Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

Yirmi Üçüncü Söz Kategorisindeki Tüm İçerikler

Oluşturulma tarihi: 22.02.2025 14:44    Güncellendi: 22.02.2025 14:44

Birinci Mebhas, Giriş Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. Yirmi Üçüncü Söz'ün girişindeki ayetlerin kısa bir izahını yapar mısınız?

Tîn Sûresi'nde geçen bu ayet-i kerimelerin mealleri şöyledir:

“Muhakkak ki, biz insanı en güzel bir şekilde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik. Ancak, iman edip sâlih ameller işleyenler başka. (Onlar için devamlı bir mükâfat vardır.) (Tîn, 95/4-6)

Bu Söz’ün iki mebhasında, bu üç ayet-i kerimenin manevi tefsiri yapılmıştır. “En güzel şekilde yaratılmak (ahsen-i takvim) ne demektir? İnsan âlâ-yı illiyyîne, yani manen en yüksek mertebelere nasıl çıkar ve esfel-i safilîn olan en aşağı derecelere nasıl iner?” konuları on ayrı bahiste, değişik yönleriyle izah edilmiştir.

Burada sadece şunu ifade edelim ki, insan istidat cihetiyle bütün mahlukattan daha güzel, daha yüksek bir makamdadır. Bu büyük sermayeyi Allah’ın razı olduğu şekilde kullanan insanlar, hem dünyada manen yükselirler, hem de ahirette en yüksek saadet menzillerinde ebediyen mükâfat görürler. Bu istidat sermayesini nefsin arzuları ve şeytanın desiseleri istikametinde kullanan kimseler ise, hem bu dünyada küfür ve isyan ehli olmak gibi en aşağı derecelere düşer, hem de ahirette cehennem azabına maruz kalırlar.

“Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere dünyaya gelir.” hakikatince, bütün insanlar ahsen-i takvimde yaratılmışlardır. Onların esfel-i safilîne indirilmeleri onların kendi iradelerini yanlış kullanmaları sebebiyledir.

2. İmanın binler mehasinine, Yirmi Üçüncü Söz’deki beş noktanın dışında birkaç misal daha verebilir misiniz?

Üstad Hazretleri Üçüncü Söz’de şöyle buyurur:

"Evet, her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi membaı; îmândır, ubûdiyettir..."

Konuya bu cümlenin ışığında baktığımızda, imanın güzelliklerinin sayılamayacak kadar çok yan dalları olduğu anlaşılır. İbadetin bütün çeşitleri ve güzel ahlakın bütün şubeleri ayrı birer güzelliktirler.

Haramların tümünden sakınmak, bütün ömrünü helal dairesinde geçirmek, istikamet, adalet, edep, hayâ, tevazu, merhamet, ikram ve ihsan gibi sayısız güzellikler hep imanın meyveleridirler.

Birinci Mebhas, Birinci Nokta Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "Alâ-yı illiyyîn" ile "esfel-i safilîn" mertebelerini açıklar mısınız? Bunları manevi makamlar olarak mı anlamalıyız?

Âlâ-yı illiyyîn, “yücelerin yücesi, yüksek mertebelerin en üstünü” demektir. Bu ifade, öncelikle, cennetteki en yüksek saadet menzilleri ve en ileri mükâfat mertebeleri olarak anlaşılmakla birlikte, insan o makamlara bu dünyada liyakat kazanmaktadır. Bu yönüyle baktığımızda insan âlâ-yı illiyyîne bu dünyada çıkar, yüksek manevi mertebelere bu dünyada vasıl olur. Türkçemizdeki yaygın kullanılışıyla “büyük adam” olur.

Esfel-i safilîn de bunun zıddı olup “aşağıların aşağısı” demektir. Bu ifade de cehennemdeki en aşağı menzilleri ve o menzillerde görülecek en büyük azapları hatıra getirmekle birlikte, insan o azaplara bu dünyada işlediği kötü amellerin neticesinde maruz kalmaktadır. Buna göre insan; aşağı, rezil ve hayırsız bir kişi olmakla esfel-i safilîne bu dünyada düşmekte ve cehennemdeki azabını da burada hazırlamaktadır.



2. "Nur-u iman"dan maksat nedir? Yirmi Üçüncü Söz'ün Birinci Mebhas'ındaki "nur" kelimesi nasıl anlaşılmalıdır?

Nur, zulmetin zıddıdır. En büyük karanlık, küfür karanlığıdır. Kendi varlığını ve bütün bir âlemi sahipsiz, yaratıcısız kabul etmek, kalbin ve aklın karanlıkta kalması demektir. Göz nuruyla eşyanın varlığı göründüğü gibi, iman nuruyla da bütün varlık âlemini yaratan, tanzim eden, bütün canlılara hayat bahşeden Cenab-ı Hakk’ın varlığı görülür.

İlim de bir nurdur; o nur ile cehalet karanlıkları ortadan kalkar.

Akıl; ilim nuruyla bu kâinatın sahipsiz olamayacağını görür, kalp de onun (kâinatın sahibinin) varlığına inanmakla nurlanır.

İnsan maddi gözüyle sadece karşısındaki eşyayı görebilirken ve ilmiyle ancak hazır zamandaki eşya ve hadiseleri bilebilirken, iman nuruyla melekleri ve ruhanilerinin varlığını görür; kabrin ötesini, mahşeri, mizanı, cennet ve cehennemi bilir.



3. "İman, insanı Sani-i Zülcelaline nisbet ediyor; iman bir intisaptır." cümlesini açıklar mısınız?

Nispet: Mensubiyet, bağlılık, münasebet, yakınlık, aidiyet manalarına geliyor. İntisap; mensup olmak, maiyetine girmek, bağlanmak demektir.

İmanın bir intisap olması: İntisap, bir müminin kendisini Allah’ın yarattığını, hayatını onun verdiğini ve bütün bir kâinatı Allah’ın ona hizmet ettirdiğini bilen bir mü’minin “Allah’a inanması, kendisini onun kulu olarak bilmesi, ona sığınması ve onun emirleri dairesinde hareket etmeye karar vermesidir.”

Nispet ve intisap arasında şöyle bir fark vardır: 

Süleymaniye Camii için “Bu cami Mimar Sinan’ın eseridir.” diyen kişi, o camiyi Sinan’a nispet etmiş olur. O cami şuurlu olsa da “Ben Sinan’ın eseriyim.” dese bu bir intisaptır. Yani kendini Sinan’a nispet etmiş, onun eseri olduğunu anlamış ve kabul etmiştir.

İnsanın da “Ben Allah’ın kuluyum, onun eseri, onun sanatıyım; her şeyim onun ihsan ve ikramıdır...” demesi, onun Allah’a iman etmesi demektir; bu iman aynı zamanda bir intisaptır.

İnsan bir âlimden ders aldığında onun talebesi olur, bu talebelik bir intisaptır. O kişiden söz edilirken “falanın talebesi” derler ve onu hocasına nispet ederek tanır ve tanıtırlar. Keza bir mürşide intisap eden kişi de onun müridi olmuş olur ve bu intisap ile bilinir ve tanınır.

İman en büyük intisaptır. Kendi yaratılışlarını hiç düşünmeyen kimseler yanında, kendilerini batıl ilahlara nisbet eden, onlara tapan ve onlardan medet dileyen kimseler de vardır.

İman, Allah’a onun bildirdiği gibi inanmakla kalpte parlayan bir nurdur. Bundan dolayı batıl inançlara, hakiki manada, iman denilmez.

Bir kitapta yazılan bütün ilmî hakikatler ancak ışıkta okunabilir. Karanlık, bütün bu manaları perdeler ve okunup anlaşılmalarını engeller. İman nuru da ilahi eserlerin okunup anlaşılmalarını temin eder. İmanlı bir insan, kendisine Allah’ın eseri, onun kudret kalemiyle yazılmış çok hikmetli bir mektup olarak görür. Bir harf kâtipsiz olamayacağı gibi insan gibi her azası hakkında ciltlerle kitaplar yazılmış bir ilim ve hikmet hazinesinin kendi kendine yazılmış olamayacağını bilir. Allah’a intisap etmekle bütün bu manaları onun ilim ve hikmet tecellileri olarak değerlendirir. Başkalarına da aynı hakikati ders verir. 

Güneş'in bütün aynalarda ışığı, ısısı, yedi rengi ile tecellisi bulunduğundan bütün aynalar Güneş'e bir cihetle mensub, bağlı, nispetlidir. Fakat o aynalardan birisi faraza şuur sahibi olsa şöyle der: "Ben Güneş'e aidim, yani bende görünen ısı, ışık, yedi renk Güneş'ten geliyor." İşte bu ayna Güneş'e olan nispetini bilmiş, yani on intisap etmiş olur.

Bu misal gibi hidayet güneşi ve iman nuru müminin kalbine girdiği zaman, o mümin “Sani-i Zülcelal’in masnuuyum, mahlukuyum, rahmet ve keremine mazharım.” der aynadarlığını ve mensubiyetini ilan eder, intisabını gösterir.

“Küfür o nisbeti kat’ eder.”

Bütün mahlukat Cenab-ı Hakk’a aittir, ona mensuptur, esmasına aynadır. Ancak, kâfir küfrü ile kendindeki (aynasındaki) güzelliği kendinden biliyor, kendine nispet ediyor. Âdeta Şems-i Ezelî ile olan alakasını, nispetini kesiyor ve nefsine isnad ediyor. 

Üstad, böyle kimseleri vakitleri bildiren saate benzetiyor. Evet, saat vakitleri bildiriyor, fakat kendisi o işin farkında değildir.

"Laakal, saat gibi sana evkatını bildirir. Kendisi bilmiyor, ne yapıyor..."(1)

1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal.



4. Bu intisap sayesinde insan "sanat-ı ilahiye ve nukuşu esma-i Rabbaniye" itibariyle nasıl bir kıymet alıyor?

İnsanın hakiki kıymeti, “Allah'ın ahsen-i takvimde yarattığı en güzel ve en mükemmel mahluk” olmasındadır. İman etmekle bu büyük kıymetin farkına varan insan, kendinde tecelli eden ilahi isimlerin her birini düşündükçe hem Rabbine şükreder, hem de Allah katındaki kıymeti bu tefekkürle daha da artar. Bedeninin ve ona takılı her bir organının şekline bakan bir mümin, Allah’ın tasvir fiilinin ve Musavvir isminin en mükemmel olarak bu bedende tecelli ettiğini düşünür. Anne rahminde kendinden hiç haberi yokken, iç içe karanlıkların ötesinde ona bu mükemmel bedenin ihsan edilmesinden dolayı kalbi şükür ve minnet duygularıyla dolar.

Allah’ın ihya (hayat verme) fiilinin ve Muhyi (hayatı veren) isminin de yine en güzel ve mükemmel olarak insanda tecelli etmesi, ona ayrı bir kıymet kazandırır. Balıklardan aslanlara, cinlerden meleklere kadar bütün canlılara hayat ihsan eden Allah, bu en büyük nimetini, en mükemmel şekilde insanda sergilemiştir.

Keza, terzik fiili ve Rezzak ismi de en ileri derecede insanda icra edilmiş ve kendini okutmuştur. İnsana ihsan edilen rızıklar saymakla bitmez. Bazı hayvanlar, miktar olarak, insandan daha fazla yeseler bile, bu kadar çeşitli ve lezzetli nimetler hiçbir hayvana ihsan edilmemiştir.

Diğer esma-i ilahiyeyi de aynı şekilde düşündüğümüzde, insanın her bir ismin tecellisiyle ayrı bir şeref kazandığını ve ayrı bir kemal bulduğunu anlar ve Rabbimize esma-i ilahiyenin tecellileri sayısınca hamd ve şükrederiz.

Biz, ilahi sanatlardan ancak gözümüze çarpan ve nazar sahamıza girenleri bir derece tefekkür ediyor ve Allah’ın ne kadar büyük ve üstün bir sanatı olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Rabbimizin çok daha derin ve ince sanatlarını göremiyoruz.

Mütehassıs ilim adamlarımızın kendi sahalarında verdikleri misaller hem onları hem de dinleyen herkesi hayretler içinde bırakıyor. Bin kere büyütüldüğünde ancak küçük bir nokta kadar görülebilen bir hücrede, beş bin tane gen bulunduğunu ve yine insanın her hücresinde bütün organlarının manevi planının mevcut olduğunu dinlediğimizde, Allah’ın sonsuz kudreti gibi nihayetsiz ilim ve hikmetine de akıl erdiremeyeceğimizi çok iyi anlıyoruz.

İnsanın hakikati, kıymeti, ruhunun melekleri çok gerilerde bırakan istidatlarla mücehhez bulunmasında ve onun hanesi olan bedeninin, yaklaşık, yüz trilyon hücreden yapılmış bir kudret ve hikmet mucizesi olmasında aranmalıdır. İnsanın makam ve servet yönüyle başka insanlardan üstün olması ve onların nazarında büyük addedilmesi, bu hakiki kıymeti yanında kayda değmeyecek kadar küçük ve ehemmiyetsiz kalır.



5. Zulmet-i küfür nasıl sanat-ı Rabbaniyeyi gizliyor? Hâlbuki kâfirde de Cenab-ı Hakk’ın ilahi sanatları tezahür ediyor!

Yirmi Dokuzuncu Mektup'ta geçen; “Vezaif-i Eşya, tabir edilen hidemat-ı meşhude, onların ubudiyetlerinin unvanlarıdır.” hakikati, kâfirlerin bütün azaları, hücreleri ve duyguları için de geçerlidir. Bunların her birinin kendine mahsus bir tesbihi ve ibadeti vardır.

Şu var ki, inanmayan insanlar bu tesbihlerin farkında değildirler. Karanlıkta kitap okunamaması gibi, onlar da ruhlarındaki küfür karanlığı sebebiyle kendi vücutlarında sergilenen esma ve sıfat tecellilerini okuyamazlar.

Sadece dünya için çalışır, menfaat peşinde koşar, sefih bir hayat sürerler; düşünmeden yaşar, şükretmeden yer ve içerler. Ve ayet-i kerimede haber verildiği gibi, hayvan gibi hatta onlardan daha aşağı bir hayat geçirirler.

"...Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar." (Furkan, 25/44)



6. "Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir." cümlesinde geçen “muvakkat bir hayat-ı hayvanî” ifadesini nasıl anlamalıyız?

Risalelerde insanın “nebati, hayvani ve insani” olmak üzere üç ayrı cihetinin olduğu nazara verilir.  Bir risalede ise bu üç cihete bir dördüncü olarak “imani” cihet ilave edilir.

İnsanın nebati ciheti, bitkilerle müşterek olduğu hususlardır. İnsanın bedeni de bir çekirdeğin toprağa atılması gibi ana rahmine atılır. Orada rahim duvarına tutunarak büyümesini sürdürür. Bu dönemde bedene henüz ruh gelmediğinden ilk aylardaki büyümesi bitkilerle çok benzerlik gösterir. Ruhun ilka edilmesinden sonra insana, bitki hayatına ilave olarak, hayvani hayat da ihsan edilmiş olur.

İnsanın hayvanlarla müşterek cihetleri, yemesi, içmesi, görmesi, işitmesi, yürümesi, hayvanlara benzer şekilde çoğalmasıdır.

İnsanlık akılla başlar. Düşünme, fikir yürütme, delilleri bir araya getirerek hüküm çıkarma, kâinattaki varlıkların faydalarını araştırma gibi meziyetler hiçbir hayvanda bulunmaz.

Bu düşünme nimeti, yerinde kullanılırsa, insanı imana ulaştırır. Üstad Hazretleri bir risalesinde “İnsaniyet-i Kübra olan İslamiyet” ifadesini kullanıyor. Bu risalenin bir dersinde de insaniyetin iman ile insaniyet olduğunu beyan ediyor. İmandan mahrum bir insaniyet, ayet-i kerimede de beyan edildiği  gibi, sahibini hayvandan çok daha aşağılara düşürebilir.

“Muvakkat bir hayat-ı hayvani” ifadesi, insanın hayvanlarla müşterek olan cihetinin geçici olduğunu, dünyadan alacağı zevk ve lezzetlerin ölümle son bulacağını ders verir. İnsan, nebati ve hayvani cihetlerinin ötesine geçerek insanlık şerefine kavuştuğu ve bu büyük sermayeyi yerinde kullandığı takdirde, hayatı sadece bu geçici dünya hayatına münhasır kalmaz. Bu kısa dünya hayatıyla ebedî bir ahiret saadetini kazanabilir.

Yediğimiz gıdaların bir süre sonra ortadan kaybolmaları, öğrendiğimiz şeylerin ise devam etmeleri, insanın hayvani cihetinin muvakkat olduğunu, ruhuna mal ettiği güzellik ve kemalatın ise devamlı olduğunu göstermektedir.



7. İnsan iman şerefinden mahrum olarak yaşasa hiç hükmünde oluyor. Ama imanla Rabbine intisap etse, ahsen-i takvim kıymetini alıyor. Bu nasıl oluyor, açıklar mısınız?

Kur’an bütün kâinatı aydınlatan bir güneş gibidir. İman ile intisap etmek ise kalp aynasını o güneşe çevirmek, onun ziyaından böylece istifade etmektir. İnkâr ve enaniyet ise kâinatı ve ondaki hadiseleri küçük kafa feneri hükmünde olan akıl ile açıklama gayretidir.

Evet, Güneş ile fener nasıl kıyasa gelmez ise, Kur’an ile akıl da aynı şekilde kıyasa gelmez. Akıl ve enaniyeti bırakıp her şeyi aydınlatan Güneş'in ışığına intisap etmek gerekir.

Uzaktaki dostlarımızla konuşmamız için telefon şebekesine ihtiyaç vardır. Bu şebekeden istifade etmek için de cüz’î bir ücretle abone olmak gerekir. Ondan sonra istediğimiz kişilerle rahatlıkla görüşebiliriz. Şayet devletin şebekesine meydan okuyup, "Ben kendi şebekem ile görüşürüm, abone olmam." dersek, bütün yeryüzünü kuşatacak birçok ağ kurmamız icap edecektir ki, bunu da yapmamız mümkün değildir. 

Aynı şekilde, insan, Kur’an’ı bırakıp, kendi sönük aklına güvenerek, Allah’a intisap etmezse, zifiri bir karanlık içinde kalır ve hiçbir şeyin hakikatini idrak edemez. İnsanın, mahiyetindeki sayısız cihazları inkişaf ettirip, ahsen-i takvime çıkması bu intisaba bağlanmıştır. Kim Kur’an’dan intisabını keserse, helakete düşer.

8. "Mesela, insanların sanatları içinde, nasıl ki maddenin kıymetiyle sanatın kıymeti ayrı ayrıdır..." İzah eder misiniz?

"Mesela, insanların sanatları içinde, nasıl ki maddenin kıymetiyle sanatın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsavi, bazen madde daha kıymettar; bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir sanat bulunuyor."

Beş kuruş değerendeki bir kâğıt üzerine yine beş kuruş değerinde bir resim çizilse bu durumda maddenin kıymeti ile sanatın kıymeti aynı olur. O kağıt üzerini hiçbir değer taşımayan bir resim çizildiğinde ise madde daha kıymetli olmuş olur. Yani boş kağıt o resimden daha kıymetlidir. O kâğıt üzerine beş lira değerinde bir resim çizildiğinde ise, sanatın kıymeti maddeyi çok gerilerde bırakır. 

İnsan,  maddesi itibarı et, kemik ve kandan ibarettir. Bu açıdan baktığımızda, insan en kıymetsiz varlıktır. Zira eti yenmez, derisi işe yaramaz. Fakat âlemlerin yaratıcısı olan Allah'ın  yaratmış olduğu bir san’at mucizesi olarak baktığımızda onun değerine paha biçilmez. Zira o, “kâinatın en son ve en cemiyetli meyvesi” arzın halifesi, mahlûkatın en şereflisi  ve  Allah’ın bütün esmâsına mazhar en aziz misafiridir.

Demekki, insanın asıl kıymeti, Allah’ın bütün isimlerine ayna olmasıyladır. Bu hakikati Üstadımız veciz bir şekilde şöyle ifade ediyor:

"Nasıl esmada bir ism-i azam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı azam var ki, o da insandır."(2)

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.

2) bk. age., Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere (İnsan Penceresi).



9. "Antika olan bir sanat antikacıların çarşısına gidilse,.. Bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir." buradaki "antika" ve "kaba demirci çarşıları" neyi temsil ediyor?

"Mesela, insanların sanaatları içinde, nasıl ki maddenin kıymetiyle sanaatın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsavi, bazen madde daha kıymettar; bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir sanat bulunuyor. Belki, bazen, antika olan bir sanat bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte, öyle antika bir sanat, antikacıların çarşısına gidilse, harika-pîşe ve pek eski, hünerver sanatkârına nispet ederek, o sanatkârı yad etmekle ve o sanatla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir pahasına alınabilir."(1)

Antikacılar çarşısı, ilahi sanatların değer ve kıymetini bilmeyi ifade ederken, kaba demirciler çarşısı ise bu eserleri sadece maddesi ve cüz’î faydası açısından değerlendirmeyi ifade ediyor.

Altıncı Söz’e konu olan ayet-i kerimede Cenab-ı Hak müminlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde satın aldığını haber veriliyor. Buna göre, antikacılar çarşısı Kur’an şakirtlerinin kendilerini ve mallarını cennet mukabilinde sattıkları cennet çarşısı oluyor.

Bunun dışındaki bütün pazarlar kaba demirciler çarşısı gibidir.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



10. "İşte insan, Cenab-ı Hakk'ın böyle antika bir sanatıdır ve en nazik ve nazenin bir mucize-i kudretidir ki, insanı bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır. " cümlesini açıklar mısınız?

Üstad Hazretleri, Risale-i Nur’un “Kur’anın manevi bir tefsiri” olduğunu beyan ediyor. Bu Risalenin başında yer alan ilk ayet-i kerimede insanın ahsen-i takvimde yaratıldığı haber veriliyor. Ahsen-i takvimin ne olduğunu Üstad Hazretleri meal tarzında vermek yerine, bu risalenin on ayrı bahsine serpiştirmiş bulunuyor. Risaleye konu olan ayet-i kerimelerin manevi tefsiri bu on bahiste çeşitli cihetleriyle çok açık, geniş ve mükemmel olarak ortaya konuluyor.

İşte bu cümlede de ahsen-i takvimin tefsiri yapılmış oluyor. Şöyle ki;

Her varlık, Allah’ın bir sanat eseri olmakla birlikte, insan için “antika bir sanat” ifadesinin kullanılmasıyla, onun diğer sanat eserlerinden üstünlüğüne işaret edilmiştir. Zira her mahluk Allah’ın bir kudret mucizesi olduğu hâlde insan için “en nazik ve nazenin bir mucize-i kudretidir” denilmekle hem ondaki sanat inceliklerine, hem de başka varlıkların, âdeta onun nazıyla oynar gibi, onun hizmetinde bulunmalarına dikkat çekilmiştir.

Bu iki noktanın hemen arkasından ahsen-i takvimin çok ehemmiyetli bir cihetine yer verilmiş ve insanın “bütün ilahi isimlerin cilvesine mazhar” olduğu ifade edilmiştir.

Allah’ın her ismi güzeldir. Bir varlıkta bu güzel isimler ne kadar fazla tecelli eder ve kendini ne kadar parlak olarak gösterirse, o varlık diğerlerinden o kadar üstün olur. Mesela, cansız varlıklarda Allah’ın Hâlık, Malik, Sani’ gibi birkaç ismi tecelli eder. Rezzak, Basir, Semi’, Şâfi gibi isimler bu varlıklarda tecelli etmediğinden, onlar canlı varlıklardan daha aşağı mertebede kalırlar.

İnsan, kendisinde bütün ilahi isimlerin tecelli etmesiyle meleklerden daha üstün bir mahiyete sahip olmuştur. Meleklerde Rezzak, Şâfi, Ğaffar, Tevvab gibi isimler tecelli etmez. Buna göre ahsen-i takvimin bir mânâsı da, insanda bütün isimlerin tecelli etmiş olmalarıdır.

Devamında “nakışlarına medar” ifadesi geçiyor. Medar, devir edilen yer, dönülen mekân demek ise de burada mecazi olarak şu mana için zikredilmiş oluyor: İlahi isimlerin nakışları insanda kendini gösteriyor. 

İnsanın ahsen-i takvimde yaratılmış olmasının üçüncü bir yönü olarak, onun “kâinata bir misal-i musağğar” olduğuna dikkat çekiliyor. Misal-i musağğar, küçültülmüş misal demek olup, kâinattaki bütün âlemlerin insanda küçük ölçüde temsil edildiklerini ifade eder.

"Mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-i musağğarı olduğundan, âdeta âlemde ne varsa insanda nümunesi vardır."(1)

Bu konu Nur’un birçok dersinde işlenmiş ve insan hafızasının levh-i mahfuzdan, hayalinin âlem-i misâlden, kemiklerinin taşlardan, etlerinin topraktan, vücudundaki muhtelif akıntıların nehirlerden haber verdikleri, onların küçük misâlleri oldukları ifade edilmiştir.

İnsan bedeninde yer alan elementler de, dış âlemde vazife yapan elementler âleminden birer küçük nümûne gibidirler. Meselâ, insan bedeninde bulunun dört gram kadar demir, dünyadaki bütün demir madenlerinin bir küçük misâlidir.

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Haşiye-3.



11. "Eğer, nur-u iman içine girse, üstündeki bütün manidar nakışlar o ışıkla okunur. O mümin, şuur ile okur ve o intisapla okutur. " cümlesinde, "müminin şuurla okuyup intisapla okutması" ifadesi geçiyor. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Bir kitapta yazılan bütün ilmî hakikatler ancak ışıkta okunabilir. Karanlık, bütün bu manaları perdeler, okunup anlaşılmalarını engeller.

İman nuru, ilahi eserlerin okunup anlaşılmalarını temin eder. İmanlı bir insan, kendisini Allah’ın eseri, onun kudret kalemiyle yazılmış çok hikmetli bir mektup olarak değerlendirir; başkalarına da aynı manaları ders verir. Bir harf kâtipsiz olamayacağı gibi insan gibi her organı hakkında ciltlerle kitaplar yazılmış bir ilim ve hikmet hazinesinin kendi kendine yazılmış olamayacağını bilir. Allah’a intisap etmekle bütün bu manaları onun ilim ve hikmet tecellileri olarak değerlendirir. Başkalarına da aynı hakikati ders verir.



12. İnsanın kıymetinin, Sanat-ı Rabbaniyeye göre ve âyine-i Samedaniye itibariyle olması konularını açabilir misiniz?

"... İnsanın kıymeti, o sanat-ı Rabbâniyeye göre olur ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlukat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve cennete layık bir misafir-i Rabbânî olur."(1)

İnsan ahsen-i takvimde yaratılmış en büyük en mükemmel sanat-ı Rabbanidir. Güneş yapmak da Allah’ın büyük bir sanatıdır, deniz yapmak, orman yapmak, ova yapmak da ilahi birer sanattırlar.

Bu sanat eserlerinde canlılar cansızlardan daha üstün derecededirler. Canlılar içerisinde de Allah'ın en mükemmel şekilde terbiye ederek kendine muhatap etme derecesine çırakdığı, kendini ona kelamıyla tanıttığı, emir ve yasaklarda bulunduğu ve cennete namzet kıldığı varlık insandır. Yani insanın değeri kendi yaptığı sanat eserlerinde değil, kendisinin bir ilahi sanat eseri olmasındadır.

Gözlük yapmak insan sanatı, göz yapmak ise Allah’ı bir sanatıdır. Ve bu sanat eseri Samed ismine aynadır. Yani insan gözü güneşe muhtaçtır. Onun bu ihtiyacı ilahi rahmet tarafından görülmekte ve insana büyük bir şeref kazandıraktadır. Aynı şekilde kulak yapmak da hava yapmak da Allah sanatıdır. Kulak işitmek için seslere muhtaç olmasıyla Samed ismine ayna olur. Kısacası, insan bütün bir kâinata muhtaç olmakla Samed ismine diğer mahlukattan çok daha ileri derecede ayna olmaktıdır.

Üstadımız insan kalbinin Samed ismine ayna olduğunu beyan ediyor. İnsanın bedeni bütün bir kâinata muhtaç olmakla Samed ismine ayna olduğu gibi, insan kalbi iman ve marifetle tatmin olması cihiteyle çok daha ileri bir Samed aynasıdır. İşte insanın asıl kıymeti de Samed aynası olarak yaratılan kalbini imanla nurlandırması cihetiyledir.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



13. İnsanın "muhatab-ı İlâhî" olması ve "cennete layık bir misafir-i Rabbanî" makamına çıkması konusunu biraz açıklar mısınız?

“İnsanın muhatab-ı İlâhî ve cennete layık bir misafir-i Rabbanî” olması da onun ahsen-i takvimde yaratılmış olmasının iki ayrı yönüdür. Cenâb-ı Hak, kelam sıfatıyla meleklerle konuştuğu gibi insanlarla ve cinlerle de konuşur. Bu konuşma hayvanlar âleminde ilham şeklinde kendini gösterir. Her hayvan, ilahi ilhamla rızkını bulur, düşmanlarını tanır, onlardan sakınır; hastalığına şifa olacak bitkileri yine aynı ilhamla bulur.

Şu var ki, Cenâb-ı Hakk’ın kelam sıfatı, en ileri derecede, vahiylerle kendini gösterir. Kur’ân'daki ilahi hitapların bir kısmında mutlak olarak bütün insanlara, bir kısmında ise iman eden insanlara mesajlar verilir. İnsanlarla cinlere müşterek olarak yapılan hitaplar da vardır.

İşte ahsen-i takvimin bir yönü de insanın ilahi kelamlara diğer varlıklardan daha fazla muhatap olması şeklinde kendini gösterir.

Bu hitaplardaki esas maksad, insanın, Üstad Hazretlerinin ifadesiyle “cennete layık bir kıymet” almasıdır. Kâinattaki güneş, yağmur, toprak gibi tekvinî ayetlerle bitkiler âlemini terbiye eden, onları insanlara rızık olacak şekilde terbiye eden Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’in ayetleriyle de insanı “cennete layık bir misafir-i Rabbanî” olarak terbiye etmektedir.

Bu ayetler, temelde iki maddede toplanabilir: İmana ve salih amele dair ayetler. İman ayetleriyle kalbi nurlanan ve inkişaf eden bir mümin, sâlih amellerle de Allah’ın itaatkâr bir kulu olduğunu sergilemekte ve kendisi için hazırlanmış olan cennete layık bir kul olmaya çalışmaktadır.



14. "Eğer kat’-ı intisabdan ibaret olan küfür insanın içine girse, o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlahiye karanlığa düşer; okunmaz." cümlesiyle başlayan paragrafı kısaca açıklar mısınız?

İnsan, küfür karanlığına düşmekle kendi varlığını, hizmetine verilen eşyayı, misafir olduğu bu muhteşem âlemi hiç düşünmeden ve ondaki esma-i ilahiye tecellilerini hiç nazara almadan, sadece lezzet ve menfaat eksenli bir hayat geçirir. Böylece, Allah’ın ahsen-i takvimde yarattığı en mükemmel eseri olma şerefini kaybeder.

Ömür sermayesini yanlış kullanan insanlar, bu fâni dünyanın geçici lezzetleriyle bir süre oyalandıktan sonra ölümü tadacaklar, bedenleri çürüyüp dağılmaya terk edilirken, ruhları kabir âleminde ilk azaplarını tatmaya başlayacaklardır.



15. "Baki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süfli esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Her biri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar..." cümlelerini ve "baki kalma"yı nasıl anlamalıyız?

"Eğer kat-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni unutulsa, Sânie müteveccih manevi cihetler de anlaşılmaz, âdeta başaşağı düşer. O manidar âli sanatların ve manevi âli nakışların çoğu gizlenir. Baki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süfli esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Her biri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvanâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüzi bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder."(1)

Bir varlığın mesela bir meyvenin “Sânie müteveccih manevi cihetler”i, onda tecelli eden Halık, Malik, Musavvir, Müzeyyin, Kerim, Latif gibi isimlerdir. İnsan bu tecellileri ve o meyvenin kendisine bir ilahi ihsan olduğunu ancak iman etmesiyle bilebilir. Aksi halde bütün bu nurani manalar karanlığa düşer okunmaz. Ve meyvenin kıymeti de ancak insanın bedenine sağladığı faydaya ve diline hitap eden tadına münhasır kalır. Böylece o elmas kıymetindeki nimet sönük bir şişe derecesine iner.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



16. "Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider..." İzah eder misiniz?

"Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlahiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira Sâni’ unutulsa Sâni’e müteveccih manevi cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O manidar âlî sanatların ve manevi âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip nihayet sukut eder. Her biri birer parlak elmas iken birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise –dediğimiz gibi– kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte küfür, böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder."(1)

İnsan iman nuru sayesinde bütün âlemlerde tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatlarının nakışlarını okur, kâinatın sırlarını keşfeder.

Hidayet ve iman olmazsa, insan zifiri bir karanlıkta kalır, kâinat da içindeki her varlık da manasız başıboş ve abes olur. Allah’ın varlığına ve birliğine delil olan bütün isim ve sıfatların tecellilleri okunmaz ve söner.

Küfür, kâinat ile Allah arasındaki münasebeti koparttığı için, onu başıboşluğa ve gayesizliğe mahkûm ediyor. Mesela gözü, sadece görmeye yarayan basit bir et parçası şeklinde tarif eder, ondaki sayısız ilim ve hikmetleri yok sayar.     

Mesela elmanın nimet olma ciheti Mün’im ve Kerîm olan Allah’a bakar. Bu iki isim de ancak kalpler hidayet ile nurlanıldığı zaman hissedilir. Allah’ı tanımayan birisi, bu iki manevi ismi göremez.

Kâfirin maddi dünyası asılsız ve mesnedsizdir. Sahip olduğu her şey bu dar ve fani zaman diliminin içine hapsolmuştur. Bu zaman dilimi ise çok hızlı bir şekilde fena ve zeval denizine dökülüyor. 

İnsan, nefsinin arzuları peşinden koşarak heva ve hevesine esir olursa, ömrünü malayani şeylerle telef eder ve haramlara bulaştığında ise o büyük sermayesini bütünüyle zayi etmiş olur. Allah için olmayan zaman dilimleri yok hükmündedir. Onlardan, insanın elinde kalan sadece günahların ağır yüküdür. Öyle ise bu fani ömrümüzü, fani şeylere değil, ebedî ve nuranî şeylere sarf etmemiz elzemdir. Bunun yolu da Allah’ın hesabına ve onun razı olduğu şekilde bir ömür sürmektir. Bunu yapan kişi, cennete layık bir kıymet alır ve saadet-i ebediyeye mazhar olur.

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



17. "Kısacık bir ömürde, hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu..." İnsanlardan daha âciz hayvanlar yok mu?

Âcizlik, kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zayıf ve iktidardan mahrum olma manasında kullanılmıştır. Yani ihtiyaçları kâinatı kuşatmış, arzuları ebede kadar uzanmış olmasına rağmen, insan bunlardan hiçbirini tedarik edemeyecek kadar âcizdir.

İnsan bu nihayetsiz aczi ile Allah’ın nihayetsiz kudretine ayna olmaktadır. İnsan âczini anladıkça kulluğunu artırır.

İnsan sayısız şeylere muhtaç olarak yaratılmıştır. Bu cihetle insana âcizlik ve fakirlik konusunda kimse yetişemez.

İnsanın acz ve fakr cihetiyle hayvanla mukayesesi bu Söz’ün Dördüncü Nokta’sında izah edilmiştir.



Birinci Mebhas, İkinci Nokta Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "İman, nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubat-ı Samedaniye’yi okutturuyor. " İzah eder misiniz?

İnsan, bir yönüyle şu kâinat kitabında bir kelime hükmünde ise de diğer taraftan her bir insanda kudret kalemiyle yazılmış nice mektuplar vardır. Her bir organı ayrı bir mektup olduğu gibi, her bir hücresi de çok hikmet dersleri taşıyan müstakil bir mektup gibidir.

“Mektubat-ı Samedaniye” ifadesi, insandaki bu mektupların her birinin ortaya çıkmaları ve vazifelerini yapabilmeleri için Allah’ın yardımına son derece muhtaç oldukları dersini verir. Bilindiği gibi Samed ismi, “her şey ona muhtaç olan, o ise hiçbir şeye muhtaç olmayan” demektir.

Bu İlâhî isim, insanın tüm varlığında tecelli ettiği gibi, her bir azasında, hatta her hücresinde de tecelli eder. Mesela, göz insan kitabında bir tek mektup gibidir. Bu mektubun, kendisine yüklenen vazifeyi yerine getirebilmesi için, başta güneş ışığı olmak üzere, bütün ışık kaynaklarına ihtiyacı vardır. Kulağımız ayrı bir mektuptur, işitme hadisesini tahakkuk ettirebilmesi için havaya ve sesler âlemine muhtaçtır. Ayaklarımız yürüyebilmeleri için yerküresine ve onun muntazam hareket etmesine muhtaç olduğu gibi, midemiz de hazım faaliyeti için rızıklara muhtaçtır.

Bu ifadenin bilhassa tercih edilmesi, bir yönüyle de gafil insanların büyük bir vartasını nazara vermek içindir. Şöyle ki;

Gaflete dalan insan kendi varlığına, servetine, bilgisine o kadar ehemmiyet verir ki, bu gaflet karanlığı onu “üstünde yazılan bütün mektubat-ı Samedaniye’yi” okuyamaz hale getirir. Mesela, kendini medih ve sena ederken, bu konuşmayı yapabilmesi için havaya, dile, dişe, damağa muhtaç olduğunu, hatta tükürük bezine muhtaç olduğunu hiç düşünmez. Konuşmada olduğu gibi yaptığı her işte de bütün bir âlemin onun imdadına koştuğunu, gayesine ancak böylece ulaşabildiğini nazara almaz.

Bu dünyaya insan olarak gelmesini kendi iradesiyle gerçekleştirmiş gibi ve onun imdadına gönderilen bütün varlıklar da ona hizmet etmeye sanki mecbur imişler gibi, tuhaf bir ruh haletiyle bütün bu hakikatleri hiç düşünmeden yaşar.

Böyle bir adam karanlıkta kalmıştır, bu karanlık o kadar koyu ve zifiridir ki, kendini görmesine ve düşünmesine engel olmaktadır. İşte "mektubat-ı Samedaniye" ifadesi bu karanlığı ortadan kaldırır ve insanın yaptığı her işi, bütün bir kâinatın yardımıyla yaptığını, bu cansız ve şuursuz eşyanın onun imdadına koşmalarının ise ancak Allah’ın inayetiyle gerçekleştiğini insana ders verir.



2. Nur-u imanla kâinatın ışıklanmasını ve mazi ve müstakbel zulümatının dağılmasını izah eder misiniz? İnsanın geçmiş ve geleceği nasıl aydınlatılıyor?

Üstad bu konuları muhtelif yerlerde işlemektedir. Hülasa olarak, geçmiş zamana imandan mahrum bir şekilde bakan insanın maziyi “pederinin ve ecdadının ve nevinin bir mezar-ı ekberi suretinde” gördüğünü beyan eder. Yani, o insan bugün toprağa verdiği bir yakınını -mesela babasını- bir daha ebediyen göremeyeceğini düşünecek ve büyük bir acı duyacaktır. Sonra vefat etmiş diğer bütün akrabalarını, dostlarını, kâmil müminleri ve sevdiklerini hasılı tüm insanları düşünecek, acısı daha artacak, dehşete kapılacaktır.

Fakat ölüme iman nazarıyla bakıldığında mazi, “ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-ı ahbab”tır. Yani mazi mezaristanına gidenler bütün bütün çürüyüp yok olmadılar; çürüyen yalnız onların elbiseleri hükmünde olan cesetleridir. Onlar dünyadan daha güzel başka bir âlemdedirler. Biz de onların gittiği âleme gideceğiz, onlarla hem berzahta ruhani olarak, hem de haşirden sonra cennette “yüz yüze” görüşeceğiz. Dolayısıyla bizimki ebedî bir kayıp değil; geçici bir ayrılıktır. Firkat muvakkattır, vuslat ise ebedîdir. Bu kısa ayrılık bize hüzün verse de bir gün bitecek ve onlara kavuşulacaktır.

İmandan mahrum bir şekilde ölüme bakıldığında hazır gün; “yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ıztırap çeken cismimizin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde” görünür. Yani her saatimiz, doğan veya batan Güneş, gelip giden mevsimler hep bizim ve tüm sevdiklerimizin ölüm denen yokluğa biraz daha yaklaşması manasına gelmektedir. Böyle bir düşünce içindeki birisi için dünyanın zevklerinin bir manası ve hikmeti kalmaz. Üstadımızın ifadesiyle;

 “Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, idam sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?”(1)

Fakat iman nazarıyla bakıldığında hazır zaman; “bir ticaretgâh dükkânı ve şaşaalı bir misafirhane-i Rahmânî” olarak görünür. Her ömür dakikası ayrı bir sermaye, ayrı bir fırsat ve o saadet diyarı için ayrı bir yatırımdır.

Bu dünyada da rahmeti sonsuz olan Rabbimizin misafiriyiz, onun sayısız nimetlerine mazhar olmuşuz. Bazen, ebedî saadeti kazanmak için bazı imtihanlara tabi tutuluruz, çeşitli eza ve cefalara maruz kalırız. Fakat rahmeti ve hikmeti sonsuz olan Rabbimize itikadımız, sıkıntılarımızı hafifletir ve dünyamızı da güzelleştirir. Kendimizi saadet diyarına götüren dünya gemisinde bildiğimiz için, o yolculuk esnasında çektiğimiz sıkıntılar hiç hükmüne geçer.

On Dokuzuncu Söz’de Allah Resulü (asm.) hakkında,

“ ... bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müthiş suâl-i azîm olan 'Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?' suallerine mukni, makbul cevap verir.”(2)

ifadesi geçer. Bu ifadenin ışığında, mazi ve müstakbel mefhumlarını, öncelikle, nereden gelip nereye gittiğimiz şeklinde anlayabiliriz. İnsan, kâinat ağacının meyvesi olduğundan, insan için sorulan bu üç suali bütün varlık âlemi için de sorabiliriz. Kâinat nedir, nereden gelmekte ve nereye gitmektedir? İşte, hem insan hem de kâinat hakkında sorulan bu suallerin cevapları ancak iman nuruyla bilinebilir.

İman nuruyla bakıldığında, bu varlık âleminin ve onun meyvesi olan insanın ilahi isim ve sıfatların tecellileri oldukları, o isim ve sıfatlardan geldikleri anlaşılır. Hadis-i şerifte ahiretin tarlası olduğu haber verilen bu dünya,(bk. Aclûnî, Keşfu’l- Hafa, I/412) o ebedî âlem hesabına çalışmakta ve ona doğru gitmektedir. Dünyanın mahsulleri olan insanların yolculukları da yine âhirete doğrudur; ya ebedî saadet diyarına yahut ebedî azap menziline...

Öte yandan, bir dakika sonrası hakkında hiçbir malumatı olmayan insan, iman nuruyla baktığında ölümün hakikatini, kabir hayatını, kıyameti, mahşer meydanını, sıratı, mizanı, cennet ve cehennemi bilmekte, onları görür gibi olmaktadır. Aynı şekilde, geçmiş asırlarda insanları irşad ve ikaz için gönderilen peygamberlerin kıssalarını da yine iman nuruyla, Kur’an’ın bildirmesiyle bilmekte ve onlardan lüzumlu ibret derslerini almaktadır...

Dipnotlar:

1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

2) bk. Sözler, On Dokuzuncu Söz, Üçüncü Reşha.



3. Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, İkinci Nokta'da geçen ayet-i kerimenin konuyla münasebetini açıklar mısınız?

Ayet-i kerime’nin meali:

“Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları zulümattan nura kavuşturur...” (Bakara, 2/257)

Zulümat, karanlıklar demektir. En büyük karanlık, iman hakikatlerinin görünmesini engelleyen küfür karanlığıdır. Bu karanlık ancak iman nuruyla ortadan kalkar.

İnsan iman nuruyla, kendi varlığını doğru olarak okur, inanç dünyasını ve  günlük hayatını Kur’an esaslarına göre düzenler. Yine bu nur ile ona hizmet eden mahlukatı da Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellileri olarak görür; kalbindeki iman nuru daha da parlar, marifeti gittikçe inkişaf eder.

Her hayır gibi bu hayır da Allah’ın bir ihsanıdır ve onun, “iman edenlerin dostu ve yardımcısı” olmasının bir neticesi, bir tezahürüdür...

4. "Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş..." Bu misali izah eder misiniz?

"Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı, karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti."

"Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı, onu istimal ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım; pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki, 'Keşke bu cep fenerim olmasaydı, bu dehşetleri görmeseydim!' dedim. O feneri hangi tarafa çevirdimse, öyle dehşetler aldım. 'Eyvah, şu fener başıma beladır.' dedim."

"Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuruyla doldu, her şeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise, süslü, sevimli, cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. 'Elhamdü lillâhi alâ nûri'l-îmân' diyerek, اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım."(1)

İnsan kendi şahsî kuvvetine, cüz’î ilmine ve sönük aklına güvenip; "Ben doğruları kendim bulurum, Peygambere ve onun rehberliğine muhtaç değilim." derse, şeytana oyuncak olur, vehim ve şüphelerden kurtulamaz. Korku ve endişelere müptela olur, dağlar kadar yükleri taşımaya mecbur olur. Hâlbuki insanın böyle ağır yükleri yüklenmeye takati yetmez, bu ağır yüklere ancak iman ve tevekkül ile dayanabilir.

Allah insanı peygambere ve vahye muhtaç bir şekilde yaratmıştır. Bu yüzden insan iman ve tevekkül ile Allah’ın gönderdiği peygamberlere teslim olmak zorundadır. Mesela, insan şahsî kendi fikri ile ölüme baksa, onu bir yokluk, kabri ise karanlık bir kuyu tevehhüm eder. Ölümdeki ayrılık ve hiçlik acısı hayatını bütünü ile zehir eder.

İnsan mevte iman ve Kur’an nazarı ile baksa, onu ebedî bir saadetin başlangıcı, kabri cennetin bir intizar salonu olarak görür. Demek akıl tek beşına ölümün sırrını çözemez, vahyin ışığına ve terbiyesine muhtaçtır.

İnsan, kafa feneri hükmünde olan aklı ile kâinata ve hâdiselere bakacak olursa, temsilde olduğu gibi eşyanın hakikatini ve yaratılış sırrını çözemez. Vahye tabi olmayan ve hidâyetle nurlanmayan akıl, insana mütemadiyen azap veren bir alete döner. Üstad Hazretlerinin "kızdım ve cep fenerini yere çarptım" demesi, “aklı vahyin terbiyesine verdim ve her şeyin içyüzünü o zaman anladım” demektir.

Netice olarak, bu temsilde vahiy ile akıl mukayese ediliyor. Vahiy, âlemi ışıklandıran güneşe, akıl ise sönük bir cep fenerine benzetiliyor. Güneşin yanında fener nasıl bir şey ifade etmezse, "vahyin yanında akıl bir şey ifade etmez."

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



5. "Gördüğüm mezar-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nurani insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim." İzah eder misiniz, bu meclisler dünyada mı, berzah âleminde mi?

"Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nurani insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim."(1)

Bu ifadelerde, dünya ve içindeki hadiselere iman nazarı ile nasıl bakılacağı ders veriliyor. Mazi küfrün nazarında ölü iken, imanın nazarında diridir. Geçmiş zamanda yaşamış âlimlerin ve evliyanın cesetleri her ne kadar ölmüş olsa da ruhları ve hizmetleri bakidir. Onlar yokluğa ve fenaya değil, varlığa ve bekaya geçtiler.

Bu ifadeleri birkaç manada anlayabiliriz:

Birisi, mazide yaşanmış hadiseler, aynı ile kayıt altına alınıp âlem-i bekada müze gibi teşhir edildiğinden, mazi yok olmuş sayılmaz.

İkincisi, sadaka-i cariye ve hayırlı evlat gibi bazı amellerin devam etmesi cihetiyle, ölen kimseler yalnız günah ciheti ile ölüyorlar, hayır ve sevap ciheti ile yaşıyorlar.

Üçüncüsü, insan “kalp ve ruhun derece-i hayatına” çıktığında, nuraniyet sırrı ile zamanın kayıtlarından kurtulur. O zaman mazi ve müstakbel hazır zaman gibi olabilir.

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



6. Nur-u iman üzerine hamdetmeyi açıklar mısınız?

Bu hamd, derste geçen ayet-i kerime ile yakından alakalıdır:

“Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları zulümattan nura kavuşturur...” (Bakara, 2/257)

İman nuruna kavuşan bir insan, başta küfür ve dalalet olmak üzere her türlü batıl inancın, yanlış fikirlerin ve kötü ahlakın karanlıklarından kurtulur. Ayet-i kerimede beyan edildiği gibi, “Allah bu mümin kulun dostu ve yardımcısı olur.” Ve onu karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Bu ise hamdi gerektiren en büyük bir nimettir.



7. "O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hadisatı ve acib mahlukatıdır." Burada geçen, "acib mahlukat" ifadesini nasıl anlamalıyız?

Acib mahlakat, burada, Allah’ın insanı hayrette bırakan bedi’ ve garip varlıklarını ifade ediyor. Kâinattaki her bir mahluk ve yaratılmış her varlık, Allah’ın hayret verici acaib bir mahlukudur.

Acib kelimesi; insanı büyüleyen ve hayrette bırakan fevkalade sanatlı ve hikmetli varlıkların, onun üzerinde bıraktığı tesiri ifade etmek için kullanılmıştır.

Mahlukata küfür nazarı ile bakıldığında, o sahipsiz vehmolunan varlıklar insana dehşet ve korku veren canavarlar suretinde görünürler.



8. "İşte enaniyetine itimat eden, zulümat-ı gaflete düşen, dalalet karanlığına müptela olan adam; o vakıada evvelki halime benzer ki: O cep feneri hükmünde nakıs ve dalalet-âlûd malumat ile zaman-ı maziyi...'' Açar mısınız?

Hadiselere, vahyi dinlemeyip sadece akıl mizanı ile bakanlar, hadiselerin içyüzünü göremez, hikmetini bilemezler. İnsan benlik davasından vazgeçip aklı vahyin terbiyesine verse, o zaman her şeyin ve her hadisenin içyüzünü çözer, hikmetini anlar, her iki cihanda da mutluluğa ulaşır. Temsildeki cep fenerinin ışığı aklı temsil ederken, güneşin ışığı da vahyi temsil etmektedir.

Ateş böceğinin, cüz’î ışığına güvenip güneşe meydan okuması ve zifiri karanlığa mahkum olması gibi, insan da cüz’î ilmine ve nakıs aklına güvenip vahiy güneşinin terbiye ve rehberliğine girmezse, küfür ve şirk karanlığına mahkum olur. Hem dünya saadetini hem de ahiret saadetini kaybeder. Hem dünyada hem de ukbada çok bela ve sıkıntılara maruz kalır.

"Ben doğruları aklım ile bulurum." diyenler için mazi, her şeyi ve herkesi yutup yokluğa atmış büyük bir mezarlık hükmündedir. Gelecek ise, başımıza neyin geleceği belli olmayan bir tesadüf fırtınasıdır. Hadiseler ve varlıklar ise, insanı taciz eden zararlı birer düşman suretinde görünür.



9. Eneye itimat edenin düştüğü karanlıkları, "İnkâr edenlerin dostu ise tâgutlardır; onları iman nurundan mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürüklerler." âyeti ışığında izah eder misiniz?

Derste geçen vakıa-i hayaliye hakikate tatbik edilirken, insanın enaniyetinin şu üç hususiyeti nazara veriliyor: Hodbin, bildiğine itimad eden ve vahy-i semaviyi dinlemeyen.

Allah’a iman etmeyen, kendi varlığının ve onu ihata eden bütün varlıkların ilahi kudret ve rahmet tecellileriyle âdeta kaynaştığını unutan insan, sadece kendi kuvvetine, ilim ve iradesine güvenerek “benlik ve menfaat” eksenli bir ömür sürer. Onun cüz’î kuvveti kâinatta cereyan eden hadiselere karşı koymaktan ne kadar uzak ise, cüz’î ilmi de bu hadiselerin arkasında yatan hikmet ve rahmeti idrak etmekten o kadar uzaktır.

Geçmiş zamanı büyük bir mezaristan olarak görür. Kalbinin her atışını onu bu mezaristana götüren bir adım olarak değerlendirir; her geçen günün onu kabre biraz daha yaşlaştırdığını düşünür. Bildiğine itimad ettiği ve vahye kulak tıkadığı için, ölümün hakikatini bilemez ve bu en büyük hadiseden son derece rahatsız olur.

Böyle bir insan, “... İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlardır, onları iman nurundan mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürüklerler...” (Bakara, 2/257) hükmüne muhatab olur.

Hâlbuki insan hadiselere vahyin nuruyla baksa, ölümün de bir çeşit doğum olduğunu bilecek, imanla göçen insanlar için kabrin ötesinin bu dünyadan daha güzel olduğunun şuuruna varacaktır.

Bedeninde bulunan her bir organın ilahi ilim ve kudretle iş gördüğünü düşünecek ve onlarda cereyan eden hiçbir hadisenin tesadüfi olmadığını bilecek, dış âlemdeki varlıkları da aynı manada değerlendirecektir. Onların da kendi azaları gibi, Allah’ın mahlukları, memurları olduklarını bilecek ve “hadisat ve mevcudatı muzır birer canavar hükmünde” bilme hatasına düşmeyecektir.

10. Hidayetin de gaflette olduğu gibi mertebeleri var mıdır; açıklar mısınız?

En büyük hidayet, iman nuruna kavuşmaktır. İman ise, “insanın cüz’î iradesini sarfından sonra, kalpte hasıl olan bir nur” şeklinde tarif edilmektedir. Yani, hidayeti talep eden; insanın cüz’î iradesidir. Gafletin mertebeleri olduğu gibi, hidayetin de mertebeleri vardır. Elbette bir âmi müminin hidayeti ile bir sahabenin hidayeti eşit olmaz, aralarında dağlar kadar fark vardır.

Hidayetin zıddı dalalettir, yani istikametten uzak yanlış yollardır. Hidayetin devamında ve sürekli oluşunda, yine insanın bütün dalalet yollarından ve Ehl-i sünnet itikadına zıt düşüncelerden uzak kalması esastır. Hidayet nasıl irade ve talep ile geliyorsa, devamı da talep ve irade ile oluyor. İnsan hidayeti ister, Allah da nasip eder. Yine insan hidayetin devamını talep eder, Allah da devam ettirir.

İmanın kuvvetlenmesi için ibadet, takva ve tefekkür gibi ulvi hasletlerle bezenmek gerekir. Yani imanı tahkikiye çevirecek sebeplere yapışmak ve ibadetlere ciddiyet ile devam etmek ve takvaya önem vermek, insanın kalp ve ruh dünyasını berraklaştırır ve hidayet nurlarının devamına ve ziyadeleşmesine sebebiyet verir.



11. "Eğer hidayet-i ilahiye yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullah’ı dinlese,.." ifadesini manevi terakkinin basamakları olarak anlayabilir miyiz?

Üstat Hazretleri İşaratü’l-İ’câz’da,

"Hidayet haddizatında büyük bir nimettir, vicdani bir lezzettir ve ruhun cennetidir.”(1)

buyurur. Her hayır gibi bu büyük nimet de Allah’ın elindedir ve bu ulvi nimete ancak onun ihsanıyla erişilir. “Hidayet-i ilahiye yetişse” ifadesi bu manayı ders verir.

Hidayete eren kimsenin kalbine iman yerleşir. Allah’ın kulu olduğunu bilen bir insan, kendi nefis ve hevesine göre değil, Rabbinin rızası dairesinde hareket etmesi gerektiğini bilir. Bu ise “nefsin firavuniyeti”nin kırılmasını netice verir.

İman eden ve nefsinin esaretinden kurtulan bir insan, ayet-i kerimelerde imandan hemen sonra zikredilen “sâlih amelleri” işleme yoluna girer. Bu ise o insanın Kitabullah’ı dinlemesi ve onun emir ve yasaklarına uyması ile gerçekleşir.

1) bk. İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi, 5. Ayetin Tefsiri.



12. Kâinatın gündüz rengini alıp ilahi nurla dolmasını ve اَللهُ نوُرُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ ayetini okumasını nasıl anlarız? Ayrıca bu ayet hakkında biraz açıklama yapar mısınız?

Küfür karanlığına düşen bir insan, kâinattaki eşyanın sadece şekillerini, vazifelerini, faydalarını bilir; ama onları kimin yarattığını, kimin emrinde çalıştıklarını, onlara bu hususiyetleri kimin taktığını bilmez. Bunun neticesi olarak da o eşyada tecelli eden esma-i ilahiye o kişinin nazarında gizlenir.

Üstadımızın şu ifadeleri bu manada bize ışık tutar:

"Nimet içinde inam görünür; Rahman'ın iltifatı hissedilir. Nimetten inama geçsen, Münim'i bulursun."(1)

Meyvenin insan için bir nimet olduğu, bu nimetin ise Allah’ın bir inamı, yani onun ikram ve ihsanı olduğu ancak iman nuruyla görülebilir. Küfür karanlığında meyvenin sadece şekli ve rengi görülür, özellikleri ve insana olan faydası bilinir.

Ağacın, insana ihsan ve ikramda bulunmaktan çok uzak olduğu düşünülecektir ki, nimetten inama geçilebilsin. İşte iman nuru, her şey gibi o meyveyi de aydınlatır ve o meyveyi yiyen insanı nimetten inama geçirir ve onun akıl ve kalbine Münim’i (nimeti vereni) gösterir. “Allah, göklerin ve yerin nurudur...” (Nur, 24/35) ayetinin bir manası o meyvede böylece kendini okutmuş olur.

Nur Külliyatı'nda vücut (varlık) için nur, adem (yokluk) için zulmet ifadesi kullanılır. Bir şey yaratıldığında onda varlık nuru kendini göstermiş olur. Bu nur, canlı-cansız bütün varlık âleminde görülür. Bu varlıklardan hayat sahibi olanlarda, vücut nuru yanında hayat nuru, görme, işitme nurları gibi çok nurlar parlar. Hayat sahipleri içerisinde de insanlar akıl nuruna sahip olmuşlardır; bu nur ile eşyanın vazifeleri, faydaları, hikmetleri bilinir. İman eden insanların ise kalplerinde hidayet nuru parlar.

Allah’ın bir ismi Nur’dur ve bütün isimleri nuranidir. Gökler ve yer Allah’ın bu nurani isimlerinin ve sıfatlarının tecellileridirler. Ayet-i kerimede bu hakikat çok veciz bir şekilde ders verilmiştir.

Bazı âlimler, en büyük nurun vücut (varlık) nuru olduğundan hareketle, Allah’ın varlığının vacip olduğu, bütün varlıkların onun yaratmasıyla vücut bulduğu noktasında “Allah, göklerin ve yerin nurudur...” (Nur, 24/35) ayetini, onlara “Varlık nurunu veren odur.” şeklinde açıklamışlardır.

On Altıncı Söz’deki şu ifade bu ikinci görüşü yansıtmaktadır:

“... şu umum envâr ve bütün nuraniyat onun envâr-ı kudsiye-i esmasının bir kesif zılali;..”(2)

“Kesif zılal”; koyu bir gölge demektir. Allah’ın vacib olan varlığına nisbetle bütün mahlukatın mümkin olan varlıkları kesif bir gölge gibi sönük kalırlar.

İlim nur, cehalet zulmettir. Bütün insanların ve meleklerin ilimleri Allah’ın “Alîm” isminin kesif bir zılali gibidir.

Keza bütün varlıkların hayatları Muhyi (hayat verici) isminin birer tecellisidirler. Cenab-ı Hakk’ın hayatına nisbetle bütün hayatlar koyu bir gölge gibi sönük kalırlar.

Allah’ın Kadir, Basîr, Semi’ gibi sair isimleri de bu üç misale kıyas edilebilir. Bütün ilahi isimler Güneş gibi, bütün tecelliler ise kesif birer gölgedirler.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam.

2) bk. age., On Altıncı Söz.



13. "O vakit, zaman-ı mazi bir mezar-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebinin veya evliyanın taht-ı riyasetinde, vazife-i ubudiyeti ifa eden ervah-ı safiye cemaatlerinin vazife-i hayatlarını bitirmekle,.." Devamıyla izah eder misiniz?

Hadis-i şerifte, “Dünya ahiretin tarlasıdır.” (bk. Aclûnî, Keşfu’l- Hafa, I/412) buyuruluyor. Cennet ve ondaki farklı saadet menzilleri gibi, cehennem ve ondaki değişik azap çeşitleri de hep dünya tarlasının mahsulleridirler.

Bir imtihan salonu olan dünyaya her asırda farklı insanlar alınmakta, her insan hak veya batıl inançlarını, güzel veya çirkin işlerini bir ömür boyu bu âlemde sergilemekte, bu tarlada ekip biçmekte, sonra ölüm kanunuyla bir başka âleme sevk edilmektedir. İşte bu insanların hak inanca sahip olmaları ve doğru yolda yürümeleri için peygamberler vazifelendirilmiş ve onların vârisi hükmünde olan âlimler ümmetin imdadına gönderilmiş, o rehber şahsiyetlere tâbi olan insanlar kulluk vazifelerini en güzel şekilde yerine getirmekle “ervah-ı safiye” (saf ve temiz ruhlar) olma şerefine ermişler ve dünya hayatlarını tamamladıklarında “Allahu Ekber diyerek makamât-ı âliyeye” uçmuşlar ve “müstakbel tarafına” geçmişlerdir.

Müstakbel denilince, öncelikle kabir hayatı hatıra gelir. Allah Resulü (asm.) kabrin ehl-i iman için “cennet bahçelerinden bir bahçe” (bk. Tirmizi, Kıyamet 26) olduğunu müjdeler. Ancak, istikbal, kemal manasıyla cennetteki ebedî saadet menzilleridir.

İnsanın maddi gözü toprağı görür, ama ondaki bakterileri göremez. Akıl gözü ise bu varlıkları yakinen bilir ve görür. Keza, maddî göz, güneşi görür, ama cazibesini göremez. Akıl gözü ise dünyanın ve diğer gezegenlerin o cazibe ile Güneş'e bağlı olduklarını yakinen bilir.

İnsanın aklı bir dakika sonra neler olacağını bilemediği gibi, gözü de o zaman diliminde olacakları şimdiden göremez. Kalb gözü ise kabri, o âlemde muhatap olacağı sualleri, yeniden dirilişi, mahşeri, mizanı, sıratı, cennet ve cehennemi imanın nuru ve kuvvetiyle rahatlıkla bilir ve görür...



14. "Vazife-i hayatlarını bitirmekle Allahü ekber diyerek makamat-ı âliyeye uçmalarını..." İzah eder misiniz, neden elhamdülillah değil de Allahü ekber deniliyor?

Allahü ekber kelamı için Üstadımız On Altıncı Söz’de şu manayı veriyor:

“Mârifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir unvanıdır.”

Allah’ın bütün sıfatları sonsuz kemaldedir. Vefat etmiş müminleri onun sonsuz kudretiyle, yeniden diriltip, mahşer ve mizan safhalarından geçirip, cennetteki saadet saraylarına gönderecektir. Müminler bunu düşünmekle Allahü ekber derler ve o saadet saraylarına ulaştıklarında ise elhamdülillah diyeceklerdir.

15. "Sol tarafına bakar ki, dağlar-misal bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında,.." İnkılâbât-ı berzahiye ve uhreviyenin izahını yapar mısınız?

İnsan bu dünya hayatına başlamadan önce anne rahminde birçok inkılaplar geçirdi. Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya geçişler ayrı birer inkılaptırlar. Böyle birçok inkılaplardan sonra dünün bir damla suyu, göz, kulak, el, ayak, kalp, mide gibi nice cihazlarla donatılmış olarak bu dünyaya gönderildi.

Rahm-ı maderden bu âleme gelmek için birçok inkılaplar gerektiği gibi, kabirden cennet ve cehenneme geçmede de yine birçok inkılaplar yaşanacaktır.

Kabirden mahşere çıkış, ruhların yeniden bedenlere kavuşması, mahşerin dehşeti, vakfe denilen uzun süre bekleme safhası, mizanın kurulması, amellerin tartılması, sıratın geçilmesi, cennete varılması, sıratı geçemeyenlerin cehenneme gitmeleri gibi nice inkılaplar olacaktır...



16. Cennetin bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş Rahmani ziyafetleri fark etmek nasıl olur?

Hadis-i şerifte cennet için; “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de beşerin kalbine gelmiş...” şeklinde yapılan tasvirden de anlaşılacağı gibi, bu akıl almaz ve hayal ulaşmaz saadet menzili ve onda sergilenecek “ziyafet-i Rahmâniye”, bu dünyada ancak “nur-u iman ile uzaktan uzağa fark” edilebilir.

Onuncu Söz Beşinci Suret'te geçen, “Bize gösterdiğin nümûnelerin, gölgelerin asıllarını, menbalarını göster.” ifadesinden de anlaşıldığı gibi, bu dünyamız, numuneler ve gölgeler âlemidir. Her şeyin menbaı ve aslı o âlemdedir. Dünyadaki bahçeler cennet bahçelerine göre, dünyadaki saraylar da cennet köşklerine göre gölge kadar aşağıdır. Bununla birlikte, bu gölge ve nümunelerden o asıllar âlemine uzaktan uzağa bir derece bakılabilir.

Güneş'in harareti de cehennem ateşine göre bir gölge ve numune hükmündedir.



17. "Fırtına ve zelzele, taun gibi hadiseleri birer musahhar memur bilir... Hatta mevti hayat-ı ebediyyenin mukaddimesi ve kabri saadet-i ebediyyenin kapısı görüyor. " ifadelerini açıklar mısınız?

Allah’ın cemâline ayna olan “hayat, sıhhat ve huzur” gibi hoşlandığımız ve sevdiğimiz şeyler güzel olduğu gibi, onun celaline ayna olan “ölüm, hastalık ve musibet” de güzeldir. Birinci grup, Üstad'ın ifadesiyle “hüsn-ü bizzât”, ikinciler ise “hüsn-ü bilgayr”dırlar. Yani, birinciler zatında güzeldirler, ikinciler ise neticeleri itibariyle güzeldirler.

“Kaderin her şeyi güzeldir.” hükmünce, her iki tip hadisenin takdir edilmeleri güzel olduğu gibi, icra edilmeleri ve yaratılmaları da güzeldir.

Yine Nur Külliyatı'nda geçen “...Musibet cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.” cümlesinde de  bizim çirkin ve zararlı gördüğümüz birçok hadisenin, günahlarımıza kefaret olarak bize tattırıldığı, neticesinin ise hakkımızda güzel ve hayırlı olacağı haber verilmektedir.

Her şey ve her hadise Allah’ın emri ve iradesiyle meydana gelir. Havanın kanımızı temizlemesi gibi, fırtınaya dönüşüp bize zarar vermesi de ilahi irade iledir. Hiçbir şey başıboş değildir. Dünyanın akıl almaz bir nizamla dönmesi gibi, zelzele ile bazı beldeleri sarsması ve helak etmesi de Allah’ın takdiri ve kudretiyledir. Keza, sıhhati o ihsan ettiği gibi, hastalıkları da yine o takdir etmektedir.

Bize düşen vazife, Üstad Hazretlerinin o çok ehemmiyetli tavsiyesine uyarak “vazifemizi yapmak”, sebeplere hassasiyetle uymak, “vazife-i İlâhiyeye” yani neticelere ise “karışmamaktır.”

"Rahmetim gazabımı geçti." (Aclunî, Keşfü'l-Hafâ, 1/448) 

hadis-i kudsisine birbirinden güzel birçok farklı mana verilmiştir. Bunlardan birisi de şudur:

“Her musibette insanın çektiği elemler ve sıkıntılar, onun sevabı ve mükâfatı yanında çok küçük kalır. O musibetin arkasındaki ilahi rahmet, çekilen azabı kat kat geçer.”

Bu hakikatin en büyük misali ölüm hadisesidir. Mümin olan insan, imanın nuruyla baktığında “mevti hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri saadet-i ebediyenin kapısı görüyor.”

18. Nur-u iman ile insanın üstündeki bütün manidar nakışların ortaya çıkması, nasıl oluyor ve bu nakışlar nelerdir, nasıl okunur?

İnsan bütün mahlukat içinde Allah’ın isim ve sıfatlarına en mükemmel ve en geniş aynadır. Bu noktada insan mazhar-ı azamdır.

Mesela; insanın gözü Allah’ın basar sıfatının bir tecellisi, kulağı sem’ sıfatının bir tecellisi, konuşması, kelam sıfatının bir cilvesidir, şekli Musavvir isminin tecellisidir. Bu isimler gibi, Allah’ın bütün isim ve sıfatları insanın mahiyetinde tecelli etmektedir. İnsan bu sıfatlar sayesinde yani onları vahid-i kıyasî yaparak Allah’ın isim ve sıfatlarını idrak eder.

İnsan, Allah’ın ahsen-i takvimde yarattığı en mükemmel eseri olması cihetiyle bütün esmaya mazhardır. İnsan Penceresi’nde, insanın üç cihetle esma-yı ilahiyeye ayna olduğu güzelce izah edilmiştir. Ancak, bu mazhariyete insanın irade ve ihtiyarı karışmamış, tüm tecelliler, Allah’ın ihsanı ve ikramı olarak insanda teşhir edilmiştir.

İnsanlar arasındaki asıl farklılık ise kişilerin kendi iradelerini farklı şekillerde kullanmaları ve Allah’ın isimlerine böylece ayna olmalarıyla ortaya çıkar.

Sadece bir misal verelim: İnsanın her organı, her hücresi Allah’ın, ilim ve kudretiyle yapılmış, yaratılmıştır. Bu yönüyle her insan Allah’ın “alîm” ismine mazhardır. Bir de insanın ilim tahsil ederek alim ismine ayna olması vardır. İşte ilim noktasında insanlar arasında görülen farklılık, iradelerini kullanmalarıyla ortaya çıkan bu mazhariyetlerde kendini gösterir.

Üstad Hazretleri “...Esma-i hüsnanın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmaya çalış.” buyurmakla, insanın çalışarak elde edeceği esmâ tecellilerine dikkat çekmiş ve onu bu sahada gayret göstermeye teşvik etmiştir.

Mesela; Allah adildir. Adil ismi kâinatın tümünde tecelli ediyor. İnsan da Adil ismini hayatına tatbik etmeli, her işinde adil olmalıdır ki, bu isme ayna olsun. Mesela; Allah (cc.) mükrimdir, ikram etmeyi sever, kullarına sonsuz ihsanda bulunur, onların da birbirlerine ikram etmesini ister. Cenab-ı Hak, müminleri sever. Müminlerin de birbirlerini sevmelerinden razı olur. Allah affedicidir, affetmeyi sever, kullarının da birbirlerini affetmesinden memnun olur.


Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hadisatın tazyikatından kurtulabilir..." Devamıyla izah eder misiniz?

“İman hem nurdur, hem kuvvettir.” cümlesinde geçen nur kelimesi, “tenvir eden, nurlandıran, ışıklandıran” manasındadır. Nitekim bu dersin İkinci Nokta’sında insanın ve kâinat kitabının ancak iman nuruyla okunabildiği ifade edilir.

İnanmayan insan küfür karanlığında kalmıştır. Ne kendini okuyabilir ne de kâinatı. Her organının, her hücresinin ve her duygusunun ayrı birer mucize olduklarını hiç düşünmez. Sadece onları dünyanın geçici menfaatlerinde ve zevklerinde kullanmakla yetinir. Düşünmeden yaşar veya yaşıyorum zanneder.

İman nuruyla kendini okuyan insan büyük bir şeref kazanmıştır. Bu bahtiyar insan kendi varlığı konusunda şöyle düşünür:

"Ben Allah’ın eseriyim. Hayatım onun Muhyi isminin tecellisi, şeklim, suretim onun Musavvir isminin tecellisi, her organımın ve her hücremin faydalarla dolu olması onun Alîm ve Hakîm isimlerinin tecellileri. Ve ben varlığımda tecelli eden her bir ilahi isimle ayrı bir rahmete mazhar olmakta ve ayrı bir şeref kazanmaktayım. Bunların her biri için ayrı bir şükür borcum vardır."

Allah’a iman etmekle böyle bir üstünlüğe ulaşan kişi, “Rabbine nasıl şükür ve ibadet edeceği, neleri konuşup neleri söylemekten kaçınacağı, neye bakıp neye bakmayacağı” gibi nice suallerinin cevabını da imanın diğer iki rüknünde, yani kitaplara ve peygamberlere imanda bulur. İşlerini, hareketlerini, düşüncelerini ve ahlakını Kur’ana göre tanzim etmeye ve bu konuda yegâne rehber olan Allah Resulüne (asm.) mutlak manada itaat etmeye başlar. Böylece iman şerefine, salih amel ve güzel ahlakı da ilave etmiş olur.

İman nur olduğu gibi, ilim de nurdur, ibadet de nurdur, güzel ahlakın her bir şubesi de ayrı bir nurdur.

Bu nurlu insan aynı zamanda kuvvetlidir de. Bu bahtiyar insan, her şeyi ve her hadiseyi Allah’ın yarattığını ve takdir etiğini bilmekle, onlara karşı ne aşırı bir minnet duygusu taşır, ne de onlardan gelecek zararlardan fazlasıyla korkar.

Bir kul olarak kendine düşen vazifeleri hassasiyetle yerine getirdikten sonra, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a tevekkül etmekle mahlukat âleminden gelecek zararlara ve tehlikelere lüzumundan fazla ehemmiyet vermez. Hava âlemini onun emrinde bilir, fırtınadan korkmaz. O unsurun cansız ve iradesiz olduğunu,  kendi başına hiçbir icraat yapamayacağını çok iyi bilir. Ancak, bir ayet-i kerimede haber verildiği gibi, o unsurun vereceği zararların, sadece asi insanlara mahsus kalmayıp çok masumlara da dokunabileceğini dikkate alarak, Rabbine sığınır ve rahmetine iltica eder.

"Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumlarıda yakar..." (Enfal, 8/25)

İmanın çok büyük bir kuvvet olduğu bir sonraki cümlede şöyle beyan ediliyor:

“Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.”(1)

Kâinata meydan okumak, “varlık âlemindeki her şeyi Allah’ın emrinde bilmek ve o izin vermedikçe hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceğine kesin olarak inanmak” demektir. Bu hakikat, eşya için olduğu gibi hadiseler için de geçerlidir ve “hâdisatın tazyikatından kurtulabilir” ifadesiyle bu mâna ders verilmiştir.

Deniz,  Allah’ın bir mahlukudur. İnsanın tansiyonunun yükselmesi gibi, dalgaların fırtına ile yükselmesi de bir hadisedir. Denizi yapan başka, bu hadiseyi yaratan başka olamaz. O halde, denizin sahibine iman ile intisap eden bir mümin, dalgalardan korkmaz. Allah’ın Hakîm isminin muktezası olarak tedbirini alır, ancak çok iyi bilir ki, deniz kendiliğinden ona bir zarar dokunduramaz. Bu imanla, fırtınaya ve yükselen dalgalara meydan okuyabilir, onlara karşı koyabilir.

İnsanın başına gelen bütün korkutucu, zarar verici hadiseler de böyledir. O hadiseler de kendi başlarına buyruk değildirler. Üstadımızın buyurduğu gibi, "Her şeyin dizgini onun elinde, her şeyin hazinesi onun yanındadır."

Onun izni olmaksızın ne ağaç meyve verebilir ne de su insanı boğabilir. Ağacın bakımını iyi yapan bir bahçıvan, onun meyvelerinden faydalandığı gibi, yüzme bilmeden denize giren insan da onun dalgalarında boğulur. Rızkı veren de Allah’tır, ölümü yaratan da. Kul ise kendi iradesine bırakılan işlerde sadece vazifesini en iyi şekilde yapmak durumundadır. Böylece bir hayra ulaştığında çok iyi bilir ki “Her hayır Allah’ın elindedir.” Ve bu güzel netice de onun ihsanıdır. Yanlış yoldan giderek zarara uğradığında da yine çok iyi bilir ki, bu şerri yaratan da Allah’tır, şu var ki, yanlış yol tutmakla bu şerri kendi istemiştir.

İmanın hem nur, hem kuvvet olduğunun beyan edildiği paragrafın sonunda şu hüküm cümlesi geçer:

" ... İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni iktizâ eder.”

Allah’ın varlığına iman eden insan tevhid yoluna girmiş, onun birliğine de iman etmiştir.

Tevhid, üçe ayrılıyor: Tevhid-i zat, tevhid-i sıfat ve tevhid-i ef’al.

Allah’ın zatının birliğine inanan insan onun, sıfatlarında da şeriki olmadığına inanır. Bir mü’min, bütün kudretin ancak Allah’a ait olduğunu, mahlukattaki bütün kuvvetlerin ise onun yaratmasıyla ortaya çıktığını bilir. “Allah’tan başka kimsede havl ve kuvvet yoktur.” cümlesi kudret sıfatında tevhidi ifade eder.

Keza, ilim sıfatı da ancak Allah’a mahsustur. Mahlukata ihsan edilen ilimler, onun Alîm isminin tecellileridirler. Meleklerin, Hazret-i Âdem’le ilim konusunda tabi tutuldukları imtihanda mağlup olduklarında,

“Melekler, 'Seni bütün eksikliklerden -noksan sıfatlardan- uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.' dediler.” (Bakara, 2/32)

Onların bu sözleri de ilim sıfatında tevhidi ifade etmektedir.

Diğer sıfatları da aynı şekilde düşünen bir mü’min, hiçbir varlığa hakikî mânada ne kudret, ne ilim, ne de irade verir. Hepsini Allah’tan bilir. O dilemedikçe hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceğine olan kuvvetli imanı onu, tevhidin bir sonraki kademesi olan teslime götürür.

“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır...” (Fetih, 48/7)

ayet-i kerimesinden aldığı dersle, her şeyi bir emirber nefer olarak gören insan, ancak Allah’a teslim olur ve yalnız ana tevekkül eder.

İşte iki dünya saadetinin reçetesi, hakiki imanın meyveleri olan bu “teslim ve tevekküldür.” 

Bu reçeteyi kalp âlemine hâkim kılan bir mümin, dünyada da mesut yaşar, ahirette de...

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



2. Üstad Hazretleri "Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir." diyor. "Hakiki iman, tahkiki iman, tevhid-i hakiki" kavramlarını detaylı olarak açıklar mısınız?

Hakiki iman, lügat manasıyla, “Ehl-i sünnet itikadına uygun bir iman” demektir.

Bu derste geçen “hakiki iman” ifadesini “tahkiki iman” olarak anlayabiliriz. Nur Külliyatı'nın tamamı bu tahkiki iman dersleriyle doludur.

 Allah’ın varlığına ve birliğine dair pek çok derslerden numune olarak birisini hatırlayalım:

"Tevhid iki kısımdır. Mesela, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir:"

"Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, 'Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.' Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir."

"İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı tanır, her bir ilân üstünde mührünü bilir bir surette 'Her şey o zatındır.' der. İşte, şu halde herbir şey o zatı mânen gösterir."

"Aynen öyle de tevhid dahi iki çeşittir."

Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir "ki, 'Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur.'"

"İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya her şeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve her şey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vecihle hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. …"(1)

Tevhid; birleştirmek, birlemek, birlikte düşünmek demektir. “Allah’tan başka ilah (hak Ma’bud) yoktur.” manasına gelen kelime-i tevhidde önce “Lâ ilâhe” denilerek bütün batıl mabudlar reddedilir. Bunların tamamı batıl olmakta ve ibadete layık olmamakta birleşirler. Sonra “illallah” denilerek hak Mabud’un ancak Allah olduğu beyan edilir.

İkinci Şuâ’da şu temel cümle geçer ve misallerle izahı yapılır:

"Tevhid ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezahür eder.” 

Verilen misallerden birisi rızık hakkındadır. Yediğimiz yemeği Allah’ın bir ihsanı olarak görürüz ve “Rezzak ancak Allah’tır.” deriz. Ancak, bizimle birlikte rızıklanan yaklaşık yedi milyar insanı, bütün hayvanlar âlemini, geçmiş zamanda rızıklanan ve gelecek zamanda yaratılıp rızıklandırılacak olan bütün canlıları ve nihâyet cennette ebediyen rızıklanacak bütün insanları birlikte düşündüğümüzde Rezzak isminin cemali çok daha geniş bir aynada ve çok daha mükemmel olarak müşahede edilir.

Bu mana bütün varlık âlemi ve bütün esma tecellileri için de aynen geçerlidir. Varlıkları tefekkür ederken onlara tevhid nazarıyla baktığımızda hiçbir varlığı tesadüfe, tabiata yahut batıl mabudlara veremeyiz. Bunun için her varlık üzerindeki tevhid mühürlerini okumak gerekir. Rızık misaline tekrar dönecek olursak, her bir meyve üzerinde şu mühür vardır: “Ben bütün canlıları rızıklandıran Rezzak’ın bir ihsanıyım.”

İnsanların şirke düşmemeleri için Cenab-ı Hak bütün varlık âleminde birlik mühürleri koymuştur.

“Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir.”(2)

Bir ağacın yüzlerce dalı, binlerce yaprağı, çiçeği, meyvesi olabilir. Bu çokluk tevhid edilir ve  binlerce şey bir tek kelimede toplanır: Ağaç

Ağacı bir bütün olarak gören ve değerlendiren kimse, onun bazı dallarını yahut bir kısım meyvelerini farklı ilahlara isnad edemez. Bir ağacın iki ilahı olmaz.  O ağacın çekirdeğine bütün ağacın planını kim koymuşsa, ağacı o plana göre yaratan da odur; başkası olamaz.

Biz bir ağacın tümünü birlikte görebiliyoruz ve rahatlıkla diyoruz ki,  bu ağacın tamamı bir elden çıkmıştır.  Ama o ağacın bir dalında yol alan bir karıncayı bir an için akıllı farz etsek, aynı net kararı ondan bekleyemeyiz. Onun nazarı ağacın tümünü ihata edemediğinden farklı dalları değişik zatların eseri kabul etme hatasına düşebilir.

İşte, bütün varlık âlemini görmemiz ve bilmemiz mümkün olmadığından bizlerin de böyle bir yanlışa düşmememiz için Cenab-ı Hak, lütfuyla, eşya arasında münasebetler kurmuş ve tevhidin delillerini her şey üstüne koymuştur.

"Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden, her şeyi halk etmiştir."(3)

 Odamızda el yapımı üç çeşit çiçek bulunsun. Bunların her birini ayrı bir kişi yapmış olabilir. Zira aralarında gözle görülür bir müştereklik yoktur. Ama yeryüzü bahçesindeki yüz binlerle farklı çiçeğin aynı kudretle yaratıldığı ve aynı hikmetle tanzim edildiği çok açıktır. Hepsi toprakta bitmişler, hepsi sulanmışlar, hepsi güneş ışığından faydalanmışlar, hepsi açmak için baharı beklemişlerdir. O halde bahar mevsimi ve bu unsurlar kimin emrinde ise bütün çiçekler de onun eseridir.

İki çiçeğin iki ayrı ilaha isnad edilebilmesi için, bu ilahların her birinin ayrı bir güneşi, ayrı bir baharı, kısacası, ayrı bir kâinatı olması gerekir.

İşte müminler, Kur’ân’ın talimiyle, kâinat kitabını ve ondaki böyle nice mühürleri rahatlıkla okur ve bütün eşyanın bir tek zatın mülkü, sanatı, eseri olduğuna şüphesiz inanırlar.

“Her şey her şeyle bağlıdır.” hakikatinin sonsuz şahitleri vardır. Buna şöyle bir misal de veriliyor. Bir yaprak, dala bağlı olduğu gibi, dalı da ağaca bağlı, ağaç yerküresine, o da Güneş'e bağlıdır. O halde bir yaprağı yapmak, ancak Güneş sistemini kudret elinde tutan Zat’a mahsustur.

Tahkiki iman; Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini her varlık üzerinde okumak, onun varlığını ve birliğini görmektir.

Risale-i Nurlar bu zamanın şüphe ve tereddütlerine en mukni cevapları vermekte, sağlam ve tahkikî imanı kazandırmaktadır.

Otuz Üçüncü Söz'ün ahirinde ise şu cümleler yer almaktadır:

"Şu Otuz Üç Pencereli olan Otuz Üçüncü Mektup, imanı olmayanı, inşaallah imana getirir. İmanı zayıf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana, bütün kemâlât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir, daha nuranî, daha parlak manzaraları açar."(4)

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.

2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.

3) bk. age., Nokta.

4) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, İhtar.



3. "İman tevhidi, tevhit teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dareyni iktiza eder." cümlesinin tevekkül yönünü izah eder misiniz?

Allah'a iman eden elbette onun her şeydeki birliğini ve tesirini bilir ve onsuz hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğini itikat eder. Allah'ın her şeyde müessir olduğunu bilen ve itikat eden, onun sonsuz hikmet, rahmet ve kudretine teslim olup, ondan gelen ve gelecek şeylerdeki rahmet tecellilerini görüp razı olur. Allah'ın kudret ve hikmetine razı ve teslim olanlar da kendilerine düşen vazifeyi yaptıktan sonra, ona tevekkül edip rahatlar. İşte bu silsileyi takip edenler, dünya ve ahiret saadet ve mutluluğunu elde eder. 

"Tevekkül"ün kelime manası, “vekil edinmek”tir. Mefhum olarak, “lüzumlu sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a güvenmek, netice hakkında onun takdirine razı olmak” manasına gelir.

Nur Külliyatı'nda, tevekkül hakkında şu öz ve doyurucu bilgilere yer verilir:

“Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek ve esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hakk’dan bilmek, neticeleri ondan istemek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.”(1)

Tevekkül yüksek bir haslet, ulvi bir seciyedir. İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesidir. Kul ile Rabbi arasında manevi bir rabıtadır. Allah’a tevekkül eden insan, kalben ona teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir. Dünyevi gaye tahakkuk etsin veya etmesin, uhrevi mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın ve ona teslim olmanın safâsını sürmüştür. Allah’ı zikretme, yani onu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir. Sabır, teslim, rıza, havf, reca her biri ayrı bir zikirdir. Tevekkülü de böyle ulvi bir zikir olarak kabul etmek gerekir

Müslüman, dünya hayatını daha rahat ve huzurlu geçirmek için sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve ahiretin tarlasıdır. İmtihanda ve tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır. Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir. O, herkesi misafir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hadiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.

Tevekkül ile tembellik görünüşte bir birine yakın durur. Tevekkül, sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Tembellik ise, sebeplere müracaat etmeden neticeyi beklemek demektir. Yani buğday başağını elde etmenin yolu tarlayı sürmek, tohumlamak, sulamak,…, en sonunda da neticeyi Allah’tan bilmek ve beklemektir.

Allah kâinatta sebeplere de bir vazife vermiştir. Bazı icraatlarını da sebepler vasıtası ile yapmaktadır. Bu yüzden insanları da sebeplere riayet etmeye davet ediyor.

Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzur vesilesidir. İnsanın önünde çok menziller var. Kabre girmeden önce çoğu zaman, hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyarlığa da uğrar. Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi? Bir hasta, muayene olma ve ilâç alma safhalarından sonra şifa bekleme dönemine girer. Doktoru da yanı başında onun iyileşmesini beklemektedir.

Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir. Tevekkül, hastalığa olduğu gibi, ihtiyarlık mevsimi ile insanın yüzüne daha fazla vuran, ölüm habercisi soğuk rüzgârlara karşı da en sağlam zırhtır.

Peygamber Efendimiz (asm) bizi ikaz sadedinde, “Senin en büyük düşmanın nefsindir.” (Keşfu'l-Hafa, I/143) buyuruyor. Bu ikazın ışığında şunu hemen söyleyebiliriz: Biz bu en büyük düşmanımıza karşı, Rabbimize en azim bir tevekkülle sığınmak mecburiyetindeyiz.

Tevekkül, bütün canlıların hatta cansızlar âleminin de yaratılışlarında var. Toprağın altında bekleşen tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık endişesine düşmeden ve doğum kontrolü hesabına girmeden yavru yapan hayvanlar ve nihayet yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler birer tevekkül sahnesi sergiliyorlar.

Mümin, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde olduğunu bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mümin bilir ki, Allah onun hakkında bir musibeti takdir etmiş ise bundan kurtuluş yoktur. Eğer Allah takdir etmemiş ise hiçbir güç ona zarar veremez. Bu tevekkül ve düşüncesi mümini rahatlatır ve cesur kılar.

Allah’a tahkiki bir şekilde iman ile tevekkül eden adam hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir hadise karşısında titremez. Cesaretin kaynağı hakiki iman olduğu gibi, korkaklığın kaynağı da imansızlık ve tevekkülsüzlüktür. Böyle kimseler dünyanın bütün yükünü bellerine yükler ve altında ezilirler.

Tevekkül imanın bir meyvesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa, tevekkül de o nisbette kuvvetli olur.

Netice olarak; “Kadere iman eden kederden emin olur.”, tevekküle yaslanan ruhi hastalıklardan kurtulur, her iki cihanda da mesut ve bahtiyar olur.

İman, Tevhid, Teslim ve Tevekkül konusunda faydalı olacağı ümidiyle iki yazı takdim ediyoruz:

TEVEKKÜL ÜZERİNE.

SAADETİN DÖRT BASAMAĞI.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



4. "İki adam hem bellerine hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye birer bilet alıp girdiler..." Tevekkül eden ve etmeyenlerin durumlarını izah eder misiniz?

Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer:

Vaktiyle iki adam hem bellerine hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup, nezâret eder; diğeri hem ahmak hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. 

Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et."

O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi olur. Ben kuvvetliyim. Malımı belimde ve başımda muhâfaza edeceğim."

Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse ya divânedir diye seni tard edecek ya 'Hâindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihzâ ediyor, hapis edilsin.' diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyâyı ve zilleti gösteren tasannuun ile, kendini halka mudhike yaptın; herkes sana gülüyorç" denildikten sonra, o bîçarenin aklı başına geldi, yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh! Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi. (YSözler, 23. Söz, Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta)

Bu temsildeki gemi şu içinde yaşadığımız dünyadır, belimize ve başımıza yüklenen ağır yükler ise insanın başına gelmesi muhtemel olan bela, musibet, hastalık, sıkıntı ve meşakkat gibi şeylerdir. 

Tevekkül eden adamın yükünü gemiye bırakıp rahatlaması ise, Allah’a ve kadere teslim olup her hadisenin onun emir ve iradesi ile olduğunun bilinci ile manevi anlamda ferahlaması ve rahatlamasıdır. Mümin bilir ki her şeyin her hadisenin dizgini Allah’ın elindedir. O istemezse hiçbir bela ve sıkıntı ona isabet edemez, o isterse bela ve musibet gelse de baş göz üstüne der. Hadiselerin baskısı ve tazyiki altından kurutulur. Musibetin verdiği acı, binden bire düşer. 

Tevekkül etmeyen adamın yükünü belinde taşıması ise, Allah'ı ve kaderi inkar edip her bir hadisenin her bir eşyanın tesadüfen hareket ettiğini düşünmesi ve her an başına bir belanın gelmesi kuvvetle muhtemel olmasından kaynaklı, her an bir korku ve endişe içinde olma halidir. 

Muhtemel ki bir yıldız dünyaya çarpsın, muhtemel ki bugün bir mikrop bulaşıp beni hasta etsin, muhtemel ki bugün bir bela ve musibete maruz kalayım vs... Hep bu belirsizlik ve ihtimaller, tevekkül etmeyenin içini kemirip gücünü bitiriyor. Sürekli bir endişe bir korku bir baskı altında kalp ve ruhu büyük ızdırap ve acı içinde kalır.

Allah’ı ve kaderi inkâr edip her şeyi tesadüfe havale etmenin ahiretteki cezası ise, sonsuz azap ve ızdıraptır. “Kaptan dahi, eğer seni bu hâlde görse ya divânedir diye seni tard edecek ya 'Hâindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihzâ ediyor, hapis edilsin.' diye emredecektir.” cümlesi bu manaya işaret ediyor.

İlave bilgi için tıklayınız:

Risalalerde tevekkül konusu nasıl izah edilmektedir?

TEVEKKÜL HAKKINDA

"Kader" ve "tevekkül" arasındaki münasebeti anlatır mısınız?



5. Tevekkül etmeyen nasıl kendini halka müdhike yapar?

"Ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürünle, aczi gösteren gururunla, riyayı ve zilleti gösteren tasannuunla kendini halka müdhike yaptın. Herkes sana gülüyor, denildikten sonra o biçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. 'Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.' dedi."

"İşte, ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın."
(1)

Allah'a yalvarmayan sebeplere yalvarır, Allah'tan korkmayan sebeplerden korkar, Allah'a secde etmeyen sebepler karşısında alçalır. Allah’a tevekkül etmeyen sebeplere dayanır ve kalbi onların korkusu ile dolar. Sonsuz âciz bir insanın kibirlenmesi, başkalarına gösteriş yapması böylece kendini avutmaya çalışması gülünecek bir hâldir. Böyle yapan, kendini halka mudhike (maskara) yapmaktan öte bir iş yapmış olmaz.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



6. "Kader" ve "tevekkül" arasındaki münasebeti anlatır mısınız?


Kader, Allah’ın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi, takdir etmesi ve bunu levh-i mahfuzda yazmasıdır.

Tevekkül, Allah’a güvenmek, dünyaya ve ahirete ait maksatlara ulaşmak için gereken bütün tedbirleri aldıktan ve sebeplere tam riayet ettikten sonra, neticeyi Allah’tan beklemek ve tesiri ondan bilmektir.

Tevekkül, Allah’a ve kadere inanmanın bir neticesidir. Cenab-ı Hak bazı neticeleri yaratmayı bazı sebeplere bağlamışsa, meyveyi ağaçtan ihraç etmesi gibi, bu da kaderin bir hükmüdür. Yani ilahi takdir gereği o sebeplere riayet etmeyen neticeye ulaşamaz. O halde, sebeplerin hakikatte bir tesirleri olmasa da onlar Allah’ın takdir ettiği kanunlar olup, bunlara riayet etmeyenler neticelerden mahrum kalırlar.

Tevekkül eden kimse, bütün sebeplere tam riayet ettikten sonra bütün kalbiyle Allah’a teslim olur ve onun verdiğine razı olur. Yani, kadere teslim olmak, sebepleri bütün bütün terkederek, her şeyden el etek çekmeyi gerektirmediği gibi, tevekkül de tembellik ve miskinliği gerektirmez. Zira ekmeden biçmek mümkün değildir. 

Nitekim Cenab-ı Hak “İnsana çalıştığından başkası yoktur.” (Necm, 53/39) buyurarak çalışmanın vacip olduğuna işaret etmiş; Peygamber Efendimiz (asm.) de “Çalışan Allah’ın dostu ve sevgilisidir.”(1) buyurarak insanları çalışmaya teşvik etmiştir.

Peygamber Efendimiz (asm.) “Sizin hayırlınız dünyası için âhiretini, âhireti için de dünyasını terk etmeyendir.”(2) buyurmuşlardır. İnsanın “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalışması” aklın ve hikmetin muktezasıdır.

Bundan dolayıdır ki, bütün peygamberler çalışmayı emretmiş ve kendileri de bizzat çalışmışlardır. Meselâ, Hazret-i Âdem (as.) ziraat ile Hazret-i İdris (as.) terzilik ile meşgul olmuşlardır.

Şunu da belirtelim ki, Cenab-ı Hakk’ın bu dünyadaki nimetleri herkese şamildir. Hava, güneş ve su gibi nimetlerden herkes istifade eder. Burada mü’min ile kâfir, ibadet eden ile etmeyen ayırımı yoktur. Bu dünyada kim daha çok çalışırsa, Cenab-ı Hak, Adil isminin muktezasınca ona verir.

Dipnotlar:

1) bk. Tenbihu’l-Ğafilin, 1/428.
2) bk. Kenzü'l-Ummal, III, 238, h.no: 6336.


Birinci Mebhas, Dördüncü Nokta Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder." Bu iki cümleyi açabilir misiniz?

"İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder."(1)

Bir kelam mutlak zikredilince kemal manası taşır. Bu kaideye göre bu cümlede geçen “insan” kelimesi "kâmil insan" demektir.

Cenab-ı Hak, ahsen-i takvimde yarattığı insana bütün varlıklardan çok üstün bir istidat vermiş ve onu yeryüzüne halife yapmıştır. Güneş'ten, havaya, denizlere, karalara kadar birçok mahlukunu onun hizmetine vermekle, onu diğer varlıklar üstünde bir sultan gibi kılmıştır. İşte bu üstün yaratılışının farkında olarak Rabbine iman eden kimse, bu sultanlığın hakkını vermiş olur.

Müminin sultanlığı, başka insanlara hükmetme, onları emrinde çalıştırma gibi dünyevi bir makam değildir.

“Kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi” olan insana, bütün bir kâinatın hizmet etmesi, bir ağacın bütünüyle meyveye hizmet etmesi gibidir. Bu cihetle o meyveye, mecazi olarak, ağacın sultanı denilebilir. Kökü, gövdesi, dalları, yaprakları ve çiçekleri hep o meyve için hazırlanmışlar ve onun hizmetine verilmişlerdir.

Allah, insanı kulluk ve ibadet etmek için dünyaya gönderdiğinden, onun mahiyetini de ona göre donatmıştır. İnsan iman ve ibadeti terk edip, hayvan gibi, sadece adi ve süfli zevklerin ve lezzetlerin peşine takılırsa; mahlukatın en alçağı, en rezili olur. İman edip salih amel işler ve istikamet üzere yaşarsa, o zaman mahlukatın sultanı olur.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



2. "Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır." cümlesini açıklar mısınız?

Dünyevi meslekler insanın asli vazifesi değildir. İçtimai hayatta birlikte yaşayan insanlar, kabiliyetlerine ve imkânlarına göre belli vazifeler deruhte etmişlerdir. İnsan, kendisini ana rahminde tavırdan tavıra geçirerek bütün organlarını en mükemmel şekilde terbiye eden, ona diğer canlıların ruhlarından çok üstün bir ruh ihsan eden, en harika bir beden giydiren, dünyaya geldiğinde annesinin sütünden, havaya, suya, Güneş'e kadar her şeyi onun hizmetine veren Rabbine iman ve ibadetle mükelleftir.

İman eden bir insan bütün ihtiyaçlarını Rabbinden ister, yalnız ona dua eder. Şu var ki, ilahi hikmet onun istediği bir şeyin verilmesini birtakım sebeplere bağlamışsa, onları yerine getirmesi de bir çeşit duadır. Nitekim Nur Külliyatı'nda "Çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır." buyuruluyor. Allah’tan hububat istemenin yolu, tohum ekmek, çift sürmek, tarlayı sulamak gibi sebeplere riayet etmektir. Ancak, mümin çok iyi bilir ki, buğdayı veren tarla değildir.

Bütün hayırlar Allah’ın elindedir. Hayat veren de rızık veren de hidayet veren de odur. İnsanın vazifesi sadece dua etmek, istemek ve duanın kabulü için gerekli şartları yerine getirmektir...

3. "Küfür insanı aciz bir canavar hayvan eder." İnsan nasıl hem "âciz" hem "canavar" oluyor?

İnsan, çok âciz ve fakir olarak yaratılmıştır. İnsanın çok âciz ve fakir olarak yaratılmasının hikmeti, sonsuz kudret sahibi ve nihayetsiz zengin olan Allah’ı tanıması ve onun rahmetine sığınmasıdır. Küfür, Allah ile insan arasındaki bu alakayı kopardığı için, inanmayan insan kendini sahipsiz, yalnız ve çaresiz bilir.

Arzın halifesi olan insanın, bu kadar zayıf ve âciz yaratılışındaki derin hikmet şu cümlede bütün berraklığıyla ortaya konuluyor:

“O zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş.”(1)

Arılar insana bal yaparken, koyunlar süt, tavuklar yumurta takdim ediyorlar. Bunun temelinde insanın zaaf ve aczi yatıyor.

İnsan küfür yoluna girdiği takdirde, arzın halifesi ve bütün canlıların sultanı olma şerefini kaybetmekle kalmaz, ayet-i kerimede beyan edildiği gibi, hayvandan daha aşağı düşer.

Üstad Hazretleri, insanlığını kaybeden bu kimseler hakkında “canavar hayvan” ifadesini kullanıyor. Çünkü sadece hayvan denildiğinde koyun, bülbül, ceylan gibi masum ve sevimli hayvanlar da akla gelebileceğinden, onların bozulmuş ruhlarına muvafık bir diğer sıfatın verilmesi gerekir.

Aynı manayı teyit etmek üzere On Yedinci Lem'a, Altıncı Nota’da şu ifade geçer:

“...Çünkü insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılap eder...”

Yani, küfre girmekle hakiki insanlıktan çıkan kişi, masum bir hayvan gibi olmaz, aksine, Rabbini inkâr etmekle ve insanları yoldan çıkarmaya çalışmakla, şeytan vazifesi yapan çok zararlı bir hayvan olur.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



4. İnsan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları, insaniyetin iman ile insaniyet olduğuna delil olarak gösteriliyor ve açıklamalar yapılıyor. Bu konuyu biraz açar mısınız?

“… Hayvan, dünyaya geldiği vakit, âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir; yani gönderilir.”(1)

Aklı ve şuuru olmayan bir kuşun, yumurtadan çıkar çıkmaz uçmaya başlaması, balığın yüzmesi, sivrisineğin vur kaç harp sanatını kısa bir müddet içinde öğrenmesi gibi binlerce misal, hayvanların bu dünyaya ilim yoluyla tekemmül etmek için gelmediklerini gösteriyor.

Yani hayvanlar insanlar gibi dünyaya maddi ve manevi terakki ve tekemmül etmek için gönderilmediklerinden dünyada yapacakları fıtri vazifeleri için gerekli bütün cihazları almış olarak dünyaya geliyor ve kısa bir sürede onları kullanmaya başlıyorlar.

Bir hayvan dünyaya geldiğinde yaratılış gayesine muvafık bir hayat sürer, fıtratına konulan tesbihatını aksatmadan yapar ve vazife süresi dolduğunda, dünyaya ilk geldiği gündeki manevi makamıyla bu dünyadan ayrılır. Yani, yaşadığı süre içerisinde ne bildiğine bir yeni bilgi ekler, ne yaptığı tesbihde bir değişme olur.

Hayvana cüz’î irade verilmediğinden, vazifesini sadece ilahi ilhamla yapar. Kendisine cüz’î irade verilen insan ise, o üstün yaratılışını, o çok yönlü ve gelişmeye çok müsait istidadını kullanma konusunda serbest bırakılmıştır.

Onun bu iradeyle yapacağı en ehemmiyetli ve en kudsî tercih “iman etmek”tir. İradesini iman etmekte ve imanın muktezasını yerine getirmekte kullanan insan “hakiki insan” olma şerefine erer ve bir ömür boyu her an ayrı bir mertebe kazanarak, yeni şeyler öğrenerek, ibadetlerini artırarak, ahlakını daha da güzelleştirerek terakki yolculuğunu son nefesine kadar sürdürür.

Hayvan, dünyada yapacağı işleri “başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi” mükemmel olarak yapsa da, o işin ötesinde hiçbir şey bilmez. Hayvanın kendi hakkındaki bilgisi de çok sınırlıdır. Sadece var olduğunun şuurundadır, rızkını tanır, düşmanını hisseder. Ama ne kaç tane ayağı olduğunu bilir, ne yediği gıdanın midesine gittiğini yahut emdiği havanın ciğerlerinde dolaştığını... Ne iç organları hakkında bir bilgi sahibidir, ne de haricî âlem hakkında... Gece ve gündüzün dünyanın dönmesiyle meydana geldiğini bilmez. Karanlık olunca gözlerini kapar, ışık olunca açar; ne geceyi tanır, ne de gündüzü.

Onun bütün bu malumat noksanlığına rağmen hayatını güzelce geçirmesi gösteriyor ki, insandaki ilim sadece dünya hayatı için verilmemiştir. O ilmin çok daha büyük bir gayesi vardır. Bu bilgiler onun marifetini artıracak, kendisini ve çevresindeki eşyayı ilahi birer san’at eseri ve yine birer ilahi ihsan olarak değerlendirmesini sağlayacak, böylece manen daima terakki ve teali edecek, mertebeler katedecektir.

İnsan da diğer canlılar gibi nefes alır, ama içine çektiği havanın ciğerlerinde dolaşıp kanını temizlediğini bilir. Bu bilgi, onu bu büyük nimete karşı şükre götürür. Gece ve gündüzün gelmesi için de koca dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü bilir. Bu bilgi ise onu, bu azametli icraata karşı, hayrete ve şükre sevk eder.

Kış mevsiminde bir köyün bütün insanları baharın gelmesini, bilerek, beklerler. Hayvanlar ise hiçbir şey bilmeden beklerler. Bu iki grubun her ikisi de bahara muhtaçtır, ancak birinciler bunu bildiklerinden baharın gelmesini, yağmurların yağmasını, çiçeklerin açmasını, meyvelerin bitmesini hep Allah’tan bilir ve ondan beklerler. Hayvanlar ise bunların tümünden habersiz, sadece kendi tesbihlerini yapmakla meşgul olurlar.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



5. "Aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubudiyete uçmak" ne manaya gelmektedir?

Ubudiyet, kulluk demektir ve bunun üç temeli vardır: Acz, fakr ve naks (kusur) Dokuzuncu Söz’de kulun bu üç hususiyetiyle namaz tesbihatı arasında harika bir münasebet kurulmuş, aczin tesbihe, fakrın hamde, naksın ise tekbire götürdüğüne işaret edilmiştir.

Nur Külliyatı'nda sıkça nazara verildiği için, bu üç özelliği kısaca hatırlayalım. Fakr, insanın ihtiyaç dairesini ifade eder, insan sonsuz fakirdir. Göze de ihtiyacı vardır, Güneşe de. Mideye de ihtiyacı vardır, gıda maddelerine de. İşte insanın bu sonsuz ihtiyaçlarını kendi gücüyle yerine getirememesi de onun aczidir. Yani insan gözün fakiridir ve göz yapmaktan âcizdir. Misaller artırılabilir.

Naks ve kusur ise, insanın “bilmeme, unutma, uyuma, yorulma, bir anda iki şey irade edememe” gibi noksanlıklarıdır. İnsan acziyle Allah’ın kudretine, fakrıyla rahmetine ayna olduğu gibi, naksıyla da onun kemaline ayna olur.

Aczinin ve fakrının farkında olan insan, nefes almasından, yürümesine kadar her işini Allah’ın yardımıyla, onun verdiği kuvvetle yaptığını ve bu hususta bütün kâinatın ona yardımcı olduğunu bilir. Bu ise onu ubudiyete, kulluğunu bilmeye, Rabbine şükür ve hamd etmeye götürür.

Bu iki cenah ile “makam-ı âlâ-yı ubûdiyete” uçmak ifadesi namazda okuduğumuz “İyyakena’budü ve iyyakenestein” (ancak sana ibadet eder ve yine ancak senden yardım dileriz) ayetine işaret etmektedir. İbadet acz ile istiane ise fakr ile yakından alakalıdır.

İnsanı ubudiyet sahasında yüksek makamlara çıkaran bu üç esas yanında daha birçok vesileler de vardır. Üstadımızın şu ifadelerinde bunlardan bir kısmına dikkat çekilmiştir:

"Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlak-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyeden istimdad, kusurunu görüp aff-ı İlahiye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahiye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.”(1)

1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.



6. "İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billahtır." İzahı nasıl?

"Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır."

"Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra, duadır. Dua ise, esas-ı ubûdiyettir."(1)

"İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir."

Dua denilince, öncelikle, ellerimizi dergâh-ı İlâhîyeye açıp isteklerimizi o Kerîm Rabbimize arz etmemiz akla gelir. Duanın bu kısmına “kavlî dua” deniliyor. Bu dua kalpleri Allah’a teveccüh ettirmesi cihetiyle çok ehemmiyetli bir ibadettir. Nitekim Furkan suresinin son ayetinde, mealen, “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin! ...” buyurulmuştur.

Nur Külliyatı'nda kavlî dua yanında “istidat lisanıyla dua, fiilî dua, ızdırar lisanıyla dua” gibi dualar da olduğu nazara verilir.

İstidat lisanıyla yapılan dualar konumuzla yakından ilgilidir. Terakki ve tekemmül eden bütün varlıklarda, bilhassa onların tohumlarında, çekirdeklerinde, yumurtalarında bu dua hâkimdir. Onlar bu istidat lisanıyla kendilerinden çıkacak o büyük neticeleri Allah’tan talep ederler.

İnsan da emanet-i kübrayı yüklenebilecek bir istidatta yaratılmıştır. Onun tekemmül etmesi bu istidadın yerinde kullanmasıyla gerçekleşecektir. Şu var ki, bu imtihan dünyasında insan bu büyük vazifeyi yerine getirip getirmeme konusunda serbest bırakılmıştır. Tercihini doğru kullanan insanlar, bu istidat ile marifetullah sahasında büyük mesafeler kat etmeyi ve kalblerinin muhabbet-i İlâhîye ile dolmasını isterler.

İşte insan, Allah’ın marifeti noktasında kendisine verilen bu çok geniş ve mükemmel istidadı yerinde kullanabilme konusunda Rabbinin rahmetine ve keremine iltica etmekle ve gerekli bilgilerle de mücehhez hale gelmekle tekemmül yoluna girmiş olur. Bir ömür boyu bu yolda ilerlemeye devam eder.

İnsan dua ederken, A'raf suresinde geçen,

"Rabbinize yalvara yalvara, için için dua edin..." (A'raf, 7/55)

emrine uyar, ona sığınır. Ondan ister, onun mağfiretini talep eder. İşte bu hâl bir ibadettir ve meyvesini ahirette verecektir.

Bir de istenen şeylerin dünyada tahakkuk etmesi meselesi var; ibadet onlar için edilmez. Onlar ancak ibadet için birer vesile olabilirler. Ve o ihtiyaç anları birer dua vaktidir. Mümin, o vakitlerde fakrını aczini daha iyi anlar. Ve bunları yerine getirmeye ancak Rabbü'l-Âlemin'in kadir olduğunun idraki içinde ellerini onun dergâhına açar, ona yalvarır. İstemenin en ileri, en ulvi derecesi, ondan yine onu rızasını istemektir; onun yakınlığını talep etmek, ona imanda ve ihlasta kemale ermeyi dilemektir.

"...Kalpler ancak onun zikriyle mutmain olur." (Ra'd, 13/28)

mealindeki ayetin verdiği derin mesaja kulak vererek, Allah’ın bize bizden daha yakın olduğunun şuuru içinde, onun yakınlığını kalbimizde duymayı ve böylece onun ile olmayı istemektir.

Nefis duada bile araya girer ve Rabbinin huzurunda yalvaran kulu, bir bakıma ondan gaflete düşürür. Ve ulvi makamlar yerine, dünya nimetleriyle oyalanmayı kalbe telkin eder.

"Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır."

Mahiyet; bir şeyin “ne olduğunu” ifade eder. "Her şeyin ilme tabi olması" her şeyin ilimle başladığına işarettir.

Bir çiçek, yaratılmadan önce de Allah’ın ezelî ilminde idi... Yaratılmasıyla ilim dairesinden kudret dairesine geçmiş oldu. Öyle ise her şeyin ilk adımı ve mukaddemesi ilimdir.

Diğer bir mana da insanların üstünlüğünün ilim ile olduğudur. Bir insan ilimde ne kadar terakki ederse, o derece itibar sahibi olur. Zafer, üstünlük, refah, rahat hep ilimle temin edilir. Mağlubiyet, başarısızlık, sefalet ve zorluk ise ilmin zıddı olan cehaletin neticeleridir.

Bu cümlede geçen ilmi, ilahi ilim olarak düşünebiliriz. Buna göre cümlenin manası şöyle olur: Her şeyin mahiyeti ve ne gibi özellikler taşıdığı Allah’ın ezelî ilminde nasıl takdir edilmişse, İlâhî kudret o şeyi öylece yaratmıştır. Biz de bize ihsan edilen ilim sayesinde eşyanın ne olduğunu ve ne gibi vazifeler yüklendiğini biliriz.

Allah insanın fıtratına, nihayetsiz ilimleri tahsil edecek bir istidat yerleştirmiştir. Bunlar da ilim, marifet ve tefekkür gibi ulvi hasletlerle inkişaf eder.

“İnsan, hikmetle yapılmış bir masnûdur... Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.”(2)

 Mesela, tıp ilminin inkişaf etmesi ile insan bedenindeki o harika sanatlar ve ince manalar ortaya çıkıyor. Tıp ilmi başta Şâfi ismi olmak üzere Allah’ın birçok ismine ayna oluyor.

Diğer bütün ilimlerin her biri de Cenab-ı Hakk’ın bir veya birkaç ismine dayanmaktadır.

Cenab-ı Hakk'ın Hz. Âdem’e mucize olarak eşyanın isimlerini öğretmesi, onun ilim sayesinde meleklere rüçhaniyet kazanması, Kur’an’ın ilk emrinin “oku” olması, birçok ayette, tefekkürün ve düşünmenin emredilmesi ilmin ne kadar ehemmiyetli olduğunu ortaya koymaktadır.

"Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır."

Birinci cümlede, insanın kemale ermesinin esasları “ilim ve dua” olarak tesbit edilmiş bulunuyor. Bu tekemmül elbette dünyadan sonra gideceği yeni ve ebedî bir âlem içindir. Ana rahmindeki tekemmül bu dünya için olduğu gibi, dünyadaki tekemmül de ahiret namına olacaktır. Bu mana Birinci Nokta’nın ilk cümlesinde şöyle ders veriliyor:

“İnsan, nur-u îmân ile âlâ-yı illiyyîne çıkar; cennete layık bir kıymet alır.”

O hâlde insanın tekemmülünü “cennete layık bir kıymet alması” şeklinde anlamamız gerekiyor. Nitekim dersin devamında,

“Ve bütün ulûm-u hakikîyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu, marifetullahtır.”

buyrulmakla da insanı kemale erdirecek ilimler için “ulum-u hakikiye” ifadesi kullanılmıştır. Hakiki ilim, insanın ruh ve kalbini terakki ettiren, kabirden sonraki yolculuğunda da ona rehber olabilen ilimdir. Sadece dünya işlerini tanzime yarayan ve ölüm ötesinde insana hiçbir fayda sağlamayan ilimler hakikî değildirler.

Hakiki ilimlerin “esası ve madeni ve nuru ve ruhu, marifetullahtır.”

Allah’ı bilmeyen bir ilim adamının şu kâinat hakkındaki bilgilerinin de “hakiki ilim” olmadığı On İkinci Söz’de harika bir temsille çok güzel ortaya konulmuştur. Onların hâli, Kur’an'ın Allah kelamı olduğundan habersiz olarak, ondaki harflerin yapısı, yazıldıkları cevherlerin özellikleri hakkında çok şeyler yazan bir kimseye benzetilmiştir.

Kâinat kitabını, Allah’ın mektubu, onun eseri ve sanatı olarak bilmeyen bir ilim adamının bu âlemdeki eşya hakkındaki bilgileri onu, hakiki manada, âlim yapmaz; aksine, cahilliğini daha da pekiştirir. Üstad Hazretleri Ene ve Zerre risalesinde bu gibi kimseler hakkında; “Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeple bir echeldir.” buyurur.

Dersin son cümlesinde marifetullahın “üssü'l-esası”nın “iman-ı billah” olduğu beyan edilmiştir. Bilindiği gibi marifetullah “Allah’ı tanıma” demektir. Kur’an-ı Kerimin bir hülasası olan Fatiha suresinde, bütün medih ve senanın Allah’a mahsus olduğu beyan edildikten sonra, marifet dersine geçilmiş ve ilk olarak Allah’ın Rabbü’l-âlemîn olduğu nazara verilmiştir. Sonra onun Rahman ve Rahim olduğu beyan edilmiştir. Allah’ı isimleriyle, sıfatlarıyla, hikmetiyle, rahmetiyle, celal ve cemaliyle tanıma konusu birçok ayet-i kerimede ders verilmiştir.

Bütün bu derslerin esası imandır. Yani, insan önce Allah’a iman edecektir ki, daha sonra onu tanıma konusunda ilim ve irfanını artırma yoluna girsin.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.

2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zerre.



7. "Ta ki, makasıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin." cümlesinde "teshirin şükrünü eda etmeyi" nasıl anlamalıyız?


Bu Söz’de, İkinci Mebhas’ın Dördüncü Nükte’sinde, canlı-cansız birçok varlığın insana hizmet etmesinin “celb ile galebe ile cidâl ile değil...” ancak Allah’ın ihsanıyla olduğu beyan ediliyor.

Celb, galebe ve cidal… O muhteşem Güneş’in ve Ay’ın, o heybetli dağların ve engin denizlerin bu küçük insana hizmet etmelerinde bu şıkların hiçbiri zaten düşünülemez. Onun için, konuyu hayvanlar ve bitkiler yönüyle ele alalım.

Bir insan diğer bir kişinin hizmetinde çalışıyorsa, bunun üç sebebi olabilir. Birincisi, “celb”dir. Yani o kişi, ilmiyle yahut manevi feyziyle muhatabını kendine hayran etmiş, o da bu büyük zattan manen faydalanmak için ona talebe yahut mürid olmuş ve hizmetine girmiştir.

İkinci şık, “galebe”dir. Bir kişi, servetiyle yahut makamıyla diğerine üstünlük sağlamış, o da onun yanında memur yahut ücretli olarak çalışmaya başlamış ve böylece onun hizmetine girmiştir.

Üçüncü şık, “cidal”dir. Bir harp olmuş, o harpte esir alınan bir insan, galip devletin bir mensubunun yanına köle olarak verilmiş, böylece ona hizmet etmeye başlamıştır.

Şimdi şöyle bir düşünelim: Bu hayvanlar ve bitkiler bize niçin hizmet ediyorlar?

Bu suale yukarıdaki şıkların hiçbiriyle cevap veremeyiz.

Hayvanlar, insanın üstün yaratılışını düşünüp ona hayran olarak hizmetine girmiş değiller. Yine bu hayvanlar, insana ilim yahut kuvvet yönünden mağlup olmuşlar da onun bu galebesinden dolayı ona hizmet ediyor değiller. Keza, insanlarla hayvanlar arasında bir harp olmuş da insanlar galip gelerek onları esir almış da değiller. O halde, şu hakikat açıkça kendini gösterir:

“... ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş.”(1) 

Nasıl ki bir çocuk ağlamasıyla, âcizliğiyle anne ve babasının şefkatini celp ediyorsa, insan da nihayetsiz âcizliği ve fakirliği ile Allah’ın sonsuz rahmeti ve şefkatini kendine celp etmektedir.

Öyle ise insan, bu nihayetsiz âcizliğini ve fakirliğini birer dua ve şefaat vesilesi yapıp Allah’a iltica etmeli, onun nihayetsiz rahmetine sığınmalı, bütün kâinatı kendisine teshir eden Rabbine itaat ve şükretmelidir.


Birinci Mebhas, Beşinci Nokta Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "İman, duayı bir vesile-i katiye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi,.." ifadesini izah eder misiniz?

"İman, duayı bir vesile-i katiye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenab-ı Hak dahi, 'Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?' mealinde, قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاۤؤُكُمْ ferman ediyor.  Hem اُدْعُونِىۤ اَسْتَجِبْ لَكُم emrediyor..."(1)

İman, dua etmeyi gerektiriyor. Bir mü’min için Allah’a dua etmek, arzularını ona arz etmek, ondan yardım dilemek kulluğun muktezasıdır.

İnsanın fıtratı da dua etmeyi icab ediyor. İnsan fıtraten çok zayıf ve âciz yaratıldığı, her şeye muhtaç olduğu için, arzularını dua ve niyaz ile Rabbinden ister.

Bütün insanlar vicdanen duaya muhtaç olduğunu itiraf ederler. Bu sebeple insan sıkıştığında ya da bir musibete maruz kaldığında çaresizliğin verdiği sevkle, sığınacak ve yardım talep edecek bir noktayı arar.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



2. "Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var. Fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek, Cenab-ı Hakkın hikmetine tabidir." cümlelerini izah edebilir misiniz?

Ayette de ifade edildiği gibi, Allah her duaya mutlaka cevap veriyor. Ancak her duayı kabul etmek Allah’ın sonsuz hikmetine bağlıdır; ya aynısını verir ya daha güzelini verir ya da o kulun hakkında hayırlı olmadığını bildiği için vermez. Bu hakikati Üstat Hazretleri bir çocuğun hekimden belli bir ilacı istemesiyle izah ediyor. Hekim o isteği ya aynen kabul eder yahut daha faydalı bir ilaç verir veya çocuğun isteğinin kendisi için zararlı olduğunu bildiği için hiç vermez. Biz de hakkımızda neyin daha hayırlı olduğunu bilmeme noktasında o çocuk gibiyiz. Duamızı bir ibadet şuuruyla yapmalı ve netice için Rabbimizin hikmetine ve rahmetine itimat etmeliyiz.

Bazen de dua ahiret hesabına kabul edilir. İnsan dünya nimetlerine kavuşmak için dua eder, Allah da bu duayı ahiret adına kabul edip cevap verir. Mesela, kişi bu dünyada ev ister, Allah hikmetine muvafık düşmediği için o kişiye cennette ebedi bir köşk inşa eder.

Üstad Hazretleri bu hususu şöyle izah ediyor:

"Mesela, birisi kendine bir erkek evlat ister. Cenab-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evladını veriyor. 'Duası kabul olunmadı.' denilmez. 'Daha evla bir surette kabul edildi.' denilir. Hem bazen kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası ahiret için kabul olunur. 'Duası reddedildi.' denilmez. Belki, 'Daha enfâ bir surette kabul edildi.' denilir ve hakeza..." (1)

1) bk. Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup, Birinci Zeyl.



3. Her duaya cevap var. Dua hangi vakitlerde daha ziyade makbul olur, bilgi verir misiniz?

Duanın makbul olduğu vakitler hadis-i şeriflerde şöyle ifade buyurulur:

Ezanla kamet arasında yapılan dua reddolunmaz.” (Kenzu’l-Ummal, II, s. 108)

"Kulun, Rabbina en yakın olduğu hâl, secdeye varmış olduğu haldir. Artık secdede duayı çokça yapınız." (Müslim, Salât 215)

“Duaların en hayırlısı arefe günü yapılandır.” (Muvatta, Hac 246)

Beş gece vardır ki o gecelerde yapılan dua geri çevrilmez: Receb’in ilk gecesi, Şaban’ın yarısı gecesi, cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi ve Kurban Bayramı gecesi.” (Beyhakî, Şu’ab’ul-Îman, Hadis No: 3558)

“En faziletli gününüz cumadır. O günde bana bol bol salavat getiriniz. Çünkü sizin okuyacağınız salavat-ı şerifeler o gün bana arz edilir.” [bk. Ebû Davud, Salât 207, (1047); Nesâî, Cum'a 5, (3, 91,92)]

"Her gece Rabb’imiz, gecenin son üçte birinde (seher vaktinde) dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve 'Kim bana dua ederse icabet edeyim, kim benden bir şey isterse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım.' diye buyurur." (İbni Mâce, İkametü’s-Salât: 182) 

“Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların sonunda yapılan dua en makbul dualardandır.” (Tirmizî, Daavât 80)

Üstad Hazretleri de bu gibi hadislerden aldığı ders ile şöyle bir sınıflandırma yapar: 

• Hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra,

• Hem mevâki-i mübarekede, hususan mescidlerde,

 Hem Cumada, hususan saat-i icabede,

 Hem şuhur-u selâsede, hususan leyâli-i meşhurede,(mübarek geceler)

 Hem Ramazan’da, hususan Leyle-i Kadirde dua etmek, kabule kârin olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyen me’muldür.(1)

1) bk. Mektub, Yirmi Üçüncü Mektup.



4. "Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için, abdin duasına cevap verir." Duamıza cevap verildiğini anlayabilir miyiz?

Allah’ın dualarımıza cevap verdiğini anlamamızın iki yolu vardır:

Birisi, Allah sonsuz ilim ve merhamet sahibidir. Kullarını nihayetsiz âciz ve fakir olarak yaratan ve onların kalbine isteme duygusu veren Allah’ın, onların dualarına cevap vermemesi onun sonsuz hikmetiyle ve merhametiyle bağdaşmaz.

Üstad Hazretleri şöyle buyurur:

“Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”

Rabbimiz, bizim şu âlemi seyretmemizi istemeseydi, ana rahminde bize göz takar mıydı?

Bu güzel sesleri işittirmek dilemeseydi, bize kulak verir miydi?

İşte, ahiretin varlığına en büyük bir delil, insan ruhuna konulan bu “ebedî yaşama” arzusudur.

İnsan imanda terakki ettikçe, Rabbine kavuşmaya daha fazla iştiyak gösterir. Ahirete bol sermaye gönderdikçe, oraya kavuşmayı daha çok istemeye başlar.

İstikbalini düşünen ve ileride kavuşacağı mevkileri dikkate alan çalışkan bir öğrencinin, okulun bahçesine ve kantinine fazla rağbet etmemesi gibi, onun kalbinde de dünya sevgisi gitgide azalır.  

Cenab-ı Hak her duaya cevap verdiğini şöyle beyan etmektedir:

"...Bana dua edin ki, size cevap vereyim..." (Mü’min 40/60)

Ancak, cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır.

İkincisi, yapmış olduğumuz dualara, talep ettiğimiz arzularımıza nasıl bir cevap verildiğinin bazı emarelerini hayatımızda görebiliriz.

Öyle ise, "Duam kabul olmadı." denilmemeli, daha güzel bir şekilde kabul olundu ya da “İsteklerim hakkımda hayırlı değildi, ahirete tehir edildi.” denilmeli.



5. "Fakat insanın hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil." İzah eder misiniz? Gayrimeşru talepler misal verilebilir mi?

"İşte, Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için, abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla, ya matlubunu veya daha evlasını verir veya hiç vermez."(1)

"Heva" kelime olarak nefsin isteği, nefse düşkünlük, nefsin geçici olan heves ve arzuları manasına geliyor. Bu arzular içinde meşru ve helal olan arzular da vardır. Bu yüzden heva sadece haram istekler demek değildir.

Hevanın diğer bir manası da nefsin gayrimeşru arzularıdır. Bu tarife göre hevaperestane duaları gayrimeşru ve haram olan istekler şeklinde anlayabiliriz. En cahil bir adam bile haram bir isteğin duaya konu edilemeyeceğini bilir ve bunu talep etmez.

Hevaperestane duayı, insanın istediği şeyin kendi hakkında zararlı mı yoksa faydalı olacağını düşünmeden, onu ısrarla istemesi şeklinde anlamak gerekir.

Zengin olması için Hz. Musa’nın dua etmesini ısrarla isteyen Karun’un elim akıbeti ve yine zengin olmak için Resul-i Ekrem Efendimiz (asm)'den ısrarla dua talep eden, zengin olduktan sonra da zekâtını dahi vermeyen Salebe adlı sahabenin hâli bunun açık delilleridir.

İnsan, hakkında neyin hayırlı ve neyin şer olacağını bilemez. Bu bakımdan, her zaman hakkında hayırlı olacak şeyi istemelidir. Her şeyin en hayırlısını bilen ve ona göre veren Allah’tır.

İnsan hodkâm ve bencil olduğu için, her şeyi kendi nefsinin ölçüleri ile tartıyor. Nefsinin hoşuna gideni iyi, gitmeyeni kötü kabul ediyor. İyiliğin ve kötülüğün ölçüsü kişinin hevası değildir. İnsan kendi nefsini ve hevasını kâinata mühendis tayin etmemelidir.

Üstad Hazretleri bu ince hakikate şu şekilde işaret ediyor:

"Ey müteşekkî! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nikmet olmasın? Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazı olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin?"(2)

Koca Güneş'in dünyaya ve dolayısı ile insana lamba ve soba olması, bütün hayvanların ve bitkilerin ona musahhar kılınması, onun iman ve ubudiyet, tefekkür ve dua vazifesini kemaliyle yapması içindir. Bu yapılmasa her şey insanın süfli hevasına ve arzularına hizmet etmiş olur ki, Allah buna müsaade etmez.

Duanın kendisi ibadettir. Kabul edilsin veya edilmesin, kul duayı terk etmemelidir. Dua sadece arzularımızın yerine gelmesi için yapılmaz.

“Evet, kâinattaki her şey, her hadise ya bizzat güzeldir, ona hüsnübizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsnübilgayr denilir.”(3) 

Hüsnübizzat, zatında güzel olan demektir. Baharın güzelliği, denizin güzelliği, gündüzün güzelliği, sıhhatin güzelliği gibi çok güzellikler bu gruba girer. Hüsnübilgayr ise, çirkin görünmekle birlikte neticesi itibariyle güzel olan manasına gelir.

Çiçek bizzat güzeldir, gübre ise neticesi itibariyle güzeldir. Sıhhat bizzat güzeldir, hastalık ise günahlara kefaret olması yönüyle güzeldir. Gündüz bizzat güzeldir; gece ise neticeleri itibariyle güzeldir. Hayat bizzat güzeldir; ölüm ise dünyadan daha güzel bir âleme gitmeye vesile olduğu için neticesi itibariyle güzeldir.

Bize göre çirkin görünen şeyler ve hadiseler de ilahi isimlerin tecellisine ayna olmaktadırlar.

Bütün isimler güzel olduğu gibi, onların bütün aynaları da güzeldir.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.

2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.

3) bk. Sözler, On Sekizinci Söz.



6. "Dua bir ubudiyettir. Ubudiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevi maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil." İzah eder misiniz?

Dua bir ubudiyettir. Ubudiyet de sırf Allah için yapılır. Duanın esası ve gayesi budur.

"Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51/56)

Duanın asıl manası insanın acziyetini ifade etmesidir. İstenilen arzuya kavuşmak asıl maksat değildir. Dua neticeyi elde etmek için değil, ibadet için yapılır. Dua; insanın âcizliğini ve fakirliğini idrak edip, kudreti sonsuz, gınası nihâyetsiz ve iradesi mutlak olan Cenab-ı Hakk’a sığınması, O’ndan medet dilemesidir. 

İhtiyaç sahibi olmak, bela ve musibetlere maruz kalmak, âciz ve zayıf olmak gibi haller, insanı tazarru ve niyaza, dua ve ibadete, Rabbine ilticaya ve ondan istimdat etmeye götürür.

Aç kalan insan Rezzak olan Allah’tan rızık ister, hasta kişi Şâfi olan Allah’tan şifa talep eder.

İnsanın nihayetsiz âciz ve fakir olarak yaratılması, onun Allah’a sığınmasına ve ondan yardım dilemesine vesiledir. Zaten ibadetin ruhu ve duanın sırrı da budur.

İnsanların ekserisi dünyaya meftun olduğu için, dua ve niyazlarında da genelde dünyevi saadet isterler. Hâlbuki dua ve ibadetin sebebi emr-i ilahi, neticesi, Allah’ın rızası olmalıdır. Sıkıntılar, bela ve musibetler duanın vaktidir.



7. Eğer bir şeyi gönülden istiyorsak ve isteğimiz de bir türlü gerçekleşmiyorsa, ne yapmamız lazım? Risalelerden misal verebilir misiniz?

Biz istediğimiz şeyin hakkımızda hayır mı şer mi olduğunu bilemeyiz. Duamızın aynen kabul edilmesi Cenab-ı Hakk’ın hikmetine tabidir. 

Bir de istediğimiz şey, Üstadımızın ifadesiyle, “Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerait dâhilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir.”(1)

Muhtaç olmamak için çalışmak, hasta olunca ilaç kullanmak tevekkülün lazımıdır. Ders çalışmadan imtihanı kazanmak, ağaç dikmeden meyve almak mümkün değildir.

İkinci olarak; sebeplere tam riayet ettiğimiz, sünnetullah kanunlarına uyduğumuz halde, arzumuza nail olamayabiliriz. Bu da Allah’ın takdiridir. Onda ne gibi hikmetler olduğunu bilemeyiz. Bize düşen dua ve niyaza devam etmektir.

Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:

"Eğer desen: 'Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki, ayet umumidir; her duâya cevap var.' ifade ediyor."

"Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenab-ı Hakk'ın hikmetine tabidir." 

"Mesela, hasta bir çocuk çağırır: 'Yâ hekim, bana bak.' Hekim 'Lebbeyk,' der. 'Ne istersin?' Cevap verir. Çocuk 'Şu ilacı ver bana.' der. Hekim ise, ya aynen istediğini verir yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez."

"İşte, Cenab-ı Hak Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için, abdin duâsına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat, insanın hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla, ya matlubunu veya daha evlasını verir veya hiç vermez." 

"Hem, dua bir ubudiyettir; ubudiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevi maksadlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir; o maksadlar, gayeleri değil. Mesela, yağmur namazı ve duası bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir; yoksa, o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa, o dua, o ibâdet hâlis olmadığından, kabule lâyık olmaz."(2)

Dipnotlar:

1) bk. Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup.

2) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Beşinci Nokta.



8. Bir şeyi ısrarla istemek; o duayı, ubudiyet manasından çıkarır mı?

Bu soruya Cevşen’den cevap verelim:

Peygamber Efendimiz (asm.) Cevşen-i Kebir’de Cenab-ı Hakk’a dua ve iltica makamandaki bin hitabının birinde şöyle buyurur:

“Ey ısrarla isteyenlerin ısrarları kendisini asla usandırmayan!” (97/5)



9. "Hem Güneş'in ve Ay'ın tutulmaları, 'küsuf ve husuf namazları' denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nurani ayetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlahiyeyi ilana medar..." İzah eder misiniz?

Güneş ve Ay tutulması ilahi azameti gösteren ayetlerdir. Cenab-ı Hak, bir defterin sayfalarını çevirir gibi; gündüzü geceye, geceyi gündüze döndürüyor; Güneş'i, Ay'ı ve sayısız yıldızları emrine itaat ettiriyor. Dünyadan milyonlarca büyük kütleler onun azameti karşısında boyun büküyorlar.

Ülfetten dolayı sair zamanlarda azamet-i ilahiyeyi ekser insanlar göremiyorlar. Ay ve Güneş tutulması olduğu zaman, Cenab-ı Hakk’ın; Güneş ve Ay üzerindeki tasarrufunu, harika icraatını ve azametinin şaşaasını bir derece görebiliyoruz.

Yüce Allah bu nimetlere dikkatimizi çekmek için şöyle buyurur:

"(Resulüm!) De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka size ışık getirecek kimdir? Hâlâ işitmeyecekmisiniz?" 

 "De ki: Haber verin bakayım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?"

"Allah rahmetinden dolayı, geceyi ve gündüzü yarattı ki, geceleyin dinlenesiniz gündüzün ise onun lütuf ve kereminden (rızkınızı) arayasınız. Umulur ki şükredersiniz." (Kasas, 28/71-73)

Yüce Allah'ın bütün nimetleri harika, bütün eserleri garip, bütün fiilleri mucizedir.

İşte Güneş ve Ay tutulmasındaki hikmeti idrak edenler, Rablerinin bütün noksan sıfatlardan münezzeh, azamet ve kibriya sahibi olduğunu bu vesileyle bir daha hatırlayıp küsuf ve hüsuf namazını eda ediyorlar.



10. "Dua bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise, halisen livechillah olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile ona iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı, hikmetine itimat etmeli, rahmetini itham etmemeli." Bu cümleyi izah eder misiniz?

Dua bir ibadettir; insanın âcizliğini ve fakirliğini idrak edip, kudreti sonsuz, rahmeti nihayetsiz ve iradesi mutlak olan Cenab-ı Hakk’a sığınması, ondan medet dilemesi ve ona teslim olup tevekkül etmesidir. 

Bu inceliğe ayette şu şekilde işaret ediliyor:

“De ki: Duanız olmazsa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin?..” (Furkan, 25/77)

İnsan, Allah’a karşı âcizliğini ve fakirliğini ne kadar hissederse, ibadeti de o nisbette ihlaslı ve samimi olur; makbuliyeti ziyadeleşir. 

İnsan işlerinde kendi gibi âciz ve fakir sebeplerden medet beklerse, o zaman tedbiri Allah’a bırakmamış, hikmetine itimat etmemiş, rahmetini de itham etmiş olur. Bu durumda dua özünü kaybeder ve bir kışırdan ibaret olur. İnsan Allah’a teslim olmalı, kadere rıza göstermeli, onun hikmetine itimat etmeli ve rahmetini itham etmemelidir.

"Tedbiri ona bırakmak" demek, sebeplerden bütün bütün el çekmek manasına gelmiyor. Âdetullah muktezası olarak insan, tarlasını eker, lüzumlu ihtimamı gösterir, sebeplere riayet ettikten sonra Allah’a tevekkül eder, neticeyi ondan bekler ve hakkına razı olur. Tarlayı ekmeden mahsul alınmayacağını bilir, ama tohumun da tarlanın da bir sebep olduğunu unutmaz. 

Bir hasta, doktorun verdiği ilaçları kullandıktan sonra Allah’a tevekkül eder ve sabır içinde şifa bekler. Bilir ki hekim de ilaçlar da birer sebeptir, Şâfi-i Hakiki ise Allah’tır.



11. Bütün mahlukatın bir çeşit ibadetle meşgul oldukları, tesbih ve secde ettikleri ifade edilmektedir. Konuyu açar mısınız?

Her varlığın Allah’ı hamd ile tesbih ettiği şu ayet-i kerimede açıkça belirtilmektedir:

"Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Her şey onu hamd ile tesbih eder. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), Ğafûr’dur (çok bağışlayandır)." (İsrâ, 17/44)

Tefsir âlimlerinin ekseriyeti ayette geçen bu hamd ve tesbihin lisanıhâl ile olduğu kanaatindedirler. Üstad Hazretleri de “vezaif-i eşya suretinde ubudiyetleri var” ifadesiyle, her varlığın kendine verilen vazifeyi yerine getirmekle ibadetini yaptığını beyan etmektedir. Buna göre, her mahluk, “vazifesini en mükemmel şekilde yapması, kâinattaki umumi nizama tam riayet etmesi ve kendinde tecelli eden ilahi isim ve sıfatları bütün şuur sahiplerine okutturmasıyla” Rabbini hamd ve tesbih etmiş olur.

Bunun çok küçük bir misali insanların sanat eserlerinde de görülmektedir. Mesela, bir sanat harikası olan Selimiye Camii, bütün seyirci ve ziyaretçilerin takdir ve hayretlerini celb etmekle mimarını hâl diliyle methetmekte, onun sanatını ilan etmekte ve seyirciler de onun hâl diliyle yaptığı bu medih ve senaya  tercümanlık eder gibi o sanat eserini ve mimarını takdir etmektedirler.

Öte yandan, Üstad Hazretleri “Bence küre hayvandır.” buyurmakla da yerküresinin canlı olduğunu söylemekte, onun da diğer canlılar gibi kendine mahsus bir tesbihi ve ibadeti bulunacağına da işaret etmektedir.

Nitekim tefsir âlimlerinin bir kısmı da bu tesbihin sadece hâl diliyle değil, doğrudan yapıldığı kanaatindedirler.

Cenab-ı Hakk’ın cansız varlıklara da emir verdiğine dair ayetler, bu âlimlerin görüşlerini tasdik eder mahiyettedir. Bunun en açık misali Nuh tufanının sona ermesi için verilen ilahi emirlerdir:

“Ey arz (yeryüzü), suyunu yut! Ey sema (suyunu) tut!” (Hûd, 11/44)

Bir hadis-i kudside de Cenab-ı Hak dünyaya  şöyle hitap etmektedir:

“Ey dünya bana hizmet edene sen de hizmet et. Sana hizmet edeni de istihdam et (hizmetinde çalıştır).”(1)

Duhân suresi’nde (29. ayet),  semavat ve arzın kâfirlerin ölümlerine ağlamadıkları beyan edilmektedir.

“Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.”

Üstad Hazretleri bu ayetten söz ederken şöyle buyurur:

“Ve mefhum-u işarîsiyle ifade ediyor ki, ehl-i hidâyetin ölmesiyle semâvat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firaklarını istemiyorlar.”

O hâlde, emir dinleyen, üzülen ve sevinen bu mahlukların tesbih etmeleri de mümkündür, bu tesbih sadece hâl diline mahsus değildir.

Şu var  ki, insan, "tesbih ve ibâdet" denilince, kendi tesbih ve ibadetini ölçü alır ve cansız varlıkların bu manada tesbih, hamd ve ibadet etmelerini aklına sığıştıramaz. Hâlbuki varlıkların mahiyetleri birbirinden ne kadar farklı ise ibadet ve tesbihleri de o kadar farklıdır.

Bir botanik profesöründen dinlemiştim. Bitkilerin his dünyası hakkında bir deneme yapmış ve şu neticeyi elde etmişti: Eşit şartlardaki iki çiçekten, şefkatle bakılanı diğerinden daha fazla gelişme gösteriyor.

Bizim cansız dediğimiz eşya, aslında bazı hayat alametleri taşımaktadırlar. Ancak onların hayatı, bitki hayatından çok daha aşağı bir mertebededir; hayvan ve insan hayatına ise zaten hiç benzemez. Yani onlarda, insanlardaki yahut hayvandaki hayattan bir eser yoktur. Ancak, hareket etme ve büyümenin de hayat alametleri olduğu düşünüldüğünde, atomlardan gezegenlere, sistemlere kadar bütün varlıkları ihtiva eden hareket ve kâinatın mütemadiyen büyüdüğünü ifade eden bing-bang teorisi kâinatta da bitkilerden çok daha aşağı bir hayatın olduğunu göstermektedir. Elbette ki, bu çok aşağı hayat tabakasının tesbihi ve hamdi de kendisi gibi aşağı seviye bir tesbih olacaktır.

Öte yandan hiçbir varlık başka mahiyetteki bir varlığın tesbihini anlayamaz. İnsan, ancak kendi cinsinin tesbihlerini bilebilir, anlayabilir, diğer varlıklarınkini anlayamaz. Bu husus ayet-i kerimede “Siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” buyurulmakla açıkça beyan edilmiştir.

Bu ikinci grup âlimler, Peygamber Efendimizin (asm) avucuna aldığı taşların zikrettiklerini ve bu zikrin işitildiğini de nazara vererek, mahlukatın kendilerine mahsus tesbihleri olduğunu, tesbihlerinin sadece hâl diline münhasır kalmadığını ifade ederler.

“Mahlukatın secde etmesi” mecazi manada olup, her varlığın kendisine verilen ilahi emirlere en ileri derecede itaat ettiğini temsil eder; “Kulun Rabbine en yakın olduğu makamın secde hâli”(2) olması da bu mnayı ders verir...

Dipnotlar: 

1) bk. Müsnedu'l-Firdevs, V, 239.
2) bk. Müslim, Salat, 215.



12. "Bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye giden bir duadır." cümlesinde "kâinatın duası"nı nasıl anlamalıyız?

Dua, istemek demektir. Bu isteme hadisesi, kavlî dualarda doğrudan lisan ile yapılır. Bunun dışında “istidat lisaniyle, ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle, ızdırar lisaniyle” yapılan dualar da vardır. Bunların kabul edilmeleri ve bu dualara cevap verilmiş olmasıyla bu âlemdeki harika nizam devam etmektedir.

Konuyu, “Allah’tan başka kimsede havl ve kuvvet yoktur, ancak Allah’ın ihsan ettiği havl ve kuvvet vardır.” hakikatinin ışığında değerlendirdiğimizde, dünyamız Güneş etrafındaki haşmetli ve hikmetli seyahatini sürdürürken hâl diliyle dua etmekte ve seyahatini salimen sürdürmeyi talep etmektedir. Bu duanın kabulüyle söz konusu seyahat, dünya yaratıldığından beri, akıl almaz bir nizamla devam etmektedir.

Bütün gözlerin, ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ettikleri duaların kabulüyle, başta Güneş olmak üzere, çeşitli ışık kaynakları yaratılmıştır. Midelerin, ihtiyaç lisaniyle yaptıkları dualarına da gıda maddelerinin yaratılmasıyla cevap verilmiştir.

Bazı insanların yahut diğer canlıların, Yunus aleyhisselâm misali, bütün ümit kapılarının kapandığı hallerde “ızdırar lisaniyle yaptıkları dualar” da kabul edilmekte ve Cenab-ı Hak umulmadık yerden bir çare ihsan etmektedir.

Bu konuda bir hususa temas etmek gerekiyor: Bu dört çeşit dua kesin hatlarla birbirinden ayrılmış değildir. Bazen bunlardan birisi, bazen de dördü birden yapılabilir. Bir insan, lisan ile dua ederken, bedeni de ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle dua etmekte, istidadı da inkişaf etmek için kendine mahsus bir duada bulunmaktadır. Aynı şahıs, ızdırar haline düştüğünde kavlî dua ile birlikte lisan-ı ızdırar ile de dua eder. Bu dua hakkında Üstad Hazretleri şöyle buyuruyor:

"Arkadaş! Bilhassa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazen o gibi duaların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye musahhar ve muti olur. Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masumun duası hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar."(1) 

1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre'nin Zeyli.



13. Tarlaya attığımız her tohuma Allah filizlenmek istidadı vermiş midir? İzah eder misiniz?

Tohum ve yumurtalar çoklukla icat edilirler, ama bunların çok az bir kısmına inkişaf etme imkânı tanınır. Diğerleri, çoğunlukla, bazı küçük hayvanlara rızık olurlar. Üstat Hazretleri eşyanın yaratılmasında birinci gaye olarak Cenab-ı Hakk'ın kendi sanatını kendisinin müşahede etmek istemesini nazara veriyor. Bu mana bütün çekirdeklerde, tohumlarda, yumurtalarda tahakkuk eder. Mesela, bir meyve ağacının bütün özelliklerini küçücük bir çekirdek içinde kader kalemiyle yazmak Allah’a mahsus bir kemaldir. Bu kemali ancak kendisi müşahede eder. Onlardan az bir kısmına ağaç olma imkânı tanınır; biz de onların meyvelerinden istifade ederek Rabbimize hamdederiz.

"Neden bütün çekirdekler ağaç olmuyor, bütün yumurtalar civciv olmuyor?" diye bir soru sorulamaz. Bundan nice derin hikmetler vardır. Mesela, bir balık her seferinde milyonlarca yumurta bırakıyor. Şayet onların hepsi balık olsa, denizdeki ekolojik denge bozulacaktı. Allah sonsuz hikmetiyle o yumurtaların bir kısmını başka balıklara rızık yapıyor, bir kısmı da balık oluyor.



14. Meşhur dua diye ifade edilen bizim dualarımız da iki kısma ayrılıyor. Biri fiilî ve hâlî; diğeri kalbî ve kâlî. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

"Fiilî dua" denilince dersin devamında geçen “Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir.” cümlesini hatırlıyoruz. Bir neticeye varmak için gerekli sebepleri ve şartları yerine getiren kimse fiilî duasını yapmış demektir. Artık onun yapacağı şey Allah’a tevekkül ederek neticeyi sabır ve tevekkülle beklemektir. Bu bekleyiş aynı zamanda hâlî bir duadır. Buna lisanen dua da ilave edilebilir. O takdirde üç dua birleşmiş olur.

İnsan bir arzusunu kalbinin diliyle de Rabbine arz edebilir. Kalbin her arzusu bir nevi duadır. İnsan, kalbiyle dua yaparken ellerini de açarsa fiilî dua ile "kalbî dua" birleşmiş olur.

Kalbi kırık bir müminin, hiç kimseden bir şey beklemeyip Rabbine teveccüh etmesi hâlî ve kalbî bir duadır. "Allah, gönlü kırıklarla beraberdir." (bk. Ebu Nuaym, Hilye, II, 364) hadis-i şerifi bu duanın kabul olacağına işaret etmektedir.

15. Hâl dili ile istemek, ne demektir?

Bir dilencinin iki türlü istemesi vardır; biri sesli, diğeri de hâl dili iledir.

Bir duvarın dibinde boynunu bükmüş ve avuçlarını açmış bir vaziyette gördüğümüz bir insanın hâl dili ile bir şeyler istediğini hemen anlarız; bu istek kal dili ile istemekten daha tesirlidir.

Namaz hem hâl dili hem de kal dili ile yapılan bir ibadettir. 

Fiili duaların tümü hâl diline girer. Tarlasını eken bir çiftçi, hâl dili ile Allah'tan mahsul istemektedir. Dersini çalışan bir öğrenci de hâl dili ile Allah'tan başarı istemektedir.



16. "Hatta çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-i fiilî, Cevâd-ı Mutlakın isim ve unvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır." Buradaki "isim ve unvana müteveccih olma" ifadesini nasıl anlamalıyız?

Cud, “istihkaka ve talebe hacet kalmaksızın vaki olan ihsan” şeklinde tarif ediliyor. Cenab-ı Hakk’ın bir ismi de Cevad’dır, çok ihsan eden, çok cömert demektir. Mutlak ise kayıtlanamayan manasına gelir. Buna göre Cevad-ı Mutlak ihsanı sınırsız olan demek olur.

Çift süren bir insan Allah’ın rahmet kapısını çalmış oluyor. Cevad-ı Mutlak bu duaya ekseriyet-i mutlaka ile müsbet cevap veriyor. Zira, çift süren insan Rezzak isminin tecellisi için dua etmiş oluyor. Allah Cevad olduğundan bu duaya cevap vermeyi tabiri caizse istiyor, bir memnuniyet-i mukaddese ile bu istekten memnun oluyor.

Kavli dualar böyle değildir. İstediğimiz şeyin Allah’ın isim ve unvanlarının bir muktezası olarak kabul edileceğini bekleyemeyiz. Hikmeti iktiza ederse verir, aksi halde vermez. Ama her iki halde de duaya cevap vermiş olur. Bu kısım daha önce izah edilmişti.



17. Risalelerde "kişi dua ederken, aczini ve fakrını anlayacak", deniyor. Bu ne demektir, niçin dua ediyoruz; açıklar mısınız?

Evvela; fakr: İhtiyaç sahibi manasında kullanılmıştır. İnsan fıtrat olarak zerreden Güneş'e kadar her şeye muhtaç olarak yaratılmıştır. İhtiyaçları kâinatı kuşatmış, arzuları ebede kadar uzanmıştır. Öte yandan, bu ihtiyaçlarının hiçbirini kendi kuvvetiyle tedarik edemeyecek kadar da âcizdir. Sadece iki misal verelim: İnsan göze muhtaçtır ama göz yapmaktan acidir. Bahara muhtaçtır, ama onu getirmeten acizdir. Örnekleri artırabiliriz.  

İnsan sonsuz aczi ile Allah’ın sonsuz kudretine, sonsuz fakirliği ile de Allah’ın nihayetsiz zenginliğine ayna olmaktadır.

Acz ve fakr yolu, insanın her anında ve her halinde lazım olan bir kulluk şuurudur. Zira acz ve fakr insanı bütünü ile kaplamış iki hakikattir.

"Niçin dua ederiz?" sualine maddeler halinde cevap vermeye çalışalım.

Evvela, “Dua bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.” Yani dua ibadettir, insan ise ibadet etmek için yaratılmıştır.

“Dua ubudiyetin ruhudur ve halis bir imanın neticesidir.”(1)

İkincisi;

"Eğer duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?" (Furkan, 25/77)

gibi birçok ayette dua etmemiz emredilmiştir. “Allah’ın fazlından isteyin, zira Allah istenmesini sever.” (Tirmizi, Daavat, 126) gibi birçok hadis-i şerifte de duanın ehemmiyetine dikkat çekilmiştir.

Üçüncüsü;

قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاۤؤُكُمْ  Yani, 'Eğer duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?' ayetin sırrıyla, insanın hikmet-i hilkati ve sebeb-i kıymeti olan samimi dua ve niyaz.”(2)

Dördüncüsü; 

Dua, fıtraten nihayetsiz âciz, fakir ve nakıs olarak yaratılan insanın, nihayetsiz kudret sahibi, nihayetsiz zengin ve sonsuz kemal sahibi olan Cenab-ı Hakk’a iltica edip halini, derdini ve bütün ihtiyaçlarını onun dergâhına arz etmesi ve her şeyi ondan beklemesidir. Bir insan acz, fakr ve kusurunu bilmekle kemale erer. Zira şuurlu bir Müslüman’ın asıl ve en mühim vazifesi acz, fakr ve noksanlığını bilip Allah’a ilticada bulunması ve hamd ü sena etmesidir.  

Beşincisi;

Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hatırat-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder. İşte, ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık, bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al, bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ  de kâinatın güzel bir takvimi ol..."(2)

Dipnotlar:

1) bk. Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup, Birinci Zeyl.

2) bk. Lem'alar, Yirmi Beşinci Lem'a.

3) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



18. "Duanın, rahmet hazinesinin anahtarı olması" ne demektir?

Cenab-ı Hakk’ın esma-i hüsnası için "künuz-u mahfiye" yani gizli hazineler denilir. Bu hazinelerin gizliliği, görünmemeleri cihetiyledir. Mesela, Rezzak ismi gizli bir hazinedir. Bütün rızıklar o hazineden gelir. İnsana düşen vazife, sebeplere teşebbüs etmekle o rızık hazinesinin kapısını çalmaktır.

Allah’ın rahmeti, mağfireti, affı da birer gizli hazinedirler. O hazinelerin anahtarı da duadır. İnsan, mahviyet içinde, aczini ve fakrını tam idrak etmekle o sonsuz rahmete iltica eder.



19. "Duanın, tükenmez bir kuvvetin medarı ve vesilesi olmasını" açıklar mısınız?

Bizim sonsuz ihtiyaçlarımızı, ancak sonsuz bir kuvvetin sahibi görebilir ve yerine getirebilir. Dua ise, o kuvvet ve kudret sahibine iltica etmenin, ondan yardım dilemenin en güzel vesilesidir...



20. "O duaya yapışmakla a'lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çıkmak" ne demektir?

İsteklerini Allah’ın dergâhına arz eden bir kul, bu isteklere cevap verilsin veya verilmesin, bu samimi duasıyla kalbini Rabbinin rahmetine tevcih eder; bütün hayır ve iyiliklerin ancak onun elinde olduğunun şuuruyla ona teslim ve tevekkülde bulunur. Böylece “a'lâ-yıilliyyîn-i insaniyete”, yani insanlığın en ileri makamlarına yükselmiş olur.



21. "Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duamızın içine almamız" ne anlama gelmektedir?

İnsan duyguları, cihazları, hissiyatları ve latifeleriyle çok câmi’ ve küllî bir istidada sahip olduğu için, bütün kâinat ile alakadar bir vaziyette yaratılmıştır. Kâinatın umumunu ihata edecek his ve duygulara sahiptir.

İnsan, Üstadımızın ifadesiyle, “kâinat ağacının en son ve en cem’iyetli meyvesidir.” Bu meyve aynı zamanda arzın da halifesidir. İnsan; niyetini, himmetini, ibadetini ve duasını küllî manada yapma istidadına sahiptir.

Üstad Hazretleri, namaz kılan bir müminin “iyyakena’büdü” yâni “yalnız sana ibadet ederiz” derken, “bütün müminleri, her biri hususi bir ibadetle meşgul olan bütün varlık âlemini ve yine her biri kendisine verilen vazifeyi yapmakla Rabbine ibadette bulunan bütün organlarını ve hücrelerini” kastedebileceğine işaret eder.

Bir başka dersinde de insanın küllî şükür yapmasını şöyle ifade eder:

“Eğer desen: 'Şu küllî hadsiz nimetlere karşı, nasıl şu mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele edebilirim?'"

"Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikat ile. Mesela, nasıl ki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir, 'Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?' Birden der: 'Ey Seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara layıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.'(1)

Aynı mana, dua için de geçerlidir. İnsan hem kendinin, hem de bütün varlıkların ihtiyaçlarını dergâh-ı İlahiyyeye arz etme istidadına sahiptir. “İyyakenestein” yani “yalnız senden yardımdileriz” diyerek, bu ihtiyaçlar manzumesini Rabbine takdim eder ve onun ihsanını talep eder. Böyle yapan bir kul “bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî” olma makamına ermiş demektir. Bu ise büyük bir derecedir ve manevi bir sultanlıktır. “İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder.” hakikatinin bir yönü de bu küllî duadır.

1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.



22. "Kâinatın bir güzel takvimi olmak" ne demektir?


Bu, "Yirmi Üçüncü Söz" başta zikredilen ayet-i kerimelerin manevi bir tefsiridir. İlk ayette; “Biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.” buyurulmuştur. Dersin tamamından anlaşılacağı gibi ahsen-i takvim “insanın diğer varlıklardan çok daha üstün bir istidada sahip bulunması, bütün ilahi isimlere ayna olması, Allah’ın rububiyetine karşı ubudiyet vazifesini en mükemmel ve en cami’ bir şekilde yerine getirebilmesi” gibi ulvi manaların tümünü ifade eder.

İşte, "kâinatın güzel bir takvimi olmak", ayette haber verilen bu üstün yaratılışın muktezasını yerine getirmek demektir. Bunun en güzel şekli de külli duada bulunmaktır.

İkinci Mebhas, Giriş Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "İnsanın saadet ve şekavetine medar Beş Nükteden ibarettir." Deniliyor. Fakat devamında "esfel-i sâfilîn" , "âlâ-yı illiyyîn" konuları işleniyor. Buradaki "saadet" ve "şekavet"i nasıl anlamalıyız?

Buradaki “saadet” ifadesi, insanın iman, ibadet, güzel ahlak sayesinde dünyada kalp ve ruh huzurunu, kabrinin cennet bahçesine dönüşmesi, mahşer hesabının hızlı ve kolay görülmesi, sırattan süratli bir şekilde geçip cennette sonsuz bir hayata mazhar olmayı ifade eden genel ve geniş bir kavramdır. 

Şekavet ise insanın inkâr, küfür ve gaflet yüzünden dünyada kalp ve ruhun huzursuz olmasını, kabrin cehennem çukurlarından bir çukura dönüşmesi, mahşerde hesabın uzun, zor ve meşakkatli geçmesi, sırattan geçemeyip düşerek cehenneme yuvarlanmayı içine alan geniş ve genel bir kavramdır. 

İnsanın hem dünya hem de ahirette saadeti elde etmesi, iman ve ibadet ile mümkündür. 

İnsanı hem dünya hayatında hem de ahirette perişan edip helakına sebebiyet veren ise küfür, inkâr ve gaflettir. 

"Ahsen-i takvim," "âlâ-yı illiyyîn," insanın her iki dünyada yüksek bir makama çıkıp, her iki dünyada saadete erişmesi anlamına geliyor. 

"Esfel-i sâfilîn" ise, insanın hem dünyada hem ahirette nasıl alçalıp acıklı bir şekavete ve azaba maruz kaldığını ifade ediyor. 

Saadet ve şekavet çok geniş ve külli iki ifade olup iman ve küfre tekabul ediyor.



2. "İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet cami bir istidat verildiği için,.." cümlesini "ahsen-i takvim" için verilen değişik manaları da naklederek açıklar mısınız?

İnsanın istidat yönünden zenginliğini ifade eden birçok ayet-i kerime, bir yönüyle de onun ahsen-i takvimde yaratılmış olduğunu beyan etmektedirler. Sadece iki misal verelim:

“Onu şekillendirip de ona ruhumdan üflediğim zaman, derhal ona secdeye kapanın.” (Sâd, 38/72)

“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 17/70)

İşte insanın bu üstün yaratılışı onun önüne iki yol açmıştır. Birinde iman ve salih amel ile manen çok yüksek dereceler kazanmak, diğerinde ise küfür ve isyan yolunu tutarak çok aşağılara düşmek.

Bilindiği gibi, az sermayenin kârı da az olur, zararı da... Herhangi bir hayvan türünü bir an için akıllı farz etsek ve imtihana tabi tutulduğunu düşünsek, bu imtihanı kazananların saadetleri de kaybedenlerin azapları da sınırlı olacaktır...

İnsanın her bir duygusu onun için hem bir ilahi lütuf, hem de onu yükseltecek yahut alçaltacak bir imtihan sualidir.

En büyük sermayemiz akıl... Onu doğru kullananlar hidayet yolunu seçmekle Allah’ın razı olduğu ve sevdiği üstün kullar zümresine dâhil olmuşlardır. Yanlış kullananlar ise batıl inançlara, yanlış felsefî cereyanlara, ahlaksızlığın her çeşidine sapmakla o yüksek insanlık mahiyetini hayvanlıktan çok aşağılara düşürmüşlerdir.

Görme, işitme ve diğer duygular da hem insan için büyük birer sermaye, hem de onu yükselten yahut alçaltan birer imtihan vesilesidir.

Hafıza ayrı bir nimet. Onu yanlış yahut faydasız şeylerle doldurmak insanı alçalttığı gibi, faydalı bilgilerle, ibretli hatıralarla doldurmak da insanı yükseklere çıkarır.

Sevgi daha başka bir sermayemiz. Bunun yanlış kullanılmasından nice hatalar, günahlar, isyanlar doğduğu gibi, yerinde kullanılmasıyla da nice Hak dostları yetişmiş, insanlık âlemine hüsn-ü misal olmuşlardır.

Korku, merak, endişe, tevazu, kibir gibi daha nice hisler, duygular ve latifeler de insan mahiyetinin sermayeleridir.

İnsanın istidadının cami olması, kalbinden aklına, hafızasından vicdanına, merakından korkusuna kadar bütün latîfelerini, duygularını, his dünyasını ifade eder.

İnsanın bu zengin istidadının onun yükseltmesinde yahut alçaltmasında en ehemmiyetli rolü "irade sıfatı" üstlenmiştir. Meleklerde de irade vardır, ancak onların iradeleri sadece hayrı kabul etme ve tatbik etmede iş görür. Mesela, Cebrail aleyhisselam meleklere vazifelerini iradesiyle tebliğ eder, onlar da yine iradeleriyle bunu kabul eder ve tatbik ederler. Aksini yapmaları mümkün değildir.

İşte insan, kendisine ihsan edilen bu çift yönlü irade sıfatıyla, yine kendisine ihsan edilen bütün maddi ve manevi sermayesini doğru kullanmayı tercih ettiği takdirde âlâ-yı illiyîne çıkar, aksi halde esfel-i safiline düşer.

İnsanın istidadı yüksek ve cami olduğu için, bunun sayılamayacak kadar çok kullanılma sahaları vardır. Onun içindir ki insanlar arasındaki mertebe farkları diğer canlılarla mukayese edilemeyecek kadar büyüktür. Bunu Üstad Hazretleri “zerreden şemse kadar” şeklinde ifade ediyor. Bilindiği gibi zerre atom demektir, Milyonlarca atom bir araya gelse bir çakıl taşı kadar olamazlarken, zerre kadar insanlar yanında Güneş kadar büyük insanların da olması, insan nevindeki bu mertebe farklılığının çok güzel bir ifadesidir.



3. "İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet cami’ bir istidat verildiği için..." Devamıyla izah eder misiniz?

"Biz insanı en güzel şekilde yarattık.” (Tin, 95/4)  

Hasen, güzel demektir; ahsen ise daha güzel, en güzel ...

Takvim; “kıvama getirmek, nizama koymak, eğriyi doğrultmak, kıymetlendirmek” gibi manalara gelir.

Ayet-i kerimede geçen "ahsen-i takvim" hakkında tefsirlerde verilen manalardan bir kısmı şöyle:

- Mükemmel ve en güzel sıfatlarla muttasıf.

- En güzel bir kıvama erebilme istidadında ve en güzel bir şekilde yaratılmış olan.

-  En güzel şekilde ve eşsiz bir yaratılışta olan.

- Hem beden hem ruh itibariyle mükemmel ve en seçkin.

- Bilen, irade eden, konuşan, gören, işiten, düşünüp tedbir alan, bu sayede kendinden daha güçlü varlıklara hâkim olan varlık...

- Maddi ve manevi olarak, doğrultmanın, kıvama koymanın, şekillendirmenin en güzelinde.  

Cenab-ı Hak, ebedî saadete namzet olarak yarattığı, akıl, hafıza, hayal ve daha nice zahiri ve bâtıni duygularla teçhiz ettiği insanın ruhuna, o ruha uygun en güzel bir beden giydirmiştir.

İnsanın yemesi, içmesi, oturması ve yatması gibi bütün fiilleri de en mükemmeldir.     

“Rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nazır-ı mahiri ve Kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri”(1) olan dili, tatlı ve acı, bütün lezzetleri zevk ettiği cihetle güzel olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’ı zikir, tazim ve hamd ettiğinden dolayı da ahsendir ve değeri âlidir.

İnsanın gözü de en güzeldir. Rengârenk çiçeklerin letafet ve zerafetini temaşa edip ibret alan bir göze paha biçilir mi? Mütefekkir bir insan, gözü ile bütün âlemi seyreder, kâinattaki nizam ve ahengi görür ve bunun bir sahibi olduğunu aklı ile tasdik edip ona iman eder.

İnsanın bedenini süsleyen her azası vücudunda en münasip bir yere konulmuş, ruhuna âlî hisler, harika duygular ve sayısız latifeler takılmıştır.

Cenab-ı Hakk’ın insana bahşettiği nimetlerin en büyüğü olan akıl, cennetlerin fevkindedir. Zira akıl, Üstat Hazretlerinin ifadesiyle “şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî”(2) olur.

Hem, imanın mahalli, marifet ve muhabbetin tecelligâhı ve bütün feyizlerin menbaı olan kalbin değeri, her türlü tasavvurun fevkindedir.

Hâlık-ı Hâkim’in varlığının şahidi olan, hayrı kabul, şerri ve haksızlığı kabul etmeyen emin bir mürşid olan insanın vicdanı da ahsendir, en güzeldir.

“İşte insan, Cenâb-ı Hakk'ın böyle antika bir sanatıdır ve en nazik ve nazenin bir mucize-i kudretidir ki, insanı bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misâl-i musağğar suretinde yaratmıştır.”(3)

Her varlık, Allah’ın bir sanat eseri olmakla birlikte, insan için “antika bir sanat” ifadesinin kullanılmasıyla, onun diğer sanat eserlerinden üstünlüğüne işaret edilmiştir. Zira her mahluk Allah’ın bir kudret mucizesi olduğu hâlde insan için “en nazik ve nazenin bir mucize-i kudretidir” denilmiştir.

Hemen arkasından ahsen-i takvimin çok ehemmiyetli bir cihetine yer verilmiş ve insanın “bütün ilahi isimlerin cilvesine mazhar” olduğu ifade edilmiştir.

İnsan, kendisinde bütün ilahi isimlerin tecelli etmesiyle meleklerden daha üstün bir mahiyete sahip olmuştur. Meleklerde Rezzak, Şâfi, Ğaffar, Tevvab gibi isimler tecelli etmez. Buna göre ahsen-i takvimin bir manası da insanda bütün isimlerin tecelli etmiş olmalarıdır.

İnsanın ahsen-i takvimde yaratılmış olmasının bir başka yönü olarak, onun “kâinata bir misal-i musağğar” olduğuna dikkat çekiliyor. Misal-i musağğar, küçültülmüş misal demek olup, kâinattaki bütün âlemlerin insanda küçük ölçüde temsil edildiklerini ifade eder.

"Mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-i musağğarı olduğundan, âdeta âlemde ne varsa insanda nümunesi vardır."(4)

Bu konu Nur’un birçok dersinde işlenmiş ve insan hafızasının levh-i mahfuzdan, hayalinin âlem-i misalden, kemiklerinin taşlardan, etlerinin topraktan, vücudundaki muhtelif akıntıların nehirlerden haber verdikleri, onların küçük misalleri oldukları ifade edilmiştir.


İkinci Mebhas, Birinci Nükte Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. "İnsan, kâinatın ekser envaına muhtaç ve alakadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış..." Bu konuyu biraz açıklar mısınız?

Birinci paragrafta, insanın şu âlemin bütün varlık türlerine muhtaç olarak yaratıldığına dikkat çekiliyor. İnsan her şeye muhtaç yaratıldığı içindir ki, her şey onun hizmetine verilmiş, böylece insanda bütün ilahi isimler tecelli etmiştir. Bu ise insanın ahsen-i takvimde yaratılmasının bariz bir delilidir. Mesela, insan rızka muhtaç olduğu için onda Rezzâk ismi tecelli ettiği gibi, görmeye, işitmeye muhtaç olduğu için de Basîr ve Semi’ isimlerine mazhar olmuştur. Onun bu ihtiyaçları muhtelif mahluklarla karşılanmakta ve insan bu ihtiyaçlarının görülmesiyle ilahi isimlere ayna olmaktadır.

Varlıklar içerisinde esma-i hüsnaya en az mazhar olanlar cansızlardır. Görmeye ihtiyaçları olmadığı için onlarda Basîr ismi tecelli etmez, hayata ihtiyaçları olmadığı için Muhyî ismi tecelli etmez ve hakeza… Demek ki bir mahlukun ihtiyaçları arttıkça bu ihtiyaçların her birisi, bir veya daha fazla esmanın tecellisiyle yerine getirildiğinden, o mahluk bu tecellilerle hem ihtiyaçlarını görür, hem de bir şeref kazanır.

"İnsanın arzularının ebede kadar uzanması" da bu ihtiyacın bir başka boyutudur. Bir hayvan bir dakika sonrasını düşünmekten âciz iken, insanın ebedî hayatı düşünmesi onun üstünlüğünün ayrı bir cihetidir.

Üstad Hazretleri “Vermek istemeseydi istemek vermezdi.”(1) buyurmakla, cennetin yaratılmasının insandaki ebediyet arzusuna bir cevap olduğuna işaret ediyor. Cennetin yaratılmasına sebep olmak  da insanın diğer canlılardan daha üstün bir yaratılışa sahip olmasının bir başka cihetidir.

Rü’yetullaha mazhar olmak, cennet içinde ayrı bir cennettir ve Üstadımızın beyan ettiği gibi cennetin bin sene mesut  hayatı, bir saat rüyete mukabil gelmemektedir.(2) Bu en büyük nimetin de çekirdeği insandaki “dostunu görmeye müştak olma” hususiyetidir. Bir hayvan için böyle bir şey düşünülemez. Bu da insanın ahsen-i takvimde yaratılmış olmasının en ehemmiyetli bir yönüdür.

İnsanın hem dostlarına ve akrabalarına, hem de Rabbine kavuşması için bu dünya hayatının son bulması ve ahiret kapısının açılması gerekiyor. İnsan, ne bu âlemi yıkmaya güç yetirebilir ne de öteki âlemi getirmeye. Onun ruhuna konulan bu ebediyet arzusu ve kendisinin bunu tahakkuk ettirmedeki sonsuz aczi onu “Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına ilticaya” götürür.

Dipnotlar:

1) bk. Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektubun Birinci Zeyli.

2) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.



2. İnsan, kâinatın bütün envaıyla ne cihette alakadardır?

İnsan her şeyle ve her nev ile dolaylı ve dolaysız olarak alakadardır. İnsan bitkilere, hayvanlara, havaya, suya, güneşe… hasılı bütün kâinata muhtaçtır. Bunlardan biri olmazsa hayatını idame ettiremez.

İnsanın, dünyamızdan çok uzak olan yıldızlar ve galaksilerle de dolaylı olarak alakası vardır. Zira kâinat bölünmez ve parçalanmaz bir bütün gibidir. Kâinatın devamı tümünün intizamlı çalışmasına bağlıdır. Bir yıldız zerre miskal yörüngesinden sapsa, rotasını şaşırsa, nizam bozulur ve her şey yok olur. Demek ki, insanın hayatının devamı, kâinatın nizam ve intizamına bağlıdır.



3. "Hakiki Mabud olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında..." Burada mabudiyete ancak Allah’ın layık olduğuna dair ehemmiyetli dersler veriliyor. Bu izahların insan konusuyla münasebetini biraz açar mısınız?

Her şeye muhtaç yaratılan bu âciz insan, ancak “her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nazır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan mualla bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl”in kuludur ve ancak ona ibadet edebilir.

Ebedî hayata aşık ve bu hayatın saadetle geçmesine müştak olan, o saadet diyarında dostlarıyla buluşmayı şiddetle arzu eden ve kendisini yokluktan varlık âlemine getirmekle kalmayıp, bu fâni dünyadan da ebediyet diyarına sevk eden Rabbini görmeği çok isteyen insan, bu hâliyle ahsen-i takvimde yaratıldığını göstermekte ve bu arzusunun yerine getirileceği cennete doğru yol almaktadır.



4. "İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen, âciz mahlukata zelil bir abd olursun..." Devamıyla izah eder misiniz?

Mabudiyete layık ancak Allah’tır. Bu hakikatten yüz çeviren insan “âciz mahlukata zelil bir abd” olmakla esfel-i safilîne düşer. Enaniyetine ve iktidarına güvenir ve böylece kibir yolunu tutar. Bir tek organını hareket ettirmesinin bile bütün bir kâinatın yardımıyla gerçekleştiğinden gaflet ederek, her işi kendi iradesi ve gücüyle yapma davasına kalkışır... İçine çektiği havadan, üzerinde yürüdüğü yer küresine kadar her şeyin Allah’ın mülkü olduğunu unutur.

"Âciz mahlukata kul olmak", Allah’a karşı yapılması gereken şükür, minnettarlık, medih ve senayı o âciz varlıklara yönlendirmek, kendisine ihsan edilen bütün nimetleri onlardan bilmek, demektir.

Kışın yapraklarını dökmüş, sefil ve perişan bir hâlde bekleyen bir meyve ağacını bahara ulaştıran, onun imdadına yağmuru gönderen Allah’tan gaflet ederek, meyveleri ağacın yaptığı vehmine kapılan ve onu medih ve sena eden insan, sanki o ağacı Rezzak olarak kabullenmiş ve ona kul olmuş gibi olur.

Sebeplerin eliyle bize gönderilen her türlü nimet ve ihsanı o sebeplerden bilmek, onlara kul olmak demektir. İnsan kendisine verilen iradeyi doğru kullanmasının ötesinde bir şey yapıyor değildir. Bundan sonrasını Allah’ın kendisine ihsan ettiği kuvveti kullanarak ve bütün bir kâinatın da yardımıyla başarabilmektedir. İnsanın bu noktada “arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf” olduğunu, Mesnevî-i Nuriye’deki şu ifadeler çok güzel ortaya koyar:

“Esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği efâlin ekl, şürb gibi en adi bir fiilin husulünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir.”



5. "Eğer yalnız ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın." cümlesini izah eder misiniz; "Mevki kazanmak" nasıl oluyor?

İman, marifet, ubudiyet ve ihlas ile Allah’ın rızasını kazanan kullar, bütün yaratılmışların üzerinde bir kıymet elde ederler.

İnsan iman edip ibadetle Allah’a kendini sevdirir ise, bütün yaratılmışların üzerinde bir kıymet kazanır. İnsanın eşref-i mahlukat olması da bundan dolayıdır.



6. "Eğer enaniyetine ve iktidarına güvenip tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve davaya sapsan..." Davaya sapmak ne demektir, izah eder misiniz?

"Dava" kelimesi burada Allah’ın razı olduğu amelleri yapmaktan uzak durup, kendi nefsine tabi olma manasına gelmektedir. Bu mana ise bize Karun’u hatırlatır. O da “Ben kendi ilmimle kazandım.” diyerek, zekât vermekten kaçınmakla batıl bir dava gütmüş ve sonunda bütün servetiyle birlikte yere batırılmıştır. İlahi emirlere uymayarak benlik davası güdenlerin akibeti de Karun gibi ama bir başka şekilde toprağa girmek ve kabir azabına maruz kalmaktır.

Davanın karşılığı ve zıddı olan dua ise, Allah’a teslim olma, boyun eğme, itaat etme, âcizlik ve fakirliğini idrak ederek ona sığınıp iltica etmek gibi manalara geliyor.

İnsan haddini aşarak gururlanır ve enaniyete girerse, Allah’a karşı tevekkül ve dua etmeyi bırakıp, kibirlenmeye ve ilahi hükümlere karşı çıkmaya başlar. Firavun, Nemrut, Şeddad gibi zalimlerin ruh hâli buna şahittir...



7. "Birisi, icad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrib, adem, şer, nefy, infial cihetidir." İnsandaki iki cihetin izahını yapar mısınız?

İcad; var etmek, vücut ise varlık demektir. Yakın mana taşırlar; yazmak ile yazı gibi. Birincinin zıddı “yok etmek, tahrip etmek”, ikincinin zıddı ise “adem” yani yokluktur.

Vücut ile hayır arasında da yakın alaka vardır, Üstad Hazretleri “vücudun hayr-ı mahz, ademin ise şerr-i mahz” olduğunu beyan ediyor. Hayrın zıddı şerdir.

Müsbet, “ispat edilmiş, ortaya konulmuş, yapılmış” manasına gelir; zıddı menfidir, nefiydir.

Nefiy, "sürgün etmek, uzaklaştırmak" demektir. Boş bir arsada bir bina yaptığımızda ortaya bir eser çıkar; kendini gösterir, ispat eder. Buna göre bina yapmak müsbet bir iştir. Mevcut bir evi yıktığımızda, onu varlık sahasından sürmüş, ortadan kaldırmış oluruz. Bu ise menfi bir harekettir.

Fiil, iş demektir, infial ise “fiili kabul etmek, kendisinde bir işin yapılmasına müsait olmak” mânâsına gelir. Meselâ, yazı yazmak bir fiildir. Bu fiili suda icra edemeyiz, yani suya yazı yazamayız. Dolayısıyla su, yazı yazma fiilini kabul etmemiş olur. Ama bir kâğıda yazı yazarız, kâğıt, infial cihetiyle, kendisinde yazı yazılma fiilini kabul etmiş olur.

İnsanın fiil ciheti kendi gücü ve kuvvetiyle, şahsi ilmi ve maharetiyle bir şeyler ortaya koyması, bazı eserler yapmasıdır. İnfial ciheti ise onun "ilahi fiillerin icra edilmesine müsait olması"dır. Meselâ, rızıklandırmak bir ilahi fiildir. İnsan bu fiili kabul eder, yani onda bu iş icra edilir. Ama bir taş rızıklanmayı kabul etmez, rızka muhtaç olmadığı için rızıklanması da söz konusu olmaz. İşte infial cihetiyle insan taştan daha ileri gitmiştir.

İnsanda tecelli eden bütün fiilî isimler insanın infial cihetini ifade eder. Tasvir fiiliyle suret kazanmış, tezyin fiiliyle bezenmiş, ihya fiiliyle hayata kavuşmuş, imate fiiliyle ölümü tatmıştır. Böylece insanda Musavvir, Müzeyyin, Muhyi, Mümit isimleri tecelli etmiştir.

İnsan bu yönüyle çok zengindir, zira mahlukat içerisinde ilahi isimlere en büyük ve en câmi ayna insandır.

İnsanın fiil ve infial cihetlerini Üstad'ın şu harika misali ile daha iyi anlıyoruz:

“Şeffaf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla kalsa bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez. Fakat o zerrecik, güneşe intisab edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca güneşi ziyasıyla, elvan-ı seb’asıyla, hararetiyle hattâ mesafesiyle içine alabilir.”(1)

Burada bir fiil, bir de infial ciheti var. Fiil ciheti, aynanın kendiliğinden parlaması ve ışık saçması. Bu cihetle ayna, ışığın ve parıltının zerresine bile sahip değildir. Ama infial yani fiili kabul etme cihetiyle güneşin ışığını içine alabilmekte, onunla parlamakta, onunla güzelleşmektedir. Bu ayna şuurlu olsa, kendisindeki bu güzelliğin, bu kemalin hep Güneş'ten geldiğini ilan eder ve nefsini değil güneşi metheder. Yoksa o ışığı ve parlaklığı kendine mal ederek gururlansa, manen çok aşağılara düşer ve akşamın gelmesiyle de karanlıklar içinde perişan olur.

Dikkatimizi çeken bir başka nokta: “Mesafesiyle içine alma.”

Aynanın kalınlığı birkaç milimetre olduğu halde, kendini güneşe karşı tuttuğu anda, bir derinlik kazanıyor ve yüz elli milyon kilometrelik bir mesafeyi içine alabiliyor. Şimdi bu ayna, “Ben yüz elli milyon kilometreyim.” dese gülünç hale düşer; zira onun kaç milimetre olduğu herkesin malûmudur. Onda teşekkül eden derinlik, infial cihetiyledir.

Ayna kendisini iki metre ilerideki bir duvara karşı tutsa, onda iki metrelik bir mesafe teşekkül eder. Yüz metre ötedeki bir dağa karşı tutsa, içindeki mesafe yüz metre olur.

Hepimiz o ayna gibiyiz. Aklımızı, kalbimizi, hayalimizi neye karşı tutsak, değerimiz de, derinliğimiz de, kıymetimiz de ona göre oluyor. Bu sırrı çok iyi bilen ve en ileri seviyede yakalayan büyük insanlar, kalplerini ancak Rablerine mahsus kılmışlar, akıllarıyla kâinattaki hikmetleri tefekkür etmişler ve hayallerini ebedî âleme çevirmişler,  böylece yücelmiş, enginleşmiş ve derinleşmişlerdir.

Biz fiil cihetimizle övünmeyi bir tarafa bırakıp infial cihetimize bakmalı, bizde icra edilen İlâhî fiilleri, bize yapılan ihsan ve ikramları tefekkür etmeliyiz.

“Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzak ismiyle, bütün mat’umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.”(2)

Mahlûkata verilen vücut mertebeleri “hayr-ı mahz”, yani sırf hayırdır. İnsan bu vücut mertebelerinden en mükemmeline mazhar olmuştur. Çünkü o, varlık nimetiyle birlikte, hayat ve akıl nimetine kavuşmuştur. İnsan bu nimetlere kendi iradesi ve kudretiyle değil, sırf bir İlâhî ihsan olarak erişmiştir. Kavuştuğu her vücut mertebesinde o mertebeye münasip sofralar onun önüne konmuştur. Bütün bu nimetlere karşı küllî bir şükürle mükelleftir.

Dipnotlar:

1) bk. Mektûbat, Yirminci Mektup, Onuncu Kelimeye Zeyl.

2) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

8. İnsanın "arıdan, serçeden aşağı, sinekten örümcekten daha zayıf" olması ne demektir? Halbuki, medeniyet harikalarıyla diğer canlılardan çok daha ileri noktalara gidebiliyor?

Bu asrın teknoloji sahasındaki baş döndürücü gelişmeleri, önceki asırlarla mukayese edilemeyecek kadar ileridir. Ancak bunlar, her biri bir ilahi fabrika olan hayvanlar âlemiyle mukayese edildiğinde çok sönük kalırlar. İnsanlar henüz çiçekten bal yapan yahut otlardan süt yapan fabrikalar yapamamışlardır. Her bir meyve ağacı öyle bir  fabrikadır ki, imal ettiği mamullerin her birine fabrikanın tamamının bütün özelliklerini yerleştirmekte ve bu küçücük fabrika planları bir başka yerde ekildiğinde ondan aynı fabrika elde edilmektedir. İnsanlar, yaptıkları bir fabrikanın bütün özelliklerini taşıyan çekirdek fabrikalar yapmayı hayal bile edemezler. Bu hakikatin misalleri sayılamayacak kadar çoktur.

Nur Küliyatı'ndan Sözler’de şöyle buyrulur:

“Eğer havârik-ı medeniyet, dekâik-ı sanat cihetinde haklarını isterlerse  ve âyetlerden makam talep ederlerse, o vakit birtek sinek onlara, 'Susunuz!' diyecek. 'Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, beşerin cüz-i ihtiyârıyla kesb edilen bütün ince sanatlar ve bütün nâzik cihazlar toplansa, benim küçücük vücûdumdaki ince sanat ve nâzenin cihazlar kadar acîb olamaz. اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقوُا ذُباَباً وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ  ["Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınızın hepsi bir araya gelse, bir sinek bile yaratamazlar." (Hûd, 22/73)] ayeti sizi susturur.' "(1)

Öte yandan, bütün hayvanlar âlemi bir araya gelseler, bir çocuk kadar bilgi sahibi olamazlar. Yine canlı-cansız bütün varlıkların tesbihleri hayalen bir araya getirilse, kâmil bir müminin tesbihine yetişemez. Demek ki, insanın diğer canlılardan üstünlüğü, aklını doğru kullanması ve kalbini imanla nurlandırması cihetiyledir. O yönüyle hiçbir varlık onunla yarışamaz.

Marifet ve muhabbetten uzak kalan bir ruh, teknik sahada neler ortaya koyarsa koysun, hayvanlar âleminin çok gerilerinde kalır. Elbette ki, hem iman ve marifette, hem de ilim ve teknikte ileri olmak en güzelidir.

1) bk. Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam.



9. "İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. " cümlesinde nazara verilen "yük" nedir? Sözü edilen o büyük mahluklar bu yükü niçin yüklenememişler?

Bu sualin en güzel cevabı Otuzuncu Söz’deki “Ene” bahsidir.

Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikat’inde geçen şu ifadelerde bu konu çok güzel izah edilmiştir:

“Hem, hiç kâbil midir ki, Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak, insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet-i kübrâyı tahammül edip, yâni küçücük, cüzî ölçüleriyle, sanatçıklarıyla Hâlıkının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihâyetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip;..”

Bu derste emanetle alâkalı şu ayet-i kerimenin açıklaması yapılmaktadır:

"Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor." (Ahzâb, 33/72)

Üstad Hazretleri “emanetin” müteaddid vecihleri bulunduğunu, bunlardan birisinin de “ene” olduğunu ifade ediyor. Onuncu Söz’den naklettiğimiz metinde bu vecih üzerinde duruluyor. Buna göre, emanet “insan ruhuna ihsan edilen istidat”tır. İnsan, bu istidat ile kendisine ihsan edilen sıfatları ve kabiliyetleri vahid-i kıyasî yapıp Allah'ın sıfatlarını ve şuunatını bir derece bilmektedir.

Sıfatlardan bir misal verelim. İnsanın istidadında irade etmek vardır. Yani, insan irade sahibi bir varlıktır. Ne göklerde, ne yerde, ne de dağda irade yoktur. İnsan kendisine ihsan edilen bu irade sıfatını doğru değerlendirmekle, bir işin yapılmasında ilk adımın irade olduğunu, bunu kudretin ve diğer sıfatların takıp ettiğini bilir ve bu bilgisinden hareketle Allah’ın bu âlemi ve içindeki eşyayı yaratmayı irade ettiğini ve kudretiyle, ilmiyle ve diğer sıfatlarıyla onları yarattığını ve varlık sahasına çıkardığını anlar.

Ayette sayılan o büyük varlıklarda bu sıfat olmadığından, onlar Allah’ı irade sahibi bir Hâlık olarak bilemezler. Üstad'ın bu harika izahından anlaşılıyor ki gökler, yer ve dağlar Allah’ı bütün isim ve sıfatlarıyla, fiilleri ve şuûnatıyla bilme istidadında olmadıkları için, bu marifet yükünü kaldırmaya talip olamamışlardır. Yani, onların emaneti yüklenmekden çekinmeleri, o işi yapacak istidatları olmadığındandır, yoksa o varlıkların bir İlâhî emri yerine getirmekde tereddüt geçirmeleri ve çekinmeleri düşünülemez.

İnsan ise ayet-i kerimede beyan edildiği gibi ibadet için yaratılmıştır:

“Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

Bu ayet-i kerimede geçen “ibadet” kelimesini, birçok tefsir âlimi gibi, Üstad Hazretleri de “marifet” olarak tefsir etmiştir. Yani, insan Allah’ı tanımak için yaratılmıştır; ibadet bu tanımanın bir neticesidir. Allah’ı tanıması için lüzumlu bütün cihazlar da onun istidadına konulmuştur. Allah’ın hayat, ilim, irade gibi sıfatları yanında afv, merhamet, gazab, kahır gibi şuûnatını da bilmesi için gerekli manevi cihazlar insanın ruhunda mevcuttur.

İşte insan bu büyük sermayesine bakarak bu ağır yükü, bu marifet vazifesini üstlenmiş, ancak bunu yerine getiremeyen kimseler bu büyük sermayeyi küfür ve isyanda kullanmakla nefislerine zulmetmişler, ayette haber verildiği gibi çok zalim ve çok cahil olmuşlardır.

“... En kıymettar aletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.”(1)

1) bk. Sözler, Altıncı Söz.



10. "Mesela küfür bir fenalıktır, bir tahriptir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i İlahiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder..." Devamıyla izah eder misiniz?

"Mesela küfür bir fenalıktır, bir tahriptir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i İlahiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünkü şu mevcudatın âli bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar mektubât-ı Rabbâniye ve merâyâ-yı Sübhâhiye ve memurîn-i İlâhiyedirler. Küfür ise, onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen esmz-i İlahiyeyi inkâr ile tezyif eder."(1)

Kâinatın ve mahlukatın yaratılış gayesi; Allah’ın varlığını, birliğini ilan etmek, isim ve sıfatlarının tecellilerine ayna olmaktır. Güneş'in doğması, yıldızların parlaması, bulutların hareketi hep bu mananın tahakkuku içindir. 

Kâinat bir ağaç ise, insan bu ağacın neticesi ve en mükemmel meyvesidir. İnsanın en ehemmiyetli vazifesi ve meyvesi ise; iman ve ibadettir. Bütün kâinat, insanın bu ulvi vazifeyi yerine getirmesi için ona hizmet etmektedirler. İnsanın iman ve ibadet vazifesini terk etmesi, bütün kâinatın hukukuna bir tecavüz ve bir hakarettir. 

“Mektubât-ı Rabbâniye”: Her varlık bir Rabbanî mektuptur. Bir harf bile kâtipsiz olamazken bir mektup nasıl kâtipsiz olur!?. Kaldı ki, kâinattaki varlıklar bizim mektuplarımıza hiç benzemez. Onlar Rabbanîdirler, yani yazılan her harf, her kelime, her cümle İlâhî bir terbiyeden geçmiştir.

Mesela, “elma” kelimesi kâtipsiz yazılamayacağı gibi Rabbanî bir kelime olan hakiki elma da Hâlık’sız, Sani’siz olamaz. Hakiki elma bir terbiyeden geçmiştir ve bu terbiye bütün bir âlemin müşterek çalışmasıyla vücut bulmuştur. Bu “elma” kelimesinin yazılması için topraktan, sudan, bahara, yağmura, güneşe kadar çok şeyin vazife görmesi gerekmiştir. Bizim yazdığımız “elma” kelimesinin kâinatla bir alâkası yoktur, bir terbiyeden geçmemiştir, dolayısıyla o elma kelimesinden elma faydası edinilmez.

Diğer taraftan mevcudat “merâyâ-yı Sübhâniye’dirler.” Allah’ın isimlerineve sıfatlarına aynalık ederler; o isimleri gösterir, o sıfatları bildirirler.

Ve bütün bu varlık âlemi “memûrîn-i İlâhiye’dirler.”  Bu memurlar, kendilerine verilen vazifeyi noksansız ve mükemmel olarak yerine getirirler.

İşte böyle üç ana maddede özetlenen yüksek hizmetleri göremeyen insanlar, mevcudatı “ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine” indirmekle onlara hakaret etmiş olurlar.

Küfrün “bütün esmâ-i İlâhiyenin tezyifi”, bir önceki meseleyle yakından alakalıdır. Bir varlık ehemmiyetsiz ve vazifesiz olarak görüldüğünde o varlıkta tecelli eden isimler de okunamaz olur. Âlemdeki her varlık hikmetli yaratılmıştır. Bu hikmetli yaratılış, rahmeti ve inayeti netice vermiştir.

Kâinatın bir küçük misali olan kendi varlığımıza nazar edelim. Organlarımızdan da misal olarak “gözümüzü” düşünelim. Bu gözdeki ince ve derin hikmetler, tıp ilminde ayrı bir saha olarak ele alınmış ve göz üzerinde nice kitaplar yazılmış, araştırmalar yapılmış ve nice tebliğler sunulmuştur. Bunlar nazara alınmadığında, gözün İlahî bir sanat ve Rabbanî bir mucize olduğu bilinmez ve onda Allah’ın Basîr (görücü, gören) isminin tecelli ettiği hakikati nazarlardan gizlenir. Bu ise Basîr ismini tezyiftir, yani o ismi önemsememek, dikkate almamaktır.

Mevcudatı esma ve sıfat-ı İlahiyeye ayna olmaları yönüyle değerlendirmeyen insanlar, insanlık şerefinden de mahrum kalır, ayet-i kerimede haber verildiği gibi hayvandan daha aşağı düşerler. Bu ise, “bütün insaniyetin terzili” demektir. Allah’ın, ahsen-i takvimde yarattığı ve bütün esmasını tecelli ettirdiği bu en şerefli mahluk, küfür sebebiyle hayvandan çok aşağı düşer. Zira hayvan, aklı olmamakla birlikte, kendisine verilen vazifeleri harfiyen yerine getiren itaatkâr bir memurdur. Bu vazifeleri görmekle bir nevi ibadet etmekte, kendine mahsus tesbihini yapmaktadır.

Allah’a inanmayan, onun farz kıldığı vazifeleri yerine getirmeyen, bununla da kalmayıp imana, ibadete, ahlaka cephe alarak insanları küfür ve dalalet yoluna sevk eden insanlar elbette hayvandan daha aşağıdırlar. Üstad Hazretleri insanları küfür yoluna sevk edenler hakkında “cinnî şeytana üstadlık eden ey şeytan-ı insî” demekle, onların şeytandan da aşağı olduklarını ifade etmiş oluyor.

Hâlbuki insan “bütün esmâ-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerini güzelce ilan” etmesi cihetiyle meleklerden daha ileridir. Zira meleklerde Rezzak, Şâfi, Ğaffar gibi birçok esmâ tecellî etmez.

Ve insan, “bir kaside-i manzume-i hikmet”tir. Bilindiği gibi, kasideler, ekseriyetle, padişahları medih ve sena eden şiirlerdir. İnsan, hücrelerindeki harika nizamdan, organları arasındaki mükemmel intizama kadar her şeyiyle Allah’ın hikmetini ilan eden bir kaside gibidir.

Yine, bu insandaki bütün duygular ve latifeler, ebed için yaratılmışlardır. Bunların tümü bir çekirdek gibidir, doğru kullanıldığında, bu çekirdekten bir tuba ağacı, yanlış istimal edildiğinde ise zakkum ağacı çıkar. Yani ebedî cennetin de ebedî cehennemin de çekirdeği insanın istidâdıdır.

Ve insan, emaneti yüklenmekle göklerden, yerden ve dağdan daha ileri gitmiştir ve kâinat ağacının bu “en son ve en cemiyetli meyvesi” yeryüzüne halife olmuş, diğer birçok canlı türleri de onun hizmetine verilmiştir.

Küfür; arza halife ve bütün hayvanata kumandan tayin edilen insanı, bu aziz mahluku, bu en büyük ilahi sanatı, “manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir adi levha derekesine indirir.”

“Levha” kelimesi, küfür ehlinin, insanın sadece maddesine nazar ettiğine, ruhuna kıymet vermediğine, hattâ inkâr ettiğine işaret eder. Hâlbuki Üstad Hazretlerinin beyan ettiği gibi, “Beden ruhun hanesidir.”. Ve insan, bu hanede bir süre kalacak, ondaki duygular vasıtasıyla bütün kâinatla münasebet kuracak, Rabbinin marifetinde durmadan ilerleyecek ve neticede o haneden ayrılıp bu dünyadan daha güzel olan berzah âlemine göçecektir. Ve bu güzel yolculuk cennetle son bulacaktır.

İnsanı sadece maddesiyle değerlendiren küfür, insanın ruhuyla alakalı olan iman, ilim, marifet, muhabbet, takva, güzel ahlak gibi ulvi değerleri perdeler. İnsan bedeni ise kâfirin nazarında, ölümle bozulmaya yüz tutacak ve zamanla tamamen ortadan kalkacak “bir adi levha” derekesinde kalır.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



11. "Nefs-i emmâre, tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icat ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz’îdir." ifadesini açar mısınız?

Yirmi Üçüncü Söz'de Üstadımız'ın yaptığı bu tahlil, çok mükemmel bir tefekkür levhasıdır. Çünkü insan tahribatı, elinin yetişemediği yerlere de ulaştırabilir; ama hayır işlerinde ancak gücü nisbetinde yapabilir. Bu noktadan bakıldığında, şer ve tahrip itibariyle dağdan ve taundan daha dehşetli ve tahripkâr olabilir. Ama hayır ve müsbet işlerde bir arı veya karıncanın yaptığı işleri yapamaz.

İşte böyle bir insan, enaniyeti bırakıp hayrı ve güzelliği Allah'tan istese, nefsine değil de Allah'a itimat etse, o zaman nihayetsiz şerre olan kabiliyeti nihayetsiz hayra inkılap edecektir. Alakalı yerin hemen altında Üstadımız bunun izahını şöyle yapmaktadır:

"Elhasıl: Nefs-i emmâre, tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz’îdir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlâhiyeden istese, şer ve tahripten ve nefse itimattan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّاٰتِهِمْ حَسَنَاتٍ  sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâb eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, âlâ-yı illiyyîne çıkar."(1)

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



12. Enaniyet ile nefse itimattan vazgeçmeyi ve istiğfar ederek tam abd olmayı açıklar mısınız?

Enaniyeti bırakmak, insanın kendisini kul bilmesi, bütün maddi ve manevi cihazlarını emanet telakki etmesi, onlara hakiki malik olmadığının şuurunda olması demektir.

Üstad Hazretleri Mesnevî-i Nuriye’de şöyle buyurur:

“Ben kendime malik değilim. Ancak malikim kâinatın malikidir..."

Böyle diyen bir insan, “benim elim, benim gözüm...” derken, bütün bu organları emanet bilir. Enaniyetle, onlara sahip çıkmaz ve bütün bu emanetleri Rabbinin rızası istikametinde kullanmaya kendini mecbur bilir.

Böyle bir insan, yokluktan kurtulup varlık âlemine gelmeyi Allah’ın bir ihsanı ve ikramı bildiği gibi, bedeninden, ruhundan ve haricî âlemden edindiği bütün istifadeleri de Allah’tan bilir. “Her hayır onun elindedir.” der. Nefsine itimat yerine, Rabbine tevekkül eder. Üzerine düşen vazifeleri yaptıktan sonra, neticelerin tahakkuku için Allah’ın takdirini ve ihsanını bekler.

O bu sağlam yolda yürürken, nefsinin arzularına yahut şeytanın vesveselerine kapılarak bazı yanlışlar da yapabilir. Böyle bir durumda hemen istiğfar ve tövbe kapısını çalar. Kulluğuna zarar veren bu yanlışları böylece temizleyerek “tam abd” olur.

13. "يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّاٰتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılab eder." İzah eder misiniz?

“...Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir...” (Furkan, 25/70)

Küfürden dönerek iman yoluna giren bir insanın, kötülükleri iyiliklere çevrilir. Bazı zatlar, bu ayet-i kerimeyi “onların daha önce yaptıkları günahların sadece affedilmekle kalmayıp sevaba inkılap edeceği” şeklinde tefsir etmişlerse de bu tefsir fazla rağbet görmemiştir. Yine de bu tarz yorum ve tefsirleri destekleyen şu hadis de vardır:  

Ebû Zerr (ra) anlatıyor; Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki;

“Ben cehennemden en son çıkacak ve cennete en son girecek olan kimseyi yakînen bilirim. Bu öyle bir adamdır ki kıyâmet gününde, getirilir ve 'Küçük günahlarını kendisine gösterin, büyük günahlarını ise gizleyin.' denilir. Bunun üzerine ona küçük günahları gösterilir ve 'Sen falan gün şunu şunu, falan günde şunları yaptın değil mi?' denilir. Adamcağız da inkâr edemeyerek 'Evet!..'der. Ancak bunların ardından büyük günahlarının da gösterilmesinden korkmaya başlar. Tam bu esnada ona 'Senin için her kötülüğün yerine bir iyilik vardır.' denilir. Bunun üzerine adam:

'Yâ Rabbî, ben bir kısım (günah) işler yaptım ki onları burada göremiyorum.' der.”

Ebû Zerr (ra)n belirttiğine göre Efendimiz (asm) bu haberi anlattıktan sonra azı dişleri görününceye kadar gülmüştür. (Müslim, İmân, 314)

İçlerinde Bediüzzaman Hazretlerinin olduğu ekseriyetin benimsediği mana ise şudur:

"Samimi bir tövbe ile küfür yolundan dönüp imana giren yahut günah ve isyanı terk edip itaat ve ibadet yolunu tutan kişilerin geçmiş günahları affedilir. Bunların hayırlı ve güzel ameller işlemeleriyle önceki kötü hâlleri iyiliğe dönüşmüş olur. Şirk ehli iken tevhide dönmeleri, yalandan vazgeçip doğru söylemeleri, ahlaksızlığı bırakıp iffetli kişiler olmaları, zulümden vazgeçip adalet etmeleri onların kötülüklerinin iyiliğe dönüşmesi demektir."

Allah, samimi olarak tövbe eden bir müminin günahını affedilebilir, ancak bu günah sevaba dönüşmez.

Üstad Hazretlerinin bu derste verdiği manaya göre “seyyiatın hasenata tebdil edilmesi”, onların şerde kullandıkları kabiliyetlerini, hayır cephesinde kullanmaları ve sevap meyveleri almaları demek olur. Mesela, daha önce Müslümanlar aleyhinde şiirler yazan bir şair, İslam dairesine girdiğinde aynı kabiliyetini iman cephesinde ve Müslümanların lehinde kullanmaya başlar. Veya daha önce küfür cephesine mali yardımda bulunan bir insan, imana geldiğinde aynı servetini bu kere hayırlı işlerde ve İslam’ın tealisinde harcamaya başlar.

Hz. Ömer (r.a.) gibi bir zat, Müşrikler tarafında iken Müslümanların amansız bir düşmanı idi, fakat İslam tarafına geçtiği ve samimi bir bağlılıkla çalıştığı zaman, müşriklerin amansız bir düşmanı oldu.

Mesela, Halid bin Velid (r.a) müşriklerin tarafında iken, Peygamber Efendimizin (asm) tabiriyle "Müslümanlara karşı en keskin kılınç" idi. Ama İslam dairesine girip hidayeti bulduğu zaman, müşrikler karşısında en keskin kılınç oldu.

Üstad Hazretleri insanın, “kuvve-i akliye, kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye”sine bir had konulmadığını, bunların yanlış kullanılmasıyla "nihayetsiz cinayetler" işlenebileceğini beyan ediyor. Buna göre aynı kuvvelerin müsbet sahalarda kullanılmasıyla da "nihayetsiz hayırlar" vücuda gelebilir. Böylece kötülükler (seyyiat) iyiliklere (hasenata) dönmüş olur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Günahların sevaba dönmesi ne demektir?



14. "Ahsen-i takvim kıymetini alır, âlâ-yı illiyyîne çıkar. " cümlesinde, "ahsen-i takvim kıymetini almak", aynı zamanda "âlâ-yı illiyyîn makamına çıkmak" olarak ifade ediliyor. Bu kıymete ermek ve böyle bir makama çıkmak, dünyada mı olacaktır, ahirette mi?

Bu İkinci Mebhas’ın giriş cümlesinde,

 “İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet câmi bir istidad verildiği için; esfel-i safilînden ta âlâ-yı illiyyîne, ferşten ta arşa, zerreden ta şemse kadar dizilmiş olan makamata, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış…”(1) 

buyuruluyor. Yani, ahsen-i takvimde yaratılan insan bu mükemmel yaratılışını hayırda ve istikamet yolunda kullandığı takdirde âlâ-yı illiyyîne çıktığı gibi, aynı sermayeyi şer yolunda kullandığında esfel-i safilîne düşer. 

Birinci Mebhas’ta geçen, 

“İnsan nuru iman ile ala-yı illiyyine çıkar. Cennete layık bir kıymet alır. Ve zulmeti küfür ile esfel-i safilîne düşer cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer.”(2) 

cümleleriyle, insanın yükselişinin de alçalışının da bu dünyada gerçekleştiği açık şekilde beyan edilmiş oluyor.

Dünya ahiretin tarlası olduğundan, dünyada manen yükselen insanlar ahirette de cennetin yüksek tabakalarına çıkacaklar, alçalan insanlar ise cehennemin en aşağı derekelerinde azap çekeceklerdir.

Bundan dolayı, “âlâ-yı illiyyîne” cennetin en yüksek mertebeleri, “esfel-i safilîne” ise cehennemin en aşağı tabakaları şeklinde mâna verilmiştir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.

(2) bk. age., Birinci Mebhas.



15. "İşte, ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakk'ın fazlına ve keremine! Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde..." cümlesini devamıyla açıklar mısınız?

"İşte ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakk'ın fazlına ve keremine! Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki; o müthiş cehenneme girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat cennete girmek, mahz-ı fazıldır."(1)

Kader Risalesi'nde şöyle buyrulur:

"Seyyiat, tahribat nevinden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir. Müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder; bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. Fakat, hasenatta iftihara hakkı yoktur; onda, onun hakkı pek azdır."(2)

Cenab-ı Hak fazlından ve kereminden, günahları bir yazmakta, sevapları ise on, yetmiş, yedi yüz, yedi bin yazmaktadır. Mizanda bir müminin sevapları ağır geldiğinde, bunun mühim bir sebebi sevapların kat kat yazılmış olmalarıdır. Bundan dolayı bir insan “İşlediğim sevaplar daha ağır geldiği için cenneti kazandım.” diyemez. Çünkü işlediği bir sevap bir yazılsaydı o saadet diyarına gidemeyebilirdi.

Kaldı ki, insanın işlediği sevaplarda hakkı pek azdır. Misal olarak en büyük ibadet olan namazı ele alalım.

Namazı kılmamız için, öncelikle, vaktin girmesi lazımdır. Namaz vaktinin gelmesi için de dünyanın dönmesi gerekir. Bunda hiçbir hissemiz yoktur.

Okuduğumuz Kur’anı Allah inzal etmiş, ona muhatap olan aklımız, onu tilavet eden dilimiz, üzerinde namaz kıldığımız zemin, secde mahâllimizi gösteren ışık, okumak için aldığımız nefesler hep Allah’ın ihsânıdır.

Bizim hissemiz sadece emre uymak ve namaz kılmaya meyletmektir. Bundan ötesi hep Allah’ın ihsânıyla ve yaratmasıyla tahakkuk etmiştir.

Mesela, tarlasındaki mahsulün zekâtını veren kişinin, bundan hissesinin ne olduğuna bakalım. O  mahsulün, vücuda gelme sürecince bulut, güneş, toprak, hava, su gibi binlerce sebep vazife görüyor. İnsan, sadece tohumu ekip, tarlasını suluyor; onu da yine Allah’ın verdiği güç ve kuvvet ile yapıyor.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.

2) bk. age., Yirmi Altıncı Söz.



16. Cehennemin ceza-yı amel, cennetin ise fazl-ı İlahi olmasını açıklar mısınız?


Cehennem, insanın cüz’i iradesini şerde kullanarak, küfre, şirke, isyana girmesinin neticesidir. Bu sayılanları Allah menetmesine rağmen, bir insan nefsine tabi olarak şer yoluna girerse, elbette bunun cezasına kendi amelleri sebep olmuştur.

Cennet ise sırf lütuftur. Allah insana sayısız nimet ve ihsanlarda bulunmuştur. İnsan bu sayısız nimet ve ihsanların şükrünü eda etmekten âciz olduğu için, yeni bir nimeti hak etmesi mümkün değildir. Yani insan hâlihazırda verilen nimetlerin şükrünü eda etmekten âciz kalırken, gelecekte verilecek cennetteki küllî ve sonsuz nimetleri hak edip "Bu cennet amelimin bir neticesidir." diyemez.


İkinci Mebhas, İkinci Nükte Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. İkinci Nükte’de insanın iki vechinden bahsediliyor. Birisi enaniyet ciheti ile dünyaya bakan yüzü, diğeri ise ubudiyyet ciheti ile ahirete bakan yüzü... Bu iki vechi misallerle açabilir misiniz?

Enaniyet; benlik demektir. İnsanın bütün maddi ve manevi cihazları yanında, makamı, serveti, tahsil durumu, memleketi, yaşı, boyu, kilosu gibi onun hakkındaki bütün bilgiler enaniyet cihetine dâhildir.

Ubudiyet ciheti ise, insanın kul olduğunu bilmesi, kulluğun üç temel vasfı olan “sonsuz aczinin, fakrının ve noksanlığının” şuurunda olması, Allah’ın ihsan ettiği maddi ve manevi nimetlere karşı şükür ve ibadet vazifesini yerine getirmesidir.

İnsan her şeye muhtaç yaratılması cihetiyle sonsuz fakir, bunların hiçbirini kendi kuvvetiyle yapamaması cihetiyle de sonsuz âcizdir. Ayrıca insan, yorulması, unutması, uyuması, mekâna bağlı bulunması, iradesinin cüz’î olması gibi çok cihetlerle de nakıstır, kusurludur.

Risalelerde ehemmiyetle nazara verildiği gibi insan, acziyle Allah’ın kudretine, fakrıyla gınasına ve rahmetine ayna olduğu gibi, naks ve kusuruyla da onun kemaline ayna olmaktadır. İşte kendini bu manada değerlendiren insan, ubadiyet yolundadır. Ve bu yol onu ibadete götürür.

İnsan enaniyet cihetiyle, kendisine verilen cihazlarla ve haricî nimet ve imkânlarla bu dünya hayatını sürdürmekte, daha rahat ve huzurlu bir hayat geçirmeye çalışmaktadır. Bunda çoğu insanın başarıya ulaştığı da söylenemez. Zira bütün imkânları yerinde olsa bile kendisini üzen bir hadise bunların hepsini geride bırakmakta ve o kişiye dünyayı zindan edebilmektedir.

Ubudiyet ciheti ise, ahiret hayatına bakmaktadır. Her insan sonsuz âciz, fakir ve nakıs olduğuna göre, bu cihette herkesin yeterince sermayesi var demektir. Mühim olan bunları yerinde ve doğru kullanabilmektir.

Ene, hakikatte olmadığı halde, var gibi düşünülen bir sahiplenme, bir kabullenme duygusudur. Mesela insanın, eline, “benim elim”, gözüne “benim gözüm” demesi buna misal olarak verilebilir. İşte buradaki “benim” ifadesi enedir. Halbuki hakikat noktasında ne el, ne göz, ne de diğer organlar insanın kendi malı değildir, hepsi emanettir, hepsinin hakiki sahibi Allah’tır.

Allah insana bu sahiplenme hissini, kıyas yoluyla ilahi isimleri ve sıfatları bilmesi için vermiştir. Yani insandaki cüz’î ilim, cüz’î kudret, cüz’î irade, cüz’î sahiplenme duygularının hepsi, Allah’ın isim ve sıfatlarına açılan bir penceredir. İnsan bu pencere o isim ve sıfatları bilir.

Mesela der; "Ben şu taşı kuvvetimle kaldırıyorum, Allah ise dünyamızı Güneş etrafında bir sapan taşı gibi çeviriyor. Ben cüz’î ilmimle şu şeyleri bilirim, Allah ise sonsuz ilmi ile her şeyi bilir." İnsan sahip olduğu bu cüz’î ve farazî hatlar ile kıyas yaparak, Allah’ın sonsuz isim ve sıfatlarını idrak eder. Şayet bu sahiplenme hissi olmasa idi, insan bu kıyası yapamayacağı için, Allah’ın o sonsuz sıfatlarını idrak edemeyecekti.

Burada izah ve tarif edilen benlik hissinin yüzü, insana terakki veren, insana marifet kapılarını açan ve insanı nihâyetsiz makamlara çıkaran müsbet ve hayır yüzüdür. İnsan bu farazi ene duygusunu bu cihetle kullandığı zaman, kulluğun temelini ve esasını yakalamış olur. İnsan, Allah’ın isim ve sıfatlarını tanıyacak şekilde yaratılmıştır. Ona düşen vazife, iradesini bu yönde sarf etmesidir. Benlik hissinin bu yüzünü nübüvvet mesleği ve onu mesleği takip eden hayırlı insanlar tutmuştur.

Ene ve benlik hissinin bir de menfi ve dünyaya bakan yüzü vardır. Şayet insana verilen ene ve benlik hissi küfür ve inkâr tarlasında yeşerip beslenirse, bu kez durum aksine döner. Yani ene ve benlik öyle bir histir ki, hayırda istihdam edilirse, insanı aziz bir kul yapar, şerde ve küfürde istihdam edilirse, ona ulûhiyet dava edecek kadar haddini tecavüz ettirir.

Enaniyetine güvenen, Allah’ın ihsan ettiği nimetleri kendi ilmi ve gücü ile kazandığını vehmeden mütekebbir insanlar, Allah’ın isim ve sıfatlarını okuyamaz, onun rububiyet ve uluhiyetini inkâr ederler. Harika eserleri ya tesadüfe ya da tabiata verirler. Bütün küfür, inkâr, dalalet ve sapık düşünceler enenin yanlış kullanılmasından meydana gelmiştir. Benlik hissinin bu yüzünü esas alıp geliştiren dinsiz felsefedir.



2. Enaniyetin dünyaya, ubudiyyetin ukbaya hasredilmesinin hikmeti nedir? Ubudiyyetin dünyaya bakan vechi yok mudur?

Burada kesin hatlarla bir ayırma söz konusu değildir. “Dünya âhiretin tarlası”(1) olduğundan, insan burada hem dünya hayatını geçirecek, hem de ahireti namına mahsuller alarak o âleme gönderecektir.

İnsan bu dünyaya sadece güzelce yaşamak için değil, ahireti namına çok şeyler kazanmak ve Üstad Hazretlerinin ifadesiyle “cennete layık bir kıymet” almak için gönderilmiştir. Öncelik ahiretindir; çünkü dünya fâni, ahiret ise bakidir.

Kaldı ki, Dördüncü Söz’de beyan edildiği gibi, “namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri güzel bir niyet ile ibadet hükmünü” almaktadır. O hâlde, insan güzel bir niyet ile dünyaya çalıştığında da ahiretine sermaye göndermektedir.

1) bk. Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, I, 412.



3. "İhtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz-ü ihtiyarî" Burada geçen birinci ve ikinci "cüz’î" ifadeleri aynı manada mı?

"Evvelki vecih itibarıyla öyle bir biçare mahluktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz-ü ihtiyarî ve iktidardan zayıf bir kesb ve hayattan, çabuk söner bir şule ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber, kâinatın tabakatında serilmiş hadsiz envaın hesapsız efradından nazik, zayıf bir fert olarak bulunuyor."(1)

Birinci cüz’î kelimesi küllînin zıddı manasında azlığı, küçüklüğü, zayıflığı ifade eder. İkincisi ise insan iradesinin bir anda ancak bir şeye taalluk edebileceği, yani insanın bir anda iki şey irade edemeyeceği manasındadır. Bunda da yine zayıflık manası hakimdir.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İki Mebhas.



4. "Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i maneviyesinde nihayetsiz azim bir acz ve hadsiz cesim bir fakr dercetmiştir." Buradaki acz ve fakr mefhumlarını açıklar mısınız?

Acz; güç yetirememek, elinden gelmemek, söz dinletememek gibi manalara geliyor. İnsanın aczi ve fakrı için Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “acz-i mutlak” ve “fakr-ı mutlak” tabirlerini kullanır. Mutlak, yani kendisine bir sınır çizilemeyen acz ve fakr.

İnsan saç yapmaktan âcizdir, ama ona ihtiyacı da var; saçın fakiridir. Göz, kulak, burun, dudak da yapamıyor; ama bunların da fakiridir. Ne kalp yapmak elinden geliyor, ne ciğer ve ne böbrek; hepsine de ihtiyacı vardır.

Dış dünyaya geçelim: 

Dudağının önünde nöbet bekleyen havadan, toprağa, suya, Güneş'e, Ay'a kadar nice mahlûkatı yapmaktan âcizdir ve bunların her birinin de fakiridir.

Aczin son hududu, iradesizliktir. Bir şey isteyebilmekten bile mahrum olma halidir. İşte insan nutfe hâlinde iken aczin bu en ileri mertebesinde idi. İhtiyaç nedir, istemek nedir bilmezdi. Ağız nedir, akıl nedir bilmezdi. Güneş nedir, hava nedir bilmezdi. Nutfe olduğunu, rahimde bulunduğunu, annesinin ötesinde uçsuz bucaksız bir kâinat olduğunu bilmezdi. Gideceği o yeni âlemden faydalanabilmesi için çok organlarla mücehhez olması gerektiğini bilmezdi. Bilse bile bunların yapılması onun için imkânsız idi.

 İşte insanoğlu bu menzilde mutlak bir fakr içinde ve yine mutlak bir acz içinde, adeta, kıvranırken Allah’ın rahmeti ve inayeti imdadına yetişti.

Demek oluyor ki, insanın saçından kalbine, his dünyasından aklına, havadan güneşe, dünyadan ahirete kadar uzanan sonsuz ihtiyaçları onun fakr-ı mutlak içinde bulunduğunu gösterirken, bunların hiçbirini yapacak güce sahip olmaması da onun acz-i mutlakını ifade eder.

Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: 

Bu kâinatın en mükemmel meyvesi olan insan, niçin en âciz ve en fakir olarak yaratılmış?

Bunun hikmetini Üstadımızın şu ifadelerde buluyoruz:

"Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i maneviyesinde nihayetsiz azîm ve bir acz ve hadsiz cesim bir fakr dercetmiştir. Ta ki kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınası nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir zatın hadsiz tecelliyatına, câmî, geniş bir ayna olsun."(1)

Allah fakiri doyurur, güçsüze yardım eder. Herkese ihtiyacı olan şeyleri lüzumu kadar lütfeder. Kediye kanat gerekmez, öyleyse o, kanadın fakiri değildir. Yaradılışına bu ihtiyaç konulmamıştır. Ağaç da yürümek istemez. Onun da böyle bir ihtiyacı yoktur. Taşlar da büyümek istemezler. Bütün bu mahlûkatın akla da ihtiyaçları yoktur. Bu noktada insanlardan zengindirler.

Cenâb-ı Hak, taşın imdadına Rezzak ismiyle yetişmiyor. Zira taşın rızka ihtiyacı yok. Ama kuşa rızık ihsan ediyor, çünkü muhtaç olan kuştur. Ve görünüşte taş, kuştan daha zengindir. Fakat Allah katında o fakirlik daha makbûl olmuş ve Rezzak isminin tecellisiyle şeref ve rütbe noktasında, kuş, taşı çok gerilerde bırakmıştır.

Diğer isimler de bu misale göre düşünüldüğünde, Allah’ın bütün isimlerinin tecellisine muhtaç olan insanoğlunun, mahlukat içinde en fakir, en âciz, ama en şerefli olduğu açıkça anlaşılır.

Bu manayı zevk edebilen arif insanlar “fakr” ile fahretmişler.

Kul aczini bildiği nisbette Rabbine sığınır; fakrını bildiği ölçüde ona dua ve niyazda bulunur.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



5. "Eğer çekirdek, sû-i mizacından dolayı, ona verilen cihazat-ı maneviyeyi toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarf etse,.." Devamıyla izah eder misiniz?

"Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten manevi ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş; ta ki toprak altında çalışıp, ta o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine layık bir kemal bulsun. Eğer çekirdek, sû-i mizacından dolayı, ona verilen cihazat-ı maneviyeyi toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, faydasız tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o manevi cihazatını, Fâliku'l-Habbi ve'n-Nevânın emr-i tekvînîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse, o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz'î hakikati ve ruh-u manevisi büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır."(1)

İnsanın mahiyetine konulan cihazların hepsi birer kudret mu’cizesidir; hepsi hikmetlidir ve hepsi insan için vazgeçilemez derecede ehemmiyetlidir. Cihazat denilince aklımıza öncelikle göz, kulak, kalb, mide gibi ana organlar gelir. Bunların hepsi ehemmiyetlidir. Ben misal olarak, pek önemsemediğimiz bir cihazdan kısaca söz etmek istiyorum. Bu cihaz kemik iliğidir. Doktorlarımızın ifadesine göre bu akıl almaz ilahi fabrikada, bir saniyede yaklaşık üç milyon alyuvar üretilmektedir.

İnsan ruhunda doğru-yanlış, hayır-şer her işi yapabilme istidadı mevcuttur. Ancak, bunları yanlış yolda kullanan kişi, zamanla yaptığı yanlışa müptela olur. O yanlış, onda mizaç haline gelir.

Bu derste dünya hayatı toprak altına benzetilmiştir. Toprak âleminde istidadını yerinde kullanan çekirdekler, hava âlemine ağaç olarak çıktıkları gibi, bu dünya hayatında da kendisine ihsan edilen maddi ve manevi sermayelerini istikamet üzere kullananlar “cennete layık bir kıymet” almış olarak âhirete giderler. Aksine hareket edenler ise mizaçlarını bozarak “cehenneme ehil olacak bir vaziyete” girerler.

فَالِقُ الْحُبِّ وَالنَّوٰى ayet-i kerimenin bu kısmının meali “taneleri ve çekirdekleri çatlatan (yarıp filizlendiren)” şeklindedir. Ayetin tamamının meali ise şöyledir:

“Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki (ondan) nasıl çevriliyorsunuz?” (En’âm, 6/95)

Ayet-i kerime, öldükten sonra dirilme hakkındadır. Taneler ve çekirdekler toprak altında parçalanmakla yok olmuyorlar, aksine yeni bir hayat için filizleniyor ve bir süre sonra yeryüzüne daha mükemmel olarak çıkıyorlar. O hâlde, insanların ölmeleri ve bedenlerinin yer altında parçalanmaları bizleri rahatsız etmemeli. Zira çekirdeğin ölümü bir başka hayatı netice verdiğine göre, elbette insanın ölümü de ahirette o ebedî âleme münasip yeni bir hayatı meyve verecektir.

Bu derste konunun ahiret boyutu ele alınmadığı için, ayet-i kerimenin de tamamı nakledilmemiştir.

Allah, bir çekirdeğin sünbüllenmesini bazı esaslara bağlamıştır. Bir çekirdek ağaç olmak istiyorsa, kâinattaki evamir-i tekviniye denilen ilahi kanunlara uymak zorundadır. Bu kanunların lazımı olarak toprağa atılacak, orada parçalanacak, kendisine su verilecek, belli bir süre bekleyecek ve sonunda maksadına erecektir. Aynen bunun gibi, insanın manen terakki etmesi de bazı şartlara bağlanmıştır. Bu şartlar konunun devamında açıklanmaktadır.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



6. İnsan bir çekirdeğe benzetilmekte ve bozulan çekirdeklerin sebebi olarak da mizaçları nazara verilmektedir. Bu "mizaç bozukluğunu" nasıl anlamalıyız? Bu bozukluk kişiyi mesuliyetten kurtarabilir mi?

Temel hükümlere zıt gibi görünen durumlarda tevil yoluna gidilir. Burada temel hüküm “her doğan çocuğun İslam fıtratı üzere dünyaya geldiği”dir. İnsanlar, parmak izlerinden seslerine kadar çok cihetle birbirinden farklılık göstermekle birlikte, her insana bütün organlar verilmiştir.

Benzer bir durum ruh için de söz konusudur. Ruhlar da birbirinin tıpa tıp aynı değildirler. Birinde zekâ, diğerinde hafıza, bir başkasında ilme meyil, diğerinde sanata istidat daha fazla olabilir. Ancak akıl, hafıza, hayal, vicdan gibi temel latifeler bütün ruhlara verilmiştir. Ruhlar arasındaki farklılık, dünya imtihanına tesir edecek boyutta değildir. Nitekim dersin devamında “insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş” buyuruluyor. Bu cihazlar her insana verilmiştir. İnsan ruhunda doğru-yanlış, hayır-şer her işi yapabilme istidadı vardır. Ancak, bunları yanlış yolda kullanan kişi, zamanla yaptığı yanlışa müptela olur. O yanlış, onda mizaç haline gelir.



7. "İnsanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş." İzah eder misiniz?

İnsanın mahiyetine konulan cihazların hepsi birer kudret mucizesidir; hepsi hikmetlidir ve hepsi insan için vazgeçilemez derecede ehemmiyetlidir. Cihazat denilince aklımıza öncelikle göz, kulak, kalb, mide gibi ana organlar gelir. Bunların hepsi ehemmiyetlidir.

Böyle sayılamayacak kadar çok cihazlar, fabrikalar ve her hücrede elektrik üreten minik santraller bedenin her tarafını kaplamıştır. Bunların vazifeleri, yerleri, şekilleri, büyüklükleri ve diğer bütün hususiyetleri kader ile tayin edilmiştir. Hepsi “kaderden tevdi edilen kıymetli programlarla” çalışmaktadırlar.

Bu programların en ehemmiyetlisi de insan ruhunun ve kalbinin kemale ermesi konusunda Allah’ın takdir ettiği ilahi esaslardır.

Ahsen-i takvimde yaratılmış bulunan insanın, kendisine ihsan edilen bu yüksek istidadını inkişaf ettirerek âlâ-yı illiyyine çıkması, yani hem dünyada Allah’ın razı olduğu makbul bir kul olması, hem de ahirette cennetin en yüksek mertebelerine varması birtakım kaidelere bağlanmıştır. Bir sonraki paragrafta bu esaslar hülasa olarak şöyle nazara verilmiş bulunuyor:

"Eğer o istidat çekirdeğini İslamiyet suyu ile imanın ziyasıyla ubudiyet toprağı altında terbiye ederek evamir-i Kur’aniyeyi imtisal edip cihazat-ı maneviyesini hakiki gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i ahiret ve cennette hadsiz kemalât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bakiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihazatına câmi’ kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır."(1)

İnsanın istidat çekirdeği yerinde kullanılırsa, o çekirdekten “Cennette hadsiz kemâlât ve ni’metlere medar olacak bir şecere-i bakiye” çıkabilir. Bunun için öncelikle bu çekirdeğin “ubûdiyet toprağına” ekilmesi gerekir. Yani, insan “Ben Allah’ın kuluyum; maddi ve manevi hiçbir cihazım benim kendi malım ve mülküm değil, onları dilediğim gibi kullanamam.” diyerek, bunların tamamını Allah’ın razı olduğu şekilde kullandığı takdirde istidadını ubudiyet toprağına ekmiş demektir.

Bu kul, imanın ziyası altına girmekle, aklı ve fikriyle ulaşması mümkün olmayan nice gaybî hakikatlere vakıf olur. Rabbinin sıfatlarını, isimlerini, ahireti, melekleri ve imanın diğer rükünlerini bu ziya ile görür ve bilir.

Bu imanı “evâmir-i Kur'âniyyeyi imtisâl”, yani ilahi emirlere harfiyen uyma takip eder. Artık, “cihâzât-ı mâneviyyesini hakikî gayelerine tevcih” yoluna girmiş olan bu bahtiyar kulun kalbi, aklı, hayali, hafızası; görme, işitme gibi duyguları; muhabbet, şefkat, korku, merak gibi sayılamayacak kadar çok hissiyatı manen terakki edecekler ve bu terakki yolculuğu en mükemmel meyvelerini ebedî saâdet mahalli olan cennette vereceklerdir.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



8. "İnsan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihâzât-ı maneviyesini nefsin hevesatına sarf etse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için,.." İzah eder misiniz?

İnsanın mahiyetine takılan duygu ve cihazlar, ebedî saadeti kazanmak içindir. Dünya ise bu duygu ve cihazların ahiret hesabına işlettirileceği geçici bir mektep ve bir tarladır. İnsanın duygularını tatmin edecek yer sonsuz âlem olan ahirettir yani cennettir.

Ebedî saadeti kazanmak için verilen eşsiz duyguları, harika cihazları ve mükemmel istidadı dünyanın adi ve basit şeylerinde heba etmek yerine, yüzlerini ahirete çevirip, onu kazanamak için kullanmak gerekiyor. Aksi hâlde, onlar meccanen zayi olup giderler; hem günahların ağır yükünü ruhumuza yükler hem de ahirette elim bir azaba düçar ederler.

Bir çekirdek veya tohum münbit olmayan bir toprağa atılırsa gelişip büyüyemez, çürür, zayi olup gider. İnsan da bir çekirdek gibidir.

“Eğer o istidat çekirdeğini İslamiyet suyu ile, imanın ziyasıyla ubudiyet toprağı altında terbiye ederek evamir-i Kur'aniyeyi imtisal edip cihazat-ı maneviyesini hakiki gayelerine tevcih etse, elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i ahiret ve cennette hadsiz kemalat ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bakiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihazatına câmi’ kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.”(1)

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



9. "Hakiki terakki ise, insana verilen kalp, sır, ruh, akıl, hatta hayal..." Bugün beşeriyetin içerisine düştüğü fikrî ve ahlakî perişanlığın altında bu yanlış telakki ve düşünceler yattığından bu paragrafın genişçe izahını istirham ediyoruz?

Bu tarife göre, maddi terakkiler, yükselmeler, ilerlemeler hakiki değil, mecazidirler. Zira kabir kapısında sona ererler. Eğer bu terakkiler manevi terakkilere vesile olursa o başka meseledir; insanın marifet ufkunu genişlendiren ilimler gibi.

Hakiki terakki, insanın iç dünyasında, onu melekler sırasına geçiren hatta bazı cihetleriyle onların da ilerisine götüren ilerlemelerdir. Bu ise her bir manevi duygu ve latifeyi yaratılış gayesine ve ilahi rızaya muvafık şekilde kullanmakla gerçekleşir. Bu takdirde, bu latifeler kendilerine has ibadetlerini yerine getirmiş oldukları gibi, insanın manen terakkisine ve ebedî saadetine vesile olurlar.

Kalbi iman nuruyla parlayan insan, terakki etmiştir. Aklı ilimle tenevvür eden insan, terakki etmiştir. Şefkatli ve merhametli insan, terakki yolundadır. Sevgi ve korku hislerini yerinde kullanan, yani Allah için seven ve korkan insan, manen terakki etmenin en büyük iki sebebini bulmuş demektir.

İnsan, bütün duyguları ve latifeleriyle tek başına bir şirketler gurubu gibidir. Yüzlerce belki binlerce yönden kâr sağlayabilmekte, aksi hâlde yine binlerce çeşit zararlara düşebilmektedir.

Mesela, helale nazar eden, ilim tahsiline yardımcı olan göz, insan ruhu için büyük bir kâr kaynağıdır. Aynı alet, haram nazarda ve zararlı eserleri okumakta kullanılırsa, insanı isyana ve iflasa götürebilir. Her organ, her duygu, her latife bu manada değerlendirilirse, Üstadımızın terakki tarifi çok daha iyi anlaşılır.

Mesnevî-i Nuriye, Şemme’de şöyle bir cümle geçer: 

“İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur.”

İnsanın her azası gibi, her duygusu ve her hissi de yaratılış gayesinde kullanıldığında ibadetini yapmış olur. Aksi halde, ya isyanda kullanılmakla bir azap vesilesi olacak yahut boşuna harcanmakla zayi olup gidecektir.

Kâmil insan, bütün bu maddiî ve manevi sermayesini yerinde kullanan, her birinden ayrı bir feyz, ayrı bir fayda ve sevap edinen kimsedir.

Bahsimize konu olan bu cümle, bir yönüyle, insan-ı kâmilin tarifi gibidir. Onu takip eden cümle ise bu sermayeyi yanlış kullananların sukut edeceklerini, yani o yüksek makamı kaybedip aşağılara düşeceklerini beyan eder.

İnsan tek başına, farklı sahalarda ticaret yapan büyük bir holding gibidir. Kalbinin, aklının, hafızasının, hayalinin, sevgi ve korku hislerinin, şefkat ve merhametinin, himmet ve gayretinin her birisi müstakil bir ticaret ünitesi gibidir. Her birinin kârı diğerinden farklıdır. Bütün bu kazançlar ruha ulaşır ve onu zenginleştirir, ulvileştirir.

Kalp, iman mahallidir. İnsanın imanı ve marifeti ne kadar inkişaf ederse o insan o kadar büyür, terakki eder.

Akıl, faydalı ilimlerde kullanıldığı takdirde sahibini yükseltir, terakki ettirir.

Sevgi hissi, Allah sevgisiyle ve mahlukatı Allah’ın eserleri olarak sevmekle terakki eder ve sahibini yükseltir, yücelere çıkarır.

Korku hissi sayesinde, insan takva yolunu tutar, haramlardan ve günahlardan şiddetle kaçındığı gibi, şüpheli şeylerden de uzak durur. Bu ise o insan için ayrı bir terakki vesilesidir.

Mektubat, Dokuzuncu Mektup’ta bu konuyla yakın alakası olarak şu ifadeler geçer:

"İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hakeza şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere baki elmas fiyatlarını vermek demektir."

Beden ruhun hizmetçisidir; şu gördüğümüz maddi âlem de bedenin hizmetine verilmiştir. Ruh, ne beslenmek için meyvelere ne de görmek için göze ihtiyaç duyar. O, bedenin ve şu görünen kâinatın ötesinde bir mahluktur. Bedeni de kâinatı da “bir kitabın iki sayfası gibi” önüne alır, inceler, tefekkür eder.

İnsan, göz nimetine karşı Rabbine şükrettiği gibi, güneş nimeti için de şükreder. Bu şükür ruhun hem gıdası, hem de asli vazifesidir. Ruh imanla nurlanır, salih amelle terakki eder, tefekkürle yükselir, şükürle kemale erer.

“Dünya âhiretin tarlasıdır.”(1)

Bu hadis-i şerifin verdiği çok ehemmiyetli dersi dikkate alan insanlar, tarlanın zevk ve safa yeri olmayıp çalışma yeri olduğunun idraki içinde, bu fâni âlemde baki âlem namına  bir şeyler yapmaya, o âlemde işe yarayacak sermayeler edinmeye öncelik verirler. Adalet ve istikamet üzere bir hayat geçirip, tarlaya tarla kadar, dönüp varacakları menzillerine de ona göre kıymet verir, o ölçüde gönül bağlarlar.

Doğru yoldan sapmakla hakikate zıt bir yola giren ehl-i dalalet ise, dünyayı ebedî zannederler ve ahireti hiç düşünmezler. Ölümü hiçliğe atılma zanneder, bütün güçleriyle bu dünyaya çalışırlar. Ömür sermayelerinin tümünü nefislerinin emrine verir, süflî zevklerle oyalanır, ulvi lezzetlerden mahrum kalırlar.

Üstad Hazretleri bu Yirmi Üçüncü Söz ile herkesin, maddeye dalıp ruhunu unuttuğu, menfaat kavgalarının fazilet mücadelesinden öne geçtiği bu gaflet ve menfaat asrında, bütün insanları bir bakıma asli vazifelerine çağırıyor. Onlara ahsen-i takvimde yaratıldıklarını hatırlatıyor. Her biri elmas değerinde olan latifelerini, duygularını, hislerini dünyanın cam parçaları hükmünde olan geçici zevkleri uğrunda zayi etmemelerini hârika bir şekilde ders veriyor.

1) bk. Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, I/412.



10. "Sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor." Temsildeki "efendi" ve "padişah"ın tabirleri nasıldır?

Temsilde geçen, "efendi"den maksat; kalptir. Vücudun maddi ve manevi idaresi ona aittir. Nitekim Lem'alar, On Yedinci Lem'a'da şu ifadeler geçer:

"Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin latifelerin içinde öyle bir latife var ki, ebedden ve Ebedî Zat'tan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Masivasına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtri ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine muti olan o sultanına itaat et, kurtul."

"Padişah"tan maksat ise; Allah'tır. Yukarıdaki yazıda, "Ebedî Zat" olarak isimlendirmişti.

"Kalpler ancak onu zikretmek ile mutmain olur." (Ra'd, 13/28) ayeti de bu münasebete işaret etmektedir. Kalp, Sultan-ı Kâinat olan Allah'ı hatırladığı ve onun emirleri doğrultusunda hareket ettiği sürece, bir sıkıntı ve huzursuzluk olmaz. İsyan ve inkâra gitmesi halinde ise huzursuzluk baş gösterir.



11. "Kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı." Buradaki sıfatların seçilmesinin sebebi ne olabilir?

"Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki, kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı..."

Dersin devamında şu açıklamaya yer verilir:

"Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler."(1)

Kaba, sert ve sakin gibi ifadeler nefis, şehvet ve kötü heveslerin itaat altına alınıp aşırılıklardan, azgınlıklardan arındırılması manasına geliyor. Salih insanların nefis ve hevesleri sadece helal ve meşru dairede kalıyor. Günah açısından gayet sakin, itaatli ve sönük bir vaziyettedirler.

Kâfirlerin nefis ve hevesleri ise her türlü günahı ve sapkınlığı işlediği için, onların bu durumu temsilde şenlik şeklinde ifade ediliyor.

"Efendinin it ile oynaması" tabiri ise, insandaki yüce duyguların nefsin süfli arzularını tatmin etmede kullanılması manasınadır.

Nefis ve heves bayram ediyorsa kalp, ruh, vicdan ve latifeler yas içinde demektir. Bu ulvi latifeler ibadet ve iman ile bayram ediyorlarsa, bu durumda nefis suskun, sakin ve sönük bir vaziyete girer.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



12. Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Nükte'deki saray misalini açıp, sair cihetlerin izahını yapar mısınız?

"İşte, o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O sarayların her birisi birer insandır."

İçtimai hayat bir şehre, her bir insan da bir saraya benzetiliyor.

"O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letâif ve nefis ve hevâ ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye gibi şeylerdir,.."

İnsanın farklı yönleri ve farklı azaları ev halkına benzetiliyor. Bu ev halkı beraber yaşamak mecburiyetindedir. Fakat herkes aynı kıymette değildir. Bir kısmı efendi makamındadır; akıl, kalp ve ruh gibi. Bir kısmı bu efendiye hizmetkâr makamındıdır; iştihalı bir mide gibi.

"Her bir insan da her bir lâtifenin ayrı ayrı vazife-i ubudiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var."

Her bir latifemizin ve azamızın vazifesi farklı olduğu gibi, lezzeti ve elemi de farklıdır. Akıl idrak aleti, kalp iman ve muhabbetin merkezi, göz görme aletidir. Her birinin kendilerine has vazifeleri, zevkleri ve acıları var. Nefsin hoşuna giden bir şey, kalbe acı verir, aklı ta’ciz eder.

"Nefis ve hevâ, kuvve-i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler."

Damak zevki kapıcı gibidir, gıdaları kontrol eder, hoşuna gideni içeri alır, hoşuna gitmeyeni dışarı atar. İnsandaki öfke duygusu sarayı korumakla vazifelidir ve yeri de kapının önüdür.

"İşte o yüksek letâifi nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir."

Akıl, kalp ve ruhun, nefsin ve gadabın hizmetine verilmesi, saraydaki efendinin, kendi asıl vazifesini bırakıp hizmetçi mesabesinde olan köpeğin keyfi ile oynamasına benzetiliyor. Efendi sürekli olarak kapıcının arzularını yerine getiriyorsa, o saraydaki asıl vazifesini yapmıyor ve yüksek gayesini ihmal ediyor, demektir.

"Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı."

Sadece nefsinin arzuları peşinde koşan insanlar, müreffeh bir hayat sürüyorlar ve imrenilecek zevkleri tadıyorlar gibi görünebiliyorlar. 

"Hanımlar yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar."

Sarayın ahlaki yapısının bozukluğunu gösteren bu temsil, insana Allah’ın emanet olarak verdiği çok ehemmiyetli cihazların, Allah’ın rızasının olmadığı yerlerde kullanılmasını, yani emanete hiyanet edildiğini anlatıyor.

"Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzim ediyorlar."

İnsandaki bu çok mühim cihazların oyun ve oyuncak mesabesindeki boş işlere sarfedilmesine işaret ediyor.

"Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış,.."

Bedene ait zevkler, hayatın devamı için birer hizmetkâr iken, sadece nefsinin zevkleri için yaşayan insanlar; akıl, kalp ve ruhunu onun hizmetine sunmuş olurlar. “Yemek için yaşamak” başka, “Yaşamak için yemek başkadır.” Bedene ait zevkler vesiledir, gaye ve maksad olmamalıdır. Eğer gaye olmuşsa roller değişmiş, efendi hizmetkâr, hizmetkâr efendi olmuş demektir.

"O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş, hep nazik vazifeler muattal kalmış, ahlakları sukut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır."(2)

Akıl, kalp ve ruhunun vazifesini ihmal veya terk eden bir insanın, bedeni veya içtimai hayatdaki şaşaalı görünüşü, iç dünyasındaki harabenin ve tefessühün perdesidir. İmrenilecek bir hâl değil, tiksinilecek bir durumdur.

Üstad daha sonra ehl-i imanın dünyasını tasvir ediyor.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.

2) bk. age.



13. Risale-i Nur’da geçen "medine-i medeniyet-i insaniye" ifadesini nasıl anlamalıyız?

Medeniyet; "medine" kelimesinden türetilmiş olup, "şehirde toplu bir şekilde yaşamak" manasına gelir. Şehirde yaşayanlara medeni, çölde ve çadırda yaşayanlara da bedevi denilir. Birinci hayat tarzına medeniyet, diğerine ise bedeviyet adı verilir.

Malumdur ki, insan tek başına yaşayamaz, diğer insanlarla bir arada yaşamaya mecburdur. Zira insan, kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz. Onun için diğer insanlarla birlikte yaşaması, yardımlaşması ve böylece hayatını devam ettirmesi zaruridir. “İnsan fıtraten medenidir.” sözü bu manayı ifade etmektedir.

“İnsanın fıtratı medenidir, ebnâ-yı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir.”(1)

İnsanların ilim, irfan, sanat, ticaret ve çiftçilik gibi mesleklerle uğraşmaları ve birbirleriyle yardımlaşmaları medeniyetin güzelliklerindendir. Onun içindir ki, insan, hem kendisine hem de diğer insanlara faydalı olmak için çalışır, herkesle ülfet, muhabbet ve ünsiyetle geçinir. Diğer insanların maddî ve manevî hukukunun muhafazasına çalışır.

Milletimizin maddî ve manevî hukukuna tecavüz eden bazı makam ve rütbe sahibi nice yazarlar da vardır ki, milletimiz bunlardan gördüğü zararları hiçbir bedeviden görmemiştir. İşte bunlar vahşet ve zulümde çöldeki bedevilere rahmet okutacak kadar ileridirle.

“Bu medenilerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.”(2)

Bedeviyetten kurtulup hakiki medeniyete kavuşmanın yegâne çaresi, Nebiyy-i Zişan Efendimiz’in (a.s.m.) taraf-ı ilahiden getirdiği İslam dinine her hususta tam ittiba etmektir.

Dipnotlar:

1) bk. Hutbe-i Şamiye. 

2) bk. Sünuhat. 



14. "İnsandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letâif ve nefis ve heva ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye gibi şeylerdir." Bu cümlede geçen "sır"ın mahiyetini açar mısınız?

"Sır" kelimesi, genellikle, mahiyeti bilinmeyen duygular manasında kullanılmıştır. Birçok hissin ve duyguların varlığı bilindiği ve hissedildiği hâlde, mahiyeti ve keyfiyeti bilinmiyor.

Sır için lügatta şu mana verilmiş: "İnsanın manevi varlıklar dünyasına bağlantı kurmasını sağlayan şuur sahibi gizli bir latife."

Bir de bu kelime, tasavvufta “kalbin terakki mertebeleri” konusunda yer alır. Kalbin manen terakki ederek ince ve derin hakikatlere muhatap olmasındaki merhaleler “ruh, sır, sırrın sırrı, hafi (gizli), ahfa (çok gizli)” şeklinde sıralanır.



15. "Her bir insanda, her bir latifenin ayrı ayrı vazife-i ubudiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var." cümlelerini nasıl anlamalıyız?


İnsan, yaratılış bakımından, fıtratına konulan cihaz ve duygular yönünden mahlukatın en üstünüdür. İnsanın her bir azası ve duygusu birçok hakikatleri gösterecek birer ayna ve pencere mesabesindedir.

Mesela, göz, renkler âlemine açılan bir penceredir. İnsan, gözü ile eşyayı, eserleri seyreder ve Rabbinin Basîr ismini idrak eder. Kâinata ve eşyaya Allah namına bakarsa, onun bakışı ibadet olur ve bundan lezzet alır.

İnsan, bütün hadisatın ve nihayetsiz fiillerde Allah’ın sonsuz rahmetini, nihayetsiz hikmetini ancak akıl anahtarı ile açar ve iman nuru ile görür.  

Bir elmanın çok mükemmel bir eser olması Allah’ın sonsuz hikmetine işaret ettiği gibi, bir nimet ve ikram olması da onun sonsuz rahmetinin delilidir. Diğer bütün mahlukatı da buna kıyas edebiliriz.

Akıl bir anahtar olup rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar; kâinat kitabında yazılan eserler onun vasıtası ile okunur, tefekkür edilir. Tefekkür farz ibadetlerden sonra en büyük ibadettir. Peygamber Efendimiz (asm) "Bir saat tefekkür, bir yıl nafile ibadetten daha hayırlıdır." buyuruyor. Akıl bu vazifeden mahrum olursa, bu kez de geçmişin acılarını, geleceğin endişelerini hazır zamana taşıyan bir azap aleti durumuna dönüşür. 

İmanın mahalli ve muhabbetin merkezi olan kalp, bir  latife-i Rabbanîdir. İnsan bu latifesini Allah’ı ve onun isim ve sıfatlarının güzel tecellilerini sevmekte sarf ederse, o latifesini yerinde kullanmış olur. Kalp ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur. Kalp, muhabbetini dünyanın fani sevgisine ve mecazi aşklara bağlarsa, azap çeker.

Diğer bütün aza ve latifelerimizi bu şekilde düşünebiliriz...


İkinci Mebhas, Üçüncü Nükte Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. İnsanın fiil ve amel cihetiyle zayıf ve âciz olduğu nazara veriliyor. Fakat insanların diğer hayvanlardan çok daha güçlü ve daha çaplı olduğu görülüyor. Bunu nasıl anlamalıyız?

Birinci Nükte’de, “Evet ey insan! Sende iki cihet var: Birisi, îcad ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrip, adem, şer, nefy, infial cihetidir.” konusu işlenirken, bu suale de cevap verilmişti. Bu cevabın bir kısmı aşağıda nakledilmiştir:

"Bu asırda teknoloji sahasındaki baş döndürücü gelişmeler, önceki asırlarla mukayese edilemeyecek kadar ileridir. Ancak bütün bunlar, her biri birer ilahi fabrika olan hayvanlar âlemiyle mukayese edildiğinde çok sönük kalırlar. İnsanlar henüz çiçekten bal yapan yahut otlardan süt yapan fabrikalar kuramamışlardır."

"Her bir meyve ağacı öyle bir fabrikadır ki, imal ettiği mamullerin her birine fabrikanın tamamının bütün hususiyetleri yerleştirilmekte ve bu küçücük fabrika planları bir başka yerde ekildiğinde ondan aynı fabrika elde edilebilmektedir. İnsanlar, yaptıkları bir fabrikanın bütün özelliklerini taşıyan çekirdek fabrikalar yapamamışlardır."

"Bu hakikatin misalleri sayılamayacak kadar çoktur.”



2. Hayvanat-ı ehliyenin, insanların zaaf, acz ve tembelliğinden hisse almaları ne manaya gelmektedir?

Ehlî keçi ve öküz, yabani keçi ve öküzle kıyas edildiğinde, birincilerin daha az hareketli ve tembel oldukları görülür.

Burada verilen esas mesaj, insanın zaaf ve aczidir. İnsanlara hizmet eden ehlî hayvanlar, rızıklarını elde etme konusunda yabaniler gibi hususi bir gayretin içine girmezler; onların beslenmelerine insanlar yardımcı olurlar. Bu rahatlığın o hayvanlar üzerinde menfi bir tesir yaptığı ve onları tembelleştirdiği de düşünülebilir.



3. "İnsan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur." cümlesini izah eder misiniz?

İnfial; fiili kabul etme, kendisinde bir fiilin icra edilmesi demektir.

Yazmak fiil, yazılmak infialdir. Yapmak fiil yapılmak infialdır. Şekil vermek fiil şekillenmek infialdir. İnsanın infial ciheti kendisinde icra edilen ilahi fiillerdir. İnsanın diğer varlıklardan üstünlüğü, bu fiillerin insanda çok daha fazla icra edilmesinden ve bunun neticesi olarak ilahi isimlerin insanda daha fazla tecelli etmesinden ileri geliyor. İnsan rızıklandığı için onda Rezzak ismi tecelli eder, kendisine bir sûret verildiği için Musavvir ismine, hayata kavuştuğu için Muhyi ismine mazhar olur. Misaller artırılabilir.

Kabul ciheti bir yönüyle infial cihetidir. İnsan, kendisine tebliğ edilen ilahi emirleri aklıyla kavramış, kalbiyle kabul etmiştir. İman etmesi insanın kabul cihetidir. İlahi emirlere uyması da yine onun kabul cihetini ifade eder.

Dua; yalvarma, çağırma demektir. Sual ise sorma ve dilenme manasına gelir. Nitekim suali soran kişiye sail denildiği gibi, dilenciye de sail denilir. İnsan, güç yetiremediği ve elinin yetişmediği arzularını ve ihtiyaçlarını Rabbinden dua ve sual ile ister. Bu ise Allah ile kul arasında “pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.”(İşârâtü’l-İ’caz)

Nitekim Cenâb-ı Hak da Furkan suresi 77. ayette, dua etmeyen insana bir değer vermeyeceğini açıkça beyan etmekte, Mü’min 40/60'de de “Bana dua edin, size cevap vereyim.” buyurmaktadır.

İlave bilgi için tıklayınız:

"Birisi, icad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrib, adem, şer, nefy, infial cihetidir." İnsandaki iki cihetin izahını yapar mısınız?



4. "Ve öyle bir Kerime misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış; ve hadsiz bedi masnuatını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş..." Misal verir misiniz?

"Ve öyle bir Kerîme misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış; ve hadsiz bedî masnuâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş; ve o misafirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyyâ etmiştir ki, o dairenin nısf-ı kutru, yani merkezden muhit hattına kadar, gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur." (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Üçüncü Nükte)

Yeryüzündeki bütün yiyecek ve içecekler, gökteki Güneş ve Ay, denizler, nehirler, ovalar, yaylalar vs... hepsi Allah’ın sonsuz rahmet ve kereminin birer nimetleri birer ikramları oluyor. 

Kısaca bütün kâinat ve içindeki her şey direkt ya da dolaylı bir şekilde insana sunulan birer rahmet eserleri, Kerim isminin birer ikram ve ihsanları oluyorlar. İnsana sunulan ikram ve ihsanlar o kadar çok ve geniş ki insanın hayalinin gittiği her yer ve her şey ona bir ikram bir ihsan niteliğindedir. 

Mesela, gözün nimeti güzel ve estetik manzaralardır, Allah bütün dünyayı ve gökyüzünü gözün hoşuna gidecek bir şekilde tersim edip tasvir eylemiş yani gözü insana takan gözün nimetlerini de düşünüp ihsan etmiş. Bu açıdan bakıldığında insana takılan her bir cihaz ve duygu ilahi sofralara açılan pencereler gibidir. İnsan bu pencereler ile sayısız nimetlerden istifade ediyor ki bu nimetlerin hepsi ilahi rahmet ve keremin bir ihsanı bir ikramıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsan Ebedi Hayat İçin Yaratılmıştır (Video:  K. BARIŞ).  

- "Ey nefis! Şu temsile bak gör: Nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti, elim bir eleme kalb eder. " Bu cümlede geçen "aziz lezzet" nedir; elim bir eleme nasıl kalbolur?

İnsanın Huzurlu ve Hüzünlü Halleri (Video: O. BOSTAN).



5. "İnsan, enaniyetine istinad edip hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir dâire içinde boğulur, gider." İzah eder misiniz?

On Yedinci Lem’a’da geçen şu cümleler bu konuya ışık tutar:

“Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.”

Demek ki insan, hayvaniyet ve cismaniyet dairelerinde kaldıkça dar bir daire içindedir. Bu dairelerde aldığı lezzetler, kalp ve ruhun lezzetlerine göre çok aşağı derecededir.

Nefislerine esir ve heveslerine mağlup olan insanlar, bu dar daireyi geniş tevehhüm ederler ve ondaki geçici zevk ve lezzetlerle kendilerini avuturlar.

Bilindiği gibi insanın hayvanlarla müşterek olan yanları yemesi, içmesi, çoğalması, görmesi, işitmesi, hareket etmesidir. İnsanlık akılla başlar ve iman ile insâniyet-i kübra olan İslamiyet’e ulaşılır.

Evvela, şunu ifade edelim ki enaniyetine istinad ederek Rabbine iman ve itaatten uzaklaşan insan, gayet dar bir dairede boğulmuş demektir. Otuzuncu Söz başta olmak üzere Nur’un birçok dersinde güzelce izah edildiği gibi, insana verilen benlik, Allah’ın sıfatlarını fehmetmesi için bir vahid-i kıyasi vazifesi yapar. Yani insan kendi sıfatlarına ve kabiliyetlerine bakarak ve bunları iyi değerlendirerek Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bir derece bilir. Böyle yapmayıp da kendisine ihsan edilen bu cihazları sadece dünyaya harcayan insan “gayet dar bir daire içinde boğulur gider.”

İnsan bu dünyaya, ebedî cennete layık bir kıymet almak için gelmiştir. Sadece dünyaya çalışan ve ömür sermayesinin tamamını bu fâni âlem için harcayan insan “gayet dar bir daire içinde” boğulmuştur, demektir.

Dünyanın kendisi gibi lezzetleri de fânidir, geçicidir. Bu lezzetler, Üstad'ın ifâdesiyle, gölge hükmündedirler. Bütün meşru lezzetlerin asılları ahiret âlemindedir. O asıllar âleminden gaflet ederek, gölgelerle oyalanan insan da “gayet dar bir dâire içinde boğulur gider.”



6. İnsana ait cihazat, alat ve letaifin haşirde ondan şikâyetçi olup aleyhinde şehadet etmeleri veya memnun olup lehte şehadet etmeleri ne demektir?

İnsanın bütün organlarının, duygularının, latifelerinin kendilerine mahsus tesbihleri vardır. Her şeyin, Allah’ı hamd ile tesbih ettiklerini bildiren ayet-i kerimenin bu haberine, organlarımız ve latifelerimiz de dâhildir.

Onlar Allah’ı tesbih ederken onları kullanan insan, günah ve isyan yolunu tutmuşsa, o tesbih eden mahlukları günahına yardımcı yapmış gibi olur ve bu hâl ahirette o cihazların ve aletlerin ondan şikâyetçi olmalarını netice verir. Bu hakikati ders veren bir ayet-i kerime:

“O günde ki, onların aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yaptıklarına dair şehadette bulunacaklardır.” (Nur, 24/24)

Öte yandan, insan iman ve salih amel yolunu tuttuğu takdirde, o cihazlar ve latifeler onun hakkında güzel şehadette bulunacaklardır. Altıncı Söz’de bu mana şöyle nazara verilir:

“Bütün o aza ve aletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda cennet yemişleri suretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler.”



7. "Evet, insana verilen bütün cihazat-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bakıye için verilmişler." cümlesini, devamında verilen mesajları, "iki hizmetkâr" misalini de nazara alarak, açıklar mısınız?

İnsan, beden yönüyle hayvanlardan çok ileri ve mükemmel olmakla birlikte, insanın diğer canlılardan asıl üstünlüğü ruhuna takılan manevi cihazat yönüyledir. İnanan bir kalp, mahlukatı ve hadiseleri düşünüp değerlendiren bir akıl, gördüğü ve öğrendiği her şeyi koruyan bir hafıza, aczini ve fakrını bilip Rabbine teveccüh eden bir vicdan, yapacağı şeyleri önceden planlama, karar verme ve tatbik etme hususiyetine sahip bir ilim ve irade ve böyle daha nice manevi cihazlar ve kabiliyetler hayvanlarda yoktur. Bunlara sahip olmayan hayvanların bu dünyada rahat bir hayat geçirmeleri, geçmişin elemlerini hiç hatırlamayıp, istikbalden endişe etmemeleri, dünya hayatı için gerekli şeyleri hazır bulmaları, bu konuda bir gayret içine girmemeleri gösteriyor ki, insan bu dünyaya sadece rahat bir şekilde ömür sürmek için gelmemiştir. Ondaki her cihazın, her latifenin çok gayeleri ve hikmetleri vardır.

“Demek, ahsen-i takvîm suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr etse, yüz derece, sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece, serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer.”(1)

Üstad Hazretleri eşyanın hikmetlerini üç ana grupta ele alıyor.

“Nur-u Kur’ân ile gördüm ki; birbiri içinde üç küllî dünya var. Birisi, esmâ-i İlahiyeye bakar, onların ayinesidir. İkinci yüzü, ahirete bakar, onun mezrasıdır. Üçüncü yüzü, ehl-i dünyaya bakar, ehl-i gafletin mel'abegâhıdır.”(2)

İşte, “hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr” eden, yani aklını sadece dünyanın üçüncü yüzü için kullanıp çok ehemmiyetli diğer iki yüzü dikkate almayan insan, o çok büyük hayat sermayesini zayi etmiş olur. Dünyadan edindiği zevk ve lezzet de hayvanlardan çok aşağı mertebede kalır.

Birinci cihette hiçbir canlı, insana yetişemez. Bu noktada en üstün varlık, ahsen-i takvimde yaratılan insandır. İnsan, bu üstün yaratılışının şükrünü yerine getirmeye çalışmalı ve hayatını ebedî âlem hesabına en iyi şekilde değerlendirme konusunda hassasiyet göstermelidir.

İkinci cihet itibariyle, canlılar içerisinde âhirete en fazla mahsul gönderen insan nevidir. İnsanın aklı ve kalbi, görmesi, işitmesi gibi her bir hissi de ahiret hesabına bir vazife yapmakta, sahibini ya cennete yahut cehenneme hazırlamaktadır. Sevgi, korku, hırs, hased, şefkat, merhamet, merak, endişe, tevazu, kibir, cömertlik, cimrilik gibi binlerce hissin her birisi insan için hem bir sermaye, hem bir imtihan vesilesidir. Kalbi ve aklı yanında bütün his dünyasını Allah’ın emir ve rızası dâiresinde kullanabilen kâmil bir mümin, melekleri çok gerilerde bırakan manevi makamlara erer.

Bu iki yüzden gaflet ederek sadece nefis namına ve isyan yolunda ömür geçirenler ise hayvanlardan aşağı düşmekle kalmaz, bazen şeytanları bile geride bırakacak kadar alçalırlar.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.

2) bk. Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a, Sekizinci Rica.



8. "İnsana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bakiye için verilmişler." Buna ne gibi örnekler verebiliriz?

İnsanlara verilen duygular, latifeler ve cihazlar, dünyanın fani ve basit işlerine sarf olunmak için değil, ebedî olan ahiret hayatının kazanılması için verilmiştir. İnsana düşen vazife, bu hissiyatların yüzünü ahirete çevirmektir. Eğer o kıymettar cihazlar, harika duygular nefis hesabına kullanılmakla adi ve süfli şeylere sarf edilirse, kişiyi elim bir azaba düçar eder.  

Mektubat, Dokuzuncu Mektub’da, “Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir; baki umur-u uhreviye ise gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.” diye başlayan bölümde, bu konu örnekleriyle izah edilmiştir.

9. "İkincisine, bin altun verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar... Cebine konulan hesap pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altun vererek bir kat elbise istedi." Temsildeki "cep" ve "hesap pusulası" neyi ifade ediyor?

Temsildeki pusula, Allah’ın, peygamberler vasıtası ile insanlara bildirdiği emir ve yasaklarıdır ki, bu temsilde hakikate tatbiki Kur’an-ı Kerim'dir.

Cep ise, insanın ahsen-i takvim kıymetindeki üstün mahiyeti ve cami istidadadır. İnsan bu istidadı sayesinde Allah Kelamına muhatab olabilmektedir.



10. "İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi." Misaldeki "insafsız dükkâncı" kimi veya neyi temsil ediyor?

Dünyanın üç yüzü olduğu daha önceki sorularda geçmişti. Bunlardan birincisi esma-i ilahiyeye ayna olması, ikincisi ahirete tarla olması cihetleri idi. Üçüncü yüz ise insan nefsinin bu dünyadan aldığı lezzetelere bakıyordu. İşte “insafsız dünkâncı” ifadesi, mecaz olarak, dünyanın bu üçüncü yüzünün insan kalbini tatmin etmediği manasında kullanılmıştır. Bazı edebiyatçıların felekten yaptıkları şikâyetler de bu manadadır. Bu felek meselesi Muhakemat’ın Unsur-u Belağat bölümünde çok güzel tahlil edilmiştir.

Üstadımızın şu ifadelerini de burada nakledelim:

"...Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur."(1)

1) bk. Lem’alar, On Yedinci Lem'a.



11. "Aynen onun gibi insandaki cihazat-ı maneviye ve letaif-i insaniye ki her birisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. " İnsanla hayvanın mahiyet farklılığı "cihazat" açısından anlatılarak gayeleri nazara veriliyor, izah eder misiniz?

Cenab-ı Hak insanın yaratılış gayesini şöyle bildiriyor:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

Ayette geçen “ibadet” kelimesine Üstadımız ve birçok tefsir âlimi “marifet” manası vermişlerdir. Yani, insan bu dünyaya Allah’ı tanımak, ona iman ve ibadet etmek için gönderilmiştir.

Bilindiği gibi, Allah’ın zatının mahiyetini bilmek insan aklının çok ötelerindedir. Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi; “Hakikat-ı mutlaka mukayyed enzar ile ihata edilmez.” Allah’ın zatı hakkında düşünmek şirk kabul edilmiştir. Zira akıl mahluk olduğu gibi onun düşündüğü, anladığı, tasavvur ettiği her şey de mahluktur.

On Dokuzuncu Söz’de beyan edildiği gibi “Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarrif var”: Kâinat kitabı, Resul-ü Ekrem Efendimiz (asm.) ve Kur’ân-ı Azimüşşan.

Akıl bu üç kaynağı incelemek, onlardan ders almak suretiyle marifetini inkişaf ettirebilir. İşte insana verilen cihazatın hayvana nisbeten çok fazla ve ileri derecede olmasının asıl hikmeti bu üç kaynaktan istifade edebilmesidir.

12. "Hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve kemalatın bütün envaına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, aletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş aletleri nerede?" İzah eder misiniz?

"Mesela, güzelliğin bütün meratibini fark eden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâika-i lisaniyesi ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve kemalatın bütün envaına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, aletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş aletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan kendine has bir amelde-münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus-ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususîdir." (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas)

Mesela, insanın tat alma duyusu, yeryüzündeki bütün yiyecek ve içeceklerin lezzetlerini ve farklarını hissedebilirken, kedi ve köpek gibi hayvanların lezzet alma ve fark etme özellikleri yoktur. Hayvanların lezzeti cüzi ve basit olduğundan insana bu hususta yetişemez. 

İnsanda akıl, hafıza ve yüksek keyif alma kabiliyeti olduğu için yediği bir lezzeti asla unutmaz ve o lezzeti geliştirip daha ötelere götürebilir ki mutfak kültürleri ve gurme özelliği insana ait ve özel kavramlardır. 

İnsan tat alma duyusunun dışında görme, işitme, konuşma, dokunma, koklama vesaire konularda da hayvandan çok ileri bir seviyededir. Allah insanı çok zengin mizan ve duygular ile yarattığı için, insan kainat sofrasının tamamından istifade ederek bütün incelik ve güzellikleri zevk edebilir. 

Hayvan bu hususta insanla yarışamaz ve kıyasa gelemez. Hayvanların belli vazifeleri vardır, onun dışına çıkamazlar ve o vazifeyi görebilmeleri için bir iki iyi özellik verilmiş. Mesela, arslana avını parçalayabilmesi için pençe ve diş, kartala keskin bir göz verilmiş o kadar. Hayvanlar insanlar gibi külli ve zengin bir kabiliyete sahip değiller. 

İnsana verilen bu muazzam cihaz ve duygularda iman, ibadet, tefekkür, şükür gibi şeyler için verilmiş. İnsan bu gayeleri terk ederse hayvandan daha aşağı ve alçak bir varlık olur.



13. "Kemalatın bütün envaına müştak insanın kalbi" ifadesini izah eder misiniz?

Kemalat, mükemmel özellikler, sıfatlar ve haller anlamına geliyor. 

Müştak ise, bir şeyi çok sevmek ve onu çok istemek anlamına geliyor. 

Mesela, her işinde adil ve ölçülü olmak bir kemalattır. Ve bütün kalpler adil ve ölçülü olan kimseleri sever, sayar ve ona müştaktır. Allah sonsuz adalet ve ölçü sahibi olduğu için, bu hususta mutlak kemaldedir ve insan kalbi böyle mutlak bir kemali sever, sayar ve ona müştaktır. 

Yine her işinde şefkatli olmak ve canlılara karşı acıma ve şefkat beslemek bir kemaldir. Ve bütün kalpler şefkatli ve merhametli olan kimseyi sever ona müştaktır. Allah sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olduğu için, bu hususta mutlak kemaldedir ve insan kalbi böyle mutlak bir kemale müştaktır. 

Yine her şeye ve herkese karşı cömert ve ikram sahibi olmak bir kemaldir. Ve bütün kalpler cömert ve ikram sahibi olan kimseleri sever. Allah sonsuz cömert ve ikram sahibi olduğu için bu hususta mutlak kemaldedir ve insan kalbi böyle mutlak bir kemale elbette müştaktır. 

Bu anlamda kemale yakışan ne kadar özellik ve sıfat varsa, Allah bunların hepsine mutlak ve sonsuz anlamda sahiptir. Allah bütün kemallerin gerçek ve hakiki sahibi olduğu için her hususta mutlak kemaldedir ve insan kalbi böyle mutlak bir kemali sever ve hürmet eder.



14. "Hayvan kendine has bir amelde -münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus- ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususidir." İzah eder misiniz?

Köpeğin koku alma duygusu, şahinin görme duygusu, çıtanın hızlı koşma kabiliyeti gibi her hayvanın diğerlerinden ve insandan üstün hususi bir kabiliyeti vardır. Bu hususi ciheti onu insanlardan üstün kılmaya yetmez.



15. "İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır…"Akıl ve fikir sebebi ile latifelerin ve hasselerin inbisat ve inkişaflarına misaller verebilir misiniz?

Dersin devamında, insanın temel vazifeleri sayılırken bunlardan birinin de acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilan etmek” olduğu ifade ediliyor.

Bir başka risalede ise, insanın ubudiyet tarıkiyle makam-ı mahbubiyete kadar çıkabileceğinden bahsedilir. İnsanın ahsen-i takvimde yaratılmış olmasının esası bu üç temel hususiyettir.

İnsan her şeye muhtaç yaratıldığı için o şeylerin her birine karşı ruhuna bir istek, bir iştiyak konulmuştur. Bunları düşünmesi ve elde etmeye çalışması için de kendisine akıl ihsan edilmiştir. Bu büyük sermaye ile insanın duyguları inbisat etmiştir. Yani, bu duygular sadece hayatın devamı ve rızıklanmak gibi bir iki gayeye münhasır kalmamış, aynı duygularda hayatın idamesi yanında tefekkür, hayret, muhabbet gibi binlerle vazife de yüklenilmiştir.

Mesela, bu duygulardan birisi görme duygusudur. Hayvanlarda bu duygu sadece yolunu görmeye ve rızkını bulmaya hizmet ederken insanda, akıl ve fikir sebebiyle bu duygu çok inkişaf etmiş ve Altıncı Söz’de beyan edildiği gibi “rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı” olma şerefine erişmiştir.

Diğer taraftan, şefkat hissi hayvanlarda çok mahduttur. Bir hayvan sadece yavrusuna, belli bir dönemde şefkat eder. Yavru büyüdüğünde şefkati de kesilir. İnsanın şefkati ise hem devamlıdır, hem de çok geniş bir sahayı ihata eder. Dünyanın diğer ucundaki mazlumlara acır, şefkat eder, hâllerine üzülür.

İnsanın latifelerinin inbisat etmesinin bir vechesi de şudur:

Diğer canlıların yaptıkları işler sınırlı, insanınki ise bir cihetle sınırsızdır. Mesnevî-i Nuriye, Zerre'de geçen şu cümle bunun en güzel ifadesidir:

“Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.”

İnsanın, duygularını her şeye tevcih ettirebilmesiyle bu duygular inbisat etmiş oluyor. Bu tevcih hayır ve güzellik dairesinde tahakkuk ederse, söz konusu inbisattan inkişaf doğar. İnsan, yaptığı her hayırlı işten, seyrettiği her ibretli manzaradan, düşündüğü her güzel tablodan ayrı bir feyiz alır ve manen terakki eder.

Bu cümle aynı zamanda, metinde geçen “fıtratın câmiiyeti sebebiyle, pek çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş” ifadesinin de bir tefsiridir. İnsanın fıtratında, akıl ve kalbden, hafızaya, vicdana, his dünyasına kadar pek çok latife mevcuttur. Bunların her birisi insan için bir nimet, bir esma tecellisi ve bir imtihan vesilesidir.

Üstad Hazretleri Otuz Birinci Pencere (İnsan Penceresi)’nin son kısmında şöyle buyurur:

"Hayatta hissiyat sûretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esmâ ve şuûnât-ı zâtiyeye işaret eder...”

Her eser ve her fiil Allah’ın esmasına ayna olduğuna göre, insandaki bu binlerce hissiyat, insanda sair varlıklara göre daha fazla esmanın tecelli etmesine yardım etmekte, bu ise insan için ayrı bir rahmet, ayrı bir kemâl olmaktadır. Bilindiği gibi, bir varlığın kıymeti onda tecelli eden ilahi isimlerin çokluğuyla ve tecelli derecesiyle ölçülür. İnsan bütün esmaya mazhar olduğu için bütün mevcudattan üstündür ve Peygamber Efendimiz (asm) de bütün esmaya azami derecede mazhar olmakla diğer peygamberlerden ve bütün kâmil insanlardan daha üstündür.

İnsandaki hisler yerinde kullanıldığında her birisiyle ayrı bir sevap kazanılır ve ayrı bir kemale ulaşılır. Yirmi Dördüncü Söz’de geçen“Esma-i Hüsnanın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmaya çalış.” cümlesi bu dersi vermektedir.



16. "Fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyade inbisat peyda etmiştir." İzah eder misiniz?

Cenab-ı Hakk’ın bütün isim ve sıfatları kâinatta ve mahlukatta tecelli etmektedir. Bu tecellileri okumak ve idrak etmek insanın en büyük gayesidir. Bunun içindir ki, Allah, insanın fıtratına nihayetsiz bir istidat koymuş, eşsiz duygular ve harika cihazlar takmıştır.

Mesela, midenin rızık arzusu Rezzak ismine açılan veya ona müteveccih bir duadır. Hasta bir insanın şifa talep etmesi, Şafi ismine giden bir yoldur. İnsanın güzel şeyleri arzulaması Allah’ın Cemil ismine açılan bir penceredir. Şayet bu arzu ve talepler insanın fıtratına derc edilmeseydi, o isimlerin tecellilerini okuyamayacak ve idrak edemeyecektir. 

İşte insanı âlâ-yı illiyyine çıkaran, fıtratındaki bu sayısız duyguları, hisleri ve sair cihazları veriliş gayelerine muvafık kullanmasıdır. Sadece birkaç misal verelim:

Merak, acımak, şefkat etmek, sabretmek, pişman olmak, tövbe etmek, ikram etmek, methetmek gibi binlerce hissiyatın her biri doğru kullanıldıklarında insan için birer terakki vesilesi olurlar. Aksi halde onun azabını artırırlar...



17. "İbadatın bütün envaına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemalatın tohumlarına cami bir istidat verilmiştir. " cümlesini açıklar mısınız?

Her bir varlığın, vazifesini eksiksiz yerine getirmesi onun ibadetidir. Azalarından, hücrelerine, akıl ve kalbinden his dünyasına kadar her şey Allah’ın insana bir ihsanıdır. Bunların her birinin kendine mahsus ayrı ibadeti vardır. İnsan bunları yerinde kullanmakla onların ibadetlerine iştirak etmiş olur. Mesela, gözün görmesi onun ibadetidir. İnsanın bu gözle Kur’ân okuması, o ibadeti kemale erdirir. Çekirdek hükmündeki o fıtrî ibadet, büyük bir ağaca inkılap etmiş olur.

Diğer taraftan, Allah’a ibadet konusunda insanın mahiyeti çok câmidir; ibadetin bütün nevilerini yapacak bir istidada sahiptir. Melekler bu noktada insana yetişemezler.

Melekler gibi, insan da ilahi eserleri tefekkür eder, Rabbine secde eder, her emrini yerine getirir. Ama insanın yapıp da meleklerin yapamadığı birçok ibadet vardır. Mesela, oruç tutmak, zekât vermek, İslam’ın hükümlerine göre ticaret yapmak, İslam’ın harp hukukuna riayet etmek, aile yuvasını İslam’ın esaslarına göre kurmak, çocuklarına Kur’an ahlakını benimsetmek gibi nice ibadetler vardır ki, bunlar melekler için söz konusu değildir.

Dokuzuncu Söz’de şöyle buyrulur:

“Namaz dahi, bütün ibadatın envaını şamil bir fihriste-i nuraniyedir ve bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir.”

“Bütün ibadatın envaı” ifadesi, bir cihetiyle, meleklerin muhtelif ibadetlerini hatırlatır. Meleklerin bir kısmı daima kıyamda, bir kısmı daima rükûda, bir kısmı ise her an secde halindedirler. İnsan, namaz kıldığında bu üç nev’i ibadeti de yapmış olur. Bir kısım melekler de mahlûkatın ibadetlerini temsil ederler. Mahlûkatı tefekkür eden bir mü’min de bir bakıma o melekleri hatırlatmaktadır.

Diğer taraftan, namazda oruç, hac ve zekât ibadetlerinin de küçük birer misali vardır. Kıbleye müteveccih olmak haccı hatırlatır, namaz boyunca yiyip içmemek bir nevi oruç tutmaktır. Namazda elbisenin yıpranması mali bir ibadet olan zekâtı temsil eder, namaza ayrılan vakit de o günün zekâtı gibidir.

18. "İnsanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih vezaifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilan etmek..." İnsanın vazifelerini maddeler halinde izah eder misiniz?

Bu derste Üstad Hazretleri, insanın yaratılmasında nihayetsiz hikmetler bulunduğuna işaret etmekle birlikte, onun dört ana vazifesini ehemmiyetle nazara vermiş bulunuyor.

Bunlardan birincisi, “acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet sûretinde ilan etmek”tir. Daha önce de açıklandığı gibi, insanın fakrı sonsuzdur, bedenindeki bütün âzâlara, ruhundaki bütün latifelere muhtaçtır. İnsan, muhtaç olduğu her şeyin yaratılmasıyla bütün İlâhî isimlere ayna olmuş olur. Göze muhtaç olduğu için onda Basîr ismi tecelli eder. İşitmeye muhtaç olduğu için Semi’ ismine, hayata muhtaç olduğu için Muhyi ismine, rızka ihtiyacından dolayı da Rezzak ismine mazhar olur.

Öte yandan, insanın aczi de sonsuzdur, muhtaç olduğu şeylerin hiçbirini kendi kudretiyle yapamaz. İnsan ne göz yapabilir, ne güneş; ne ciğer yapabilir ne hava; ne mide yapabilir ne rızık.

İnsanın kusuru yâni noksanlıkları da sonsuzdur. Kusur ve noksanlık denilince insanın bilgisindeki noksanlık, iradesindeki cüz’iyet, görme ve işitmelerinde belli sınırlar arasında kalması, yorulması, unutması, uyuması gibi hâller anlaşılır. 

Yine Üstadımızın izah ettiği gibi, “insan acziyle Allah’ın kudretine, fakrıyla gınasına, naksıyla da kemâline ayna olur.”

İnsan Allah’ın kuludur; acz, fakr ve kusur da kulluğun esasıdır.  İşte ubûdiyet, insanın bu üç esasın şuurunda olması, aczini düşünüp Rabbinin kudretine iltica etmesi, fakrını görüp O’nun rahmet tecellilerine şükürle mukabelede bulunması, kendi noksanlığını idrak ile İlâhî sıfatların sonsuz kemâlde olduğunu bilmesi ve hamd etmesidir.

 - İnsanın ikinci temel vazifesi, “küllî nazarıyla mevcudâtın tesbihâtını müşahede ederek şehadet etmek”tir.

Küllî nazar: İnsan mahiyetine konulan latifelerin her biri insana ayrı bir bakış açısı kazandırır, ayrı bir marifet penceresi olur. Bir hayvan, sadece bulunduğu mekânı, bir derece bilirken, insan o küllî nazarıyla bütün varlık âlemini tefekkür eder, mâzi ve müstakbeli düşünebilir.

Yine hayvan, karşısındaki bir varlığı sadece görüntüsüyle tanırken, insan hem kendi vücûdundaki bütün âzâları ve onların hikmetlerini bilir, hem de başka varlıkları inceler, onlardaki İlâhî sanatları hayret ve hayranlıkla seyreder. Onlardan faydalanma imkânlarını arar ve bulur.

İşte insan bu küllî nazarıyla, yani küllî tefekkürüyle “mevcudâtın tesbihâtını müşahede ederek şehadet” eder.

İnsanın üçüncü vazifesi, "nimetler içinde imdâdât-ı Rahmâniyyeyi görüp şükretmek”tir.  Bu cümlenin tam izahı Üstadımızın şu vecizesidir:

"Nimet içinde in’am görünür; Rahmânın iltifatı hissedilir. Nimetten in’ama geçsen, Mün'im’i bulursun."(1)

İnsan, kendisine ihsan edilen akıl sayesinde, hayvanlar gibi sadece nimete bakıp ondan faydalanmakla kalmaz, o nimet içinde in’amı görür. Yâni o nimetin bir ikram, bir ihsan, bir iltifat olduğu mânâsına intikal eder. İkram ve ihsan etmek mânâsı ise ağaçlara, bostanlara, tarlalara verilemez. Onların hiçbiri ikram nedir, ihsan nedir bilmezler. Bunu düşünen insan, in’amdan Mün’im’e, yani o nimeti verene, ihsan edene intikal eder. Bu ise o kişiyi, sebeplere değil, o sebepleri yaratan ve o nimetleri onlara takan Allah’a şükretmeye götürür.

- İnsanın dördüncü vazifesi ise, “masnuatta kudret-i Rabbâniyenin mu'cizâtını temaşa ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.”

Her mahluk, Allah’ın harika bir eseridir. Bu masnuatın yapılması ve yaratılması ancak “kudret-i Rabbâniye”ye mahsustur. Rab ismi, Allah’ın bütün eşyayı terbiye ettiğini, onları bir ilk noktadan itibaren terakki ettirerek en son ve en mükemmel şekle getirdiğini ifade eder. Allah, Rabbü’l-âlemîndir. Bütün âlemleri o terbiye etmiş ve kâinatı, yüz binlerce farklı meyveler veren bir ağaç haline getirmiştir.

Bir meyvenin terbiyesi ancak bütün kâinatı terbiye eden Allah’a mahsustur. Başkaları o meyveyi yahut benzerini yapamazlar. Bu cihetle o meyve bir kudret mu’cizesidir.

Mu’ciz; âciz bırakan demektir. Her masnu, benzerinin yapılması konusunda herkesi âciz bırakması cihetiyle kudret-i Rabbaniyenin bir mu’cizesidir.

İnsan, çevresini kuşatan bu sonsuz mucizeleri ibretle düşünmeli, iyi tefekkür etmeli ve o mucizelerden Allah’ın isim ve sıfatlarının kemâline intikal etmelidir. Bu ise o kişiye marifetullah sahasında mertebeler katettirir ve onu muhabbetullahın zevkine erdirir.

1) bk. Sözler, On Yedinci Söz'ün İkinci Makamı.



19. Risale-i Nur'da çok yerlerde insanın nihayetsiz acz, fakr, kusur ve hacatından bahsediliyor. Kusurda nihayet olmadığını anlıyorum. Aczde, fakrda ve ihtiyaçlarda sınırın olmadığını nasıl anlamalıyız?

Fakr: İhtiyaç sahibi manasında kullanılmıştır. İnsan zerreden güneşe kadar her şeye muhtaç olarak yaratılmıştır. İnsanın hayatını devam ettirebilmesi için kâinatın bütün çarklarının işlemesi gerekir.

Acz; güç yetirememek, elinden gelmemek, söz dinletememek gibi manalara geliyor. İnsanın aczi ve fakrı için Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “acz-i mutlak” ve “fakr-ı mutlak” tabirlerini kullanır. Mutlak, yani kendisine bir sınır çizilemeyen acz ve fakr.

İnsan saç yapmaktan âcizdir, ama ona ihtiyacı da var; saçın fakiridir. Göz, kulak, burun, dudak da yapamıyor; ama bunların da fakiridir. Ne kalp yapmak elinden geliyor, ne ciğer ve ne böbrek; hepsine de ihtiyacı vardır.

Dış dünyaya geçelim: 

Dudağının önünde nöbet bekleyen havadan, toprağa, suya, Güneşe, Ay'a kadar nice mahlûkatı yapmaktan âcizdir ve bunların her birinin de fakiridir.

Aczin son hududu, iradesizliktir. Bir şey isteyebilmekten bile mahrum olma halidir. İşte insan nutfe hâlinde iken aczin bu en ileri mertebesinde idi. İhtiyaç nedir, istemek nedir bilmezdi. Ağız nedir, akıl nedir bilmezdi. Güneş nedir, hava nedir bilmezdi. Nutfe olduğunu, rahimde bulunduğunu, annesinin ötesinde uçsuz bucaksız bir kâinat olduğunu bilmezdi.

O âlemden faydalanabilmesi için çok cihazlarla teçhiz edilmesi gerektiğini bilmezdi. Bilse bile bunların yapılması onun için imkânsız idi. İşte insanoğlu bu menzilde mutlak bir fakr içinde ve yine mutlak bir acz içinde kıvranırken Allah’ın rahmeti ve inâyeti imdadına yetişti.

Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: 

- Bu kâinatın en mükemmel meyvesi olan insan, niçin en âciz ve en fakir olarak yaratılmış?

 Bunun hikmetini Üstadımızın şu ifadelerde buluyoruz:

“Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i maneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesim bir fakr dercetmiştir. Ta ki kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve ğınası nihayetsiz bir Ğaniyy-i Kerîm bir zatın hadsiz tecelliyatına, câmi’, geniş bir ayna olsun.”(1)

Allah fakiri doyurur, güçsüze yardım eder. Herkese ihtiyacı olan şeyleri hikmeti kadar lütfeder. Kediye kanat gerekmez, öyleyse o, kanadın fakiri değildir. Yaradılışına bu ihtiyaç konulmamıştır. Ağaç da yürümek istemez. Onun da böyle bir ihtiyacı yoktur. Taşlar da büyümek istemezler. Bütün bu mahlukatın akla da ihtiyaçları yoktur. Bu noktada insanlardan zengindirler.

Cenâb-ı Hak, taşın imdadına Rezzak ismiyle yetişmiyor. Zira taşın rızka ihtiyacı yok. Ama kuşa rızık ihsan ediyor, çünkü muhtaç olan kuştur. Ve görünüşte taş, kuştan daha zengindir. Fakat Allah katında o fakirlik daha makbul olmuş ve Rezzak isminin tecellisiyle şeref ve rütbe noktasında, kuş, taşı çok gerilerde bırakmıştır. Diğer isimler de bu misale göre düşünüldüğünde, Allah’ın bütün isimlerinin tecellisine muhtaç olan insanoğlunun, mahlukat içinde en fakir, en âciz, ama en şerefli olduğu açıkça anlaşılır.

Bu manayı zevk edebilen ârif insanlar “fakr” ile fahretmişler.

Soruda geçmemekle birlikte kusurdan da kısaca söz edelim:

Kusur, insanın “noksanlık” cihetidir. Bunu günahla karıştırmamak gerekir. Her günah kusurdur, ama her kusur günah değildi. Mesela, yorulmak ve unutmak insan için birer kusurdurlar, ama günah değillerdir. İnsanın iradesinin cüz’i olması, yani bir anda ancak bir şey irade edebilmesi de kusura misal olarak verilebilir.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



20. İnsan için hem "mükemmel" hem de "âciz, zaif, nakıs" gibi ifadelerin kullanılmasını nasıl anlamak gerekir?

İnsanın mahiyetinin iki yüzü vardır; bir yüzü hayra ve kulluğa bakar, diğer yüzü şerre ve isyana bakar.

İnsan hayır ve ibadet yönünden ahsen-i takvimdedir yani; mükemmel bir kıvamda yaratılmıştır. Aynı insan iradesini şer ve isyanda kullanırsa; bu kez de zalim ve cahil bir şekle bürünür. Yani insan, hayır ve şer noktasında nihayetsiz bir kabiliyette yaratılmıştır. İnsan, bu kabiliyetlerini ister hayırda kullanır isterse şerde. Bu ise, imtihanın lazımı olarak insanın iradesine bırakılmıştır. Cennet ve cehennem insanın iradesini hayır ve şerde kullanmasından çıkıyor.



21. Yirmi Üçüncü Söz'ün İkinci Mebhası'nda geçen "mezar taşı" ifadesi ne manaya gelmektedir?

Önceden gelip vefat edip gidenler, mezar taşları olarak sembolize ediliyor. Şimendifer, zamanı temsil eder. Zamanın geçmesi ile birlikte geriye kalanlar vefat etmiş ve mezar taşları olarak ifade edilmişlerdir.

Üstadımız kendisini, öleceğini, ölmüş olarak görmekte ve mezar taşlarının birinde kendisini görmektedir. Üstad'ın ifadesi ile gelecek, gelmiş gibi kabul edilebilir. Buradan bize, herkesin kendisini bir mezar taşı olarak görüp muhasebe etmesi tavsiyesi edilmektedir. 



22. Üstad'ın, "Eski Said'in kaybolup, Yeni Said olarak kendini görmesi" ne demektir?

Üstadımız Eski Said devrinde, kendi ifadesiyle, “İslamın hayat-ı içtimaiyyesiyle” yakından alakadar olmuş ve cemiyet hayatını tehlikelerden korumak ve ona doğru bir istikamet vermek için büyük gayret göstermiştir. Bu gayretler içerisinde, onun yanlış garplılaşma hareketiyle verdiği ilmî mücadelenin hususi bir yeri vardır.

Tanzimat devrinde bir kısım aydınların Garp medeniyetine hayran olmalarına ve Batı kültürünü bütünüyle ve aynen ülkemize taşımak istemelerine karşı, Üstad Hazretleri “Japon modeli” üzerinde durmuş, bizim de Japonlar gibi Garbın sadece ilmini, tekniğini alıp kendi manevi değerlerimizden taviz vermememiz gerektiğini bütün gücüyle savunmuştur.

Üstad kırk beş senelik ömrünü Eski Said Dönemi olarak ifade ediyor. Yeni Said Devrinde ise bütün himmetini iman hakikatlerinin telif ve neşrine veriyor.

Üstad Hazretleri, ekilen menfî tohumlara bakarak, istikbalde farzlarını bile terk edecek, hatta iman hakikatlerinde şüphe ve inkâra düşecek bir neslin geleceğinden korkmuş, bunu dert edinmiş ve her derdin dermanını veren Cenâb-ı Hak da ona Nur Risalelerinin yazılmasını ilham ve ihsan etmiştir.

Nitekim bu konuda kendisi bizzat şöyle buyurmaktadır: 

“Dert benimdir, deva Kur'an'ındır.” (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup)

Üstad Hazretleri, hayatındaki bu değişimi ve dönüm noktasını bir temsil ile bize numune-i imtisal nevinden zikrediyor. Yoksa Üstad, Eski Said Dönemi diye ifade ettiği zamanlarda da hiç durmadan İslama ve Kur’ana hizmet etmiştir.

Eski Said, hayatın geniş dairelerinde hizmet ediyordu, Yeni Said ise sürgünde, garip, kimsesizdir; gelecek nesillerin hidayetine vesile olacak nurlu Kur’an reçetelerini yazmakla meşguldür.

Üstad'ın hayatında ehemmiyetli iki merhale vardır: Eski Said ve Yeni Said. Aslında her iki Said de aynı Said'dir. Üstad'ın her iki dönemde de bütün gayreti ve himmeti İslam'ın i’lası ve terakkisi olmuştur.

Üstadımız'ın başlıca üç dönemi vardır; bunlar:

1. Eski Said: Bu devir doğumundan 1921 yılına kadardır.

2. Yeni Said: Bu devir 1921 yılından 1950 yılına kadardır. Bu devir Ankara'dan Van'a doğru giderken başlıyor.

3. Üçüncü Said Dönemi: 1950 yılından sonra yerleştiği Isparta'da başlıyor ve vefatlarına kadar devam ediyor.



23. "İşte, o vakıa-i hayaliyeyi, Allah hayretsin, bir iki kısmını ben tabir edeceğim; sair cihetleri sen kendin tabir et..." İzah eder misiniz?


"O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur."

"O altmış altın ise, altmış sene ömürdür ki, bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok; fakat baki kalan on beşinden yarısını ahirete sarf etmek için, Kur’an-ı Hakîmin halis bir tilmizi beni irşad etti."(1)

Ortalama ömür 60 yıl oluyor; Üstadımız bu hayali vakayı gördüğünde 45 yaşlarında olduğu için ortalama ömründen geriye 15 yıl kalıyor. On beş yılın yarısı uyku, yeme, içme gibi temel ihtiyaçlara gider. Geri kalan yarısı da iman hizmetine ya da ibadete sarf eder demektir.

Ahirete sarf etmek deyince bunun içine farz ibadetler, nafileler, zikirler, iman hizmeti gibi akla gelebilecek bütün hayırlı işler girer. Bu hayırlı işlerden ne kadarını yapabilirsek bizim için o kadar kardır.

"O han ise, benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise zamandır; her bir yıl bir vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezâiz-i nameşruadır ve lehviyât-ı muharremedir ki, mülakat esnasında tasavvur-u zevaldeki elem kalbi kanatıyor, mufarakatinde parçalıyor, cezayı dahi çektiriyor."

"Şimendifer hademesi demişti: 'Beş kuruş ver; onlardan istediğin kadar vereceğim.' Onun tabiri şudur ki: İnsanın helal sa’yiyle, meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye ihtiyaç bırakmaz."(2)

Tren, zaman oluyor; trenin her bir vagonu ise insana verilen her bir yıldır. Trenin içinden geçtiği tünel ise dünya hayatıdır. Zaman bir tren gibi mahlukatın ilk yaratılması ile başlar, en son durak olan Cennet ve Cehenneme kadar devam edip gider. İnsan da zaman treninin içinde bulunmasından dolayı, tren ile beraber tünelin yani dünya hayatının içinden hızla geçip gidiyor.

O dikenli çiçek ve meyveler ise; dünyanın meşru olmayan lezzet ve zevkleridir. İnsan gelip geçen bu hayat yolculuğunda, meşru olmayan lezzet ve zevklere bulaşır ise; lezzet almaktan çok, acı çeker. Zira dünya bir vitrin ve sergi yeridir, asıl kaynak ve tatmin olmak ise; ahiret hayatındadır.

Dünyanın nimetlerinin gelip geçici olması, insanın kalbini yaralayıp kanatıyor. Mesela, bir cinsi latifin suretine aşık oluyorsun ama,aşık olduğun o suret en fazla on yirmi yıl sonra zevale ve yokluğa gidiyor. Aşık efendinin en acı durumu, sevdiği ve aşık olduğu şeyin yok olup gitmesidir. Bunun gibi dünyanın bütün meşru olamayan lezzetleri sonunda insana acı ve azap veriyor.

Halbuki meşru lezzetler, insanın keyfine kafidir. İnsan bu kısa dünya hayatında, Allah için yaşasa ve onun sanatı namına mahlukatı sevse, meşru olduğu için çok ulvi lezzetler alacak, cennete gitmeden cennet hayatının numunesini burada hissedecek.

Trendeki hademe ise; helallerin içindeki cazibe, haramların içindeki dafia; yani iticiliktir. Allah her haramın içine bir azap ve sıkıntı koymuş ki, insanlar bu haramdan uzak dursunlar, her helal içine de saadet ve lezzet koymuş ki, insanlar helal ile iktifa etsinler.

Üstad Hazretleri helal içindeki cazibeyi, haram içindeki dafiayı hademe şeklinde tasvir edivermiş.


İkinci Mebhas, Dördüncü Nükte Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. Dördüncü Nükte’de insan, nazik ve nazenin bir çocuğa benzetiliyor. "Zafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret olduğu" nazara verilerek, bu sebeple "şu mevcudatın ona musahhar olduğu" ifade ediliyor. Bunu nasıl anlamalıyız?

"İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kalen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zatisiyle onun aşr-i mişarına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı vakit lisan-ı hal duasıyla hasıl olan bir matlubunu, yanlış olarak kendi iktidarına haml eder."

"Mesela, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte câ-yı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şayan-ı temaşa bir cilve-i rahmet..."(1)

Burada zaaftaki kuvvet ve aczdeki kudret konusunda üç misal verilmiştir. Bunlardan birisinde şöyle buyuruluyor:

Bilindiği gibi anne ve babanın çocuğa hizmet etmeleri, şefkat ve merhametlerindendir. Yoksa çocuk onları şahsî kuvveti ve kudretiyle kendine hizmet ettiriyor değildir.

Güneşinden denizine, arısından balığına kadar bütün mahlukatın insana hizmet etmeleri de Allah’ın rahmetiyle ve ihsanıyla gerçekleşir. İnsanın bu varlık âlemini kendi şahsî kuvvetiyle emrinde çalıştırmadığı açıktır. Allah, onun zaaf ve aczine merhameten bu mahlukatı ona hizmet ettirmektedir. İşte bu hakikat “zaaftaki kuvvet ve aczdeki kudret” şeklinde nazarımıza takdim edilmiş bulunuyor. 

İşte insanın bu nihayetsiz âcizliği ve fakirliğinden dolayı bütün kâinat ona hizmet ettiriliyor. Koca Güneş onun sobası ve lambası, dağlar, denizler ve ovalar hep ona teshir edilmiş, her şey Allah’ın namütenahi şefkati ve inayetiyle onun etrafında pervane gibi döndürülüyor.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



2. "Eğer insan zaafını anlayıp, kalen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese,.." İzah eder misiniz?

İstimdat; medet istemek, yardım istemek demektir. Yardım isteyebilmek için muhtaç olmak gerekiyor. Muhtaç olmak için de âciz olmak gerekiyor.

İşte bu yüzden, insan diğer varlıklara nisbeten çok âciz ve muhtaç yaratılmıştır. İnsan, bu âcizliğinin farkına varınca, her şeye gücü yeten birisine iltica etmek durumunda kalacaktır. Başta annesine, sonra babasına ve yakınlarına sığınan insan, zamanla onların da muhtaç olduğunu ve başkasına sığındığını farkeder ve yüzünü âlemlerin Rabbi olan Allah'a çevirir.

“Kalen, hâlen ve tavren dua etmek”

Kalen dua, Rabbimizden arzu ve ihtiyaçlarımızı lisanen istememizdir.

Lisan-ı hâl ile yapılan duada söze gerek yoktur. Rabbimiz bizim zaaf ve aczimizi bilmekte ve görmektedir. Bu hâlimiz bir duadır. Bu duanın kabulüyledir ki, gücümüzün yetmediği sayısız nimetlere mazhar olmuş bulunuyoruz.

Tavır da hâle yakın bir mana taşır. İnsanın ihtiyaç hâlinde kalbinin buruklaşması, çaresizlik içinde ellerini açıp kıvranması, bir şey söylemeden gözlerinden yaşlar boşanması onun tavren dua etmesidir.

Bir dilenci, hamiyetli insanlardan üç şekilde yardım talep eder. Ya bizzat konuşarak hâlini onlara arz eder. Yahut kıyafetindeki perişanlıkla isteğini hâl diliyle arz etmiş olur. Veyahut yere bir mendil serer, başında mahzun bir şekilde oturur; bu da tavren talepte bulunmaktır.

Bu konuda Üstad'ın yağmur duasının hikmeti hakkındaki şu ifadelerini vermek istiyoruz:

"Gerçi yağmur namazının zahir neticesi yağmurun gelmesidir; fakat asıl hakiki, en menfaatli neticesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaziyetle anlar ki, onun tayinini veren babası, hanesi, dükkânı değil; belki onun tayinini ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir Zat, onu besliyor, rızkını veriyor. Hatta en küçücük bir çocuk da daima aç olduğu vakit validesine yalvarmaya alışmışken, o yağmur duasında, küçücük fikrinde büyük ve geniş bu manayı anlar ki: 'Bu dünyayı bir hane gibi idare eden bir Zat, hem beni, hem bu çocukları, hem validelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının faydası olmaz. Öyleyse ona yalvarmalıyız.' der, tam imanlı bir çocuk olur. Bu münasebetle kısacık altı nokta beyan edilecek."(1)

1) bk. Emirdağ Lahikası-I, 14. Mektup.

3. "İşte, insan dahi, Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini itham edecek bir tarzda, küfran-ı nimet suretinde, Karun gibi اِنَّمَاۤ اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ  yani 'Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım.' dese, elbette sille..." izah eder misiniz?

Küfran-ı nimet, ulaştığı bir nimetin üzerini örtmek, yani onu Allah’ın bir ihsanı olarak görmeyip, kendi gücüne yahut başka sebeplere bağlamak demektir. Mü’minlerin böyle bir hataya düşmekten sakınmaları için Kur'an-ı Kerim’de Karun’un acı akibeti nazara verilir.

Karun, Musa aleyhisselâmın kavmindendi. Daha önce çok fakir iken Allah’ın ihsanıyla kendisine bir ilim verilmiş, o da bu ilim vasıtasıyla çok zengin olmuştu. Bazı tefsirlerde bu ilmin kimya ilmi olduğu, bazılarında da  iktisat ve ticaret ilmi olduğu  kaydedilir.

Hazret-i Musa (as.), Karun’a zekât vermesini teklif ettiğinde, Karun buna itiraz etmiş ve ayette bildirildiği gibi, bu serveti kendi ilmiyle ve gücüyle kazandığını söyleyerek teklifi reddetmiştir (bk. Kasas, 28/78). 

Üstad Hazretleri onun bu davranışının “Hâlık’ının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham” olduğunu nazara veriyor. Bütün hayırlar Allah’ın elindedir. İnsanlar, kâinatta konulan hikmet kanunlarına riayet ederek çalışır ve kendilerine nimet ihsan edilmesini Allah’tan talep ederler. Cenâb-ı Hak, hikmeti iktiza ederse o nimeti verir. Bu durumda, o nimete kavuşan kişinin yapması gereken şey Allah’a şükretmektir. Aksi halde onun rahmetini inkâr etmiş olur.  

Karun, kavuştuğu bütün servetin kendisine verilen ilim ve hikmet sayesinde olduğunu iddia etmekle, küfran-ı nimet yolunu tutmuş ve bunun cezası olarak, bütün müminlere büyük bir ibret dersi olmak üzere, yer yarılmış, hazineleriyle birlikte yere gömülmüştür.



4. "Demek şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalat-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil;.." diye başlayan yeri detaylıca izah eder misiniz?

Ubudiyetin esas rükünleri acz, fakr ve naks olduğu gibi, enaniyetinmenbaı da bunların unutulmasıdır.

Bu kâinatın ve içindeki varlıkların insana hizmet ettikleri inkâr edilemez bir hakikattir. Bu hizmetçiler, söz konusu hizmetlerini kendi iradeleriyle yapmadıklarına göre geriye tek şık kalıyor: Bu varlıklar Rabbü’l-âlemîn’in emir ve iradesiyle insana hizmet etmektedirler. 

Henüz insan nev’i hiç ortada yokken, Güneş sistemi de bitkiler ve hayvanlar âlemi de insana göre ve insan için tanzim edilmişlerdi. Ve insan, yaratıldığında her şeyi emrine hazır bulmuştu.

Bu,  Allah’ın bir ihsanı ve bir ikramıdır. Bu hakikati unutan yahut görmezlikten gelenlere Üstad Hazretleri bu cümlelerle çok müessir bir ders vermekte ve onların hem akıllarını, hem vicdanlarını harekete geçirmektedir.

Bu çok ehemmiyetli dersi bir derece tahlil etmeye çalışalım.

Önce insanın üç ehemmiyetli rüçhaniyeti nazara veriliyor: Saltanat-ı insaniyet ve terakkîyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet.

Saltanat-ı insaniyet ifadesi, ilk bakışta insanın bu dünyada ulaştığı teknik üstünlükler gibi anlaşılsa bile, bunları diğer iki madde içinde düşünmek ve bu ifadeyi “insanın arza hâlife olması ve her şeyin onun hizmetinde çalışması” şeklinde anlamak daha doğru olacaktır. Güneş, o muhteşem hâliyle gözümüze hizmet etmekte, hava tabakası ciğerlerimizin emrinde çalışmakta, yer küresi bizi taşımakta ve mevsimlerde gezdirmektedir. Bütün bu hâdiseler insan saltanatının bir cihetidir.

Diğer yönüyle, koyunlar ona süt yapmakta, arılar bal üretmekte, meyve ağaçlarının her biri ayrı bir fabrika olarak çalışmakta, atlar onu ve yükünü taşımaktadır.

Misaller artırılabilir.

Üstad Hazretleri bu saltanatın muhtemel sebeplerini nazara veriyor ve bunların geçersiz olduğuna dikkat çekerek, söz konusu saltanatın ancak ilahi bir ihsan olduğu hakikatini zihinlerde tesbit ediyor.

Bu saltanatın muhtemel sebeplerini üç maddede özetliyor: Celb, galebe ve cidal.

Kâinattaki büyük cirimlerin ve hayatsız cisimlerin bu küçük insana hizmet etmelerinde, bu şıkların hiçbiri düşünülemez. Onun için konuyu diğer hayvan ve bitki türlerinin insana hizmet etmeleri yönüyle ele alalım.

Bir insan diğer bir kişinin hizmetinde çalışıyorsa bunun üç sebebi olabilir. Birincisi celbdir. Yani o kişi,  ilmiyle yahut manevi feyziyle o insanı kendine hayran bırakmış, o da bu büyük zattan manen faydalanmak için, ona talebe yahut mürid olmuş ve hizmetine girmiştir.

İkinci şık galebedir. O kişi, servetiyle yahut makamıyla diğerine üstünlük kazanmış, o da onun yanında memur olarak yahut ücretli eleman olarak çalışmaya başlamış, böylece onun hizmetine girmiştir.

Üçüncü şık cidaldir. Bir harp olmuş, o harpte esir düşen bir insan, galib devletin hükmüne girmiş,  onun verdiği görevleri mecburen yerine getirmeye başlamıştır.

Şimdi soralım kendi kendimize: Bu hayvanlar ve bitkiler bize niçin hizmet ediyorlar?

Bu suale yukarıdaki şıkların hiçbiriyle cevap veremeyiz. Mesela, atları düşünelim. Bu hayvanlarinsanın üstün yaratılışını düşünüp ona hayran olarak hizmetine girmiş değillerdir. Yine bu hayvanlar, insana ilim yahut kuvvet yönünden mağlup oldukları için hizmet ediyor değillerdir. Keza, insanlarla atlar arasında bir harp olmuş da insanlar galip gelerek onları esir almış da değillerdir.

Bu üç şık da geçersiz olduğundan, hakikat şu şekilde karşımıza çıkıyor: 

“...Belki ona, onun za’fı için teshîr edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsân edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş.”(1)

“Ona, onun za’fı için teshîr edilmiş,” 

Yâsîn Sûresinde şöyle buyrulur:

“Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar. Biz, o hayvanları (zelil kıldık) kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.” (Yâsin, 36/71, 72)

Cenâb-ı Hak bu ayette, koyun, sığır, at gibi ehil hayvanları bizim için zelil kıldığını, bize boyun eğdirdiğini ve hizmetimize verdiğini beyan ediyor. Bir köyün bütün büyükbaş hayvanlarını bir çocuğun gütmesi, çayırlara götürüp otlatıp akşamleyin yine köye getirmesi, o çocuk için bir izzet tecellisidir. Ancak, çocuğun bu izzeti, kendi güç ve kuvvetinden değil, o hayvanların zilletinden kaynaklanmakta, bunu da bizzat Cenâb-ı Hak icra etmektedir. Allah; Müzill (zillete düşüren) ve Muizz’dir (izzetli kılan). Hayvanları zelil, insanları aziz yapan ancak odur. 

Bu cümlede, “teshîr” hakikatinden hemen sonra “muavenet, ihsân, ilham ve ikram” hakikatlerine dikkat çekilir. İlham kelimesi, daha çok, “terakkiyât-ı beşeriye ve kemalat-ı medeniyet” maddelerine bakıyor. Bunlar, temelde insanın çalışmasına, ilmî araştırmalar yapmasına dayanmakla birlikte, neticede birer ilham eseri olarak ortaya çıkıyorlar. Arıya bal yapmayı doğrudan ilham eden Cenâb-ı Hak, ilim ve irade ihsan ettiği insan nevinin bu gibi harikaları keşfetmelerini de birtakım sebeplere bağlamıştır. Sözünü ettiğimiz gayretler, araştırmalar sebeplere teşebbüs kabilindendir. Neticeleri ihsan eden Cenâb-ı Hakk’tır. Zira bütün hayırlar onun elindedir, onun iradesiyle ve ihsânıyla tahakkuk ederler. Arıyı ruhuyla ve bedeniyle bal yapacak şekilde takdir eden Allah, insanı da bu kâinatta gizli olan hikmet ve rahmet hazinelerini bulmaya müsait şekilde yaratmıştır. İnsan ruhuna, akıl, hafıza, hayal gibi nice manevî kuvveleri ve cihâzları yerleştiren Allah, insan bedenine de o ruha en muvafık bir suret giydirmiştir.

Yıllar önce okuduğum bir makalede, insanın başparmağının ehemmiyeti hakkında geniş bilgiler veriliyor ve neticede şu hükme varılıyordu: Başparmağımız da diğer parmakların yanında olsaydı, bugünkü medeniyet harikaları meydana gelmezdi.

Düşünen akla yazan el, sanatkâr ruha alet tutan el gerek. Başparmağımız şimdiki yerinde olmasaydı ne kalem tutabilirdi, ne de alet...

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.   



5. "Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlup olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânîdir." İzahı?

Bir incir çekirdeği, nihayetsiz kudrete dayanmadan onun namı ile hareket etmeden, incir ağacını taşıyamaz, ona kaynaklık edemez.

Bir arı, Allah’ın sonsuz ilim ve kudreti olmadan, o mükemmel bal tatlısını icat edemez.

Gözsüz ve şuursuz ipek böceği Allah’ın isim ve sıfatları olmadan o ipeği dokuyamaz.

Ağaç da arı da ipekböceği de birer sebeptir, iş gören sonsuz ilim, mutlak irade ve nihayetsiz kudret sahibi Allah’tır.   

Üstad Hazretleri bu hakikati akla yaklaştırmak için şöyle bir temsil getiriyor:

"Evet. Nasıl ki, görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakinen bilirsin, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder."(1)

Sebepler gayet adi ve basit iken, onlardan meydana gelen neticeler gayet sanatlı ve mükemmeldir. Bu da gösteriyor ki neticeleri icat edip vücuda getiren sebepler değil, sebeplerin arkasında iş gören Allah'ın ezelî ve ebedi sıfatlarıdır. Sebepler, acizlik ve fakirlik perdesi ile o sıfatlara işaret ediyorlar.

Diğer bir nokta da insana bu gibi âciz ve fakir şeylerin eli ile o güzel ve tatlı ikramları yediren, insanın kudret ve kuvveti değil, acizliği ve zaafıdır.

1) bk. Sözler, Birinci Söz.



6. "Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enaniyeti bırak. Uluhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hacatını, tazarru ve dua lisanıyla ilan et ve abd olduğunu göster." cümlelerini izah eder misiniz?

İnsan, fıtraten nihayetsiz âciz ve fakirdir. Öyle ise insan benlik ve gurur davasını bırakıp, sonsuz kudret sahibi olan Allah’a sığınmalı; ona yalvarmalı ve ondan medet dilemelidir.



7. "Ve حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ de, yüksel." ayet-i kerimenin manası ve konuyla münasebeti hususunda bilgi verir misiniz?

Ayet-i kerimenin manası şöyledir:

“... Allah bize yeter. O ne güzel Vekil’dir.” (Âl-i İmrân, 3/173)

Sonsuz aczimize, fakrımıza ve noksanlığımıza, nihayetsiz kudretiyle ve merhametiyle yardım eden Allah, her hususta bize kâfidir. Onun mahluklarından hiçbiri, kendi başına bizim imdadımıza  koşamaz, bize yardım edemez. O halde,  irademizi doğru kullandıktan sonra, Allah’a tevekkül etmeliyiz. İrademiz dışındaki hâdiselerde de onun rahmet ve hikmetine güvenmeli, sabretmeli ve şükretmeliyiz.

Bizi yokluk karanlıklarından kurtarıp var eden, ana rahminde nice safhalardan rahmetiyle geçirip bütün organlarımızı ve duygularımızı en güzel şekilde tanzim eden Rabbimiz, o karanlık âlemde bizim vekilimiz olarak her işimizi hikmetle yaptığı gibi, bu dünyada da sonsuz rahmetiyle bize muamele etmektedir. Orada vekilimiz o olduğu gibi, bu dünyada da kabir âleminde de mahşer meydanında da vekilimiz yine O’dur. Biz üzerimize düşen vazifeyi yaptıktan sonra Üstadımızın şu ikazını dinlemek ve aynen tatbik etmek durumundayız:

"Rububiyetine karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine itimat etmeli, rahmetini ittiham etmemeli.”(1)

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.



8. "Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat, bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?" İzah eder misiniz?

İnsanın nebatat ve hayvanatla bazı müşterek yönleri bulunuyor. İnsan da anne rahmine bir tohum gibi atılmış, orada rahim duvarına tutunmuş, büyümüş, gelişmiş, dokuz aylık bir terbiye ve tekâmül devresi geçirerek dünyaya gelmeye müsait hâle konulmuştur.

İnsanın hayvanlarla müşterek ciheti yemesi, içmesi, görmesi, işitmesi, yürümesi ve onlara benzer tarzda çoğalmasıdır.

İnsanın, insanlık ciheti akıl ile başlar. İnsan, akıl sayesinde, şu kâinat kitabını okur, varlıkların hikmetlerini anlar ve onlardan faydalanma yollarını arayıp bulur. 

Üstad Hazretleri “insaniyet-i kübra olan İslamiyet” ifadesini kullanır. Aklını yerinde kullanan insan, neticede  bu mucizeler diyarının sahibine, yaratıcısına iman eder. Bu varlık âleminde tecelli eden ilahi isimleri, imanın nuruyla okumaya başlar. Mümin olan insan, sadece nimetlerin faydalarını düşünmekle kalmaz, onları ihsan eden Mün’imi bulur. Rızıkta kaybolmaz, Rezzak’a  varır. Tabiattaki Rabbanî eserleri incelemekle kalmaz, onlardaki mucize sanatlara hayran olur. Bu hâl onu marifet ve muhabbet-i İlahiyeye ulaştırır.

Üstad Hazretleri, “... fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır.”(1) buyurur. Mümin insan, güzel şeylere olan sevgisini, onları yaratanı sevmekle ulvileştirir. Her biri kendi mahiyetine göre en mükemmel şekilde yaratılmış olan mahlukattaki kemale meftun olması, onu Allah’ı tesbih etmeye götürürken, onların eliyle kavuştuğu ihsanlara perestiş etmesi de ona şükür ve hamd ettirir.

Böylece “İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül” eden insan, kulluğu içinde, manen arzın halifesi ve varlık âleminin sultanı gibi olur. Her şey ona itaat eder ve onun ihtiyaçlarını görmek için çalışır.

Allah“inşa” suretiyle yarattığı varlıkları, bu kâinattaki eşya ile terbiye edip kemâle erdiriyor. Bir çekirdek; topraktan ve sudan, Güneş'e ve mevsimlere kadar pek çok şeyin ona hizmet ettirilmesiyle gelişiyor, büyüyor, kemale eriyor. İnsanın bedeninin terbiyesi de bu şekilde oluyor.

Ruhta ise durum çok farklıdırRuh inşa ile değil “ibda” ile yaratılır. Yani, ruh kademeli olarak ve birçok safhalardan geçerek değil, doğrudan ve bir anda yaratılmıştır. Aklın, hafızanın, duyguların meydana gelmesi, organlar gibi kademeli olarak değil, birlikte ve bir anda tahakkuk eder.

Ancak, insan ruhunun manen kemale ermesi İslamiyet’in terbiyesiyle gerçekleşir. İnsanın aklını doğru kullanması, kendini ve içinde bulunduğu âlemi iyi değerlendirmesi, sevgisini, korkusunu, bütün his dünyasını yaratılış gayelerine muvafık şekilde istimal etmesi, ancak Kur’anın terbiyesinden geçmesiyle mümkün olur.

İşte Üstad Hazretlerinin; “... insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin;..”(2) diye hitap ettiği insan, Kur’an'a iman eden ve her şeyini ve her işini ona göre tanzim edebilen insandır. Bu bahtiyar insan, Allah’a ve diğer iman rükünlerine Kur’an'ın bildirdiği gibi iman etmekle, Rabbinin inayetiyle, kalb âlemini nurlandırır, terakki ettirir, kemale erdirir. Artık o, dünya hanesinde Allah’ın bir misafiridir.

O kul, böylece ahsen-i takvimde yaratılan mahiyetini yerinde kullanmakla manen çok yükselir. Aksi halde, yani İlahi Fermanı dinlemeyip nefis ve şeytanın emriyle hareket ettiğinde esfel-i safiline düşer. O üstün mahiyet, hayvandan daha aşağı olur. Zira büyük sermayeyi yanlış kullanan, büyük zarar eder.

Dipnotlar:

1) bk. Lem'alar, On Birinci Lem'a.

2) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



9. "İnsan, şu hikmetli mevcudatın belagatli bir lisan-ı natıkı,.." ibaresini nasıl anlamalıyız?

İnsan, mahiyet olarak, şu kâinatın küçültülmüş bir misali hükmündedir. Bütün kâinatın ifade ettiği tevhid ve iman hakikatlerini, insan, mahiyet olarak belağatli bir lisan ile ilan ve izhar ediyor.

Belagat; yerinde, düzgün, hakikatli, hikmetli ve müessir söz söyleme sanatıdır;  kelamın kusursuz bir şekilde maksada muvafık olarak ifade edilmesidir.

İnsan da kâinat kitabının beliğ ve veciz bir ifadesi hükmündedir. İnsan hem lisan-ı kal ile hem de lisan-ı hal ile iman ve tevhid hakikatlerini izhar ve ilan ediyor.

İnsan, aynı zamanda ahsen-i takvimde yani en mükemmel bir kıvamda, mahiyette ve surette yaratıldığı için, kâinat kitabını en iyi okuyan ve anladığını en iyi şekilde ifade eden varlıktır. İnsan bu yönü ile de şu hikmetli mevcudatın en gür ve beliğ bir sesi hükmündedir.



10. "Ey insan! Sen, nebati cismaniyetin cihetiyle ve hayvani nefsin itibarıyla sağir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahluk, zayıf bir hayvansın..." ifadesini izah eder misiniz?

“Evet, ey insan! Sen, nebati cismaniyetin cihetiyle ve hayvani nefsin itibarıyla sağir bir cüz, hakir bir cüz'î, fakir bir mahluk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun." 

"Fakat muhabbet-i İlahiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslamiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllisin; küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nazırsın ki, diyebilirsin: 'Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve Güneş'i o haneme bir lamba ve baharı, bir deste gül ve yazı, bir sofra-i nimet ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı. Ve nebatatı o hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır."(1)

İnsanda hem nebati, hem hayvani, hem insani hem de meleklere ait özellikler beraberce bulunuyor. İnsan bu yönü ile kâinatın küçük bir misali gibidir. 

Mesela, insanın nebati ciheti yani bitkilerle ortak yönü, ana rahmine bir tohum gibi atılıp, o âlemde büyüyüp dünyaya gelmesi, dünyada da büyümesini sürdürmesidir.

Hayvani ciheti, yemesi, içmesi, görmesi, işitmesi, yürümesi ve çoğalması gibi hayvanlarla ortak yönleridir.

İnsani ciheti ise, akıl sahibi olması, delillerden hükümler çıkarması, mazi ve müstakbeli bilmesi gibi düşünceye dayanan fonksiyonlarıdır. Bu aklı yerinde kullanarak kendisini ve bütün âlemleri yaratan Rabbine iman etmesi ise onun imani cihetidir.

İnsan imani ve meleklere benzeyen cihetlerini işletmez, sadece nebati ve hayvani yönlerine odaklanıp öylece yaşarsa, insan olma vasfından çıkıp nebati ve hayvani bir vaziyete girer. 

Yani insan iman ve ibadeti terk ettiğinde, nebati cismaniyetin cihetiyle ve hayvani nefsin itibarıyla sağir bir cüz, hakir bir cüz'î, fakir bir mahluk, zayıf bir hayvan seviyesinde kalıyor. İnsanı kâinata halife ve sultan yapan cihet, insani ve imani cihetleri işletmesi ve Allah’a kul olması ile mümkündür. 

Allah’ı iman ile tanımayan bir adam hakir bir nokta, fakir ve çaresiz bir mahluk, zayıf ve zavallı bir hayvandan ibarettir. Ama iman edip ibadetle Allah’a kendini sevdirdiğinde, kâinatın halifesi ve sultanı makamına çıkıyor. 

İmani tabaka, insanın Allah’a olan kulluk tabakasıdır. İnsan bu tabakada iman ve ibadet vasıtası ile diğer bütün tabakaların üstünde bir mevkidedir. Âlemi alabildiğine geniştir. Genişlik noktasından sırası ile nebati tabaka en dar dairedir, imani tabaka ise geniş tabakadır. İnsan bu tabakada ne kadar terakki ve tekemmül ederse, o nispette inbisat edip genişler.

İnsan iman ve ibadeti terk ettiğinde, dar olan nebati ve hayvani dairelerin içinde sıkışıp kalır ve neticesinde hakir basit ve zayıf bir hayvan hükmüne girer.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



11. "İnsaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin." cümlesini açar mısınız?

"... mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-i musağğarı olduğundan, âdeta âlemde ne varsa insanda nümunesi vardır."(1)

Üstad Hazretleri insan için “misâl-i musağğar” tabiri kullanır; yani bu kâinatın küçültülmüş şekli. Küçültme fiili âlemde öyle harika bir şekilde icra edilmiş ki, şu muhteşem âlem, mevcut hâlini yine muhafaza etmekle birlikte, ondan onu temsil edecek küçük âlemler süzülmüş. Ağacı süzüp meyveye sıkıştıran kudret ve hikmet eli, aynı kanunla nice âlemleri insana yerleştirmiş.

İnsan da okuduğu bir eserin özetini çıkarır. Bu özet asıl eserin küçük bir misalidir. Ama “Şu özet yardımıyla eserin tamamını yeniden ortaya koy.” deseniz bundan âciz kalır. Fakat bir çekirdek öyle mi? Toprağa attığınızda ağacının tamamını yeniden size takdim edebiliyor.

“Küçültülmüş misal” ifadesini şöyle de anlamak mümkün:

Âlemlerde tecelli eden ilahi isimler, insanda da tecelli etmiştir ve bu tecelliler kâinattaki hadsiz tecellilerin bir küçük misali gibidir.

Mesela, Musavvir isminin bir cilvesi ile her varlığa bir suret, bir şekil takılmış. İşte, Güneş'e, Ay'a, dağa, dereye, her ovaya, her deryaya ve nihayet her bitki ve hayvana ayrı bir suret takan Allah, bu suretler âleminin bir küçük misalini de insana lütfetmiş. Onun da gözünün sureti, kulağınınkine benzemiyor; kalbinin şekli böbreğininkinden farklı.

Muhyi, yani hayat verici isminin tecellisiyle meleklerden cinlere, hayvanlardan insanlara kadar nice varlıklar hayat nimetine kavuşmuşlar. Bu tecellilerin bir küçük misali de insana lütfedilmiş. İnsan, hayat sahibi bir ruha kavuşmuş ve o ruhun hayat sıfatıyla bedenin bütün hücreleri hayattar olmuşlar.

Zahir ve Bâtın isimlerinin cilveleriyle, her şeyin bir iç, bir de dış yüzü halkedilmiş. Denizin içi balıklarla şenlendirilmiş; sema ülkesi meleklerle. Bunun bir küçük misali de insanda görülüyor. Onun da bir görünen vechi var, bir de görünmeyen iç âlemi...

Âlemlerden, insanı yine sonsuz bir hikmetle süzen Allah, o şerefli mahlûkuna da bir kudret lütfetmiş. İşte bu kudret, âlemdeki varlıklara dağıtılan kuvvetlerin bir küçük misâli.

Nur külliyatından bir hakikat dersi:

“Evet, nasıl ki, insanın anasırları, kâinatın unsurlarından ve kemikleri, taş ve kayalarından ve saçları nebat ve eşcarından ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, arzın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delalet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de insanın ruhu âlem-i ervahtan ve hafızaları levh-i mahfuzdan ve kuvve-i hayâliyyeleri âlem-i misalden... ve hakeza, her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar.”(2)

Bu hikmetli ifadelerden aldığımız derse göre, insan kendinde mevcut, madde ve mana âlemleriyle, kâinattaki âlemlere bir küçük misal gibi... Şehadet ve gayb âlemlerinin, yani görünen ve görünmeyen âlemlerin birer küçük misali: Beden ve ruh...

Şu görünen insan bedeni, görünmeyen bir ruh kanunuyla sevk ve idare edildiği gibi, şu muhteşem kâinat da nice kanunlarla sevk ve idare ediliyor.

Meselenin bir de şu yönü var: Kâinattaki birçok hakikatin insan ruhunda benzer tezahürleri görülüyor.  Eşya için kullandığımız, yumuşak-sert, alçak-yüksek gibi ifadeleri, insanın iç dünyası, seciye ve ahlak âlemi için de kullanırız.

Yine, insanın ruh dünyası, âlemdeki muhtelif mahlukatın yaptıkları ayrı ayrı tesbihlerin, hamdlerin, tekbirlerin, ibadetlerin de bir küçük misalidir. Mahlukatın hal diliyle yaptığı nice tesbihleri insan, kal diliyle de terennüm ederek, âlemle bütünleşir.

Şu görünen âlemin yaptığı bütün tesbihleri temsil eden, onlardaki kemalatı, güzellikleri temaşa eden bir melekler âlemi mevcut. Herbiri ayrı vazifelerde çalışan bu nurani varlıkları da insanın his dünyası temsil ediyor. Böylece âlemin meyvesi olan insanda, melekler âlemi de bir bakıma temsilcilerini bulmuş oluyorlar.

Allah’a ve diğer iman rükünlerine Kur’anın bildirdiği gibi iman edip, her şeyini ve her işini ona göre tanzim edebilen insan, Rabbinin inayetiyle, kalb âlemini nurlandırır, terakki ettirir, kemale erdirir ve “abdiyeti içinde sultan” olur. O kul, böylece ahsen-i takvimde yaratılan mahiyetini yerinde kullanmakla manen çok yükselir.

Aksi hâlde, yani İlahi Fermanı dinlemeyip nefis ve şeytanın emriyle hareket ettiğinde esfel-i safiline düşer. O üstün mahiyet, hayvandan daha aşağı olur. Zira büyük sermayeyi yanlış kullanan, büyük zarara uğrar.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam.

2) bk. Lem’alar, Otuzuncu Lem'a, Altıncı Nükte.



12. Ahsen-i takvim ne demektir? İnsanın esfel-i sâfilîn veya a'la-yı illiyinde bulunması ne demektir ve nasıl olmaktadır?


"Biz insanı en güzel şekilde yarattık.” (Tin, 95/4) ayeti, insanın en mükemmel olarak yaratıldığını ifade etmektedir.

Ahsen-i takvim; en güzel bir kıvam, en güzel bir mahiyet, en güzel bir suret demektir. Yaratılan her mahluk hasendir yani güzeldir, ama ahsen değildir. İnsan ise ahsendir, en güzeldir.

Rahîm-i Zülkemâl, ebedî saadete namzet olarak yarattığı, akıl, hafıza, hayal ve daha nice zahiri ve bâtınî hassalarla teçhiz edip süslediği insanın ruhuna, tefekkür, ibadet, şükür gibi ulvi vazifeleri yapmasına en münasip bir beden giydirmiştir.

İnsanın bedeni en güzel olduğu gibi, ruhu da en güzeldir. İnsanın yemesi, içmesi, oturması ve yatması gibi bütün fiilleri en mükemmeldir. O, hem beden hem de ruh bakımındanen mükemmel ve en güzeldir.

Bu İkinci Mebhas’ın giriş cümlesinde,

"İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet câmi’ bir istidad verildiği için; esfel-i safilinden ta âlâ-yıilliyyine, ferşten ta arşa, zerreden ta şemse kadar dizilmiş olan makamata, meratibe, derecata, derekata girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış…"(1) 

buyuruluyor. Yani, ahsen-i takvimde yaratılan insan bu mükemmel yaratılışını hayırda ve istikamet yolunda kullandığı takdirde a'lâ-yıilliyyîne çıktığı gibi, aynı sermayeyi şer yolunda kullandığında esfel-i safilîne düşer. 

Birinci Mebhas’ta geçen, “İnsan nuru iman ile ala-yı illiyyine çıkar. Cennete layık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-isafiline düşer. Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer.”(2) cümleleriyle,  insanın terakki ve tedennisinin bu dünyada tahakkuk ettiği açıkça beyan edilmiş oluyor. 

Dünya ahiretin tarlası olduğundan, dünyada manen yükselen insanlar ahirette de cennetin yüksek tabakalarına çıkacaklar, alçalan insanlar ise cehennemin en aşağı derekelerinde azap çekeceklerdir.

Bundan dolayı, “a'lâ-yıilliyyîne” cennetin en yüksek mertebeleri, “esfel-isafilîne” ise cehennemin en aşağı tabakaları şeklinde mana verilmiştir.

Evet insan, iman, marifet, ubudiyet, takva, tefekkür, zikir ve tesbih gibi ulvi ibadetlerle “a'lâ-yıilliyyîne” çıkar, emin bir halife olur, Allah’a aziz bir kul, Peygamber Efendimize (asm) şerefli bir ümmet olur. İman etmezse ya da iman ettiği halde, kulluk vazifesini yerine getirmezse, ulvi hakikatlerden uzak kalarak nefsinin süfli arzularının peşinden giderse, “esfel-isafilîne” düşer, zelil bir mahluk olur.


İkinci Mebhas, Beşinci Nükte Kategorisindeki Tüm İçerikler

1. İnsanın dünyada hem memur hem de misafir olması ne demektir?

Bilindiği gibi, memur, emir dinleyen, emre göre hareket eden demektir. Bir memur, kanun ve yönetmeliklere göre hareket etmek mecburiyetindedir.

İnsan da bu dünyada başıboş bir varlık değildir. Bu dünya imtihanını kazanması ve cennete layık bir dereceye ermesi için yapması gereken işler vardır. Bunlar İlahi Fermanla kendisine bildirilmiştir.

Diğer taraftan, insan bu dünyada Allah’ın misafiridir.

Bu kâinat Allah’ın mülküdür ve insan bu mülkte bir süre kalacak, sonra bir başka âleme göçecektir. Bu misafir, Üstad Hazretlerinin, "Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz."(1) sözünü kendine rehber edinmeli, misafirhanenin eşyalarıyla meşgul olmak yerine, bu kısa dünya hayatında kendisine yüklenen vazifeleri en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmalıdır.

1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.



2. Ehemmiyetli istidada göre ehemmiyetli vazifelerin tevdi edilmesini bir iki misalle açabilir misiniz?

"İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad ona verilmiş. Ve o istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş."(1)

Her canlıya kendi istidadına uygun vazifeler verilmiştir. Ahsen-i takvimde yaratılan insanın vazifeleri de bu üstün yaratılışına muvafık olacaktır. Yani insanın aklına göre bir imtihan olması gerektiği gibi, kalbinin derinliği ve genişliğine göre de ehemmiyetli talepler ve hedefler belirlenmelidir. Hayvanların her birisinin sermayesi neyse, onlardan o kadarlık bir ürün ve hedef istenir. Lakin insan bütün kâinatın ibadetlerini temsil, bütün varlıkların hayatlarına ve ibadetlerine müdahele, bütün varlık alemlerini tefekkür edebilecek bir genişlikte olduğundan, elbette bir hayvandan beklenen cüz'i hedef ve vazife ondan istenmeyecektir. Ondan daha geniş ve külliyetli hizmetler ve vazifeler talep edilecektir. 

Bunlar iman, tefekkür, şuurlu ibadet, zikir, fikir şükür gibi ehemmiyetli ve kâinatı ayakta tutan vazifelerdir. Bunları yapanlara dünya ve ahirette mükafatlar verileceği gibi, yapmayanlara da mücazatlar verileceği muhakkaktır. 

Bunlar dersin devamında “vazife-i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtı” olarak maddeler halinde ders verilmiştir. Konuyu "İşte insan, şu kâinata geldikten sonra 'iki cihet ile' ubudiyeti var: Bir ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hazırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır." cümlesiyle başlayan ve insanlığın hem ehemmiyetini hem de mesuliyetini ihsas ettiren Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhasının Beşinci Nüktesinin izah edildiği aşağıdaki derslere havale ediyoruz.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.    

2) bk. Sorularla Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Beşinci Nükte (1).

3) bk. Sorularla Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Beşinci Nükte (2).



3. İnsanı o yüce gayeye ve vazifelere çalıştırmak için yapılan teşvikler ve tehditlerle ilgili bir iki örnek verir misiniz?

Kur’an-ı Kerim'de iman eden ve salih amel işleyenler için cennetler hazırlandığını müjde veren ayetlerlerle insanlar, ebedî bir saadete teşvik edildikleri gibi, küfür ve isyan ehlinin cehennem azabına uğrayacaklarını haber veren ayetlerle de tehdit edilmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim'de cennet ve cehennem hakkında pek çok ayet-i kerime vardır. Keza, birçok ayet-i kerimede de küfür ve isyan ehlinin bu dünyada maruz kaldıkları kahır sillelerine yer verilmiştir; Hz. Nuh’un (as) kavminin tufanla sulara gark olması, Lut kavminin birbirini takip eden birkaç tür azapla helak olması, Karun’un hazineleriyle birlikte yere gömülmesi, Firavun’un askerleriyle birlikte denizde boğulması gibi...

Cennet ve cehennem hakkındaki ayetlerden misal olarak birer ayet nakledelim:

“İman edip salih amel işleyenler var ya, onları altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennet köşklerine yerleştireceğiz. Çalışanların (amel edenlerin) mükâfatı ne güzeldir!” (Ankebût, 29/58)

“Şüphesiz ayetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/56)



4. Hazırane ve gaibane ibadet bahsinde İslam'ın esaslarını nasıl görebiliriz? İbadet ve ubudiyet arasında bir fark var mıdır?

Ubudiyet, kulun nihayetsiz âciz, fakir ve kusur sahibi olduğunun şuurunda olmasıdır.

Ubudiyet; insanın, Rabbinin nihayetsiz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşılaması, o rububiyete karşı kullukla mukabele etmesidir. Bediüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi; "Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir."

İbadet belli zaman dilimlerinde yapılır. Senede bir ay oruç tutmak, günde beş vakit namaz kılmak, ömürde bir kere hacca gitmek gibi... Ubudiyet ise devamlıdır. Cennette namaz ve oruç gibi ibadetler yoktur, ama en büyük bir ubudiyet görevi olan tefekkür, orada da en ileri bir seviyede devam edecektir.

Ubudiyet, Cenab-ı Hakk'ın yaptığı her şeyi rıza ile karşılamak, “Kahrın da hoş lütfun da hoş” diyebilmek, ibadet ve itaat ile hakikatli bir kul olduğunu göstermektir.

Kâinatın en son ve en cemiyetli meyvesi olan insanın yaratılış gayesi iman ve ubudiyettir. Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet içindir.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



5. "Kâinatta görünen saltanat-ı Rububiyeti itaatkârane tasdik edip kemalatına ve mehasinine hayretkârane nezaretidir..." İzah eder misiniz?

"Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı Rububiyeti itaatkârane tasdik edip kemalatına ve mehasinine hayretkârane nezaretidir."

"Sonra, esma-i kudsiye-i İlâhiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî sanatları birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellallık ve ilancılıktır."(1)

Cenab-ı Hakk’ın zatında şeriki olmadığı gibi, sıfatlarında, fiillerinde, şuunatında da şeriki yoktur. Bu cümlede Allah’ın rububiyet saltanatı nazara veriliyor. Bütün âlemleri o terbiye etmiştir. Bu varlık âleminde, bir başkasının yarattığı ve terbiye ettiği hiçbir mahluk yoktur. İşte “saltanat-ı Rubûbiyet” bu terbiye saltanatını ifade ediyor.

İnsana düşen vazife bu saltanatı tasdik etmek, Rabbü’l-âlemîn olan Allah’a iman etmek, her şeyin terbiyesinin ayrı bir mu’cize olduğunu hayretle düşünmektir.

1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.



6. "Gizli hazine-i maneviye hükmünde olan Esma-i Rabbâniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymetşinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir." İzah eder misiniz?

Bir hadis-i kudsîde şöyle buyrulur: 

"Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) ve mahlukatı yarattım."(Acluni, Keşfü'l- Hafa, II, 132)

Bediüzzaman Hazretleri de bu hadisten ilham alarak "Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister." buyurmuş ve On Birinci Söz’de bu konuyu tafsilatıyla izah etmiştir.

Yedinci Şua'da şöyle denilmiştir:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ ayet-i uzmasının sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve fariza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır ve izan ve yakin ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir."

Evet insan Allah'a iman etmek, bilmek ve tanımak için yaratılmıştır. İnsan kâinat sarayında teşhir edilen hârika eserlerde tecelli eden, Allah'ın esma ve sıfatlarını okuyacak, Rabbini tahmid, tahsin, takdir ve tesbih edecektir. 

Yirmi Üçüncü Söz'ün İkinci Mebhas, Beşinci Nükte'sinde de insanın Allah'ı tanıması ve hakiki kulluk mertebesine ulaşabilmesi için yapması gereken vazifeler maddeler halinde izah edilmiştir.



7. Esma-i Rabbaniyenin cevherleri, kalem-i kudretin mektubatı, mevcudattaki ziynetler ve latif sanatları nelerdir, açıklar mısınız?

Allah’ın isimlerinin cevherleri, o isim ve sıfatların tecellileridir. Bütün rızıklar Rezzak isminin birer cevheridirler. Her bir ismin tecellisi ayrıdır, bunların hepsine cevher denilir. Üstad Hazretleri bu hakikate şöyle işaret ediyor:

"Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerine misaldir."(1)

Mesela, Şafi isminin manası şifa veren demektir. Bu ismin bir hastada bilfiil tecelli etmesi, bir cevherdir.

Kudret kaleminin mektupları ise, yaratılan bütün mahlukatlar ve onların üstündeki görünen ince ve harika sanatlardır. Mesela, bir çiçek kudret kalemiyle yazılan süslü, sanatlı ve latif bir mektuptur. Kudret sıfatı o çiçeği bir kitap ve mektup suretinde yaratmış ki, insanlar onda tecelli eden isim ve sıfatları okusunlar.

"Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki, Kadîr-i Zülcelâlin esmasına delalet ederler. "(2)

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, On Birinci Söz

2) bk. a.g.e.



8. "Gaibane ve hazırane muhatap olma" meselesi paragraf paragraf anlatılmaktadır. Bu paragrafları sırayla açıklar mısınız?

Karşımızdaki kişiyle konuşmamız hazıranedir, yani o zat o anda hazırdır, bizi dinlemektedir. Biz de kendisine doğrudan hitap ederiz. O anda yanımızda bulunmayan bir kişi hakkında konuştuğumuzda ise gaibane konuşmuş oluruz. Karşımızdaki kişiye “sen” diye hitap ederken, gaibane söz ettiğimiz kişiden “o” diye bahsederiz.

Üstad Hazretleri Fatiha suresinin açıklamasında, surenin başından “iyyake na’büdü”ye kadar Cenab-ı Hakk’tan gaibane söz edildiğini, “iyyake na’büdü”de huzur makamına geçildiğini ifade eder.

Surenin başındaki “Bütün medih ve sena, âlemleri terbiye eden Allah’a mahsustur.” cümlesi gaibane bir ifadedir. Bunun hazırane şekli şöyle olur: "Bütün medih ve sena sana mahsustur, sen bütün âlemlerin terbiye edicisisin."

(O) Rahmân ve Rahîm’dir.” cümlesi de gaibanedir. Bu cümlenin hazırane şekli: “Sen Rahmân ve Rahîmsin.”

“Din gününün sahibi odur.” cümlesinin hazırane şekli: “Sen din günün sahibisin.”

Önceki gaibane tefekkürler müminin ruhunda bir huzur hâli doğurmuş ve bu hâl onu Allah’a doğrudan hitap etme makamına yükseltmiştir.

İşte gaibane hitaptan bu huzur makamına varıldığında “Biz ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” denilmekle Allah’a doğrudan hitap edilir.

Bu kısa açıklamadan sonra cümleleri ana hatlarıyla açıklamaya çalışalım:   

“Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı Rubûbiyeti, itaatkârane tasdik edip, kemalatına ve mehâsinine hayretkârane nezaretidir.”

Cenâb-ı Hakk’ın zatında şeriki olmadığı gibi, sıfatlarında, fiillerinde, şuûnatında da şeriki yoktur. Bu cümlede Allah’ın rububiyet saltanatı nazara veriliyor. Bütün âlemleri o terbiye etmiştir. Bu varlık âleminde, bir başkasının yarattığı ve terbiye ettiği hiçbir mahluk yoktur. İşte “saltanat-ı Rubûbiyet” bu terbiye saltanatını ifade ediyor.

İnsana düşen vazife bu saltanatı tasdik etmek, Rabbü’l-âlemîn olan Allah’a iman etmek, her şeyin terbiyesinin ayrı bir mucize olduğunu hayretle düşünmektir

Sonra, esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin nukuşlarından ibaret olan bedi’ sanatları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip, dellâllık ve ilâncılıktır.”

Kâinattaki her varlıkta son derece kemalde olan bir sanat görülmektedir. Bir tek insanda bile, sayılamayacak kadar çok sanatlar sergileniyor. Göz yapmak ayrı bir sanat, gözyaşı yapmak bir başka sanattır. Kulak yaratmak farklı bir sanat, dil yaratmak daha başka bir sanattır. Ciğer yapmak, kalp yapmak, kan yapmak, damar yapmak, sinir yapmak, hücre yapmak, gen yapmak, atom yapmak gibi nice sanatlar bir tek insanda sergilendiği gibi, kâinatta da yine sayılamayacak kadar çok sanatlar icra edilmektedir. Deniz yapmak, dağ yapmak, ağaç yapmak, koyun yapmak, aslan yapmak, Güneş yapmak, atmosfer yapmak, yıldız yapmak gibi birbirinden çok farklı sanatlarla içimiz ve dışımız adeta kuşatılmış bulunuyor.

İşte insan, bu kadar sanatları hiç dikkate almadan, sadece beslenme ve hayatını eğlenerek geçirme için çalışamaz. Ona bu yüksek mahiyetin ihsan edilmesi, bu sanatları hayretle tefekkür etmesi ve başkalarının da dikkatini çekmesi içindir.  

Sonra, her biri birer gizli hazine-i mâneviye hükmünde olan esmâ-i Rabbâniyyenin cevherlerini idrâk terazisiyle tartmak, kalbin kıymetşinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir.”

İnsan hayretle seyrettiği bu mucize eserlerin her birini esma-i Rabbaniye’nin bir cevheri olarak değerlendirmelidir. Allah’ın her bir ismi gizli bir hazinedir; bunlar gözle görülmezler. Biz bu hazineleri değil, onlardan gelen cevherleri görebiliyoruz.

Mesela; arıdan, koyuna; balıktan, ceylana ve nihayet meleklere ve insanlara kadar her şeyin hayatı bir cevher gibidir. Bu cevherlerin tamamı Muhyi (hayat verici) isminin hazinesinden gelir.  Keza, bütün rızıklar Rezzak isminin, bütün şekiller Musavvir isminin hazinesinden birer cevher gibidirler.

“Sonra, kalem-i kudretin mektubâtı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütâlâa edip, hayretkârane tefekkürdür.”

Kâinat, kudret kalemiyle yazılmış bir kitap, her bir varlık o kitaptan bir kelime gibidir. Bütün bu kelimeler iki büyük sayfada toplanmıştır: Yeryüzü ve gökyüzü.

İnsan, maddesi itibariyle küçük olmakla birlikte, bu iki sayfayı okuyabilen, onlardaki manaları inceleyen ve gördüğü harika ilim ve hikmet tecellileri karşısında hayrete düşen bir varlıktır. Bu yönüyle diğer varlıkları çok geride bırakır. İnsanın ahsen-i takvimde yaratılmış olmasının bir yönü de budur.

“Sonra, şu mevcudattaki zinetleri ve lâtif sanatları istihsankârane temaşa etmekle, onların Fâtır-ı Zülcemâl’inin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni-i Zülkemâl’inin huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.”

Bu varlık âleminde her şey çok güzeldir ve her varlık çok ince sanatlarla dokunmuştur. İnsan, bu güzellikleri temaşa ettikçe marifet sahasında yükselir. Ve ilahi eserlerdeki bu marifet yolculuğu onun kalbinde bu harika ve mucize eserleri yazan ve yapan “Sâni-i Zülkemâl’inin huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyak” uyandırır.

“İkinci Vecih, huzur ve hitap makamıdır ki, eserden müessire geçer. Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi sanatının mucizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile mârifet ile mukabele eder."

“Eserden müessire geçer” ifadesi “varlık âlemini temaşa ve tefekkürden, o eserlerin sahibine karşı yapması gereken vazifelere geçer” manasındadır.

“Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi sanatının mucizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister.” cümlesinin başında geçen “görme” fiili, düşünme, tefekkür etme manasındadır. Yani bu manayı düşünür, sonra kendini eserleriyle tanıtmak isteyen o Sâni-i Zülcelâl’e iman eder, onun marifetinde ilerleme yolunu tutar.

Burada olduğu gibi bundan sonra gelecek ifadelerde de “görür ki” veya “görüyor ki” ile başlayan ilk cümleler “gaibane”dir, ikinci cümleler yâni bu gaibane tefekkür neticesinde yapılan iş ise “hazırane” olur.

“Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir.”

Sonra, Cenab-ı Hakk’ın her şeyi rahmetiyle terbiye edip insanın istifadesine sunmakla kendini insanlara sevdirmek istediğini düşünür. Gaibane olan bu tefekkür neticesinde, o da kendisine verilen muhabbet kabiliyetini Allah sevgisine hasreder ve ibadetini de ancak ona yapar. Bu ise hâzırane bir mukabele olur. Bu vazifeyi yerine getirmekle de kendini Rabbine sevdirir.

"Sonra görüyor ki: Bir Mün'im-i Kerîm, maddi ve manevi nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil, fiiliyle, hâliyle, kaliyle, hatta elinden gelse bütün hasseleriyle, cihâzâtı ile şükür ve hamd ü senâ eder." 

"Sonra görüyor ki: Bir Celîl-i Cemîl, şu mevcudâtın âyinelerinde kibriyâ ve kemalini ve celâl ve cemâlini izhar edip, nazar-ı dikkati celb ediyor. O da ona mukabil, 'Allahü Ekber, Sübhânallah' deyip, mahviyet içinde, hayret ve muhabbet ile secde eder.”

Her varlık güzeldir, yine her varlık mükemmeldir ve nihayetsiz bir kudretin eseridir. Yani, her varlık hem cemal, hem kemal, hem de celâl tecellilerini birlikte taşır ve gösterir. Ancak, bazı varlıklarda celâl daha hâkim olarak nazara çarpar, bazısında cemal, bazısında da kemâl hemen dikkat çeker.
Mesela, gökyüzüne baktığımızda öncelikle kudret ve azamet nazarımıza çarpar, ama gökyüzü aynı zamanda çok güzeldir de.

İşte bütün mevcudat âlemini böyle hem rahmet ve keremine, hem kibriya ve celaline aynalar yapan Allah, insana da akıl vermekle bu tecellilere dikkatini çekmektedir. Bu cemal, celal ve kemal tecellilerini seyreden bir mü’min "Allahu Ekber, Sübhânallah" deyip, mahviyet içinde, hayret ve muhabbet ile secde eder.

“Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde, nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, tâzim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.”

Allah, her ihsanını mahlukatına bol bol dağıtmakta ve onları memnun etmektedir. Onun sehaveti mutlaktır, yani bir kayda girmez ve nihayetsizdir.

Hadsiz nimetlerinden, misâl olarak, göz nimetine bakalım: Allah, yeryüzünde hayat süren, sineğinden arısına, aslanından insanına kadar her misafirine bir çift göz ikram etmiştir. Bu büyük nimet ancak onun hazinesinde bulunur. 

İnsan, göze, kulağa, ele, ayağa muhtaç olduğu gibi, havadan suya, zeytinden bala kadar pek çok şeye de muhtaçtır. Onun bu hâli “kemâl-i iftikar” olarak ifade ediliyor. İşte her şeye muhtaç olan bu fakir insan, Allah’ın rahmet hazinelerinin nihayetsiz olduğunu düşünmekle “tâzim ve sena içinde kemal-i iftikar ile suâl eder ve ister.”

Bu hazinelerin düşünülmesi “gaibane”, suâl edip istemek ise “hazırane”dir.

“Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış, bütün antika sanatlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil 'Mâşâallah' diyerek takdir ile 'Bârekâllah' diyerek tahsin ile 'Sübhânallah' diyerek hayret ile, 'Allahü Ekber' diyerek istihsan ile mukabele eder.”

İlim adamları yeryüzünde yaklaşık üç milyon tür hayvan ve bitki olduğunu söylüyorlar. Bunların her biri ayrı bir sanat harikasıdır. Yeryüzünü böyle muhteşem bir sergi olarak düşünmek gaibane bir tefekkürdür. Bu mucize sanatlardaki mükemmelliğe ve güzelliğe karşı "Maşallah", "Barekallah", "Sübhanallah", "Allahu Ekber" diyerek mukabele etmek ise hazıranedir.

“Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, O’na mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudâta damga-i Vahdet koyuyor ve tevhidin ayatını nakşediyor. Ve afak-ı âlemin aktarında vahdâniyetin bayrağını dikiyor. Ve Rubûbiyetini ilân ediyor. O da ona mukabil, tasdik ile iman ile tevhid ile iz'an ile şehadet ile ubûdiyet ile mukabele eder.”

Allah, “Vâhid-i Ehad”dir. Ne zatında, ne de sıfatlarında şeriki yoktur. Ehad ismi, Allah’ın zatının birliğini, Vahid ismi ise nihayetsiz ve mutlak sıfatların ancak ona mahsus olduğunu ifade eder.

Cenâb-ı Hak, “bütün mevcudâta damga-i vahdet koyuyor.” Damga-i vahdet, çeşitli varlıkları tek bir şey haline getirmektir. Üstad Hazretleri kâinat için "şecere-i hilkat" tâbirini kullanır. Bir ağacın kökü, gövdesi, bütün dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri kesret içinde bir vahdet teşkil ederler. Yâni, bunlar sayıca çok olmakla birlikte, hepsi o ağaca birlikte hizmet etmekle bir tek şey olmuşlardır. Artık o ağaçtan söz ederken şu kadar dal, bu kadar yaprak demez, “ağaç” deriz.

Bu birlik ve beraberlik bir damga-i vahdettir. Artık o ağacın bazı dallarını bir başkasının yaptığı ve yarattığı söylenemez. 

Bir bedenin hücrelerinde, Güneş sisteminin gezegenlerinde, yeryüzünün kıtalarında ve nihayet kâinat ağacının tamamında birer damga-i vahdet vardır. Bütün bu eşyayı ancak “Vâhid-i Ehad” olan Allah’ın yarattığını ilan ederler.

Bir araya gelerek bir vahdet teşkil eden bu varlıklar birlikte düşünüldüğünde şirki reddettikleri gibi, ayrı ayrı düşünüldüklerinde de her birisinin üzerinde o şeyi ancak Allah’ın yaratabileceğinin mührü bulunduğundan şirki reddederler.  

Her şey Allah’ın “Rubûbiyetini ilân ediyor.” Güneş’ten, Ay’dan, havaya, suya kadar her şeyi kim terbiye etmişse bir çiçeği terbiye eden de O’dur. Zira Üstadımızın buyurduğu gibi “Her şey her şeyle bağlıdır.”

İşte insanın, bu âlemdeki her şeyin ilahi bir terbiyeden geçtiğini, hepsinin Hâlık’ının, Malik’inin bir olduğunu düşünmesi “gaibane”dir. Bu düşünce neticesinde Allah’ın birliğini tasdik etmesi ve ona itaatte bulunması ise “hazırane”dir.



9. "Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklit edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hatemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla, bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor." cümlesinin geçtiği yeri izah eder misiniz?

Allah, “Vâhid-i Ehad”dir. Ne zatında, ne de sıfatlarında şeriki yoktur. Ehad ismi, Allah’ın zatının birliğini, Vahid ismi ise sonsuz ve mutlak sıfatların ancak ona mahsus olduğunu ifade eder.

Kâinatın umumunda azamet ve kibriya ile tecelli eden isim ve sıfatlara vahidiyet denir. Her bir varlıktaki tecellisine de ehadiyet denir.

Cenâb-ı Hak, “bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor.” Damga-i vahdet, çeşitli varlıkları tek bir şey haline getirmektir. Üstad Hazretleri kâinat için "şecere-i hilkat" tabirini kullanır. Bir ağacın kökü, gövdesi, bütün dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri kesret içinde bir vahdet teşkil ederler. Yani, bunlar sayıca çok olmakla birlikte, hepsi o ağaca birlikte hizmet etmekle bir tek şey olmuşlardır. Artık o ağaçtan söz ederken şu kadar dal, bu kadar yaprak demez, “ağaç” deriz.

Bu birlik ve beraberlik bir damga-i vahdettir. Artık o ağacın bazı dallarını bir başkasının yaptığı ve yarattığı söylenemez. 

Bir bedenin hücrelerinde, Güneş sisteminin gezegenlerinde, yeryüzünün kıtalarında ve nihayet kâinat ağacının tamamında birer damga-i vahdet vardır. Bütün bu eşyayı ancak “Vâhid-i Ehad” olan Allah’ın yarattığını ilan ederler.

Bir araya gelerek bir vahdet teşkil eden bu varlıklar, birlikte düşünüldüğünde şirki reddettikleri gibi, ayrı ayrı düşünüldüklerinde de her birisinin üzerinde o şeyi ancak Allah’ın yaratabileceğinin mührü bulunduğundan şirki reddederler.  

Her şey Allah’ın “Rubûbiyetini ilan ediyor.”  Güneş’ten, Ay’dan, havaya, suya kadar her şeyi kim terbiye etmişse bir çiçeği terbiye eden de odur. Zira Üstadımızın buyurduğu gibi “Her şey her şeyle bağlıdır.”



10. "O da ona mukabil tasdik ile iman ile tevhid ile izan ile..." cümlesindeki "tasdik, iman, izan" kelimeleri aynı manayı mı destekliyor?

Tasdik: İnsanın fikretttiği bir şeyi aklın kabul etmesidir.

İman: Bir şeyi kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmektir. Artık bu safhada fikirler ve düşünceler, imana dönüşmüştür. Bunun da çok mertebeleri vardır.

İzan: Basiret, anlayış ve teslim olup itaat etmek manalarına geliyor. Bir şeyin şuurunda olmak ve onu küllî olarak idrak etmek manasına da gelir. Neticesi de imtisaldir. Yani, kişinin tafsilatlı olarak anladığı ve kabul ettiği şeye, şuurlu bir şekilde itaat etmesidir.



11. "Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve su-i ihtiyariyle esfel-i safilin tarafına giden insan-ı gafil!" ifadesini açıklar mısınız?

Ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

“Biz insanı ahsen-i takvimde yarattık. Sonra onu esfel-i safiline reddettik (gönderdik).” (Tin, 95/4-5)

Bu Yirmi Üçüncü Söz’ün tamamından, “ahsen-i takvim”in, insan istidadının mükemmelliği olduğu, bu mükemmel sermayeyi yerinde kullandığında âlâ-yı illiyyine, yani en üstün mertebelere çıkabileceği; yanlış kullanması haline ise esfel-i safiline, yani aşağıların aşağısına düşeceği anlaşılıyor.

Üstad Hazretleri insanın esfel-i safiline gönderilmesinin onun “su-i ihtiyariyle”, yani iradesini yanlış yolda kullanmasıyla olduğunu beyan ediyor.

12. "Gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm hâlde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada..." İzah eder misiniz?

"Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm hâlde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, ahirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve ahirete bakan hakiki yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Söz'ün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör." (Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas)

Üstad Bediüzzaman, gençlik, kuvvet, servet ve sıhhat gibi ilahi nimetlerin, mahiyetini bilmeyen insanların elinde olduğunda âdeta sarhoşluk gibi bir etki yaptığına ve aklının başından gitmesi gibi davranmasına vesile olduğunu Risalelerin çok yelerinde ifade etmektedir. Bunu da bizzat kendisinin yaşadığı bir hadiseyle anlatıp, insanlarda farkındalık oluşturma yoluna gitmektedir. 

Evet, aklı başında olmayan sarhoşların, etrafındaki şeylerden habersiz, gafletle yaşaması ve her şeyi toz pembe şeklinde görmesi herkesin bildiği bir hakikattir. Aynen onun gibi, gençlik sarhoşluğuna tutulan kişilerin de aleyhlerinde olan şeyleri lehlerinde, lehlerinde olan şeyleri de aleyhlerinde görmeleri her zaman müşahede edilen bir durumdur.

Sarhoşlar sabah ayılıp akılları başlarına geldiğinde ise, akşamın içkisi ve sarhoşluğundan tutuldukları baş ağrısı, yaptıkları yanlışlıklar ve düştükleri hazin haletten dolayı ciddi pişmanlık duydukları da bir vakıadır. İhtiyarlık vakti de gençlik sarhoşluğundan uyanmanın ve kendine gelmenin vakti olup sabaha benzetilmektedir. İşte o zaman, gençlik gecesinde ve sarhoşluğunda işlediği hataların ağrısı, acısı ve sızısı başlar. Üstad'ımız bu konuda şu enfes tespitleri kaydeder:

"O gençliğin suistimaliyle gelen hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere ve kalp ve ruhun gıdasızlık ve vazifesizliğinden neşet eden sıkıntılarla meyhanelere, sefahethanelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen, git hastahanelerden ve hapishanelerden ve meyhanelerden ve kabristandan sor. Elbette, ekseriyetle gençlerin gençliğinin suiistimalinden ve taşkınlıklarından ve gayr-ı meşru keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvahlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin.(Şualar, 11. Şua, 5. Mesele) 

Demek, gençlik gece ihtiyarlık ise sabah gibidir. Gençlik sarhoşluk ihtiyarlık ise ayılma zamanı gibidir. Gençlik gaflet ihtiyarlık ise uyanma gibidir.....

Bu konuda Üstad'ın aşağıdaki değerlendirmeleri de kayda değer bir özelliktedir:

"Altıncı taife gençlerdir. Bu gençlerin gençlikleri eğer daimî olsaydı, menfi milliyetle onlara içirdiğiniz şarabın muvakkat bir menfaati, bir faidesi olurdu. Fakat o gençliğin lezzetli sarhoşluğu, ihtiyarlıkla elemle ayılması ve o tatlı uykunun ihtiyarlık sabahında esefle uyanmasıyla, o şarabın humarı ve sıkıntısı onu çok ağlattıracak ve o lezzetli rüyanın zevalindeki elem ona çok hazin teessüf ettirecek. 'Eyvah! Hem gençlik gitti, hem ömür gitti. Hem müflis olarak kabre gidiyorum. Keşke aklımı başıma alsaydım!' dedirecek." (Mektubat, 29. Mektub, 6. Risale)

"Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahatiyle, elbette hastalık hâletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak." (Lem'alar, 2. Lem'a)

İlavbe bilgi için tıklayınız:

Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşrûada kalmazsanız, o gençlik zâyi olup...

GENÇLİĞİN KIYMETİNİ BİLMEK!..



13. Yirmi Üçüncü Söz’ün sonuna ilave edilen ayetlerin ve ibarelerin meallerini ve izahlarını yapar mısınız?


Dersin hemen sonunda kaydedilen ayet-i kerime Bakara suresinin 32. ayetidir ve "talim-i esma" hakkındadır. Bir önceki ayette şöyle buyurulur:

  “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz etti.”

Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âdem’in yaratılmasındaki hikmeti merak eden meleklere, bunu öğretmek için onları Âdem Aleyhisselâmla bir imtihana tabi tutmuştu. Bu "talim-i esma" imtihanında, Hz. Âdem meleklere galip gelmiş ve melekler,

“Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.” 

diyerek acizliklerini itiraf etmişlerdi.

Tefsirlerde beyan edildiği gibi, meleklerin böyle demeleri, hikmetini bilmedikleri bir konuda tereddüde düşmeleri dolayısıyla bir nevi özür dilemekti. 

Üstad Hazretlerinin, işlediği her konunun sonunda bu kelamı kaydetmesi ise şükür makamındadır. Yani “Bütün hayır gibi ilim de senin elindedir. Yazdığım bu ders de senin ihsan ve ikramınladır.” manasını ifade eder.

Bu ayetten hemen sonra kaydedilen üç ayet Tâhâ suresinin 25-28. ayetleridir. Bu ayetler Hz. Musa’nın (as.) kardeşi Harun (as) ile birlikte, Firavun’a hakkı tebliğ için gittiğinde yaptığı dualardır. Mealleri şöyledir:

“Rabbim! Göğsüme genişlik (gönlüme ferahlık) ver. Ve bana işimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar.” (Tâhâ, 20/25-28)

Metinde, bu iki ayet-i kerameyi takib eden salavatın manası:

"Allah’ım! Sırlar semasının güneşi, nurların mazharı, celâl dairesinin merkezi ve cemâl feleğinin kutbu olan (Peygamber Efendimiz) Muhammed'in latif ve biricik zatına rahmet eyle."

"Allah’ım! Onun senin katındaki sırrı ve sana olan seyri hürmetine beni korkularımdan emin kıl, hatalarımı gider. Hüznümü ve hırsımı benden gider. Benimle ol. Beni benden sana al. Beni benden fâni olmakla rızıklandır. Beni nefsime düşkün kılma, hissimle (hakikatlerden) perdeleme. Her gizli sırrı bana aç. Ya Hayy, Ya Kayyum, Ya Hayy, Ya Kayyum, Ya Hayy, Ya Kayyum!"

"Bana, arkadaşlarıma, ehl-i iman ve Kur’an'a merhamet eyle. Âmin, ey merhametlilerin en merhametlisi ve ey kerem sahiplerinin en kerîmi!"

Sondaki ayet-i kerimenin meali:

"...Onların dualarının sonu ise, 'Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.' sözleridir." (Yunus, 10/10)