim. Bu daire şeklini birisine göstererek, bu şekli kimin çizdiğini sorduğumuzda, aklını doğru kullananların vereceği cevap açıktır: Birisi bu cetveli kullanmış ve bu kalemle o şekli çizmiştir.

Şekli birisinin çizdiği kabul edilmediği takdirde, geriye bir takım batıl şıklar çıkıyor:

Bazıları dairenin kâğıttan tabiî olarak çıktığını söylerler. Bunlar tabiatçılardır. Bir kısmı, daireyi cetvelin ve kalemin çizdiğini söylerler. Bunlar sebeplere tapanlara benzerler. Bir diğer kısmı ise, daireyi kalemdeki mürekkebin çizdiğini söylerler. Bunlar da maddeye tapanlar, materyalistlerdir.

Hakikat ise eşyanın “misdar-ı kader üstünde kalem-i kudretle” yazıldığıdır.

“...Şu kitab-ı kâinatı kalem-i kudret-i Samedâniye’nin yazması ve Zat-ı Ehadiyet’in mektubu desen, vücub derecesinde bir suhulet ve lüzum derecesinde bir mâkuliyet yoluna gidersin.”(1)

“Kalem-i kudret-i Samedâniye”  

“Samed” ismi, her şey ona muhtaç, o ise hiçbir şeye muhtaç değil manasına geliyor. Bir yazının bütün kelimeleri, harfleri, satırları hep kâtibe muhtaçtırlar. O olmasa hiçbir yazı meydana gelmez. Ve o kâtip dilediğinde yazıları silebilir, varlıklarına son verebilir. Kâtip ise ne varlığında ne de devam ve bekasında yazıya muhtaç değildir.

Bu âlemdeki her varlık kudret kalemiyle yazılmış bir mektuptur. O sonsuz kudret sahibi ise hiçbir mahlukuna muhtaç değildir.

Bir varlık yaratılması için Hâlık ismine, hayatlanması için Muhyi ismine, görmesi ve işitmesi için Basir ve Semi isimlerine, rızkı için Rezzak ismine muhtaçtır. Allah ise bu varlıkların ne vücutlarına ne hayatlarına ne görmelerine ne işitmelerine ne de rızıklanmalarına muhtaçtır.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



6. "Bir kitabın her bir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücuduna tek bir suretle delalet ediyor... Kâtibini on kelime ile tarif eder ve çok cihetlerle gösterir." İzah eder misiniz?


Kâinat kitabında bir harfin kendini bir harf kadar göstermesi, onun ismini ve ne vazife yaptığını bilmemiz demektir. O mahlukun kimyevi yapısına, yaptığı vazifelere, onda tecelli eden ilahi isimlere nazar ettiğimizde, ifade ettiği manalar hem artar hem derinlik kazanır. Kâinat kitabıyla alakalı bütün araştırmalar ve yazılan bütün kitaplar, ondaki kelime yahut harflerin geniş tefsirleridir. Bunlar ise esma-i ilahiyeye dayanırlar.

Mesela, “göz” dendiği zaman hemen aklımıza gelen mana onun görme aleti olduğudur. Bu mana, gözün “bir harf kadar” yani cüz’î bir manasıdır. O ilahi esere esma-i ilahiye noktasında baktığımızda manalar küllîleşir. Görmeye vesile olmasıyla Basir ismini, şekliyle Musavvir ismini, güzelliğiyle Müzeyyin ismini, faydalarıyla Alîm, Hakîm, Kerîm gibi pek çok esmayı ders verir. “Nakkâş-ı Ezelî’nin esmasını bir kaside kadar tarif eder.”

Bilindiği gibi, kasideler ekseriyetle padişahları medih ve sena için yazılmış manzum eserlerdir. Bu kâinat kitabındaki her varlık da nizam ve intizamıyla ve taşıdığı nice hikmet ve manalarla Cenab-ı Hakk’ın esmasının güzelliklerini gösterir ve o esmanın kemaline ayine olur.

İkinci Makam, Altıncı Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Her bir nevin üstünde çok sikke-i ehadiyet, her bir küll üstünde müteaddit hatem-i vahidiyet, ta mecmu-u âlem üstünde mütenevvi turra-i vahdet, gayet parlak bir surette koymuştur." İzah eder misiniz?

Vahid ve Ehad isimlerinin her ikisi de Allah’ın bir olduğunu ifade ederler. Vahid ismi, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarında şeriki olmadığını, Ehad ismi ise, zatında şeriki olmadığını ifade eder.

Vahidiyet, Allah’ın sıfatlarının bütün mevcudatı ihata etmesi ve bu ihata hakikatine sahip başka bir zatın olamayacağı noktasında Allah’ın birliğini ifade eder.

Ehadiyet ise, Allah’ın zatının vacib, ezelî ve ebedî olduğu noktasında onun birliğini ifade eder.

Cenab-ı Hak namütenahi ve mutlak sıfatlarıyla bütün eşyayı muhittir. O sıfatların ihata sahasında bir başka ilaha yer yoktur.

Ve Allah, esmasına ayine olan her bir varlığın yanında hazır ve nazırdır.

İşte ilahi sıfatların her şeyi ihata etmesinin Allah’ın birliğini göstermesi vahidiyet, Allah’ın her şeyin yanında hazır ve nazır olup esmasını onda tecelli ettirmesinin onun birliğine delaleti ise ehadiyettir.

Mesela, bütün yeryüzünün hayatla kaynaşması, bu varlıklara hayat veren bir Muhyi olduğunu gösterdiği gibi, her bir canlı da kendinde tecelli eden hayatla Allah’ın Muhyi olduğunu gösterir. Birincisi vahidiyet cihetiyle, ikincisi ehadiyet cihetiyledir.

Besmelenin sırlarında vahidiyet ve ehadiyet arasındaki fark güneş misaliyle izah edilmiştir.

"Vahidiyet ise, bütün mevcudat birinindir ve birine bakar ve birinin icadıdır demektir."

"Ehadiyet ise, her bir şeyde Halık-ı külli şey’in ekser esması tecelli ediyor demektir."

"Mesela güneşin ziyası, bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misalini gösterir. Ve her bir şeffaf cüzde ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması, ehadiyet misalini gösterir."(1)

Buna göre, sikke-i ehadiyyet, hatem-i vahidiyyet, turra-i vahdet terkipleri hakkında şunları söyleyebiliriz:

Sikke-i Ehadiyet: Allah’ın zatının bir olduğunun şahitleri, mühürleridir.

Hatem-i Vahidiyet: Allah’ın sıfatlarının sonsuz olduğu ve bu sonsuz sıfatların eşi ve benzeri olamayacağı, yarattığı her mahlukun sonsuz bir kudret, ilim ve irade gerektirmesiyle açıkça anlaşılır. Her eseri üzerinde, onun bütün âlemleri yaratmaya kadir olduğunun mührü vardır.

Turra-i vahdet: Vahdet, birlik demektir, kesret ise çokluk manasına gelir. Kesret, bir irade ve kudretle vahdete erdirildiğinde kendisini ayrı bir şey olarak gösterir. Bu ise Allah’ın birliğinin en büyük bir delilidir.  Mesela, beş parmak kesreti ifade eder, el ise vahdettir. Bu beş parmak bir araya getirilerek bir el yaratılmıştır. Elde bir turra-i vahdet vardır ve bu turra bütün eli yaratanın mührüdür. Bir parmağı kim yaratmışsa bütün eli de o yaratmıştır.

Aynı şekilde, yüz trilyon kadar hücrenin vahdetiyle insan bedeni ortaya çıkmıştır. Denizlerin, ovaların tümü “küre-i arz” olarak kendini gösterirken, bütün yıldızlar “gökyüzü” olarak adlandırılırlar.

Bunların her biri bir “vahdet turrası” taşır ve o kesretin bir ferdine sahip olmak için tümüne sahip olmak gerektiğini ilan eder.

1) bk. Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Dördüncü Kelime.



2. "Nakkaş-ı Ezelî, zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üç yüz bin nebatat ve hayvanatın envaını, nihayetsiz ihtilat, karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile ve gayet derecede intizam ve tefrik ile..." Nasıl benzerlik ve fark vardır?

Bitkilerin kış mevsiminde varlık sahasından silinip baharda yeniden yaratılmaları gibi, insanlar da ölüm kanunuyla bu dünya sahifesinden tamamen siliniyorlar. Bedenleri elementlere dönüşürken, ruhları berzah âlemine göçüyor.

Bitkilerin yeniden yeryüzünde boy göstermek için baharı beklemeleri gibi, o vefat eden insanların ruhları da kıyametin kopup haşrin gelmesini bekliyorlar.

Bahar mevsimi geldiğinde bütün bitkiler kısa bir zaman içinde yeniden yaratıldıkları ve bütün hususiyetlerini eksiksiz takındıkları gibi, haşrin gelmesiyle de insanlar bir anda mahşer meydanında toplanacaklardır.

Dünya hikmet âlemi olduğu için, bitkilerin yeniden yaratılmaları belli bir zaman dilimi içinde tedricen gerçekleşir. Kudret âlemi olan âhirette her şey bir anda yaratıldığından, haşir meydanına toplanma da bir anda olacaktır.

Bu iki haşir arasındaki en büyük fark ise, baharda yaratılan bitkilerin bir önceki yılda yaratılanların aynı değil misli olmaları, insanların ise aynen diriltilmeleridir. Şu var ki, cesetlerini giyerek mahşer meydanına çıkan ruhların bu ikinci yaratılışta giydikleri cesetler, ahiret âlemine münasiptir ve dünyadakilerden çok farklıdır. Bedenlerin şekilleri aynı olsa bile, dünyadaki bedenlerle aralarında gölge ile asıl arasındaki fark kadar büyük bir farklılık vardır.

Üstad Hazretleri; “Bize gösterdiğin nümunelerin, gölgelerin asıllarını, menbalarını göster.” diye yaptığı niyazında, cennet nimetlerinin dünya nimetlerinden çok ileri olduğunu, dünya nimetlerinin onlara göre gölge gibi zayıf kalacağını beyan ettiğine göre, cennetteki bedenlerin de dünya bedenlerinden o derece ileri olması gerekir; ta ki bu yeni âlemin nimetlerinden istifade edebilsinler.



3. "Üç yüz bin muhtelif nebatat ve hayvanatın envaı…" Bu sayıyı güncelleştirerek nazara vermek doğru mudur?

Burada mühim olan rakam değil, çokluktur ve farklılıktır. Bu kadar çok ve birbirinden farklı bitkileri, kışın ölümlerinden sonra bahar mevsiminde birbirine karıştırmaksızın yeniden yaratmak, Allah’ın nihayetsiz ilim ve kudretini göstermektedir.

Kaldı ki, birinci cümlede “en az üç yüz bin” denilmesi bu rakamın kesin olmayıp, çok daha büyük olabileceğine de işaret etmektedir.

Bu rakamı güncelleştirmek yerine, metnin açıklamasını yaparken bugün ulaşılan rakam verilebilir. Bugün hayvan türlerinin üç milyon kadar olduğu söyleniyor. Bu rakam da sürekli değişebilir...



4. "Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki o, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla kadirdir." (Rum, 30/50) Haşrin ispatı ile alakalı bu ayet hakkında bilgi alabilir miyiz?

Üstad Hazretleri Eğirdir Gölü kenarında, kendi ifadesiyle Barla Denizinin sahilinde bu ayet-i kerimeyi defalarca okuyarak tefekkürde bulunmuş, sonra aceleyle Barla’ya gelerek kalbine doğan manaları yazdırmaya başlamış ve böylece “Haşir Risalesi”nin telifine başlanmıştır.

Yeryüzünün kışın ölmesiyle birlikte onda hayat süren bütün bitkiler ve onlarla birlikte sayısız böcekler ve küçük hayvancıklar da ölüyorlar. Bir sonraki baharda bütün bu bitkiler ve nice böcek taifeleri yeniden yaratılıyorlar. Bu ise öldükten sonra dirilmenin milyonlarca delili demek oluyor. Hatta Üstad Hazretleri bir tek ağaçta, “yaprakları, çiçekleri ve meyveleri” cihetiyle üç çeşit haşir numuneleri sergilendiğine dikkat çekiyor.

Ölen ağaçları dirilten bir kudret, elbette dirilmeye çok muhtaç ve müştak olan insanları da ölümlerinden sonra yeniden diriltecek ve bir başka âlemde yeni bir hayata mazhar kılacaktır.

Bu ayet-i kerimede verilen haşir dersi başka ayetlerde de farklı ifadelerle, yine tekrar edilmiştir. Mesela, Kâf suresinde şöyle buyurulur:

“Gökten de bereketli bir su indirip onunla kullar için rızık olarak bahçeler ve biçilecek taneler (ekinler), birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik ve böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (dirilip kabirlerden) hayata yeniden çıkış da böyledir.” (Kaf, 50/9-11)



5. "Gelincik Dağını ve Süphan Dağını bir işaretle kaldıran bir zat-ı muciznümaya, 'Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?' denilir mi?" İzah eder misiniz?

"Evet, zeminin diriltilmesinde, üç yüz bin haşrin nümunelerini birkaç gün zarfında yapan, gösteren Kudret-i Fâtıraya, elbette insanın haşri ona göre kolay gelir. Mesela, Gelincik Dağını ve Süphan Dağını bir işaretle kaldıran bir Zat-ı Muciznüma'ya, 'Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?' denilir mi? Öyle de gök ve dağ ve yeri altı günde icad eden ve onları vakit be vakit doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîme, bir Kerim-i Rahime, 'Ebed tarafından ihzar edilip serilmiş, kendi ziyafetine gidecek yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?' İstib'ad suretinde söylenir mi?"(1)

Temsilde geçen “büyük taş”, kabir ehlinin üzerine örtülen toprak tabakasıdır.

“Gelincik Dağını ve Süphan Dağını bir işaretle kaldıran bir Zat-ı mu'ciznümâ”nın insanların üzerinden toprak tabakasını da kolayca kaldırabileceğine işaret ediliyor.

Devamında ise “gök ve dağ ve yeri altı günde îcad eden ve onları vakit bevakit doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîm’e, bir Kerîm-i Rahîm’e” bu işin ağır gelmesinin düşünülemeyeceği ifade ediliyor.

Bu misalde asıl anlatılmak istenen husus ise haşrin yani öldükten sonra dirilmenin Allah’ın kudretine nisbeten ne kadar kolay olduğunu göstermektir. Evet, koca kâinatı yoktan var edip sürekli tebdil ve tedvir eden Allah’ın sonsuz kudretine karşı, “Çürümüş bir insanın cesedini acaba ikinci defa diriltebilir mi?” diye vehim ve şüphe ile yaklaşmak en büyük bir cehalettir.  

Koca bir ağacın bütün planını küçük bir çekirdeğin içine yerleştiren bir kudret için, “Vefat etmiş bir insanın ruhunu nasıl muhafaza edebilir?” denilebilir mi?

Dünyayı sapan taşı gibi döndüren bir kudrete, “Bu dünyayı bozup dağıttıktan sonra, ikinci defa tekrar diriltip inşa edebilir  mi?” denilir mi?

Her bahar mevsiminde haşrin milyonlarca nümunelerini bize gösteren böyle bir Zat için; “Acaba kıyametten sonra haşri yapabilir mi?” demek salim bir akılla bağdaşır mı?

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



6. "Gök ve dağ ve yeri altı günde icat eden ve onları vakit be vakit doldurup boşaltan..." Baharda nebatatın bir anda değil de birkaç gün yahut birkaç hafta zarfında ihya edilmesinin hikmeti nedir?

“Dünya darü’l-hikmet, âhiret darü’l-kudrettir.”

Baharda bitkilerin birkaç günde yaratılmalarının, kâinatın altı devrede yaratılmasıyla yakın alakası vardır. Bu konuda sayılamayacak kadar misal verilebilir. Sadece üç misal vermekle iktifa edelim:

Ağaç bir anda yaratılmadığı için yaprak ve meyveleri de bir anda olmuyorlar.

Yumurta bir anda tavuk olmadığı için, civciv de bir anda tavuk olmuyor.

Anne bir anda yaratılmadığı için çocukları da bir anda dünyaya gelmiyorlar.

Cenab-ı Hak bir kısım mahlukatını “ibda” suretinde yoktan ve zamansız yaratıyor; bunun en güzel misali kendi ruhumuzdur. Bir kısmını da “inşa” suretinde, tedrici olarak yaratıyor; bunun da en güzel misali kendi bedenimizdir.

Bu dünyada “inşa” suretindeki yaratmanın misallerine daha çok şahit oluyoruz. Zaten “ibda” ile yaratılan ruhlar ve melekler âlemini hiç göremiyoruz.

“İnşa” ile yaratmanın çok hikmetlerinden birisi, birçok ilahi sanatın bu yolla teşhir edilmiş olmasıdır. Eğer her şey bir anda yaratılsaydı, mesela, ne civcivden ne bebekten ne fidandan söz edebilirdik. Sadece insan, tavuk ve ağaç yaratılırdı.

“İnşa” suretinde yaratılmanın, dünyaya imtihan için gönderilen insan için hususi bir ehemmiyeti vardır. İnsan bir anda, mesela kırk yaşında yaratılsaydı, o yaşta henüz okuma yazma bilmeyen, bir büyük çocuk olurdu. Yine böyle bir yaratılışta anne ve babaya da gerek kalmazdı.

İnsan aile hayatında ebeveynine karşı vazifelerinden, toplum hayatındaki nice mükellefiyetlerine kadar çok şeyle de imtihan olmaktadır.

Bütün bunlar “inşa” yoluyla yaratılmayı gerektirir.

7. Gök, dağ ve yerin altı günde yaratılmasından maksat nedir? "Gün" denince yirmi dört saati mi anlayacağız?

Yirmi dört saat, dünya günüdür. Bu rakam her gezegen için değişir. Semaların ve yerin altı günde yaratılmasına dair ayet-i kerimede geçen “gün” ifadesini, tefsir âlimleri “dönem ve devir” şeklinde açıklamışlardır.

İnsan da ana rahminde “nutfe, alaka, mudğa, azm, lahm, halk-ı cedid” olmak üzere altı devrede yaratılıyor, ancak bu altı devrenin toplamı dokuz ay ediyor.

Yeryüzündeki bütün canlılar kâinatın altıncı devresinde yaratılmışlardır. Bu devreler hakkında ilim adamları birbirinden farklı ve çok büyük rakamlar veriyorlar. O konuda kesin bir şey söylememiz “mümkün olmadığı gibi lazım da değildir”.



8. "İstibat suretinde söylenir mi?" ifadesinden anlaşıldığına göre, haşri inkârın temelinde, aklın yeniden dirilişi anlayamaması yatıyor. Bu konuda neler söylenebilir?

Üstad Hazretleri Onuncu Söz’ün bir haşiyesinde“Ekser küfür ve dalâlet, istib’addan ileri gelir. Yani, akıldan uzak ve muhal görür, inkâr eder.” buyuruyor.

Onuncu Söz’de olduğu gibi bütün Nur derslerinde akıl-kalb beraberliği söz konusudur. Aklın anlamakta zorlandığı meseleleri kalbin rahatlıkla kabul edebilmesi için, Nur Külliyatı’nda iman hakikatlerine dair yüksek hakikatler ve ince meseleler, temsiller yoluyla akla yakınlaştırılmış ve kalbin kabulüne hazır hale getirilmiştir.

İstibad hastalığının temelinde, aklın kendini ve vazifesini iyi tayin edememesi yatar. İnsanın bedeni gibi ruhu da mahluktur ve her mahlukun bir cevelan sahası ve bir sınırı vardır; onu aşamaz. Elin ulaşabileceği sahalar gibi, kulağın işitebileceği sesler, gözün görebileceği eşya da hep sınırlıdır.

Aynı şekilde akıl da bir mahluk olarak sınırlıdır. Gücünü aşan hakikatleri inkâr yoluna girdiğinde küfür ve dalâlete düşebilir.

Her şeyden önce, akıl kendi mahiyetini, hafızanın, vicdanın ve bütün his âleminin mahiyetlerini ve nasıl çalıştıklarını idrakten çok uzaktır.

Nur Külliyatı’nda “Hakaik-i mutlaka mukayyed enzar ile ihata edilmez.” buyurulur.  Buradaki “enzar” kelimesi nazarlar, yani akıllar demektir. Akıl mutlak hakikatleri anlayamaz, ama onların varlığını bilebilir.

Akıl konusunda, “Kelimeler-Cümleler 2” kitabında yer alan üç yazıya bakılabilir. Bunlardan konumuzla yakından alakalı olan kısa bir yazıyı aşağıda takdim ediyoruz:

“HAZIMSIZLIK”

“Hasta midelerin hazımda zorlanmaları gibi, bozulmuş akıllar da hakikatları idrakte güçlük çekerler. İşte bu ikinci hazımsızlık hastalığına, 'istibad' deniliyor. İstibad, yani akıldan uzak görüp inkâra sapmak…”

“Bir yonca tarlasında dolaşan küçük bir böcek düşününüz. Bu böcek, kendisini balta girmemiş muhteşem bir ormanın izbelerinde hissedecektir. Ona deseniz ki, şu koca orman gibi daha binlercesini, yer küresi sırtına almış, uçarak yol alıyor. Bu açık hakikatı o küçük aklına sığıştıramayacak ve inkâra sapabilecektir.”

“İnsan da hudutlarına hayallerin erişemediği bu büyük âlem içinde zavallı bir böcek gibidir. Gördükleri, göremediklerinin yanında, deryada damla. Bildikleri de bilmediklerinin yanında öyle..."

"İnsan, aklını ve hayalini iyi değerlendirirse, bütün bu âlemleri sonsuz bir ilim ve kudretle çekip çeviren, koyup kaldıran Allah’a iman eder. Bu haller onun hayretini arttırır ve onu kulluğun en önemli vazifelerinden biri olan 'tekbir'e götürür. İşte istibad, bu büyük icraatlarda Allah’ın büyüklüğünü okuyamayan insanlarda baş gösteren bir çeşit akıl hastalığıdır.”



9. "Gayet basirane ve hakîmane zeminin yüzündeki şu tasarrufat-ı azime-i bahariye üstünde bir hatem-i vahidiyet gayet aşikâre görünüyor." Devamıyla izah eder misiniz?

Yaz mevsiminde yeryüzünün tamamında sayısız denecek kadar çok icraat kısa bir zamanda yapılıyor.  “Vüs’at-i mutlaka” ifadesiyle bütün bu faaliyetlerin çok geniş bir sahada yapıldığına dikkat çekiliyor. Geniş bir sahada yapılan işlerin yavaş yürümesi beklenirken, aksine bütün işler son derece süratle görülüyor.

Böyle geniş bir sahada süratle yapılan işlerin mahsulleri çok pahalı olması gerekirken, büyük bir cömertlik eseri olarak çok ucuz, hatta bedava dağıtılıyor.  

Bu üç nokta birden düşünüldüğünde, bu faaliyetlerde çok aksaklıklar görülmesi beklenir, mahsullerin sanat değerinin de düşük olacağı tahmin edilir. Aksine, elde edilen neticelerde “kemâl-i hüsn-ü sanat ve mükemmeliyet-i hilkat” görülüyor. Her neye baksak bundan daha güzeli ve bundan daha mükemmeli olamaz, deriz. Bu hal gösteriyor ki, bu işler; “gayr-i mütenahi bir ilim ve nihayetsiz bir kudret” ile görülmektedir. Sonsuz ilim ve kudret ise ancak Allah’a mahsustur ve dersin başında ifade edildiği gibi bu tabloda “hâtem-i vâhidiyet gayet âşikâre görünüyor.”

Vahidiyet, Allah’ın sıfatlarının nihayetsiz olması ve her şeyi ihata etmesi, bütün faaliyetlerin bu sıfatlarla görülmesi, yani ilahi sıfatlarda şerik olmaması demektir.

Her şey mutlak sıfatlarla ihata edildiği için, bir iş bir işe mani olmamakta ve her mahluk son derece sanatla ve mükemmel yaratılmaktadır. On Altıncı Söz’de izah edildiği gibi, Güneş'in ziyası bütün eşyayı ihata ettiği için, onun icraatında az ile çok, büyükle küçük, uzakla yakın fark etmez. Her şeyi bir şey gibi kolay ve mükemmel aydınlatır.

Bunun bir benzeri de hava unsurunda görülür:

Hava unsuru bütün yeryüzünü kapladığı için bir insanın teneffüsü ile bütün canlıların teneffüsü aynı kolaylıkla ve aynı mükemmellikle yapılır. Bütün kan orduları birlikte temizlenir.

Bir sonraki paragrafta bu hakikate harika bir misal veriliyor. Bir üzüm ağacının bütün dalları bir tek merkezden idare edilmekte, o ağacın tümünde aynı kanun hükmetmekte ve ağacın tamamı güneşle, havayla ihata edildiği gibi bu unsurlar da ilahi sıfatlarla ihata edilmiş bulunmaktadır. Böylece bütün üzümler bir üzüm tanesi gibi kolay idare edilir ve hepsine, başta su unsuru olmak üzere, bütün ihtiyaçları birlikte koşturulurlar.

İşte yaz mevsiminde yeryüzündeki bütün meyveler ve sebzeler bir üzüm ağacı gibi kolay ve mükemmel idare ediliyorlar ve her birinin her ihtiyacı da gayet kolay görülüyor.

سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ

Bu ibare dersin fezlekesi gibidir. Manası:

“Yaptığı işlere (harika sanatlara) bütün akılların hayret ettiği o Zat, her türlü kusurdan (noksan sıfatlardan) nihayet derece münezzehtir.”

10. "Bütün yeryüzünde bir vüsat-i mutlaka içinde bir icat, bir tasarruf, bir faaliyet var. Hem o vüsat içinde bir sürat-i mutlaka ile işleniyor. " İzah eder misiniz?

Evet, görüyoruz ki, bütün yeryüzünde bir vüs’at-i mutlaka içinde bir icad, bir tasarruf, bir faaliyet var. Hem o vüs’at içinde bir sür’at-i mutlaka ile işleniyor. Hem o sür’at ve vüs’atle beraber bir suhulet-i mutlaka ile yapılıyor. Hem o sür’at ve vüs’at ve suhuletle beraber, teksir-i efradda bir sehâvet-i mutlaka görünüyor..." (Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam)

“Evet, görüyoruz ki, bütün yeryüzünde bir vüs’at-i mutlaka içinde bir icad, bir tasarruf, bir faaliyet var." 

Mutlak bir genişlik içinde icat, tasarruf ve faaliyette bulunmak ancak sınırsız bir ilim, irade ve kudret ile mümkün olabilir. Çünkü sınırlı bir ilim, irade ve kudret o mutlak genişliğe yetemez. O geniş dairenin her tarafında tasarrufta bulunamaz. 

"Hem o vüs’at içinde bir sür’at-i mutlaka ile işleniyor." 

Mutlak bir genişlik içinde mutlak bir hızlılık var ki bu birbirine zıt iki durumdur ve bu yine sınırsız bir ilim, irade ve kudretle mümkün olabilir. Daire genişledikçe hız düşer iki zıddı bir arada götürebilmek ancak sınırsız bir ilim, irade ve kudretle mümkün olabilir.

"Hem o sür’at ve vüs’atle beraber bir suhulet-i mutlaka ile yapılıyor." 

Daire hem geniş olacak hem işler hızlı görülecek hem de mutlak bir kolaylıkla yapılacak bu yine sınırsız bir ilim, irade ve kudretle mümkün olabilir. Genişlik, hız ve kolaylık birbirine zıt şeylerdir yani daire genişledikçe hız düşer işler zorlaşır. Bu üç zıddı bir arada yapabilmek ancak sınırsız bir ilim, irade ve kudretle mümkün olabilir.

"Hem o sür’at ve vüs’at ve suhuletle beraber, teksir-i efradda bir sehâvet-i mutlaka görünüyor." 

Hız, genişlik ve kolaylıkla beraber fertlerin çoğaltılmasında ve çokça yaratılmasında mutlak bir bolluk ve cömertlik görünüyor. Bu da üçüncüye dördüncü bir zıt ve zorluk katıyor. Yani geniş, hızlı, kolay olmanın yanında bir bolluk işin içine giriyor ki bu da yine sınırsız bir ilim, irade ve kudretle mümkün olabilir. Sınırlı sıfatların bu zıtlıklarla baş etmesi, bu zıtlıkları bir arada cem etmesi mümkün değildir. 

"Hem o sehâvet ve suhulet ve sür’at ve vüs’atle beraber, her bir nevide, her bir fertte görünen bir intizam-ı mutlak ve gayet mümtaz bir hüsn-ü san’at ve gayet müstesna bir mükemmelliyet-i hilkat ile beraber gayet sehâvet içinde bir intizam-ı tam var..." (bk. age., a.y)

Genişlik var, kolaylık var, hızlılık var, bolluk ve cömertlik var. Bu zıtlara bir de mutlak bir sistem ve düzen ekleniyor ve  bununla da kalmayıp yaratılan her bir şey mükemmel bir sanat ve estetik içinde yaratılıyor. Bu altı zıddı bir arada yapmak ancak sınırsız bir ilim, irade ve kudretle mümkün olabilir.

"Ve o teksir-i efrad içinde bir mükemmeliyet-i hilkat ve gayet sürat içinde bir hüsn-ü sanat ve nihayet ihtilât içinde bir imtiyaz-ı etemm ve gayet mebzûliyet içinde gayet kıymettar eserler ve gayet geniş daire içinde tam bir muvafakat ve gayet suhulet içinde gayet san’atkârâne bedîaları icad etmek..." (bk. age., a.y)

Fertlerin çokça yaratılması değersiz ve sanatsız olmasını gerektiren bir etken iken tam tersi mükemmel bir sanat ve hilkat ile yaratılıyorlar. Bir şeyin çok hızlı yapılması özensiz ve sanatsız olmasını gerektirirken aksine güzel ve özenli olması da ayrıca bir mucizedir. 

Eşyanın müthiş bir karışıklık içinde ve iç içe olması, her şeyin birbirine girmesi ve karmakarışık olmasını gerektirirken tam bir imtiyaz ve seçkin olması yine sınırsız bir ilim, irade ve kudretle mümkün olabilir.

Özetle Allah zıtları cem ederek bu zıtların ancak sınırsız bir ilim, irade ve kudretle mümkün olabilirliğini gözlere gösteriyor ve akıl sahiplerine kainat üzerindeki imza ve mührünü bu yolla ilan ediyor.

"Bir anda, her yerde, bir tarzda, her fertte bir sanat-ı hârika, bir faaliyet-i mu’ciznümâ göstermek, elbette ve elbette öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hazır, nazırdır. Hiçbir şey ondan gizlenmediği gibi, hiçbir şey ona ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, onun kudretine nisbeten müsavidirler." (bk. age., a.y)

Allah’ın varlığı zatındandır, vacibdir, ezelî ve ebedîdir. Onun yaratmasıyla yokluktan kurtulup varlık âlemin gelen her şeyin varlığı mümkindir. Mümkin, Allah’ın yaratmasıyla var olduğu gibi, O dilediğinde de varlık sahasından silinir.

Allah’ın bu mümkin varlıklardaki tasarrufu sırf bir emir iledir.

Cenab-ı Hak vacib olan kendi varlığına göre gölge kadar zayıf kalan bütün mümkin varlıklarda son derece kolay tasarruf eder.

Metinde geçen nisbet kelimesi çok ehemmiyetlidir. Zira bazı insanlar birçok hakikatleri kendi güç ve kuvvetlerine, kendi ilim ve iradelerine nisbet ettiklerinde akıllarına sığıştıramaz ve inkâra saparlar. Mesela, bir insan “Cenab-ı Hak sonsuz işleri birlikte nasıl yapmaktadır?” sualinin cevabını ararken kendisinin bir anda iki iş yapamadığını ölçü alırsa, o büyük hakikati idrak edemez ve inkâra sapabilir. Kendi sınırlı kudretini ölçü alarak kâinattaki sonsuz kudret tecellilerine bakmak da insanı aynı hataya götürür.

Allah’ın bütün sıfatları ezelîdir, mutlaktır ve sonsuzdur. İnsanın ise kendisi gibi sıfatları da sonradan yaratılmıştır, hepsinin bir başlangıcı ve sonu vardır. İnsan bu hakikatten gaflet ettiği takdirde çok açık hakikatleri aklına sığıştıramaz ve inkâr yoluna girer.



11. "Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, daim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurup tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifayet edecek." Daim su vermekle ne kastediliyor?

"Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, daim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurup tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifayet edecek. Halbuki, bazan az bir rutubet ancak eline geçer. İşte, bu işi yapan, her şeye kadîr olmak lâzım gelir." (Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Yedinci Lem'a)

Burada sebep ile netice arasındaki orantısızlık nazara veriliyor; mesela kavun ve karpuz gibi meyveler çok sulu oldukları halde kurak ve susuz yerlerde yetişmektedir. Pirinç içinde nem yok ama suyun içinde yetişiyor. Burada sebeplerin neticeyi yaratma açısından ne kadar uzak oldukları bu gibi tecellilerle nazara veriliyor.

Bağ çubuğu ile üzüm arasında da benzer bir ilişki mevcut. Çubuk daim su akıtan bir musluk gibi olsa da yazın öyle bir hararet bir sıcaklık var ki, o çubuğun suyunu anında kurutur ve yok eder. Normalde olması gereken bu, yani sebeplerin mahiyet ve durumları aslında neticenin oluşmasını tehdit eden ve yok etmeye eğilimli şeyler. Allah’ın sebepleri bu şekilde yapmasının sebebi; insanlar yaratmayı sebeplerden bilmesinler diyedir. Buna rağmen insanlar sebeplere takılı kalıyorlar.

İlave bilgi için tıklayınız:


İkinci Makam, Yedinci Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Omuz omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîme itaat ederler." Bu alemde yardımlaşmalar yanında çarpışmalar da görülüyor. Bunu nasıl izah edersiniz?

Kâinatta, yardımlaşma hakikati güneş gibi açıktır, inkârı mümkün değildir. Bu konuda Üstad Hazretlerinin verdiği harika misallerin hiçbirinin aksini ispat etmek mümkün değildir.

Mesela, bitkilerin aç olan hayvanların imdadına koşmalarına kim mücadele diyebilir?!. Hayvanların insanlara hizmet etmelerini ve ihtiyaçlarını görmelerini kim mücadele olarak kabul edebilir?!. Gıda maddelerinin hücrelerin imdadına koşmaları cidal kabul edilebilir mi?!.

Sayılamayacak kadar çok yardımlaşma misalleri yanında, bazı mücadele sahneleri de görülmektedir. Ancak, bunlar birincilere göre, dikkate alınmayacak kadar azdır.

Sözü edilen bu mücadeleler başlıca iki sahada görülür: Birisi insan nefsinin doymak bilmeyen hırsı, diğeri ise hayvanlar âleminde görülen rızık kavgaları.

İnsan, mahiyeti itibariyle hem cennetteki ulvi derecelere, hem de cehennemdeki azap menzillerine namzettir. Bu konuda çok yönlü bir imtihan geçirmektedir. İmandan ve ibadetten imtihan olduğu gibi, güzel ahlak konusunda da mühim imtihanlara tabi tutulur. Bu çok yönlü ahlak imtihanının bir yönü de “adalet ve zulüm” şıklarından hangisini tercih edeceğidir.

İşte dünyanın fâni ve kısa, ahiretin daha hayırlı ve baki olduğundan gaflet eden insan nefsi, hırs, haset, kin, adavet, kıskançlık gibi kötü huyların esiri olduğunda, insaf ve adalet çizgisinden sapmakta ve zulme girmektedir. İşte bu noktada, zulmetmek isteyen kesimle, buna engel olmak isteyen karşı taraf arasında bir mücadele kaçınılmaz olur.

Bu, dünya imtihanının bir sorusudur. Her imtihanda olduğu gibi bunda da kişi adaleti veya zulmü, netice itibariyle de cenneti yahut cehennemi seçmekte serbest bırakılır. Bu serbestliğin bir neticesi olarak da birçok zulüm tabloları boy gösterir.

İkinci mücadele, hayvanların rızık kavgalarında kendini gösterir. Bilhassa, vahşi ve yırtıcı hayvanların zayıf hayvanları parçalayarak yemelerinde çok acı bir tablo sergilenir. Ancak, konuya şu şekilde nazar ettiğimizde, bir derece rahat edebiliriz:

Cenab-ı Hak hayvanları et yiyen ve ot yiyenler olmak üzere iki grupta yaratmıştır. Ot yiyenlerin bitkileri yerden koparıp yemelerinde bir mücadele söz konusu olmuyor. Zira bitkiler zaten onlara bir sofra olarak hazırlanmışlar ve bu vazifeyi memnuniyetle yapıyor gibi bir halleri var.

Hayvanların birbirlerini yemelerini zahiren çirkin gören insan, bir de bunun aksini düşünse, çok daha çirkin bir tabloyla karşılaşacaktır. Yani, hayvanları başka hayvanların yemediklerini, bütün hayvanların sadece ot yediklerini düşündüğümüzde, ölen hayvanların cenazeleri yeryüzünü dolduracak ve çok çirkin ve bir o kadar iğrenç bir manzara ortaya çıkacak ve dünya yaşanmaz olacaktı.

O halde, hayvanların birbirlerini yemeleri hikmete uygun düşüyor. Her nefis ölümü tadacağına göre, hayvanların bir kısmının ölümleri diğer kısmına rızık olmakla gerçekleşmiş oluyor. O parçalanıp yenilen hayvanın bir an için bundan kurtulduğunu düşünelim. Bu durumda fazla bir kazancı olmayacak, sadece dünyada biraz daha fazla yaşayacak, biraz daha fazla yiyip içecek, sonunda yine ölecektir. Bu fazla zaman içinde, insanlarda olduğu gibi, faydalı ameller işleyip ahiretteki makamını artırması da söz konusu değil. Ruhları zaten baki. On Yedinci Söz’de ifade edildiği gibi, ahirette bu ruhların, ebediyen “bir mükâfat-ı ruhaniye” ve “bir ücret-i maneviye”leri olacak.

Hayatı veren Allah olduğu gibi, ölümü veren de yine odur. Hayvanlar arasındaki bu rızık mücadelesi sonunda bazı hayvanların ölümü tatmaları da onun takdiri iledir. Öyle olmasa, güçlü hayvanların dünyayı istila etmesi ve zayıfların neslinin tükenmesi gerekirdi. Gerçek durum bu zannı desteklemez, hatta bazen aksini ispat eder. Bizim acıdığımız o zayıf hayvanlar vahşi bir hayvan tarafından parçalandığı ana kadar hayatını sürdürmüş, annesinden doğduğunda hiçbir şeyden habersiz iken ilahi rahmetle hem beslenmiş, hem korunmuş, belli bir süre ömür sürmüş, kendine mahsus tesbihini yapmış, böylece ahiretteki ebedî lezzetleri tatmaya namzet olmuş, sonra ömür dakikaları son bulduğunda her canlı gibi o da ölümü tatmış ve buna bir yırtıcı hayvan sebep olmuştur.

Konuyu böyle değerlendirmeli ve Üstad Hazretlerinin şu hakikat dersini nefsimize iyice hazmettirmeliyiz; ta ki ilahi takdir hakkında yanlış düşüncelere sapmayalım:

"Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah’ın gadabından fazla gadap edilmez."(1)

1) bk. Sözler, Lemeât.



2. "Hayvanların zaif, şerif insanların imdadına koşmaları" ifadesinde, insana hem "zayıf" hem de "şerif" denilmesi ne manaya geliyor?

İnsanın mahiyetinin nihayetsiz acz, fakr ve nakstan mürekkeb olduğu birçok risalede, bilhassa Yirmi Üçüncü Söz’de bütün yönleriyle ve hikmetleriyle izah edilmiştir.

İnsan acziyle Allah’ın kudretine, fakrıyla rahmetine, naks ve kusuruyla da kemaline en parlak bir ayine olmaktadır. Bu konuda sadece şu ifadeleri nakletmekle iktifa edeceğiz:

"İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş.”(1)

“Hem zayıf, hem de şerif olma” arasında zıddiyet yoktur. İnsanı sırtında taşıyan bir at, bu meseleyi bize en güzel şekilde ders verir. İnsan zayıf ve güçsüz olduğu için menziline atın sırtında gitmekte ve bu hâl onun şerif bir varlık olduğunu da ilan etmektedir.

İnsan arzın halifesidir ve arzdaki bitkiler de hayvanlar da onun hizmetine verilmişlerdir. Bu şerefli mahluk arının balına da muhtaçtır, koyunun sütüne de ağacın meyvesine de. Bu ihtiyaç onun şerefine mani değildir.

İnsanın zaafı da aynı manada değerlendirilebilir.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



3. Kâinattaki tesanüt, teavün, tecâvüb, teanuk, musahhariyet, intizamın bir tek "Müdebbir’in tertibiyle idare edildikleri ve Mürebbi’nin tedbiriyle sevk edildiklerine" nasıl şehadet ediyorlar?

Bu âlemde müşahede edilen bütün dayanışmalar, yardımlaşmalar ve benzeri müşterek hareketlerle kâinatta bir nizam ortaya çıkmakta ve bu muntazam ve hikmetli faaliyetler neticesinde, milyonları aşkın bitki ve hayvan türleri meydana gelmektedir. 

Henüz bitkiler de canlılar da hiç ortada yokken, kâinat fabrikasının bu mamullere göre şekillenmesi, aralarında bir yardımlaşma ve dayanışmanın tesisi gösteriyor ki, bütün bu faaliyetler kâinat Hâlık’ının tertibiyle ve tedbiriyle yapılmaktadır.

Büyük âlem olan kâinatta büyük çapta müşahede edilen bu hakikat, küçük bir âlem olan insanda da kendini göstermektedir. İnsanın organları birbirlerini tanımazlar, ama aralarında akıl almaz derecede mükemmel bir yardımlaşma ve dayanışma vardır. Hepsi bir ruhun emrinde sevk ve idare edilirler. 

Eğer o ruhun varlığı kabul edilmezse, bu organların akıllı ve şuurlu olmaları, birbirlerini tanımaları, vazifelerini bilmeleri, yardımlaşmaya karar vermeleri ve bunu tatbikata koymaları gerekir. Bu ise son derece akıldan uzaktır. O halde, bu yardımlaşmalar organların kendi iradeleriyle değil, Allah’ın bu küçük âlemi sevk ve idare etmek üzere tavzif edildiği şuurlu bir kanun olan ruh ile görülmektedir.

Bunun gibi, kâinattaki bu cansız varlıklar arasındaki yardımlaşmalar ve dayanışmalar da onları yaratan ve belli vazifelerde çalıştıran küllî bir iradeyi, sonsuz bir ilmi ve nihayetsiz bir kudreti açıkça göstermektedir.

4. "Sanat-ı eşyada görünen hikmet-i amme içindeki inayet-i tamme ve o inayet içinde parlayan rahmet-i vâsia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç her bir zihayatı onun hacetine layık bir tarzda iaşe etmek..." Nasıl parlak bir hâtem-i tevhid oluyor?

Yerküresi, Üstadımızın ifadesiyle, “ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen biçare zîhayatlara getiren” bir “sefine-i Sübhâniye”(1)...

Bu gemide muhteşem bir sofra serilmiş... Bugünkü rakamlarla üç milyon tür hayvanın her birinin mide yapılarına ve damak zevklerine uygun binlerce çeşit rızık yaratılmış...

Dünyamızın büyüklüğü, yapısı, eğimi, hem kendi hem de Güneş etrafındaki dönüşleri hep hikmetli... Üzerinde serilen sofralar için bunların hepsi gerekli...

Bu “hikmet-i âmme içinde” bir “inâyet-i tamme” görülüyor. Misafir taifelerin hiçbirinin bu sofralarda hiçbir hisseleri yok... Tamamı Allah’ın inayetiyle yaratılmış ve serilmişler...

Bu karşılıksız ve sebepsiz ihsan ve inayetin kaynağı ise, Allah’ın her şeyi kuşatan ve tasarrufuna alan geniş rahmeti, “rahmet-i vâsia”sı...

Bu hikmet, inayet ve rahmet tablosu “parlak bir hâtem-i tevhid”dir. Bu sofraların Hâlık’ını ve bu misafirlerin sahibini tanıtan ve birliğini gösteren çok parlak bir mühürdür.

Sofra tek bir sofra, o sofrayı etrafında döndüren Güneş bir tek lamba, bütün canlıların teneffüsünü temin eden hava unsuru bir tek hizmetçi ve bahar bu arz küresinin erzak depolamak üzere uğradığı bir tek liman... Bunların hiçbiri şirketi kabul etmez...

O halde, bu sofraların sahibi, Güneş'in de yerküresinin de mevsimlerin de Rabbi olan Allah’tır.

Konunun devamında bu hikmet ve inayet yeniden nazara verilirken “kendini sevdirmek ve tanıttırmak ve in’âm ve ikram etmek lem’alarını gösteren bir hulle-i rahmet, kâinatı içine almıştır.” buyurulur.

Bir başka risalede “Fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır.”(2) buyrulur.

Ve âyet-i kerimede Allah’ı sevmenin ölçüsü Habibullah’a ittiba olarak ders verilir.

"De ki: 'Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.' " (Âl-i İmran, 3/31)

Dipnotlar:

1) bk. Şualar, On Birinci Şua, Altıncı Mesele.

2) bk. Lem’alar, On Birinci Lem'a.



5. "Evet, kasıt ve şuur ve iradeyi gösteren bir perde-i hikmet umum kâinatı kaplamış." cümlesini izah eder misiniz?

Kâinatta her bir eşya üstünde görünen umumi hikmet, yani her bir şeyin faydalı ve işe yarar halde bulunması Allah’ın Hakîm olduğunu akla açık bir şekilde gösterir. Günümüzdeki fen ilimleri de eşyanın ve sanatların hikmetlerini incelemekte ve açık bir şekilde ispat etmektedir.

Mesela; tıp ilminin beyanına göre, sadece karaciğerin dört yüz ayrı ayrı hikmeti ve vazifesi var. Bitkileri inceleyen botanik ilmine göre; her bir bitki türünün yüzlerce faydası var. Bütün bunlar kâinatta her şeyin hikmet ve maslahat üstüne yaratıldığının bir delilidirler ve Güneş gibi Allah’ı ve onun Hakîm ismini gösteriyor.



6. "Hikmetnüma suret gömleği üstünde, lütuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inayet, her şeyin kametine göre biçilmiş." İzah eder misiniz?

"Evet, şu mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar, fertler olsun, neviler olsun, küçük olsun, büyük olsun, semerat ve gayatla ve faydalar ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş ve o hikmetnüma suret gömleği üstünde, lütuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inayet, her şeyin kametine göre biçilmiş."(1)

Şu gözümüz önündeki mevcudat ve varlıklar, en küçük atomundan en büyük galaksilerine kadar, -ister bir fert olsun, ister bir tür olsun, ister küçük olsun, ister büyük olsun- nice gayelerle, hikmetlerle süslenmiş, vücut giydirilmiş, her mevcuda sayısız ihsanlar edilmiştir.

Bu varlıklara verilen vücut elbisesi içinde, sayısız cihaz ve duygular dercedilmiş. Her bir cihaz ve duygu, Allah’ın ikram ve ihsanlarına açılan pencereler hükmündedir. Mesela; göz bir cihazdır, insan sayısız görme nimetlerini bu göz ile tadar. Kulak bir cihazdır; sesler âlemindeki nimetleri bu cihaz ile hisseder. Bu noktada her şey Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine penceredir.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



7. "Ve o müzeyyen hulle-i inayet üzerine, tahabbüb ve ikram ve tahannün ve inam lem’alarıyla münevver rahmet nişanları takılmış." İzah eder misiniz?

“Hulle-i inayet”, nimet elbisesi manasına geliyor. Bu gözle bakıldığında her taraftan nimetlerin yağdığı görülür.

Yokluktan varlık âlemine çıkmak, cansız kalmayıp hayata mazhar olmak, bitki olmayıp ruh sahibi olmak, hayvan kalmayıp insaniyet şerefine ermek ve nihayet en büyük nimet olan iman ve İslamiyet nimetine mazhar olmak.

Bütün bunlar “hulle-i inayettir.”

Her varlığın kıymeti onda tecelli eden ilahi isimlerle ortaya çıkar. Bir mahluk, ne kadar çok isme ne kadar ileri derecede mazhar olmuşsa o kadar kıymetli olur. Mesela, Muhyi (hayat verici) ismi hayvanlarda bitkilerden daha fazla tecelli ettiği için, hayvanlar bitkilerden daha üstündürler.

Hâlık (yaratıcı) ismi taşta da tecelli eder, ağaçta, hayvanda ve insanda da. Ama yoklukta hiçbir esma tecelli etmez. Bundan dolayı bir taş var olmakla hayra kavuşmuş ve yokluğa göre çok üstün bir mertebeye ulaşmıştır. 

Bu noktadan bakıldığında var olmak sırf hayırdır. Bir şey var olacaktır ki onda başka isimler de tecelli etsin. Bu hayr-ı mahzı başka hayırlar da takip eder.

“İştihâlı bir mide” sadece hayvanlarda ve insanlarda vardır. Ne cansız varlıklarda ne de meleklerde mide bulunmadığından onlarda Rezzak ismi tecelli etmez. Bitkiler, bir yönüyle rızıklanan grubuna girseler de onlarda da iştihâlı bir mide bulunmadığından “rızık” grubunda yer alırlar. Onlar insanlara ve hayvanlara rızık olmak üzere yaratılan ve yeryüzü sofrasında dizilen nimetlerdir.

“Hassasiyetli bir hayat” yani hissiyatla mücehhez olma noktasında hayvanlarla insanlar müşterektirler. Ancak insan his yönüyle hayvanlardan çok zengindir.

İnsanın hayvanlar âleminden ayrıldığı en ehemmiyetli çizgi akıl sahibi olması, böylece gerek kendi nefsinde gerek haricî âlemde sergilenen sanat harikalarını düşünmesi, değerlendirmesi, eşyanın hakikatine nüfuz etmeye çalışması, hadiseler arasında sebep-netice münasebetleri kurarak bazı hükümlere varmasıdır.

İslamiyet ve iman nimetinden mahrum olan inançsız insanlar da akıllarını kullanarak mülk ve melekut âlemlerini bilmekte ve onlardan istifade etmektedirler. Şu var ki onlar hem kendilerini hem de bu âlemi sahipsiz ve Hâlık’sız vehmettikleri için bu âlemler hakkındaki bilgileri onların kalb ve ruhlarını terakki ettirmez. Sadece elde ettikleri başarılarla dünya nimetlerinden biraz daha fazla faydalanırlar. Ve yine bu başarılarla nefisleri gurur ve kibirle biraz daha kabarır ve enaniyetleri iyice kuvvetlenir.

Hayatımız olmasaydı, biz de bu kâinatın küçük bir cüzü, bir parçası olurduk. Hayatın ihsan edilmesiyle, cansız bir cüz olmaktan kurtulup küllîleştik. Geceyle, gündüzle, hava ile su ile Güneş’le, Ay’la, baharla, yazla irtibatımız oldu. Böylece bir nevi külliyet kazandık. 

İnsaniyetin verilmesiyle bizi kuşatan bu âlemle sadece maddi ihtiyaçlarımıza dayanan bir alaka kurmayı aşarak, o varlıkların ne olduklarını ne gibi hususiyetler taşıdıklarını, bize ne gibi faydalar sağladıklarını araştırıp bulmakla hakiki külliyete erdik.

İslamiyet nimetinden mahrum bir insan, kendisini kuşatan bütün bu varlıkları düşünmek ve tetkik etmekle hakiki külliyete erse bile, bu külliyet “ulvî ve nûranî bir külliyet” değildir. İnsan, o varlıklara iman nazarıyla baktığında, onlarda tecelli eden esma ve sıfat-ı İlahiyeyi düşünmeye başlar. Eşyayı, birer ilahi sanat ve Rabbanî ihsan olarak değerlendirir. Böylece, sadece akılla elde ettiği o külliyet ulvileşir, kalbin mazhar olduğu feyizlerle nuraniyet kazanır.

Kalbde iman nuru ziyadeleştikçe ona bağlı olarak marifet ve muhabbet nurları da inkişaf eder. Allah’ın bir ismi Nur’dur; bütün isimleri ve sıfatları nuranidir. Ve bu nurani sıfatlar muhittirler, yani bütün eşyayı ihata etmişlerdir. İşte insan, iman nuruyla her neye baksa onda ilahi isimlerin nurlarını müşahede eder ve bütün varlık âleminde o muhit nurun cilvelerini görür.

8. "Ve o münevver ve murassa nişanları ihsan etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevilhayatın taifelerine kâfi, bütün hacetlerine vâfi bir sofra-i rızk-ı umumi kurulmuştur..." cümlesini açar mısınız?

Kâinattaki her bir varlığın, kendine has bir elbisesi var. Allah, her canlının ruhuna göre bir elbise giydirmiş.  Yeryüzünü büyük bir sofra yapmış ve misafirleri o nimetlerden istifade edebilecek cihazlarla, hissiyatlar ve duygularla donatmış. Sofra ile misafirler arasında muazzam bir mutabakat ve alaka var. Cenab-ı Hak nihayetsiz şefkatini göstermekte, kendini şuur sahiplerine tanıtıp sevdirmektedir.


9. "Bütün mevcudat-ı âlem, bahusus zihayat olsa, küllî olsun, cüz’î olsun, küll olsun, cüz olsun, vücudunda, bekasında, hayatında ve idame-i hayatta maddeten ve manen çok metâlibi var, çok levazımatı var." Burayı kavramlarıyla birlikte izah eder misiniz?

Canlı-cansız her şey, yokluktan kurtulup var olmakta ve bu varlığını devam ettirmekte Allah’a muhtaçtır.

“Hayatında ve idame-i hayatta” ifadeleri, canlılar için söz konusudur. Bir varlık hayata kavuşmasında da bu hayatı devam ettirmesinde de maddi ve manevi çok şeylere muhtaçtır.

Metinde geçen “bütün mevcudat-ı âlem” ifadesi, canlı cansız her şeyi içine alır. “Bahusus zîhayat olsa” ifadesiyle de canlıların maddi ve manevi ihtiyaçlarının çok daha fazla olduğuna dikkat çekilir.

Lügat manasıyla; cüz,"kısım, parça" demektir; cüz’î ise "parçaya ait olan, biraz, pek az, mühim olmayan" gibi m"nalara geliyor.

Küll; "tüm, bütün, çok cüz’lerden meydana gelen" demektir.

Küllî ise, "çok, ziyade, fazla, cüz’îyat ve fertlerden meydana gelmiş olan" manasına gelmektedir.

Nur Külliyatı’nda bu mefhumlar tevhid konusunda harika bir şekilde işlenir. Cüz’ kimin mülkü ise küllde onun mülküdür. İnsanın bir parmağı cüz’, bedeni ise külldür. Parmağı yapan kim ise bütün bedeni yapan da odur. Keza, Güneş sistemi küll, her bir gezegen ise cüzdür.

Küllî, cüziyattan meydana gelen demektir, cüz’î ise o küllînin fertlerine denilir. Mesela, insan nevi küllîdir, her bir insan ise o küllî manayı taşıyan cüz’î birer ferttir. Nevin sahibi kim ise, fertlerin sahibi de odur. Bir insanı yaratan ancak bütün insanların da yaratıcısıdır.

Bu mefhumlar konusunda şöyle bir izah da getirilir:

Külle cüz’ün ismi verilmez, ama küllî ile cüz’î aynı isimle yadedilirler. Yine insan misaline dönersek, beden külldür, parmak cüz’. Parmağa beden denilmez. Ama her insan küllî bir mana olan “insan olma”nın bir ferdidir; bir tek insana da “insan” denilir, bütün insan nevine de... 

Bir başka yönüyle; küllî bir şahs-ı manevînin, bir nevin ismidir; zihinlerde teşekkül eden bir manadır, hariçte vücudu yoktur. Ama o küllî manaya sahip fertlerin ise hariçte vücutları vardır.

Hayatın "cüz'î bir cüz'ü, küll ve küllî hükmüne getirmesi."

Burada cüz’î kelimesi küçüklük ifade etmektedir. Yani, bütünün küçük bir parçası hayat ile küll ve küllî hükmüne geçiyor. İnsan bedeni küll, göz ise o bütünün küçük bir parçasıdır. Ancak, hayat ile o küçük parça bütün bedenle irtibatlı olması dolayısıyla küll hükmüne geçer. Bir tek gözü yapamayan bedeni yapamaz. Küllî kelimesini “çok, ziyade” olarak anladığımızda mana aynı olur. Mefhum olarak düşündüğümüzde ise bütün gözler âlemi küllî, onun bir ferdi olan bu göz ise cüz’îdir. Bütün gözleri yaratamayan bu gözü de yaratamaz. Bu cihetle o tek göz küllî hükmüne geçmiş olur.

Hayatın "küllî şeyleri bir cüz'e sığıştırmaya sebep" olması.

Burada da küllî kelimesi, "çok, ziyade, fazla" manasında kullanılmıştır. Misal olarak bir çiçeği ve onu kuşatan ve onun yardımına koşan dört ana unsuru düşünelim. Havanın, suyun, toprağın ve ziyanın o çiçeğin yapılışında vazife almaları dolayısıyla o küçük çiçek manen o unsurları içine almış ve onlar buna sığışmış gibi olurlar; koca Güneş'in tecelli cihetiyle bir küçük aynaya sığması gibi.



10. "مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ " Bu Arapça ibarenin manası nedir?

İbarenin hemen devamında manası da verilmiştir. Bu ifade “hiç ummadığı yerden” demektir.

Talak suresinin 3. ayetinde de şu şekilde geçer:

"...Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Onu beklemediği yerden rızıklandırır..." (Talak, 65/2, 3)



11. "İftikar ve ihtiyac-ı mahlukat ve bu tarzda imdad ve iane-i gaybiye, acaba Güneş gibi bir Mürebbi-i Hakîm-i Zülcelâli, bir Müdebbir-i Rahîm-i Zülcemâli göstermiyor mu?" İzah eder misiniz?


Her mahluk iftikar ve ihtiyaç üzeredir. Yani, çok şeyin fakiridir ve çok şeye muhtaçtır. O mahlukun derecesi arttıkça bu ihtiyaç da ziyadeleşir. Cansızlar sadece var olmaya ve varlıklarını devam ettirmeye muhtaç iken, bitkiler güneşe, havaya, suya, mevsimlere muhtaçtırlar. Hayvanlar ise bunlara ilaveten görmeye, işitmeye, yürümeye, yemeye ve içmeye muhtaçtırlar.

İnsanların ihtiyacı ise bu dünya ile ve içindekilerle sınırlı kalmaz. Kalbi ve aklı marifet ve muhabbete muhtaç olduğu gibi, ondaki ebediyet duygusu da ahirete muhtaçtır.

Herkes her şey muhtaç ve hepsinin bütün ihtiyaçları ummadıkları şekilde veriliyor. Zaten cansızlar ve bitkiler için ummak söz konusu da değil.

İşte bütün bu muhtaçların bütün ihtiyaçlarının görülmesi bir “Mürebbî-i Hakîm-i Zülcelâl’i, bir Müdebbir-i Rahîm-i Zülcemâl’i” Güneş gibi 

İkinci Makam, Sekizinci Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Tarlada ekilen bir nevi tohum delalet eder ki, o tarla her halde tohum sahibinin taht-ı tasarrufatında olduğunu, hem o tohum dahi tarla mutasarrıfının taht-ı tasarrufunda..." İzah eder misiniz?

Bir tarlaya herhangi bir tohum nevinin ekilmesi halinde, iki çeşit tasarruf birlikte görülür. Birisi, o tarla kimin tasarrufunda ise, o tohum da onundur. Diğeri, bir tohum kimin tasarrufunda ise onun ekildiği tarla da onun tasarrufundadır. Yani, tarla kimin ise, tohum da onundur ve tohum kimin ise tarla da onundur.

Tatbik sahası çok geniş olan bu misali, Üstad Hazretleri kâinatın en büyük dairesine ve onun mahsullerine tatbik ediliyor. Unsurlar, yani elementler âlemini bir tarla olarak ele alıyor; bütün nebatat ve hayvanat ise o tarlanın mahsulleri gibi oluyorlar.

Bitkilerin tohumları ve çekirdekleri gibi hayvanların yumurtaları ve nutfeleri de yine o tarlanın mahsulleridir. Bahçeler, tarlalar ve rahimler de o tarlanın ayrı mahsulleridirler. Bu birinci mahsuller ikinci mahsullerde ekilirler ve onlardan milyonlarca çeşit bitki ve hayvan meydana gelir.

Tarlalar kimin ise onlara ekilen tohumlar da onundur. Keza, bu tohumlar kimin ise onların ekildikleri tarlalar da onundur.



2. Anasırın "Vahidiyet ve besatetle beraber külliyet ve ihataları" ne manaya gelmektedir?

"Şu anasır denilen mezraa-i masnuat, vahidiyet ve besatetle beraber külliyet ve ihataları ve şu mahlukat denilen semerat-ı rahmet ve mu’cizât-ı kudret ve kelamât-ı hikmet olan nebatat ve hayvanat, mümaselet ve müşabehetleriyle beraber çok yerlerde intişarı, her tarafta bulunup tavattunları, tek bir Sâni-i Mu’ciznümânın taht-ı tasarrufunda olduklarını öyle bir tarzda gösteriyor ki, güya her bir çiçek, her bir semere, her bir hayvan, o Saniin birer sikkesidir, birer hâtemidir, birer turrasıdır."(1)

Vahidiyet, lügat manasıyla ele alındığında, “bir olmak, tek olmak” demektir. Besatet ise, “terkip olmamak” manasına gelir.

Her element basittir, daha sonra başkalarıyla bir araya geldiklerinde terkipli bir cisim olurlar. Bu terkipli hal, basit halinin bir mahsulü gibidir.

Vahidiyetin bir de ıstılah manası var. Bu manasıyla, Allah’ın sıfatlarının eşsiz olduğu ve her şeyi ihata ettiği demek olur. Burada ise unsurlar için kullanıldığından lügat manası esas alınmıştır.

Külliyet ve ihata, her unsurun küllî işler görmesi ve bütün yeryüzünü kaplaması demektir.

Evet, mevcudatı ve varlıkları meydana getiren elementlerin her birisi, mahiyet itibariyle bir tek özelliğe sahip olmakla birlikte, kainatın her tarafında rahatlıkla bulunmaları ve iş görmeleri, ayrıca başka elementlerle bir olup farklı mahiyetlere bir cüz ve parça olabilmeleri, ancak ve ancak bütün varlıklara ve elementlere halık ve kadir olan birisinin işi olabildiğini âdeta haykırmaktadır.   

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



3. "Nebatat ve hayvanat, mümaselet ve müşabehetleriyle beraber çok yerlerde intişarı, her tarafta bulunup tavattunları..." ifadesini açar mısınız?

Mümaselet, birbirinin misli olmakmüşabehet ise birbirine benzemek demektir. Burada mümaselet aynı türün cinsleri ve aynı cinsin fertleri için kullanılmıştır. Müşabehet ise farklı türler arasındaki benzer cihetlere işaret eder.

Mesela, koyun bir canlı türüdür ve birçok cinsleri vardır. Ama hepsi koyun olmakta birbirinin mislidirler. Tümü aynı mahiyete sahiptirler, hepsinde aynı kanunlar hükmetmektedir. Bunları birbirinden ayrı düşünmek ve ayrı zatların eserleri kabul etmek mümkün değildir.

Keza, farklı türler arasında da birçok cihetle müşabehet yani benzerlik vardır. Mesela, koyun, deve, güvercin, balık gibi farklı türlerin hepsine de ikişer göz verilmiş ve bütün gözler o canlıların simalarında simetrik olarak yerleştirilmişlerdir.

Göz yapmak ancak Allah’a mahsus bir ilahi sanat olduğu gibi, bunları canlıların simalarında bu şekilde yerleştirmek de Allah’ın bir takdiridir. Ve ilahi kudret bütün gözleri bu takdirle yaratmıştır.

Farklı türlerde icra edilen bu ilahi sanatları birbirinden ayrı düşünmek, farklı ilahlara isnat etmek aklen mümkün değildir.



4. "Her bir çiçek, her bir semere, her bir hayvan, o Saniin birer sikkesidir, birer hatemidir, birer turrasıdır." hükmünü açıklar mısınız?

Her bir çiçek, her bir meyve ve hayvan Allah’ın eseri, onun sanatıdır. Hepsinin üzerinde bu mühür vardır.

Sikke, hatem ve turra kelimelerini çiçek misali üzerinde kısaca açıklayalım:

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, sikke Osmanlı liralarında bu altınların basıldığı darphanenin isminin yazıldığı yüzdür. Her bir çiçek bu kâinat tezgâhında dokunmuş bir kumaş yahut o darphanede basılmış bir altın gibidir. Kâinat kimin ise o çiçek de onundur.

Yine bir çiçek, bulunduğu bahçede bir hatem gibidir. Mektupların sonuna vurulan mühür gibi, bu çiçek de o bahçenin bir hatemidir. Bahçe mektubunu kim yazmış ise bu hatemi de o koymuştur.

Turra (tuğra) Osmanlı liralarında padişahın isminin bulunduğu yüze denir. Her bir çiçek kendinde tecelli eden ilahi isimlerin bir turrası gibidir.



5. "Edna bir mahluka rububiyet, bütün anasırı kabza-i tasarrufunda tutana mahsustur. Ve en basit bir hayvanı tedbir ve tedvir etmek, bütün hayvanatı, nebatatı, masnuatı kabza-i rububiyetinde terbiye edene has olduğunu, kör olmayan görür." İzah eder misiniz?

"Demek edna bir mahluka rububiyet, bütün anusırı kabza-i tasarrufunda tutana mahsustur. Ve en basit bir hayvanı tedbir ve tedvir etmek, bütün hayvanatı, nebatatı, masnuatı kabza-i rububiyetinde terbiye edene has olduğunu, kör olmayan görür." (Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Sekizinci Lem'a)

Evrenin, küçük büyük bütün varlıkların, birbirleriyle doğrudan veya dolaylı irtibatı vardır. Bu nedenle birisine hakiki Rab olabilmek için, tamamına Rab olmak lazımdır.  

Mesela, "bir arının Rabbiyim" diyebilmek için arının gözünü aydınlatmasını ve görmesini sağlayan Güneş sistemini elinde tutmak gerekiyor. Güneş sistemine hükmedip elinde tutmayan, "Ben arının Rabbiyim" diyemez.

"Çiçeği ben yarattım, ben büyüttüm." diyebilmek için bulutları, yağmurları, toprakları avucunun içinde tutuyor olması gerekiyor. Bulut ve yağmura sahip olmayan birisinin, çiçeği sahiplenmesi mümkün değildir.

Kâinat bu anlamda ahenk ve uyum içinde çalışan bir fabrika gibidir. Bu fabrikanın geneli kiminse bir cüzü bir parçası da Onun demektir. Ya da bir parçası kiminse, kainatın umumu da onun demektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

"Kâinatı elinde tutamayan, zerreyi halk edemez." Zerrenin tüm kâinatla alakasını izah eder misiniz?

ALLAH'IN ADALETİ, HİKMETİ, RUBUBİYETİ.



6. "Evet, faraza zîşuur bir elmaya biri dese, 'Sen benim san’atımsın.'; o elma lisan-ı hâl ile ona 'Sus,' diyecek..." Devamıyla izah eder misiniz?

Evet, faraza zişuur bir elmaya biri dese: "Sen benim sanatımsın." O elma lisan-ı hâl ile ona "Sus!" diyecek. "Eğer bütün yeryüzünde bütün elmaların teşkiline muktedir olabilirsen belki yeryüzünde münteşir bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedarlara, belki bütün bahar sefinesiyle hazine-i rahmetten gelen bütün hedâyâ-yı Rahmaniyeye mutasarrıf olabilirsen bana rububiyet dava et." O tek elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracak. (Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam)

Bir elmanın yaratılabilmesi için ne gerekiyorsa, bütün elmaları hatta bütün diğer nimetleri yaratmak için de aynı şeyler gerekiyor. Yaratma açısından bir elma ile bütün elmalar, eşit ve aynı şartlara haizdir. 

Mesela, elmanın kızarıp olgunlaşması için güneşi tedbir ve idare etmek gerekiyor. Yine elmanın sulanabilmesi için bulutlar, yağmur, kar, dolu, emrinde olması gerekiyor. Toprak, hava ve sair unsurlar tedbir ve idaresinde olmak iktiza ediyor ve hakeza. 

Yani bir tek elmanın yaratılabilmesi için, bütün kâinatın bir fabrika gibi işletilmesi, idare ve sevk edilmesi gerekiyor. Kâinatı avucunun içinde tutmayan birisi, bir tek elmayı yaratmaya muktedir olamaz. Elma bunu hâl dili ile ifade edip ilan ediyor, okumasını bilene. 

Bir tek elma sanat olma ve yaratılma şartları açısından kâinatla eş değer bir özelliğe ve eşit bir statüye sahip olduğu için, "Elma benim eserim, elmayı ben yarattım!" diyen birisinin bütün kâinatı da yaratması ve avucunun içinde tutması icap eder. Bu imkâna sahip olamayan birisinin, elmayı yaratma iddiası boş ve asılsız bir iddia demektir. Burada elma sadece bir örnektir, bu husus ve bakış açısı diğer bütün nimetler ve meyveler için de geçerlidir.


İkinci Makam, Dokuzuncu Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. Kanun-u vahdetle bir tek merkezden idarenin kolaylığı, kesret ve taaddüd-ü merkezden idarenin ise zor olduğu meselesini, bir iki misalle, biraz daha izah eder misiniz?

Üstad Hazretleri kolaylığa delil olarak, bir ağacın bir merkezden ve bir kanunla idare edilmesini nazara veriyor. Bu misale başka kanunlar da ilave edilebilir.

Nur Külliyatı’nda ruhun haricî vücut giymiş bir “kanun-u emrî” olduğunun ifade edilmesinden hareketle, ağaç için verilen misali bir bedendeki bütün organların ve hücrelerin idaresine de tatbik edebiliriz. Bütün hücrelere bir ruhtan hayat veriliyor ve bütün organlar bir ruhun emriyle hareket ediyorlar. Her organ için ayrı bir ruh gerekseydi, hem külfet ziyadeleşirdi hem de intizam ortadan kalkardı. Bir ruh bir yöne bakmak isterken, diğeri başka bir yöne bakmak isteseydi bakışlarda nizam kalmazdı, düzen bozulurdu.

Keza, bütün gezegenler aynı cazibe kuvvetiyle Güneş'e bağlanmışlardır. Her bir gezegen için ayrı bir güneş, ayrı bir cazibe kuvveti gerekseydi, yine hem külfet artardı hem intizam bozulurdu.

Bu meselenin bütün ruhlar ve bütün kanunlar adedince misalleri vardır.



2. "Demek, iş vahdetten kesrete geçse, efrat adedince -kemiyet cihetiyle- külfet ziyadeleşir." cümlesindeki "kemiyet"ten maksat nedir?

Bilindiği gibi kemiyet, “adet, sayı” manasında kullanılıyor. Keyfiyet ise “kalite ve üstünlük” ifade ediyor.

Bu cümle bir önceki cümlede geçen, “Bir tek nefere lazım techizât-ı askeriyeyi yapmak için, orduya lazım bütün fabrikalar kadar fabrikalar lazımdır.” hükmüne bakıyor.

Buradaki kemiyet, bir tek nefer için çok fabrikalara ihtiyaç olması hükmünü teyid için kullanılmıştır.



3. "Bir cinsin bütün envaı, bir nevin bütün efradı, aza-yı esaside muvafakat ve müşabehetleri nasıl ispat ederler ki, tek bir Sâniin masnularıdır..." Devamıyla izah eder misiniz?

"Elhasıl: Bir cinsin bütün envaı, bir nevin bütün efradı, aza-yı esaside muvafakat  ve müşabehetleri nasıl ispat ederler ki, tek bir Sâniin masnularıdır. Çünkü vahdet-i kalem ve ittihad-ı sikke öyle ister. Öyle de bu meşhud suhulet-i mutlaka ve külfetsizlik, vücub derecesinde icab eder ki, bir Sâni-i Vahid’in eserleri olsun. Yoksa, imtina’ derecesine çıkan bir suûbet, o cinsi inidama ve o nevi, ademe götürecekti."(1)

Bir canlı türünün bütün fertleri, organlarının şekilleriyle, hususiyetleriyle, sayılarıyla, yerleriyle tam bir muvafakat gösteriyor. Yani, hepsinde mükemmel bir birlik ve beraberlik var. Bu hâl gösteriyor ki, bunların hepsi bir tek Zat’ın eserleridir; aynı Zat’ın kudret kalemiyle yazılmışlardır.

Bu hakikat bir misal olarak veriliyor. Yani, bu hüküm ne kadar kati ise, eşyanın yaratılmalarında görülen mutlak kolaylık ve külfetsizliğin Allah’ın birliğine delaleti de o kadar katidir.

Cenab-ı Hakk’ın sıfatları hem mutlak, hem sonsuzdur. İradesi ve kudreti küllîdir, bir anda hadsiz işleri birlikte görür.

Hastalanmış bir gözün tedavisi aylarca sürerken, Cenab-Hak bir baharda sayılamayacak kadar çok gözleri birlikte ve sonsuz bir kolaylıkla yaratıyor. Bir çift karasineğin bir baharda beş buçuk milyar olduğu tespit edilmiş. Demek ki, bir çift karasineğin torunlarına bir baharda on bir milyar göz takılmış oluyor. Buna bütün sinek ve böcek taifelerini ve nihayet bütün hayvanları dâhil ettiğimizde, sonsuz denecek kadar gözün, yine sonsuz bir kolaylıkla yaratıldığını görürüz.

Bu kolaylık, tümünün aynı sonsuz sıfatlarla ve birlikte yaratıldıklarını gösterir. Aksi halde, bunların sebepler eliyle yahut kendi kendilerine meydana gelmeleri imkânsız olduğundan, bütün bu mahluklar yoklukta kalacaklardı.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



4. Fevkalade ucuzluk ve göz önündeki mebzuliyet, nasıl sikke-i vahdeti güneş gibi gösteriyor? Eğer bütün eşya Vahid-i Ehad’in malı olmazsa, niçin bütün dünyayı da versek bir tek narı yiyemezdik?


Ucuzlukla ve bollukla suhulet arasında yakın alâka vardır. Bir şey çok zor elde edilirse, onun için bolluk söz konusu olmaz ve fiyatı da ona göre çok pahalı olur.

Paragrafın başında geçen Cenâb-ı Hakk’a isnad edilse, bütün eşya bir tek şey gibi bir suhulet peydâ eder.” cümlesi bize ders veriyor ki, eşyanın yaratılışı, bütün sıfatları sonsuz ve mutlak olan Allah’a isnad edildiğinde, bir şey ile bütün eşya aynı kolaylıkla yaratılır. Bu mesele, Yirminci Mektub’un Onuncu Kelime’sinde bütün yönleriyle harika bir şekilde izah edilmiştir.

O sonsuz kudretle çok kolay ve bol olarak yaratılan eşyada Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatları tecelli etmekte, her şey onun cemal ve kemâline parlak bir ayna olmaktadır. Her türlü ihtiyaçtan münezzeh olan Allah, bütün bu nimetlerini insanlara karşılıksız olarak ikram ve hibe etmekte ve onlardan sadece fiyat olarak, Birinci Söz’de izah edildiği gibi, “zikir, fikir ve şükür” istemektedir. İnsan bu üç ulvi vazifeyi yerine getirdiği takdirde, cennetteki hadsiz nimetlerden ebediyen istifade edecektir. Şükür yolunu bırakıp küfür yolunu tuttuğunda ise, hem bu nimetlerden mahrum olacak, hem de ebedî azaba maruz kalacaktır.

Dersin sonunda şu mühim hakikat beyan ediliyor:

“Eğer, gayet mebzuliyetle elimize geçen şu sanatlı meyveler Vâhid-i Ehad’in malı olmazsa, bütün dünyayı verseydik bir tek narı yiyemezdik.”

Nurlarda geçtiği gibi, o nar müstakil bir şey olmayıp “bütün eşya ile alakadardır.” Ona hakiki sahip olmak ancak bütün kâinata sahip olmakla mümkündür.

Bizim ödediğimiz ücret, narın fiyatı değil, bahçıvanından manavına kadar, onun bize ulaşmasında emeği geçen bütün insanların çalışma bedellerinin toplamıdır.

İkinci Makam, Onuncu Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Tecelli-i cemaliyeyi gösteren hayat..." Tecelli ne demektir? “Tecelli" ve "tezahür" arasında bir fark var mıdır?

"Tezahür" ve "tecelli" kelimeleri, ekseriyetle aynı manada kullanılırlar.

Tezahür, “zahir olmak, açığa çıkmak, görünmek” demektir. “Tezahür”de, gizli olan bir hakikatin açığa çıkması söz konusudur. Tezahürün gerçekleştiği mekâna “mazhar” denilir.

"Tecelli" ise "Görünme. Belirme.”  demektir ve “gaybî hakikatlerin kalplerde hissedilir hâle gelmesi” “Gaybların nurlarından kalblere açılan şeyler." (Tarifat. S. Şerif Cürcani)]  şeklinde tarif edilir.  Kalpteki bu tecelliden hasıl olan şeye “cilve” adı verilir. Cilve için, “ârifin gönlünde parlayan ilahi nur” denilmiştir.

Allah’ın sıfatlarından bir sıfatın kulun kalbinde münkeşif olmasına “tecelli-i sıfat”, isimlerinden bir ismin kulun kalbinde inkişafına ise “tecelli-i esma” denilir...

Yakın manalar taşıyan ve çoğu kez birbirinin yerine kullanılan bu iki kelime arasındaki ince farkı bir derece ortaya koymak için Nur Külliyatı’ndan bir misal verelim:

“Güneş'in bekası onunla değil; belki aynanın hayatdar parlamasının bekası, Güneş'in cilvesine tâbidir.”(1)

Bu cümlede güneşin aynadaki aksine “cilve” denilmiştir. Yani Güneş, aynada tecelli etmiş ve onda Güneş'in nurundan bir cilve meydana gelmiştir. Bu cilvenin de kendine göre bir parlaklığı, bir ısısı vardır. Yani güneşin özelliklerinden bir cilveye sahip kılınmış, o da parlamış, o da hararet saçmaya başlamıştır.

Öte yandan, mesela, bir ilmî makalede âlimin gizli olan, görünmeyen ilmi zahire çıkmış, bilinmiştir. Böylece o yazı, müellifin ilmine, bir bakıma, mazhar olmuştur. Ama o yazının kendisinde, yani harflerinde, mürekkebinde ilimden bir cilve bulunmaz.

Bu yazıda ilmin görünmesi, aynada Güneş'in görünmesinden çok farklıdır. Bu bir tezahürdür, Güneş'inki ise bir tecellidir…

Yine Nur Külliyatı’nda şöyle bir ifade geçer:

“... Kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u haricî verir.”(2)

Burada, tabiattaki kuvvetlerin ilahi kudretten bir cilve taşıdıklarına işaret edilir; aynadaki parıltının Güneş'in ışığından bir cilve taşıması gibi.

“Tecelli” kelimesi, daha çok kalp için kullanılır. İlahi isimlerin ve sıfatların tecellisi en açık bir şekilde insan ruhunda, insan kalbinde görülür. Kâinattaki tecelliler, ona nisbetle çok aşağı mertebede kalırlar. 

Mesela, insan ruhunda bir irade sıfatı vardır, işte bu sıfat ilahi iradenin bir tecellisidir. Her ne kadar bu irade mahluk ise de “bir şeyi dileme kabiliyetine sahip olması” cihetiyle ilahi iradeden bir cilve taşır.

Aynı şekilde, insan ruhundaki kudret sıfatı, ilahi kudretin; irade sıfatı, ilahi iradenin; görme ve işitme sıfatları da ilahi görmenin ve işitmenin birer cilvesine sahip olmuşlardır.

Dipnotlar:

1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zühre.

2) bk. Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a.



2. "Tecelli-i cemaliyeyi gösteren hayat nasıl bir burhan-ı ehadiyettir, belki bir çeşit tecelli-i vahdettir. Tecelli-i celali izhar eden memat dahi bir burhan-ı vahidiyettir." İzah eder misiniz?

Hayat, Allah’ın cemalî isim silsilesinin bir tecellisidir. Çünkü hayatın her ciheti rahmet ve nimettir ve bütün güzellikler hayat ile tebarüz etmektedir. İnsanın konuşması, dinlemesi, tatması, dokunması, görmesi, koklaması, sevmesi, düşünmesi hep hayata bağlanmıştır. Hayat olmasa bütün bu nimetler elden gider.

Ölüm de Allah’ın celalinin bir tecellisidir. Hayat nasıl tevhidi isbat ediyorsa, ölüm ile hayatın sönmesi ve arkasından yeni hayatların gelmesi de tevhidin bir isbatı oluyor. Çünkü zaman nehri içinde akıp giden eşya ölüm ile sönse de üzerindeki tecelli daimî olarak devam ediyor.

Ehadiyet, Allah’ın zatının bir olması, zatında şeriki olmaması, vahidiyet ise sıfatlarının her şeyi ihata etmesi ve sonsuz sıfatlarında şeriki olmaması demektir.

Üstad Hazretleri, vahidiyete Güneş'in ziyasının bütün eşyayı ihata etmesini, ehadiyete ise her bir parlak şeyde Güneş'in çok özellikleriyle bulunmasını ve kendi ifadesiyle “bir nevi cilve-i zatıyla bulunmasını” misal veriyor.

Hayat, bilhassa da insan hayatı Cenab-ı Hakk’ın bütün isimlerine ayinedir.

“Hayat tek başıyla bir Hayy-ı Kayyum'u bütün esma ve şuunatı ile bildirir.”(1)

Bu yönüyle hayat “bir burhan-ı ehadiyettir.”

Allah’ın bütün isimleri güzeldir. Ve bütün isimlere ayna olan hayat en parlak bir cemal tecellisidir.

Ölüm ise Mümit ismine aynadır. “Her nefis ölümü tadacaktır.” ayet-i kerimesinin açıkça haber verdiği gibi hiçbir şey “mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.”(2)

Ölümün, zahiren, bütün lezzetlerden ayrılma olduğu düşünülürse, mevtte ilk bakışta cemalden çok, celal tecelli etmektedir. Her şeyin ölümü tatması ve Mümit, Cebbar, Kahhar, Müzill gibi birçok celalî ismin tecellilerinin her şeyi ihata etmiş olması dolayısıyla ölüm, Allah’ın sıfatlarının her şeyi ihata etmesi manasına gelen vahidiyete, bir yönüyle ayna olmaktadır.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Üçüncü Pencere.

2) bk. age., Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat.

3. "وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى" ibaresi hakkında bilgi verir misiniz?

Nahl suresinin 60. ayeti olup bu ayetin meali genellikle “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” şeklinde verilmiştir. Ancak, bu meallerde “mesel” (temsil, misal) kelimesi lügat manasıyla alınmamış, işarî mana tercih edilmiştir. Bazı tefsirlerde ise bu ayet-i kerimenin meali, doğrudan, “En yüce misaller ise Allah'a aittir.” şeklinde yer almıştır.

Bu derste de bu ikinci mana esas alınmış bulunuyor.  Kur’an-ı Kerim’de birçok yüksek ve derin hakikatler misallerle akla yaklaştırılmıştır. Üstad Hazretleri de “Sırr-ı temsil dürbünüyle en uzak hakikatler yakın gösterildi.” buyurarak, Nur Külliyatı’nda verilen hakikat derslerinde temsilin büyük bir ehemmiyet taşıdığını beyan etmiştir. Bu derste de yine bir temsil ile Allah’ın bekasına dair çok mühim bir ders verilmiş ve bu derse başlarken de bu ayet-i kerimeye atıf yapılmıştır.



4. Güneşin cilvelerinin tezahürü ve tekrar gidip yerine başka tecellilerin gelmesi Risale-i Nur’da çokça zikredilen misallerden biridir. Güneş misali üzerinde genel bir açıklama yapar mısınız?

Güneş misali Nur Külliyatı'nda harika bir şekilde yer almış ve her defasında ayrı bir hakikati aydınlatmıştır. Bilhassa On Altıncı Söz’de güneş misaliyle birçok ilahi hakikatlerin bilinmesine ışık tutulmuştur.

Aynalardaki tecellilerin o aynaların malı olmadığı, o ışıkların güneşten geldiği misaliyle, çok hakikatlere kapı açılmıştır. Bu misalin en geniş tatbiki varlık konusunda karşımıza çıkıyor. Eşyanın varlığı kendiliğinden değil, Allah’ın sıfatlarının, yaratma ve var etme fiillerinin tecellisiyledir. Aynadaki ışığın kaybolması gibi, eşya da belli bir müddet vazife yaptıktan sonra varlık sahasından çekilmekte, yerine yeni şeyler yaratılmaktadır. Tıpkı, aynada görünen tecellinin kaybolmasından sonra, başka tecellilerin ortaya çıkması gibi.

Üstad Hazretleri bu misali “ve-Yümit” bahsinde işlerken, Güneş'e karşı akan bir nehirdeki kabarcıkların Güneş'in varlığını gösterdiğini, onların kaybolmasından sonra yeni kabarcıkların parlamasının ise Güneş'in bekasına ve devamına delalet ettiğini ifade ederek, hayatın Allah’ın varlığına, ölümün ise Allah’ın bekasına delil olduğunu çok hârika bir şekilde işlemiştir.

Bir başka dersinde “Bir şey zatî olsa onun zıddı ona ârız olamaz.” buyurur.

Zatî; “zata ait, kendine ait, başkasından gelmeyen” demektir.

Allah’ın kudreti zatî olduğu için, onun zıddı olan aczin o kudretin içine giremeyeceğini beyan eder. Aynı hakikati bu güneş misalinde de görüyoruz. Aynadaki güneş tecellisinin ışığı zatî olsaydı hiç sönmemesi gerekirdi. Gece olunca yahut Güneş bir bulutla perdelenince o tecellinin kaybolması gösteriyor ki, aynadaki o ışık, Güneş'ten gelmektedir. Bütün canlıların hayatları da Muhyi isminden ve ihya fiilinden geliyor. Canlıların ölmeleri ispat ediyor ki, bu hayat onların zatî malları değil.

Bu ölümleri başka canlıların takip etmesi Allah’ın hayatının baki, daimî ve zevalden münezzeh olduğunu gösteriyor.



5. "O masnuat, esbab-ı zahiriye-i süfliyeleriyle beraber zeval bulup ölmeleri"ni izah eder misiniz?

Bir meyve, dalındaki ömrünü tamamlayıp öldüğü gibi, ağacı da bulunduğu bahçedeki ömrünü tamamladığında ölümü tadacaktır. Bu hâl gösteriyor ki, meyveyi yapan o ağaç değil, her ikisinin de yaratıcısı olan Allah’tır.



6. "Kitab-ı kebir-i kâinat, nasıl ki vücud ve vahdete dair ayat-ı tekviniyeyi bize ders veriyor. Öyle de o Zat-ı Zülcelal’in bütün evsaf-ı kemaliye ve cemaliye ve celaliyesine de şehadet eder." Evsâf-ı kemaliye ve cemaliye ve celaliyeyi izah eder misiniz?

Evsaf; vasıflar, sıfatlar demektir. Ancak, burada esma manasında kullanılmıştır. Zira her isim aynı zamanda sıfat vazifesi yapar. Mesela, “Rahîm Allah” dediğimizde Allah’ı Rahîm olmakla tavsif etmiş oluruz ve buradaki Rahîm ismi sıfat vazifesi yapmış olur.

Esma-i hüsna, cemalî ve celalî isimler olarak ikiye ayrılabildiği gibi, cemalî, celalî ve kemalî isimler şeklinde üçlü bir tasnif de yapılmaktadır. Bu derste bu üçlü tasnif esas alınmıştır.

Ancak, şu noktanın ehemmiyetle dikkate alınması gerekiyor:

Bu isimler kesin hatlarla birbirinden ayrılmazlar. Üstadımızın ifadesiyle “cemalin gözünde celal” veya “celalin gözünde cemal” seyredilebilmektedir. Mesela, okyanusa baktığımızda öncelikle celal manası nazarımıza çarpar, ancak okyanusun muhteşem bir güzelliği de vardır. Ve yine o muhteşem varlığı yaratmak ancak Allah’a mahsus bir kemaldir. O halde, okyanusta hem cemal, hem kemal, hem de celal birlikte görülür, seyredilirler. Ancak ilk bakışta kalbimizde hayret mânâsı daha fazla uyandığı için onda celal ve azamet tecellisini daha galip görürüz.

Bu kısa açıklamadan sonra, cemalî, celalî ve kemalî isimlere bazı misaller verelim:

Cemalî isimlere birkaç misal: Rahmân, Rahîm, Cemîl, Musavvir, Müzeyyin, Rezzak, Kerîm, Şâfi, Ğaffar, Tevvab.

Celalî isimlere misaller: Celîl, Azîz, Cebbar, Mütekebbir, Kahhar.

Kemalî isimlere misaller: Evvel, Ahir, Zahir, Bâtın, Kadim, Baki, Alîm, Hakîm, Kuddüs, Selâm.

Arz ettiğimiz gibi, bunlar kesin sınırlar değildir; esmanın tecellilerindeki galibiyet ve hâkimiyete bakarlar.



7. "Bir eserde kemal, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemaline delalet eder..." Devamıyla izah eder misiniz?

"• Bir eserde kemal, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemaline delalet eder.

• Fiilin kemali ise, ismin kemaline,

• ve ismin kemali, sıfatın kemaline,

• ve sıfatın kemali, şe’n-i zâtînin kemaline,

• ve şe’nin kemali, o zât-ı zîşuûnun kemaline, hadsen ve zarureten ve bedaheten delalet eder."(1)

Önce, “zat, şuûnat, sıfat, ef’al, esma” mefhumları hakkında kısa bir açıklama yapalım.

Zat: Allah, Vacibü’l-Vücud’dur. Yani, Zat’ının varlığı vacibdir, olmaması muhaldir. Kadim ve bakidir. Zamandan ve mekândan münezzehtir.

Şuûnat: Şe’nin çoğuludur. Şe’n kelimesi insanlar için kullanıldığında kabiliyet manasını ifade eder. Ancak, Cenab-ı Hak için kabiliyet ifadesi kullanılamaz, Zat’ının şuûnatından bahsedilir. Mesela, rububiyet, Allah’ın şuûnatındandır. Yani, Allah’ın terbiye ediciliği vardır. Hiçbir mahluk yaratılmadan da yine Allah’ın terbiye ediciliği vardı. Keza, rezzakiyet, hâkimiyet, müdebbiriyet,..  de şuûn-u İlâhiyedendirler.

Nur Külliyatı’nda şuûnatın bir başka kullanılışı da lezzet-i mukaddese, memnuniyet-i mukaddese, ferah-ı mukaddes,..” şeklinde nazara verilir. 

Zat’tan sonra şuûnatın zikredilmesi, ilahi sıfatları bu şuûnatın icraata sevk ettikleri cihetiyledir.

Üstadımız, On Birinci Söz’de hayatın mahiyetini açıklarken “şuûn ve sıfat-ı İlâniyenin bir mikyası” ifadesini kullanır. Bu ifadenin ışığında bu konuya insanların icraatından şöyle bir misal verebiliriz:

İnsan bir fakiri gördüğünde içinde bir acıma ve yardım etme duygusu uyanır. Bu bir şe’ndir. Sonra ona yardım etmeye karar verir. Bu karar irade sıfatından gelir. Daha sonra kudretini bu yardıma yönlendirir ve o fakirin isteğini yerine getirir. Demek oluyor ki, irade ve kudret sıfatlarını harekete geçiren ruhtaki bu yardım etme ve acıma duygusu olmuştur. Yani, zattan sonra şuûnat, daha sonra sıfatlar gelmiştir.

Sıfat: Allah’ın sıfatları, hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar, kelam, tekvin sıfatlarıdır. Bütün ilahi sıfatlar sonsuzdur ve mutlaktır. Sonsuz olmaları, bu sıfatlarla ne kadar icraat yapılırsa yapılsın, onlarda bir azalma olmayacağı mânasına gelir. Mutlak olmaları ise, o sıfatların icraatlarını kayıtlayacak, onlara engel olacak başka sıfatların düşünülemeyeceği demektir.

Not: Cenab-ı Hakk’ın, Matüridî mezhebine göre sekiz, Eş’arî mezhebine göre yedi sıfatı vardır. Eş’ariler tekvin sıfatını müstakil bir sıfat olarak kabul etmez, irade ve kudret sıfatları ile birlikte düşünürler. 

Ef’al: Fiiller, işler, icraatlar, tasarruflar demektir.

Esma: Cenab-ı Hakk’ın Kadim, Bâki, Ehad gibi zatî isimleri olduğu gibi Hâlık, Rezzak, Muhyi, Mümit gibi fiilî isimleri de vardır. İlahi fiiller sayılamayacak kadar çok olduğundan, âlimlerimiz bu fiilî isimlerin de sonsuz olduğunu beyan etmişlerdir.

Allah, Ehad, Kadim, Baki gibi zatî isimler hiçbir mahlukta tecelli etmezler.

Kadim, Baki gibi bir kısım zatî isimler, İnsan Penceresi’nde beyan edildiği gibi, zıtları ile bilinirler. Nurlarda geçen “Biz fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz.” cümlesi bu hakikati ders verir.

Yine İnsan Penceresi’nde insanın cüz’i ilmi, kudreti, görmesi ve işitmesiyle Allah’ın ilim, kudret, basar ve sem’ gibi sıfatlarına ayna olduğu ders verilir. Dolayısıyla da insanda Alîm, Kadîr, Semi’, Basir gibi esma tecelli etmiş olur.

Bu dersin asıl misallerini fiilî isimlerde çokça bulabiliriz ve bu derste geçen esma ifadelerini “fiilî isimler” olarak düşünmemiz daha isabetli olacaktır.

Şuûnat, ef’al ve esmaya bir misal:

Rezzakiyet; rızıklandırıcı olmaktır; ilahi şuûnattan bir şe’ndir. Hiçbir mahluk yaratılmadan ve rızıklanmadan da Allah’ın rezzakiyeti vardı.  

Terzik; rızıklandırmak, bir fiildir. Rezzak (rızık verici) ise fiilî bir isimdir.

Kâinat sarayının bütünündeki ilahi icraatları ifade eden bu hikmet dersini, o ağacın meyveleri için de aynen düşünebiliriz. Bu maksatla bu dersleri bir mahlukta, mesela, bir meyvede tatbik etmeye çalışalım:

Bir meyvede herkesi hayran bırakan bir sanat mucizesi müşahede ediliyor. Bu sanatın mükemmelliği fiilin yani meyve yapma fiilinin mükemmelliğini gösterir.

Fiilin mükemmelliği ise esmanın kemaline, yani Rezzak isminin kemaline delalet eder.

Rezzak isminin kemali sıfatın kemalini gösterir. Burada “sıfat” ifadesini bütün ilahi isimlerin kaynağı olan “hayat, ilim, irade, kudret” gibi ilahi sıfatlar olarak anlayabileceğimiz gibi, hususi bir mana olarak “rızık yapıcı olma” vasfı olarak da düşünebiliriz.

Nitekim Üstadımızın verdiği mükemmel bir kasır” misalinde “o esma ve ünvanlarının mükemmeliyeti, o ustanın san’atına dair sıfatlarının mükemmeliyetini gösterir.” ifadesi geçiyor.

Temsili hakikate tatbik ederken şöyle de düşünebiliriz:

Cenab-ı Hakk’ın yedi kutsi sıfatıyla icra ettiği birbirinden çok farklı ilahi sanatları vardır. Ruh yapmak, melek yapmak, deniz yapmak, güneş yapmak ayrı sanatlar olduğu gibi, rızık yapmak da bir başka sanattır. Buna göre, “rızık yapıcı olma vasfını” bir sıfat olarak düşünebiliriz. Buna göre, Rezzak isminin mükemmeliyeti bu sıfatın mükemmeliyetine dayanmış olur.

Her iki düşünce tarzı da hakikate uygundur, aralarında zıddiyet yoktur.    

Burada rızık vermeyle alakalı şuûnatı “rezzakiyet” olarak anlayabileceğimiz gibi, “rızık verici olduğunu gösterme isteği” olarak da anlayabiliriz. Nitekim bir hadis-i kudsîde; “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim (bilinmek istedim) de mahlûkatı yarattım.” buyurulmaktadır.

Bütün şuûnat gibi, rezzakiyetin kemali de Allah’ın zatının kemaline delalet eder.

Cümlenin sonunda, Zat’ın kemali hakkında şöyle buyuruluyor:

“...Bütün kâinatta görünen bütün envâ-ı kemalât, onun kemaline nisbeten sönük bir zıll-i zaîf suretinde bir Zât-ı Zülkemal’in ayat-ı kemali ve rumuz-u celâli ve işârât-ı cemali olduğunu gösterir.”

Bütün mahlûkatta görünen kemaller gibi, o rızıkta görülen kemal de Cenab-ı Hakk’ın Zât’ının kemaline nisbetle sönük ve zayıf bir gölge kadar kalır. Bu gölgelerdeki kemaller hakkında “âyât-ı kemali ve rumuz-u celâli ve işârât-ı cemali” ifadesi kullanılıyor.

“Âyât-ı kemal”; bu kemaller Allah’ın kemaline delalet ederler, ancak o kemali hakkıyla bildirme noktasında zayıf bir gölge gibi kalırlar.

“Rumuz-u celâl”; “sarahat”e göre “rumuz” (remizler) nasıl zayıf düşüyorsa, bu kemallerin Allah’ın Zâtî kemalini göstermekte de o kadar zayıf kalırlar.

“İşârât-ı cemal”; bir haritada bir şehre işaret eden bir nokta yahut şekil, o şehrin hakiki mahiyetinden ne kadar uzak ise, bu kemaller de Allah’ın zatının kemali yanında öyle noksan kalırlar.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



8. "هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ" ibaresi hakkında bilgi verir misiniz?

Bu ibare, Mülk suresinin 3. ayetinin bir bölümüdür. Meali: “...En küçük bir kusur (çatlak, düzensizlik) görüyor musun?”

Ayetin tamamımın meali şöyledir:


İkinci Makam, On Birinci Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Kitab-ı kebirin ayet-i kübrası ve o Kur’an-ı Kebir’deki ism-i azamı ve o şecere-i kâinatın çekirdeği ve en münevver meyvesi ve o saray-ı âlemin güneşi ve âlem-i İslamiyetin bedr-i münevveri... " Efendimiz (asm) hakkındaki bu tavsifleri açar mısınız?

"Kitab-ı kebirin âyet-i kübrâsı"

Bilindiği gibi ayet delil demektir. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri Allah’ı bildirdiği ve tanıttığı gibi, bu kâinat kitabının ayetleri olan her bir mahlûk da Allah’ı bildirmekte, sıfatlarını ve isimlerini ilan etmektedir. Bu ayetlerin en büyükleri, “Biz, hakikaten insanı en güzel bir şekilde yarattık.” (Tîn, 95/4) ayetinin ders verdiği gibi insanlarda kendini gösterir.

İnsanlık âleminin de en ileri fertleri ve en büyük temsilcileri peygamberler, o nurani zevatın reisi ise Fahr-i Âlem Peygamber Efendimiz (asm.)'dir. Dolayısıyla, Allah’ın en sevgili kulu, en açık ve en mükemmel ayeti odur (asm.).

"O Kur’ân-ı Kebirdeki ism-i azamı"  

İsm-i azam bütün esma-i hüsnayı içine aldığı gibi, Peygamber Efendimiz (asm.) de Allah’ın bütün esmasına azami derecede mazhardır. Allah’ı en ileri derecede bilen ve bildiren en son ve en büyük peygamberdir.  

"O şecere-i kâinatın çekirdeği ve en münevver meyvesi"

“Allah’ın ilk yarattığı mahluk benim nurumdur.”(1) hadis-i şerifinin haber verdiği gibi, ilk mahluk nur-u Muhammedî (asm)'dir, dolayısıyla da bu âlemin çekirdeği Peygamber Efendimiz (asm.) olmuş olur. 

Üstad Hazretleri bu mâna yanında bir de şu noktayı nazara verir:

“Hilkat şeceresinin semeresi insandır. ... Ve keza, hilkat-i âlemin ille-i gaiyye hükmünde olan çekirdeği yine insandır.”(2)

Kâinat insan için yaratıldığından bu âlemin ille-i gaiyyesi, yaratılış maksadı insandır. İnsan denilince insan-ı kâmil akla gelir, insan-ı kâmil mânası da kemaliyle Allah Resulünde tecelli ettiğinden bu âlemin çekirdeği O’dur (asm.).

Nitekim cümlenin devamında şöyle buyrulur:

“Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyet’e çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyet’in hem bânisidir hem esasıdır.”

"O saray-ı âlemin güneşi"  

Güneşin eşyayı aydınlatması ve her şeyi göstermesi gibi Peygamber Efendimiz (asm.) de bu âlem sarayını kimin ve niçin yarattığını ve bu sarayın ve içindeki mahlûkatın ne mâna ifade ettiğini bütün ins ve cinne ders vermesi cihetiyle âlemin güneşi olmuştur. Bunun en açık misali, onun (asm) irşadından önce insanların kâinat kitabını okuyamayıp birçok putlara tapmaları, birçok batıl inançlara sapmış olmalarıdır. Onun (asm.) âleme teşrifiyle beşeriyet küfür ve şirk karanlıklarından iman ve tevhid nuruna kavuşmuş, zulümden adalete dönmüş, bütün kötü ahlaklar yerini güzel ahlaka bırakmıştır. Bunların her birisi bir aydınlıktır ve hepsinin kaynağı o manevi güneştir.

"Âlem-i İslâmiyetin bedr-i münevveri" 

O (asm) manevi güneşin akıl ve kalpleri aydınlatmasıyla Allah’ı hak bir iman ile bilen ve tanıyan müminler, onun emir ve yasaklarını ve ona karşı şükür ve ubudiyet vazifelerini nasıl yerine getireceklerini de yine bir bedr-i münevver olan Allah Resulü’nden (asm) öğrenmişlerdir.

Bedr-i münevver, ayın en parlak olduğu “dolunay” halidir; karanlık geceler onunla aydınlanır.

"Rububiyet-i İlahiyenin dellal-ı saltanatı"

Rububiyet saltanatı bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Her şey onun terbiyesiyle kemale ermiştir ve o sayede vazifesini aksatmadan, mükemmel yapmaktadır. Peygamber Efendimiz (asm.) Allah’ın mutlak rububiyetini en mükemmel şekilde insanlara ve cinlere ders verdiği gibi, o rububiyete karşı yapılması gereken ubudiyet vazifesini de yine kemaliyle öğretmiş ve bunu fiilen de göstermiştir.

"Tılsım-ı kâinatın keşşaf-ı zihikmeti" 

Tılsım-ı kâinat, bu âlemin niçin yaratıldığı, ne vazife yaptığı ve nasıl bir âlemi meyve vereceği gibi gizli hakikatlerdir. Bütün bunları Allah Resulü (asm), Rabbinin tâlimiyle insanlara ders vermiştir. Zihikmet, yani hikmet sahibi, her hali, fiili ve sözü hikmet saçan o en büyük peygamber, eşyanın hem ilahi isimlere ayna olma yönünü, hem ahirete tarla olma cihetini insanlara ders vermiş ve onları sadece dünya için, menfaat için, lezzet için yaşamakla hayvanlardan daha aşağı bir derekeye düşme zilletinden kurtarmıştır.

Dipnotlar:

1) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.
2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.



2. "Bütün enbiyayı sayesi altına alan risalet cenahı ve bütün âlem-i İslamı himayesine alan İslamiyet cenahlarıyla, hakikatin tabakatında uçan ve bütün enbiya ve mürselîni, bütün evliya ve sıddıkîni ve bütün asfiya ve muhakkıkîni..." İzah eder misiniz?

"...bütün enbiyayı sayesi altına alan risalet  cenahı ve bütün âlem-i İslamı  himayesine  alan İslamiyet cenahlarıyla, hakikatin tabakatında uçan ve bütün  enbiya ve mürselîni, bütün evliya ve sıddıkîni ve bütün asfiya ve muhakkıkîni arkasına alıp, bütün kuvvetiyle vahdaniyeti gösterip, arş-ı ehadiyete yol açıp gösterdiği iman-ı billah ve ispat ettiği vahdâniyet-i İlâhiyeye, hiç vehim ve şüphenin haddi var mı ki kapatabilsin ve perde olabilsin?"(1)

Bütün peygamberler Allah’ın varlığını ve birliğini insanlara anlatmış ve ona karşı yapmaları gereken ubudiyet vazifelerini talim etmişlerdir.

Peygamber Efendimizin (asm.) iman ve tevhid davası bütün peygamberlerin de davasıdır. Bu hususta en büyük imam odur (asm), diğer bütün peygamberler onun sayesi, yani gölgesi altındadır.

Onun iman ve tevhid davasını bütün peygamberler yanında bütün evliya ve asfiya, bütün sıddıklar ve muhakkikler de tasdik etmişlerdir. Zaten, bütün bu nurani zevat tevhid davasının meyveleridir.

Peygamberimizin (asm) ulvi mahiyeti ve kutsi davası On Dokuzuncu Söz’ün Birinci Reşha’sında şöyle dile getirilir:

"…Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mucizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar."

"Zira, o 'Lâ ilâhe illâllah' der, dava eder."  

Metinde geçen, “evliya ve sıddıkîn, asfiya ve muhakkıkîn” üzerinde de kısaca duralım:

Evliya, “seven ve sevilen kullar” demek olup, bu dört zümrenin hepsini içine alır.

Asfiya; veli kullar içerisinde, daha çok, ilim erbabı olan kimseler için kullanılır.

Sıddıklar; evliya ve asfiya içerisinde manen en ileride olan kimselerdir. Nitekim ayet-i kerimede (bk. Nisa, 4/69) sırat-ı müstakim ehli kimseler sayılırken, “nebiler, sıddıklar, şüheda ve sâlihler” şeklinde bir sıralama vardır. Buna göre, sıddıklar peygamberlerden sonra en ileri makamdaki kimseler demek olur. Bunlar “...Âlimler peygamberlerin varisidir...” (Buharî, İlim: 10; Ebû Dâvud, İlim: 1; İbn-i Mâce, Mukaddime: 17) hadis-i şerefinin haber verdiği, müçtehidler, müceddidler ve manen vazifeli diğer büyük âlimlerdir.

Muhakkik; tahkik eden, hakikati araştırıp bulan, tahkiki imana ermiş, eşyanın ve hadiselerin iç yüzlerini inceleyen, onlara vakıf olan” gibi manalara gelir.

Bu dört zümrenin hepsi sırat-ı müstakim ehlidirler, hepsi Allah’ın sevgili kullarıdırlar. Ancak, hangi büyük zatın hangi gruba dâhil olduğunu ancak Allah bilir.



3. Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, On Birinci Lem'anın sonundaki salavat-ı şerifenin mealini öğrenebilir miyiz?


اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِكَ وَوَحْدَانِيَّتِكَ وَشَهِدَ عَلٰى اَوْصَافِ جَلاَلِكَ وَجَمَالِكَ وَكَمَالِكَ اَلشَّاهِدُ الصَّادِقُ الْمُصَدَّقُ وَالْبُرْهَانُ النَّاطِقُ الْمُحَقَّقُ، سَيِّدُ اْلاَنْبِيَاۤءِ وَالْمُرْسَلِينَ، اَلْحَامِلُ سِرَّ اِجْمَاعِهِمْ وَتَصْدِيقِهِمْ وَمُعْجِزَاتِهِم.. وَاِمَامُ اْلاَوْلِيَاۤءِ وَالصِّدِّيقِينَ، اَلْحَاوِى سِرَّ اِتِّفَاقِهِمْ وَتَحْقِيقِهِمْ وَكَرَامَاتِهِمْ.. ذُوالْمُعْجِزَاتِ اْلباَهِرَةِ وَالْخَوَارِقِ الظَّاهِرَةِ وَالدَّلاَئِلِ الْقَاطِعَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ لَهُ.. ذُوالْخِصَالِ الْغَالِيَةِ فِى ذَاتِهِ، وَاْلاَخْلاَقِ الْعَالِيَةِ فِى وَظِيفَتِهِ، وَالسَّجَايَا السَّامِيَةِ فِى شَرِيعَتِهِ الْمُكَمَّلَةِ الْمُنَزَّهَةِ عَنِ الْخِلاَفِ، مَهْبِطُ الْوَحْىِ الرَّبَّانِىِّ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ وَالْمُنْزَلِ وَالْمُنَزَّلِ عَلَيْه، سَيَّارُ عَالَمِ الْغَيْبِ وَالْمَلَكُوتِ، مُشَاهِدُ اْلاَرْوَاحِ وَمُصَاحِبُالْمَلٰۤئِكَةِ، اَنْمُوذَجُ كَمَالِ الْكَاۤئِنَاتِ شَخْصاً وَنَوْعاً وَجِنْساً، اَنْوَرُ ثَمَرَاتِ شَجَرَةِ الْخِلْقَةِ، سِرَاجُ الْحَقِّ، بُرْهَانُ الْحَقِيقَةِ، تِمْثَالُ الرَّحْمَةِ، مِثَالُ الْمَحَبَّةِ، كَشَّافُ طِلْسِمِ الْكَاۤئِنَاتِ، دَلاَّلُ سَلْطَنَةِ الرُّبوُبِيَّةِ، الْمُرْمِزُ بِعُلْوِيَّةِ شَخْصِيَّتِهِ الْمَعْنَوِيَّةِ اِلٰۤى اَنَّهُ نَصْبُ عَيْنِ فَاطِرِ الْعَالَمِ فِى خَلْقِ الْكَاۤئِنَاتِ، ذُو الشَّرِيعَةِ الَّتِى هِىَ بِوُسْعَةِ دَسَاتِيرِهَا وَقُوَّتِهَا تُشِيرُ اِلٰۤى اَنَّهَا نِظَامُ نَاظِمِ الْكَوْنِ وَوَضْعُ خَالِقِ الْكَاۤئِنَاتِ. نَعَمْ، اِنَّ نَاظِمَ الْكَاۤئِنَاتِ بِهٰذَا النِّظاَمِ اْلاَتَمِّ اْلاَكْمَلِ هُوَ نَاظِمُ هٰذَا الدِّينِ بِهٰذاَ النِّظَامِ اْلاَحْسَنِ اْلاَجْمَلِ، سَيِّدُنَا نَحْنُ مَعَاشِرَ بَنِى اٰدَمَ وَمُهْدِينَا اِلَى اْلاِيمَانِ نَحْنُ مَعاَشِرَ اْلمُؤْمِنِينَ، مُحَمَّدٌ بْنُ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَاَتَمُّ التَّسْلِيمَاتِ مَادَامَتِ اْلاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ. فَاِنَّ ذٰلِكَ الشَّاهِدَ الصَّادِقَ الْمُصَدَّقَ يَشْهَدُ عَلٰى رُؤُوسِ اْلاَشْهَادِ مُناَدِياً، وَمُعَلِّماً ِلاَجْيَالِ الْبَشَرِ خَلْفَ اْلاَعْصَارِ وَاْلاَقْطَارِ، نِداَءً عُلْوِياًّ بِجَمِيعِ قُوَّتِهِ وَبِغَايَةِ جِدِّيَّتِهِ وَبِنِهَايَةِ وُثُوقِهِ وَبِقُوَّةِ اِطْمِئْناَنِهِ وَبِكَمَالِ اِيمَانِهِ: اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ

“Allah'ım! Senin vücûb-u vücuduna ve Vahdâniyetine delâlet, senin celâline, cemâline ve cemâline şehadet eden; gördüğünü önce kendisi tasdik eden şâhid-i sâdık ve tahkik edici bürhan-ı nâtık,

- Peygamber ve resûllerin efendisi ve onların icmâ ve tasdik ve mucizelerinin sırrını taşıyan, evliyâ ve sıddîkların önderi ve onların da ittifak ve tahkik ve kerâmetlerinin sırrını kendinde bulunduran,

- Apaçık mu'cizelerin, zâhir hârikaların, muhakkak, kesin ve kendisini doğrulayan delillerin sahibi;

- Zatında kıymetli hasletlerin, vazifesinde yüce huyların, şeriatında yüksek seciyelerin mâliki -ki, bütün bunlar, mükemmel ve kendisini hilâf-ı hakikat konuşmaktan tenzih ederler- Kur'ân'ı indiren Allah'ın, indirilen Kur'ân'ın ve kendisine Kur'ân inen Zâtın icmâıyla, Rabbânî vahyin iniş yeri,

- Âlem-i gayb ve melekûtu gezip dolaşan, ruhları müşâhede edip meleklerle arkadaşlık eden, şahıs, nev ve cinsiyle kâinattaki kemâlâtın fihristesi, yaratılış ağacının en nurlu meyvesi, hakkın kandili, hakikatin bürhanı, rahmetin timsâli, muhabbetin misali,

- Kâinat tılsımının keşşâfı, rubûbiyet saltanatının dellalı, şahsiyet-i maneviyesinin ulviyetiyle kâinatın yaratılışından âlemin Yaratıcısının maksadı olduğunu gösteren, kanunlarının genişliği ve kuvvetiyle kâinatı düzene koyan Zâtın nizâmı ve kâinatın Yaratıcısının kanunu olduğunu gösteren şeriatın sahibi,"

(Evet, kâinatı bu eksiksiz nizam ile tanzim eden Zâttır ki, bu Dini, bu en güzel ve mükemmel nizâmıyla ortaya koymuştur.)  

- Biz insanların efendisi ve biz mü'minlere iman yolunu gösteren, Abdullah bin Abdulmuttalib'in oğlu Muhammed'e salat eyle. Ona yer ve gökler durdukça en üstün salavatlar ve en mükemmel selamlar olsun."

"İşte, bu gördüğünü önce kendisi tasdik eden şâhid-i sâdık şahitlerin huzurunda, asırların ve ülkelerin arkasından, bütün kuvvetiyle gayet ciddiyetle, nihayetsiz itimadı, kuvvet-i itminânıyla ve kemal-i imânıyla, yüksek bir ses ile şöyle nida edip bildiriyor:

 "Allah'tan başka hiçbir ilah bulunmadığına şehadet ederim. O tektir; hiçbir şeriki yoktur."



İkinci Makam, On İkinci Lem'a Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Söz’lerin her birisi, sema-i Kur’an’da parlayan bir tek necm-i ayetin bir lem’ası ve bahr-i Furkan’dan akan bir ayetin ırmağından tek bir katresi ve bir kenz-i azam-ı Kitabullah’da her biri bir sandukça-i cevahir olan ayetlerin..." İzah eder misiniz?

Kur'an, yüksek ve muhteşem bir sema, her bir ayet o semada parlayan bir hidayet yıldızı...  

Kur'an, uçsuz bucaksız bir deniz, her bir ayet o denizden akan bir nehir gibi…

Kur'an, çok azim bir hazine, her bir ayet ise o hazineden bir cevher sandukçası…

Ve bu ders, o sandukçadan bir tek inci gibi…

Bu teşbihlerin ne kadar yerinde olduğunu o Kitab-ı Mukaddes için yazılan binlerce tefsir ispat ediyor. Her müfessir, kendisine ihsan edilen ilim ve bahşedilen feyz ile o semadan, ayrı bir ziya, o denizden ayrı bir abıhayat ve o hazineden ayrı bir cevher sunuyor.

Işıklar, nehirler ve cevherler sınırlı, ama Kur'an’ın hakikatleri sonsuz.

Üstadımızın ifadesiyle:

"Zaman ihtiyarlandıkça Kur'an gençleşiyor, rumuzu tavazzuh ediyor..."(1)

Ondaki ince ve gizli manalar, ilim ve fennin inkişafı nisbetinde daha da iyi anlaşılıyor.

1) bk. Mektubat, Hakikat Çekirdekleri: 79.



2. "O kelamullah İsm-i Azam'dan, Arş-ı Azam'dan, rububiyetin tecelli-i azamından nüzul edip, ezeli ebede raptedecek, ferşi Arşa bağlayacak bir vüsat ve ulviyet içinde..." Bu ulvi vasıfları ve devamındaki Farisi ibareyi açar mısınız?

"On Dokuzuncu Söz'ün On Dördüncü Reşhası'nda bir nebze tarif edilen o kelamullah İsm-i Azam'dan, Arş-ı Azam'dan, rububiyetin tecelli-i azamından nüzul edip, ezeli ebede raptedecek, ferşi Arşa bağlayacak bir vüsat ve ulviyet içinde, bütün kuvvetiyle ve ayatının bütün katiyetiyle, mükerreren Lâ ilâhe illâ Hû der, bütün kâinatı işhad eder ve şehadet ettirir. Evet, Lâ ilâhe illâ Hû beraber mîzened âlem."(1)

Üstad Hazretleri mahlûkat için “kelimat-ı kudret” tabirini kullanır. Her mahluk bir kudret kelimesidir; yaratılması ancak Allah’a mahsustur. 

Ancak, bu kudret kelimeleri arasında büyük farklar da vardır. Bir çiçek de kudret kelimesidir, bir yıldız da… Bir arı da kudret kelimesidir bir insan da…

Kudret sıfatından gelen bu mahluklar arasındaki farklılık, kelam sıfatından gelen ilahi kelamlarda da görülür. Belagatın muktezası olarak, her asra o asrın anlayışına göre hitap edilmiştir. Yirmi Beşinci Söz’de “Kur’ân, İsm-i Âzam'dan ve her ismin azamlık mertebesinden gelmiş.” buyuruluyor.

İsm-ı azam bütün esmanın manalarını ihtiva ettiği gibi, Kur’an da bütün geçmiş kitapların ve suhufların verdiği dersleri tamamıyla vermektedir. Ve Kur’an, Mütekellim isminin azamlık mertebesinden geldiği için diğer bütün kelamlardan üstündür.

Arş-ı Âzam; ilahi emirlerin meleklere ilk tebliğ edildiği makam olarak tarif ediliyor. Madde âlemi Kürsi’de son buluyor, arş ise kürsinin çok fevkinde. Üstadımızın “Kalb de bir arştır” ifadesinin ışığında şunu söyleyebiliriz: Arşın kürsiyi kuşatması, insanın manevi kalbinin bedeni kuşatması gibidir; maddi bir ihata söz konusu değildir.

Ve arş, emir âleminin merkezidir.

Arş-ı Azam'dan gelme hususiyeti, bütün ilahi kelamlar için de söz konusudur. Ancak, arz ettiğimiz gibi aralarında büyük farklar vardır. Bu hakikati Üstad Hazretlerinin Kur’an tarifinde geçen şu ifadeleri çok açık olarak ortaya koyar:

“Amma sair kelimât-ı İlâhiye ise, bir kısmı has bir itibar ile ve cüz’î bir unvan ve hususi bir ismin cüz’î tecellisiyle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususi bir rahmetle zahir olan kelamdır...”(2)

“Rubûbiyetin tecelli-i azamı”, ifadesi hem Kur’ân’ın sair İlâhî kelamlardan üstünlüğünü, hem de Peygamber Efendimizin (asm.) diğer bütün peygamberlerden daha ileri olduğunu ifade eder.

Rububiyet, terbiye etmek demektir. Cenab-ı Hak, çiçekleri ve meyveleri güneşle, suyla, baharla terbiye ettiği gibi, kalbleri ve ruhları da vahiyle ve ilhamla terbiye ediyor.

Bu noktada Kur’an’ın misli yoktur. Cenab-ı Hakk’ın terbiye ettiği en ulvi meyve, bizzat Peygamber Efendimiz (asm.), sonra sahabe-i kiram hazretleri, evliya ve asfiya ve bütün müminlerdir.

Bu noktada Üstad Hazretlerinden çok mühim iki nakil yapalım:

“Hem İsm-i Azama mazhar olan Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir ayette mazhar olduğu feyz-i İlahi, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir.”(3)

Kur’an’ın en birinci muhatabı olan Allah Resulünün (asm.) “bir ayetten aldığı feyz”in, bir peygamberin bütün ömrü boyunca aldığı feyz kadar olabilmesi, hem Kur’ân’ın rububiyet noktasındaki azametini, hem de Peygamber Efendimizin (asm.) ona muhatap olma noktasındaki ulvî derecesini birlikte ders veriyor.

“Kur’an-ı Kerim bütün insanlara rahmettir. Çünki herbir insanın şu hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur’an’dan fehm ve iktibas ettiği (hâfızasında) kendisine has bir Kur’an vardır ki, onun ruhunu terbiye, kalbini tedavi eder.”(4)

Demek oluyor ki, her mü’min Kur’an’ın talebesi olmakla birlikte, ondan edineceği bilgi ve feyz o hakiki güneşten kendi aynasına akseden hayalî güneşin ışığına göredir. 

Yukarıda geçen Farisi ibarenin meali:

“Âlem hep beraber La ilâhe illa hu (Ondan başka ilah yoktur) diyor.”

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci söz, İkinci Makam.

2) bk. age., On İkinci Söz.

3) bk. age., Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal.

4) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe.



3. Kur’an’ın cihat-ı sittesinin şeffaf ve parlak olması, ne demektir?

Cihat-ı sitte, altı cihet demektirBir şeyin üst, alt, sağ, sol, ön, arka olmak üzere altı ciheti vardır. Bu altı cihetin hepsi parlak ve şeffaf ise artık onda hiçbir şüphe ve tereddüt yeri kalmaz.

Üstü “sikke-i i’câz” ile parlamaktadır. Kur’ân’ın sadece lafzındaki belağatına bile nazire getirilememesi, bir tek suresinin dahi mislinin ortaya konulamaması bu parlaklığı açıkça gösterir.

İkinci parlaklık, altında “burhan ve delil”lerin bulunması ve her bir davasını bu delillerle teyit etmesidir. “Nokta-i istinadı”nın vahiy olması onun bir başka parlaklığıdır. 

Kendisine tabi olan ve hükümleriyle amel edenleri iki dünya saadetine kavuşturması ayrı bir parlaklıktır.

Hükümlerine esas olan delil ve burhanların selim akıllarca kabul edilmesi, onun bir başka parlaklığıdır. Öldükten sonra dirilmeye, yerküresinin kışın öldükten sonra baharda dirilmesinin delil olarak zikredilmesi bunun en güzel bir misalidir.

Kur’ân’ın hükümlerinin doğruluğuna vicdan da şahittir. Her vicdan itaatin güzel, isyanın çirkin olduğunu, adaletin güzel, zulmün çirkin olduğunu, sıdkın güzel, yalanın çirkin olduğunu ve nihayet imanın güzel, küfrün çirkin olduğunu bilir ve bunlara şehadet eder.

Kur’ân’ın içi “hidayet-i Rahmâniye”dir. İman hakikatlerinden, ferdî ve içtimai hayatımızın meselelerine kadar her hususta, en doğru rehber Kur’an ayetleridir. Onun dışındaki bütün yollar dalalettir, sapıklıktır.  

“Halis envâr-ı imaniye” ancak Kur’an’dan ders alınabilir ve onda bulunabilir. İman hakkındaki bütün yanlış düşünceler ve batıl itikatlar “halis olma” vasfından uzaktırlar. 

İşte, böyle bütün cihetleri nurlu ve parlak olan Kur’an’ın meyveleri bütün evliya ve asfiyadır ve onların izinde giden, onlardan ilim ve feyz alan bütün müminlerdir.

Bu maddelerin tefsiri bütün İslami ilimlerdir. Burada sadece birer madde olarak zikredilmişlerdir.



4. "Elhâsıl: Her birisi birer güneş olan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam ile Furkan-ı Ahkem ki..." diye başlayan cümledeki mukayeseli değerlendirmeyi biraz açıklar mısınız?

"Elhasıl: Her birisi birer güneş olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile Furkan-ı Ahkem ki;"

"Biri: Âlem-i Şehadetin lisanı olarak bin mu’cizat içinde bütün enbiya ve asfiyanın taht-ı tasdiklerinde İslâmiyet ve risalet parmaklarıyla işaret ederek bütün kuvvetiyle gösterdiği bir hakikati,"

"Diğeri: Âlem-i Gaybın lisanı hükmünde, kırk vücuh-u i’câz içinde, kâinatın bütün ayat-ı tekvîniyesinin taht-ı tasdiklerinde, hakkaniyet ve hidayet parmaklarıyla işaret edip bütün ciddiyetle gösterdiği aynı hakikati, acaba o hakikat, güneşten daha bahir, gündüzden daha zahir olmaz mı?"(1)

Bu derste sözü edilen hakikat Lâ ilahe illâ hu” yani Ondan başka ilah yoktur” hakikatidir.

Bu hakikat hem Âlem-i Şehadetin, hem de Âlem-i Gaybın lisanıyla ders verilmektedir.

Peygamber Efendimiz (asm.) tevhid hakikatini, bu şehadet âleminin bir lisanı olarak ilan etmiş ve bu davasına delil olarak bin mucize göstermiş; ayrıca bu davaya bütün enbiya ve asfiya da tasdik ile imza atmışlardır.

Kur’ân-ı Kerim ise, gayb âleminin lisanı olarak tevhidi bütün insanlara ders vermiş, kırk vecihle mucize oluşu bu davasının hakkaniyetine delil olduğu gibi, bu kâinattaki bütün mahlukat da birer tekvinî ayet olarak aynı davayı ilan etmişlerdir.

Her şeyin her şeyle bağlı olduğu bu kâinatta, her bir mahlûk bir kudret mucizesidir ve onu yaratan ancak bütün kâinatın Hâlık’ı olabilir.

Başta Peygamber Efendimiz (asm.) olmak üzere bütün peygamberler, bütün evliya ve asfiya tevhidi ilan ederken, bu kâinatın sahibi, Kur’ân lisanıyla, aynı hakikati ilan ve isbat ettiği halde ve kâinattaki her bir mahluk da bu davaya ayrı birer şahit iken, tevhid hakikatini bütün akıllara ve kalplere gösteren bu iki hidayet güneşine kim karşı çıkabilir?!.

Peygamberimizin (asm) İslâmiyet ve risalet parmaklarıyla işaret ederek bütün kuvvetiyle gösterdiği”, Kur’ân-ı Kerim’in de “hakkaniyet ve hidayet parmaklarıyla işaret edip bütün ciddiyetle gösterdiği” bir hakikatin aksini kim iddia edebilir?!.

Evet, “İslâmiyet ve risalet parmakları” devamlı olarak tevhidi işaret etmiştir.

İslamiyet, esas olarak şirki ortadan kaldırmış yerine tevhid inancını getirmiştir. Zira o hidayet güneşinden önce de insanlar bir yaratıcının varlığına inanıyorlardı, ama bunu putlarda, yıldızlarda, nehirde, zamanda hatta bazı hayvanlarda arıyorlardı. İslamiyet, Allah’ın birliğini, her şeyi onun yaratıp yine onun terbiye ettiğini, hiçbir varlıkta onun ihsan etmediği bir güç, bir kuvvet bulunamayacağını, bütün hayırların onun elinde olduğunu çeşitli yönleriyle ve defalarca ortaya koymuş, insanların kalplerinden şirkin bütün çeşitlerini söküp atmıştır. 

Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) risalet vazifesinin en birinci maddesi bu olmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm de “hakkaniyet ve hidayet parmaklarıyla” aynı hakikate işaret etmiş ve göstermiştir. Şöyle ki:

Kur’ân-ı Kerîm, insanları her hususta “sırat-ı müstakime hidayet etmiş”, her türlü muamelenin ve davranışın hak olan cihetini gösterdiği gibi, iman ve ibadetin de doğru şeklini insanlara ders vermiştir. Baştan sona bir hidayet güneşi olan bu İlahi Ferman’ın da en büyük esası tevhidi ilan ve isbat etmek olmuştur.

Kur’ân’ın bir hülasası olan Fatiha suresinde bu hakikat bütün berraklığıyla ortaya konulmuştur:

Önce bütün hamd ve senanın ancak Allah’a mahsus olduğu beyan edilmiş, sonra bunun bir isbatı olarak bütün âlemleri onun terbiye ettiğine dikkat çekilmiştir. Rahmâniyet ve rahîmiyetin de ondan başkasında bulunmadığı, bütün amellerin hesabının görüleceği “din gününün” sahibinin de ancak o olduğu beyan edildikten sonra, “Yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” buyurulmuş, böylece hem uluhiyetin hem de mabudiyetin ancak Allah’a mahsus olduğu çok veciz bir şekilde ders verilmiştir.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.



5. "Ey dalalet-âlûd mütemerrid insancık!" hitabında geçen "insancık" kelimesini nasıl anlamalıyız?


Yirmi Üçüncü Söz’de bütün tafsilatıyla izah edildiği gibi, insan, mahiyeti itibariyle, nihayetsiz terakki ve tedenni edebilmektedir. İnsanı yükselten en büyük vesile iman, onu alçaltan en büyük sebep de küfürdür.

Bu Söz’de geçen “İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder.” cümlesi ve “insaniyet-i kübra olan İslamiyet” ifadesi, iman etmeyen ve itaat yoluna girmeyen insanların hakiki manada insan da olamayacaklarını beyan ediyor. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, iman ve itaat yolunu terk edip küfür ve isyan yoluna girenler hakkında şöyle buyurulur:

“Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.” (Furkan, 25/44)

Dalalet; fikrini yanlış kullanarak hak yoldan sapmak demektir. İnsanın, bilmeyerek yahut aldanarak, yanlış fikirlere sapması mümkündür. Ancak, hak ve hakikati gördüğünde inat etmemesi ve o yanlış fikrinden dönmesi gerekir.

“Ey dalalet-âlûd mütemerrid insancık!” ifadesi, batıl inancında ısrar edip, İslamiyet güneşine sırtını çeviren ve küfründe inat ederek Kur’an’a karşı çıkan kimseler için kullanılmış ve onların insanlık manasından çok uzak olduklarına işaret edilmiştir.

İkinci Makam, Hatime Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Hatime'nin bir bütün olarak açıklanmasını, sonundaki ayet-i kerimenin, dua ayetlerinin ve salavat-ı şerifenin meallerini verir misiniz?


Önce şunu ifade edelim: Bu hatimede, marifetullah arşına çıkmanın, yani Allah’ı tanımada yüksek derecelere yükselmenin yolu gösteriliyor. Bu On İki Lem’a için kullanılan ifadeler bütün Nur Külliyat’ı için de geçerlidir. Biz de bu noktadan hareketle, izahlarımızı bütün Külliyat için yapmaya çalışacağız.

Bu hatimede, çok ileri bir marifet hazinesi olan Nur Külliyatı'ndan istifade etmenin şartları şöyle sıralanmış bulunuyor:

Aklın hüşyar, kalbin müteyakkız olması...  Hakikatlere uyanık bir akıl ve yine uyanık bir kalp ile teveccüh edilecektir. Nurların gafletle yahut üstünkörü bir şekilde okunmasında olduğu gibi, kalbin dünyaya fazla teveccüh etmesi halinde de ondaki ulvi hakikatlerden istifade azalır.

Buradaki On İki Lem’a gibi Nur’un bütün dersleri de birbirine kuvvet verdiği için, bütün derslerden azami derecede istifade etmeye çalışmak gerekir.

Bu şartları yerine getirdiğimizde, hakikatleri aydınlatan bir sirac, bir kandil bulmuş oluruz.

Kur’an’ın bu asrın fehmine bir dersi olan Nur Külliyatı, okuyucusunu Kur’an’ın ayetlerine rapteder ve hükümleriyle amel etmede hassasiyet kazandırır.

Artık bu bahtiyar insan, Allah’ın tevfikiyle, hakikat semalarına uruc edecek hale gelmiştir. Bu uruc, bu yükseliş onu marifetullah arşına, yani bu vadide çok ileri makamlara çıkarır.

Uruc kelimesi, Allah Resulünün (asm.) mi’rac mucizesine işaret etmektedir. Bu bahtiyar kul da “burak-ı tevfik”e binerek cennete vasıl olacak ve Allah Resulü (asm.) Rabbinin rüyetine mazhar olduğu gibi, o da bu büyük makamın bir gölgesine ulaşacak ve Rabbini bizzat görmüş gibi şöyle şehadet getirecektir:

اَشْهَدُاَنْلاَۤاِلٰهَاِلاَّاَنْتَوَحْدَكَلاَشَرِيكَلَكَ  “Ben şehadet ederim ki senden başka hak mabud  yoktur.”

Ve bu şehadetini “Sen birsin ve şerikin yoktur.” diyerek tamamlayacaktır.

Bilindiği gibi, “Lâ ilahe illallah”, “Allah’tan başka ilah yoktur" demektir. Burada gıyabî bir tasdik vardır. “Lâ ilahe illa ente” cümlesinde ise “Senden başka ilah yoktur.” denilmektedir ve hâzırane bir hitap söz konusudur.

Üstad Hazretleri Fatiha’nın tefsirinde “iyyake na’büdü”ye kadar olan kısmın gaibane olduğunu, bu kelam ile “hâzırane muhataba suretinde” bir hitaba geçildiğini beyan ediyor.

Yani, bütün hamd  Allah’a mahsustur; gaibanedir.  Bunun hazırane şekli: “Bütün hamd sana mahsustur.”  “(O) bütün âlemlerin Rabbidir. Rahmândır, Rahîmdir, Din gününün sahibidir.” mealindeki âyetler de hep gâibanedir.

“Yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” denildiğinde, doğrudan Cenab-ı Hakk’a hitap edilmektedir. Bu hitap gaibane değil, hazıranedir.

Bu derste, اَشْهَدُاَنْلاَۤاِلٰهَاِلاَّاَنْتَوَحْدَكَلاَشَرِيكَلَكَ şeklindeki bu hazırane hitaptan sonra tekrar gaibane bir tevhid cümlesine geçilmiştir: 

 لاَۤاِلٰهَاِلاَّاللّٰهُوَحْدَهُلاَشَرِيكَلَهُلَهُاْلمُلْكُوَلَهُالْحَمْدُيُحْيِىوَيُمِيتُوَهُوَحَىٌّلاَيَمُوتُبِيَدِهِالْخَيْرُوَهُوَعَلٰىكُلِّشَىْءٍقَدِيرٌ 

“Allah’tan başka ilah yoktur. O birdir, şeriki yoktur. Mülk umumen onundur, Hamd sadece ona mahsustur. Hayatı (o) verir, ölümü de (o) verir. Ölümsüz tek hayat sahibi odur. Bütün hayır onun elindedir. O her şeye Kadîrdir. Ve dönüş ancak onadır.”  

Ve ders, yine muhataba suretindeki bir ayet-i kerime ile son buluyor:

سُبْحَانَكَلاَعِلْمَلَنَاۤاِلاَّمَاعَلَّمْتَنَاۤاِنَّكَاَنْتَالْعَلِيمُالْحَكِيمُ

“Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız (noksan sıfatlardan tenzih ederiz.) Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.” (dediler.) (Bakara, 2/32)

Talim-i esma imtihanında Hz. Âdem’in (as) üstünlüğüne şahit olan melekler Cenab-ı Hakk’a bu şekilde hitap etmişlerdi. 

Sondaki dua ayetlerinin ve salavat-ı şerifenin manaları:

“Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”(Bakara, 2/286)

(Onlar şöyle yakarırlar): “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme (saptırma). Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”

“Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.” (Âl-i İmrân, 3/8, 9)

“Allah’ım! Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Zat’a ve onun bütün âl ve ashâbına salât ve selâm eyle. Ey rahmet edenlerin en merhametlisi! Bize ve onun ümmetine rahmetinle merhamet eyle. Âmin.”

“… Onların duâları şu sözlerle sone erer: Ezelden ebede her türlü hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a muhsustur.” (Yûnus, 10/10)